10 Ocak 2020 Cuma

TÜRK TARİHİ., NASIL YAZILMALIDIR.? BÖLÜM 1

TÜRK TARİHİ.,  NASIL YAZILMALIDIR.?  BÖLÜM 1







Türk tarihi nasıl yazılmalıdır? 
Prof.Dr. Sait Yılmaz 
28 Ocak 2019 


“ Her on yılda bir küçük., Her 30 yılda bir büyük Türk İhtilali olur.” 
Çin Atasözü. 


Giriş 

 Günümüzde mevcut tarih bilgileri insanlarımızı tatmin etmiyor. Mevcut Türk tarih yazımında, Avrupa.nın Türk tarihi ile ilgili teşhisleri ya aynen kabul edilmiş, ya da gururumuzu kıran bölümleri reddedilmiştir. Hâlbuki Avrupa için Türkler, barbar ve savaşmaktan başka şey bilmeyen bir toplumdu. Moğolların ve Türklerin tarihi; hızlı işgallerin yerkürenin yüzeyini karıştırdığı tarih öncesi barbar enerjisi ve arayışı olarak takdim edilir. 
1893 yılına kadar Orhun Anıtları üzerindeki yazıtlar Hint-Ari dil yazımı olarak kabul görüyordu. Ancak, Vilhelm L.P. Thomsen.in (1842-1927) bu yazıların Göktürklere ait olduğunu ortaya koyması, “Türk Budunu” yazısını okuması ile Avrupa büyük şaşkınlık geçirdi ve Türklere bakış değişti. Ancak, Türk tarihi yazıcıları ikinci, üçüncü ve hatta daha sonraki ellerde yazılmış yabancı kaynakları kullanmakla kalmışlardır. Tarihimiz ile ilgili pek çok boşluk hala çalışılmayı beklemektedir. Örneğin, Türk tarihi ile ilgili eser yazanlar, tarihimizin başlangıcı ile ilgili olarak bugüne kadar elde edilen ve sürekli gelişen kanıtlara göre bir hüküm vermek ya da çeşitli yorumlar içinde en makul olanını seçmek zorundalar. Asıl mesele ise, Türklerin tarih çalışmalarında kendine has bir metodoloji ve yeni bir bakışa ihtiyacı var. Bu makalede, Türk tarihi çalışmalarının sorunlarını ve metodoloji konusunu ele alacağız*. Amacımız, bir bilim dalı olarak Türk tarihinin en doğru şekilde çalışılması ve anlaşılmasıdır. 

Dünya Tarihi, Türk Tarihi Bilinmeden Anlaşılamaz.. 

 Türk tarihi bilinmeden, dünya tarihi anlaşılamaz. Dünya tarihi içinde Eski (Kadim) Türklere ve onların kurdukları devletlere baktığımızda kendi torunları olan pek çok millete isimlerini verdiklerini ve tarihten silindiklerini görmekteyiz. 

 - Türklerin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. M.Ö. 15.000.de Türkçe konuşan ilk grupların ortaya çıkması ile başlayan Türk tarihi Çin.den bugünkü Rusya ve Avrupa.ya, Ortadoğu.dan Avrupa.ya hatta Bering boğazından ABD.ye yayılmış köklere sahiptir. Maddî buluntular ve Türk mitolojisi, Türklerin tarih sahnesine çıktığı yer ve zaman hususunda tamamen uygunluk arz etmektedir. Türklerin ata yurdu Orta Asya bozkırlarıdır, bu coğrafyanın, bütün dünya tarafından kabul edilmiş siyasî adı ise Türkistandır. 

- Türkistan, konar-göçer bozkır medeniyeti M.Ö. devirlere giden pek çok kültür 
çevresi içinde yer alır. Bu durum Türk kültür çevrelerinin zenginliği kanıtlar. Proto (Ön) Türklere ait olduğu bilinen ve bulundukları coğrafyalardaki yer adları ile anılan başlıca kültür çevreleri arasında; Anav Kültürü (M.Ö.4000-1000), Afanaseyevo Kültürü (M.Ö.3000-1700), Kelteminar Kültürü (M.Ö.3000), Andronovo Kültürü (M.Ö.1700-1200), Karasuk Kültürü (M.Ö.1200-700), Tagar ve Taştık Kültürü (M.Ö.700-100) bulunmaktadır1. 

* Bu makalenin hazırlık aşamasında değerli görüşlerini esirgemeyen sevgili hocam Prof.Dr.M.Abdulhaluk Çay teşekkür ederim. 

- Başka bir teoriye göre; İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli “Zend-Avesta” rivayetleri ve İsrail menşeli “Tevrat” rivayetlerinde Nuh Peygamberin torunu olan “Türk” ile İran.ın rivayetlerindeki Feridun.un oğlu “Türac” veya “Tur”un soyu, Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir. Tevrat rivayetlerinde Nuh tufanından sonra Nuh Peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş, Yafes.e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş, Yafes ölürken tahtını sekiz oğlundan biri olan “Türk”e bırakmıştır. Özetle, Hz.Adem devrine yakın zamanlar da Turaktan (Türk), İran-Turan savaşlarında Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk başbuğundan ve Saka (İskit) İmparatorluğu kağanından bahsedilmektedi 4. 

- Çin kaynakları, kuzey Çin.de yaşayan Rung-Di.lerin ve onların devamı olan Ti.lerin (Tie-le, Tu-kiu) Türklerin ataları olduğunu kaydetmektedir. Rung-Di.ler M.Ö. 4.-3. bin yıllarda Orta Asya, Kazakistan, Moğolistan ve Kuzey Çin.de çok geniş bir alanda yaşamışlardı. M.Ö. 14. yüzyılda yer alan “Tik”ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan M.Ö. 7. yüzyılda Orta Asya.da kurulan “Anav” medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa M.Ö. 1328 yılında Çin tarihinde “Tiu-Kiu” şeklinde görülmektedir. M.Ö. 1. yüzyılda Romalı yazarlardan biri olan Pompeius Meala.nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan “Turcae” olarak bahsettiğini görüyoruz. 

 - Çin baskısı ve kuraklık nedeni ile Batıya kayan Hun kitleleri IV. yüzyılın ortalarına doğru siyasî bir birlik kurarak, Alanlara ait toprakları ele geçirmiş ve İtil (Volga) kıyılarına ulaşmışlardır. Başlarında Balamir.in olduğu Hunlar, önce Don-Dinyeper nehirleri arasında yaşayan Ostrogotlar.ı ağır bir yenilgiye uğrattılar (374) ve ardından ileri hareketlerine devam ederek, daha batıda yer alan Vizigotlar.a ağır bir darbe vurdular (375). Hunların harekete geçirdiği İran, Slâv, Germen menşeli çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atmak suretiyle, batıya doğru hızla akan büyük bir Kavimler Göçü.nü başlattılar. 

 Bir yüzyıl kadar devam eden Kavimler Göçü, Avrupa ve dünya tarihî açısından çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu göçler neticesinde Roma İmparatorluğu, 395 yılında ikiye ayrılmış, 495.te ise Batı Roma yıkılmıştır. Bu olaylar Orta Çağ.ın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu dönemle beraber, Avrupa.da "feodalite" merkezî imparatorlukların yerini almış, bugünkü Avrupa.nın siyasî ve etnik yapısı bu dönemde şekillenmiştir. Hunların gelmesiyle Avrupada atlı birlikler önem kazanmış, süvari silâh ve kıyafetleri Hunlardan esinlenmiş ve belki de Orta Çağ Avrupasının şövalye tipi, Hun Alplerine öykünülerek oluşturulmuş tur. 

Attila, Büyük Çekmece.ye ulaştığında Bizans.a barışı çok ağır şartlar karşılığında 
kabul ettirdi (447). Attila, Galya (bugünkü Fransa) üzerine yürüyüp karşısına çıkan çok kalabalık Roma ordusu ile ilk çağın en büyük meydan savaşlarından birini yapmıştır (451). Papa Büyük Leon idaresindeki Roma elçilik heyetinin ricaları üzerine Po ovasından geri dönen Attila, 453 yılında anî olarak vefat etti. Attila.nın oğulları arasında çıkan taht kavgalarıyla zayıflayan devlet kısa bir süre sonra parçalandı. Hunların bir kısmı Karadeniz.in kuzeyine çekilmişler, bir kısmı ise yabancı kavimler arasında eriyip gitmişlerdir. Cermen Nibelungen efsanesinde Atilla.ya dayalı olarak Türk gruplar ile İskandinav halkları, İskoç ve 
İzlanda ile bağlar kurulabilir. Finlandiya.da Mişer Türkleri var. Fin destanlarında Attila anılır. 

 - Modern Avrupa devletleri Şarlman İmparatorluğu sonrası ancak 10. yüzyılda belirgin hale gelmeye başladılar; Türk tehdidi karşısında şekillendiler. Hunlar dışında Peçenekler, Kumanlar (Kıpçaklar) ve Oğuzların kuzey veya güney yolu ile Balkanlara geçtikleri görülmektedir. Bu kapsamda, Bulgarlar (1187-1257; Asen hanedanı yani İvan ve Peter Asen), Macarlar (6. Macar Kralı Ladislaus; 1272-1290), Moldova ve Ulahistan.ı kuranların Kuman olduğunu bilinmektedir. 

 Moğol diye bir millet yoktur, ağırlıklı Türkler olmak üzere pek çok kabilenin 
karışımıdır. Moğol ismi Cengiz Han ile birlikte ortaya çıktı. Şato Türkleri, 9. yüzyılda Çin.de arka arkaya üç hanedanlık kurdular. Bunlar Cengiz Han.ın akrabalarıdır ve bugün Mançurya.da hala yaşıyorlar. Arap literatürü Cengiz Han.ı Müslüman olmadığı için düşman kabul etmiştir. Aynı şey, Özbekistan.ın Atatürk.ü kabul edilen Timur için de geçerlidir. 

İkinci binyıla girerken yaşanan gelişmeler, Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. İkinci bin yıl başlarında Türkistan.dan gelen Türk kavimleri, merkezdeki Selçuklu Oğuz Türkleri gibi kenar bölgelerde, Hindistan ve Doğu Avrupa.da da devletler kurmuşlardır5. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef batıya, Avrupa.ya ilerleyerek, Avrupa kıtası üzerinde hâkimiyet kurmak olmuştur. Öte yandan, Asya.da kalan Türkler için doğuda Çin, batıda Osmanlı, güneyde Hint ve kuzeyde Sibirya tundralarının çevirdiği ve tıkadığı ölü bir jeopolitiğin hâkim olduğu dönem başlamıştır. 

Türk Çağı denilen 1000-2000 arası yüzyıllarda dünya iki büyük Türk imparatorluğuna sahne olmuştur. İlki, 1100-1245 arasında Orta Asya.dan Bizans sınırlarına, Akdeniz.e kadar uzanan Selçuklu İmparatorluğu (1040-1157); ikincisi 1300.lerde ortaya çıkarak Anadolu ve Balkanlarla beraber tüm Orta Doğu ve Kuzey Afrika.yı 500 yüzyıl idaresi altında tutan Osmanlı İmparatorluğu.dur. 

 Uzun süren bir ret döneminden sonra Macarlar Türklüklerini kabul ettiler ve Türk Kongrelerine katılma kararı aldılar. Bulgarlar ise redde devam ediyorlar. Ancak, 2006 yılında Bulgaristan.da yayınlanan oniki hayvanlı Bulgar takvimi Oğuzlarda kullanılıyordu. Son dönemde, Ukrayna.da kökenlerinin Türk olduğuna ilişkin görüşler ortaya çıkmaya başladı. Ayrıca, İskoçyalıların köklerinin İskitler olduğuna dair önemli kanıtlar yayınlanmaya başladı. 

Japon ve Korelilerin de köklerinin Türklere dayandığı son dönemlerde bazı bilim 
adamları tarafından ortaya çıkarıldı. 

 Türk Devletleri.. 

 Türkler coğrafyaya ve zamana meydan okuyan bir millettir; zamanın bilinen bütün coğrafyalarında devletler kurarak yaşadılar6. Bu devletler yıkılmamıştır, vatanları değişse de yeni şekilleri ile devam etmiştir. Bütün Türk devletleri, bulundukları coğrafyalarda birbirlerinin ardılları, aynı kökün, aynı kültürün siyasi birimleridir. 14 kavim (boy) halinde göç eden Türkler tarihte 14 imparatorluk, 38 devlet, 42 beylik, 16 Hanlık ve 12 Cumhuriyet kurdular. Türk devleti sayısının bir ayırıma göre 120, bir başka ayırıma göre ise 160 civarında olduğu görülür 7. 

 Türk tarihi savaş, göç ve kültür tarihidir 8. Türk göçleri, tarih boyunca doğudan batıya doğru gerçekleşmiştir. Bu istikamet içerisinde bazı Türk kavimleri Hazarın kuzeyinden Avrupa nın içlerine kadar yönelirken-Bulgar-Kuman-Kıpçak ve Çağatay dil grubu-, bir kısmı da İran üzerinden Anadolu ve Orta Doğu.ya göç etmişlerdir. Bu iki göç yolu üzerinde değişik dil, din ve medeniyetten topluluklarla temasa geçen Türk kavimleri yüzyıllar boyu bu coğrafyalarda varlığını sürdürmüştür. Göç yönlerine ve coğrafi konumlarına göre Türk imparatorluk ve devletlerini altı bölüme ayırmak mümkündür. 


Tablo 1: Türk Devletleri 

Kaynak: Suat İlhan, Türk Olmak Zordur, Kimliğimizin Kaynakları, Alfa Yayınları, (İstanbul, 2009), s. 630-631.den yararlanılarak hazırlanmıştır. 

İlk Müslüman Türk devleti Karahanlılar.dır. İtil (Volga) Bulgarlarının onlardan önce Müslüman olduğu tartışmaları da vardır. Kıpçak Türklerinin, Altay Türkleri hariç hepsi Müslüman.dır. Altay Türkleri ve Sibirya Türkleri tamamen Gök Tanrıcıdırr. Çuvaş Türkleri Hıristiyanlaşmıştır. Kaşgar Türkleri Müslüman.dır. Oğuz Türkleri, Gagavuz Türkleri hariç Müslüman.dır. Gagavuz Türkleri Hıristiyandır. Türk Dünyası tartışmaları arasında Türk Ortodoks Kilisesi birliği kurularak, inisiyatifin Ruslardan alınması da vardır. 

Türk bünyesine uymayan inanç sistemlerinin, hayat tarzlarının benimsendiği ya da zaman içerisinde nüfus bakımından beslenemediği yerlerde bulunan bazı Türk kavim ve boyları tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Çin.deki Tabgaç.lar, Orta Avrupa.daki Hunlar ve Balkanlardaki Bulgarlar buna örnektir. Ancak bu olumsuzluklardan etkilenmeyen Türk toplulukları büyük bir coğrafyada varlıklarını devam ettirmektedirler. 

 Kafkasyaya Ogurlardan sonra gelen Peçenek ve Kuman Türklerinin öncekilerle 
karışımından bugünkü Kafkasya ortaya çıktı. Hazar hanedanı 6-11. yüzyıllar arasında yaşadı. 
Bir yandan Hıristiyan Bizans saldırıları, güneyden ise Arap saldırıları karşısında Museviliği seçtiler. Hazar Türk İmparatorluğu.nun dağılmasından sonra Musevi Türkler Doğu ve muhtemelen Orta Avrupa.ya, Müslüman Türkler Güneydoğu Anadolu.ya göç etmişlerdir. 

890 da Hazar-Oğuz ittifakına yenilen Peçenekler bugünkü Ukrayna topraklarında bağımsız bir devlet kurmuşlar, Peçenekler, diğer bir Türk boyu olan Kıpçaklar ile ittifak yapan Doğu Roma/Bizans.a yenilerek bağımsızlıklarını kaybettikten sonra Bulgarlar, Kumanlar ve Macarlar içinde erimişlerdir 9. 

    11. Yüzyıldan sonra Kafkasya ya Oğuzlar hâkim olmaya başladı ve yeni gelenler bölge halkına karışmaya devam etti. Bu dönemde, Anadolu.da Bizans tarafından iki büyük kıyım yapılır. 

İlki Ermenilere yöneliktir ve Bizans tarafından Kayseri bölgesine gönderilirler. 

İkincisi Karadeniz bölgesinde yaşayan diğer bir Hıristiyan mezhep olan Bogomolistler dir. Bogomolistler, İsayı Tanrının oğlu olarak kabul etmeyenlerdir. Bunlar da Bulgaristan üzerinden Balkanlara sürülür. Bizans tarafından çoğu yok edilen Bogomillerinden kaçabilenler Balkanlar üzerinden Peçenekler sığındı, daha sonra bir kısmı Bosna-Hersek.e bir kısmı Fransa.ya kaçtı. 

 Altınordu hâkimiyetinden 1480 yılında çıkan Ruslar, 1552.den itibaren Türk 
bölgelerinden genişlemeye başladı ve 1593-1604 yılları arasında Sibirya.yı işgal etti 10. 
1559 da Rus Kazakları ilk defa Azak ve Kırım sahillerine saldırıp, Orta Asya.dan Rus girişimlerine karşı şikâyetler gelmeye başladığında Kanuni Rus tehlikesini görebildi 11. 

Pontuslar, büyük ölçüde Türk kökenlidir 12. Mübadele esnasında Türk Pontusluların çoğu Hıristiyan olduklarından Yunanistan.a gittiler ve tıpkı Karamanlılar gibi orada Türk muhaciri muamelesi görüp, dışlandılar. Tonya.da hala Pontusça konuşulur. Of.un (Trabzon) bazı bölgelerinde Ermenice konuşulur. Türklerin kabul ettiği Hıristiyanlık olan Gregoryan Ermenilerin bir kısmı Türklüğe geçtiler. Bunların bir kısmı bugün Of ile Çaykara arasındaki bölgede yaşamaktadırlar. 

Türk Tarih Yazımı.. 

 Türk tarihi yazımı; Avrupa.nın 19. yüzyılda ortaya çıkan tarih metodolojisine dayanır ve Avrupa.nın dünya tarihi ile ilgili değerlendirmeleri, Türk tarihine nasıl baktığının bir kopyasıdır. Avrupa.nın tarih anlayışı; kendilerinin Hint-Avrupa dili konuşan, beyaz ırk ya da Ari ırka ait oldukları iddiasını esas alır. Bunlar dışında kalanlar Türkler de dâhil sarı ırk ve ikinci sınıf görülür. Afrikalılar ise köle ırktır. Bir bütün olarak bakıldığında aslında insanlık tarihi de henüz bütün yönleriyle incelenmiş değildir. Avrupa ve Yakın Doğu.daki hadiseler zinciri ve toplum şekillenmeleri 19. yüzyıl sonlarına doğru çeşitli değerlendirmelere göre ele 
alınmıştır. Bazı Batı Avrupalı araştırmacılar, Orta Asya.dan gelen göçebeleri „insanlığın parazitleri. olarak gördüler 13. 

 Avrupalılar için kendi tarihleri; 19. yüzyıldan itibaren dünyanın geri kalanı üzerinde hâkimiyet kurdukları ve teknolojik, siyasi ve askeri güçlerine dayanan „kazananların tarihidir. Diğerlerinin tarihi ise „kaybedenler.in tarihi yaklaşımı ile ele alınmıştır. Bu yaklaşım kendine özgü bir tarihi anlatım terminolojisi ortaya çıkarmış; Avrupalı-Avrupalı Olmayan, Doğu (Oryantalist)-Batı imajları yaratılmıştır. Bu imajlar içinde Avrupalı; özel bir dinamizme sahip (kapitalizm), akılcı (rasyonel; laik, dini dogmalardan uzak), liberal anayasacı, demokratik olarak tarif edilmiştir. Avrupalı olmayanlar ise; durgun (ekonomik rekabet, 
kapitalizm eksikliği), irrasyonel (dinsel inançların hâkim olması) ve despotik otoriter yönetim (oryantal despotizm) biçimleri ile açıklanmıştır 14. Anlatılan Avrupa tarihi aynı zamanda Doğu üzerindeki Batı hâkimiyetini mazur göstermek için gayret ederken, Avrupalı için hep ideal olan imajı çizmektedir. 

 Türk tarihi, çağdaş tarih biliminin geri kalmış dallarından biridir. Bunun başlıca 
sebeplerinden birisi, Türk tarihinin başka hiçbir milletin tarihi ile mukayese edilemeyecek ölçüde çeşitli kaynakların tetkiki ile birlikte yazılma zorunluluğu dur. Bu kaynaklar, M.Ö. yazılmış Çin vakayinamelerinden İtalyancanın Venedik lehçesi ile yazılmış vesikalarına kadar en az 15-20 dilde ve düzinelerce lehçede kalem alınmış, birçoğu yayınlanmamış yüzlerce ve binlerce yıllık eserlerdir15. Türklerin tarihi ile ilgili bu kadar çok çelişki ve saptırma yaşanmasının altında siyasi, dinsel ve ideolojik yaklaşımlar yanında; Türk tarihi ile ilgili gerçek çalışmaların ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ve Batılı hatta Rus yazarların öncülüğünde çok geç bir dönemde başlamış olması yatmaktadır. 

Türkoloji ve Türk filolojisinin kurucuları oryantalistlerdir. Türkler ve Türk tarihi en çok Fransızlara egzotik geldiğinden Çin kaynaklarını ilk inceleyenler Fransızlar olmuştur. 18. yüzyılda Fransız misyonerleri pek çok Çin külliyatını tercüme ettiler. Prof. J. Deguignes, bu tercümelerden faydalanarak „Hun, Türk ve Moğol Tarihi.ni yazmıştır. 19. yüzyılda S. Julien.in Bizans tarihiyle ilgili çevirileri ve 20. yüzyılın başlarında E. Chavannes.in Batı Türk Hakanlığı ile ilgili incelemesi önemli boşlukları doldurdu. 

Fransızlar gibi onları takip eden Almanlar da Orta Asya Türk tarihine Çinli gözü ile bakmak hatasına düşmüşler, hayal mahsulü bilgiler yanında pek çok kişi ve yer ismini birbirine karıştırmışlardır16. Bu hataların oluşumunda çeviri ve fonetik sorunları da etkili olmuştur. Nitekim Eski Türk tarihi ile ilgili bilgilerin çoğu Çin hanedanlarının genellikle taraflı Salnamelerine (yıllıklar), biraz da Arap, İran ve Grek kaynaklarına dayanır. Çin kroniklerinde olaylar günü gününe ama Çin anlayışı ile verilir. Çinliler hep zafer kazanan olarak gösterilmiş, belirli yer ve halk isimleri değiştirilerek yazılmıştır. Bizans, Ermeni, Arap ve Fars kaynakların da Türklerle ilgili bilgiler bölük pörçük, bazen anlaşılmayacak şekilde yazılmış, Türk isimleri doğru olarak verilmemiş, birbirine karıştırılmıştır. 

Diğer bir kaynak grubu ise 6. yüzyıldan itibaren dikilmeye başlanan ve 8. yüzyılda zirveye ulaşan kitabe şeklindeki yazılı tarihi (Orhun) anıtlardır. 8. yüzyıl Kök-Türk (Gök Türk) abidelerini keşfeden, bu yazıtlarda eski Türk runik alfabe ile yazılmış en eski Türkçe metni ilk defa çözen V. Thomsen 17, Türk lehçeleri lügatini yazan W. Radloff ve Orta Asya Türk kavimleri üzerinde en yetkili eserleri yayımlayan V. Barthold, oryantalist okulundan yetişmiş Batılı ilim adamlarıdır. Orhun Anıtları.nın keşfi 1900.lerde Türkler arasında heyecan uyandırmış, Türk milliyetçiliği ve Türkçülüğün gelişmesinde önemli rol oynamıştır. 

Osmanlı Devleti.ne sığınmış ve yüksek devlet basamaklarına çıkmış Lehli ve Macar asıllı milliyetçi ve liberal devrimciler (Celaleddin ve Ömer Paşalar), Osmanlı.da Türklük bilincini uyandırmaya çalışmışlardır. Türklük bilincinin milli fikir kaynakları ise şaşılacak bir biçimde Fransız, İngiliz ve Macar Türkolojisi içinde çıkmıştır. Leon Cahun.un Asya Tarihine Giriş (Paris 1896) kitabı 1900 tarihinde Necib Asım tarafından ilavelerle Türkçe.ye çevrilmiş (Türk Tarihi, İstanbul, 1900) ve Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır 18. 

 Türk tarih araştırmalarının geri kalmasının diğer bir nedeni ise Batılı anlamda 
tarihçilerimizin çok geç yetişmesidir. Türk tarihinin boşluklarını doldurmaktan hala uzağız. Bugün bile Türk tarihinin kaynaklarının önemli bir kısmı ne derlenmiş ne de basılmıştır. Türk tarihi ile ilgili kaynak bolluğu özellikle İstanbul.un fethinden sonraki dönemde başlamış olmakla birlikte, birkaç yüz milyonu bulan bu arşiv vesikalarının pek çoğu tarih çalışmalarında kullanılmamış tır. 

 Türk tarih metodolojisi için ilk tercümeler 1930-1933 yıllarında yapıldı. Zeki Velidi Toganın “Umumi Türk Tarihine Giriş ve Tarihte Usul” başlıklı iki kitabı, bu kapsamda bir başlangıç sayılabilir. Türkiye.de tarih metodolojisi tartışmaları gerçek anlamda 1945 sonrasında yapılmaya başlandı. Bu dönemde, Avrupa.da da tarih metodolojisi ile ilgili tartışmalar devam ediyordu. Örneğin, Fransa da yayınlanan “Histoire et Metot” adlı kitap ülke tarihinin yeniden ele alınması için önemli bir kaynak teşkil etti. Bu kapsamda, onomastik (isim bilgisi) ve tamga (sembol) bilgisi (heraldik) uzmanlığına önem verildi. Tarih yazımında başvurulan bir diğer yöntem de etimoloji (kelime bilgisi) oldu. Ancak, kelime benzerliklerine 
bakarak bağlantı kurma merakı, Türk tarihini Mayalara bağlayan tezler ortaya çıkardı. 

 Türk Tarih Tezinin Sorunları.. 

Atatürkçü tarih tezi Türk tarihini Arap tarihi bağından kurtararak Orta Asya.dan 
başlatır. Gerçekten de Orta Asya.dan günümüze kurulan devletlerin birbirinin ardılı olması nedeni ile Türk tarihi bir bütündür ve süreklidir. Ancak, tarihçiliğimiz bugün de tehlike altındadır. Son yıllarda Türk kültürüne özelde Türk tarihi ve tarihçilerine yönelik sinsi bir karalama kampanyası içinde bulunmaktayız. Tarihimizle ilgili güzel ve doğru olan ne varsa „Resmi tarih. söylemi ile Türk insanının kafası karıştırılmaya ve tarihi değerlerimiz yozlaştırılmaya çalışılmaktadır. Kendi ideolojik doğrularını tarihi çarpıtarak yaymaya çalışan 
pek çok maksatlı yayın ile de karşı karşıyayız. 

Türk tarihinin başlangıcı konusundaki çelişkiler hatta bazen maksatlı yorumlar içinde Batılı pek çok tarihçinin Türk tarihini mümkün olduğu kadar öne alma yaklaşımı görülür 19. Batılı tarihçiler Göktürklerden önceki Türk tarihini yok sayma, Hunların bile Türk olmadıklarını söyleme eğilimindedir. Bunun temel nedeni İranlıların, Ari ırktan, Hint-Avrupa dil grubundan bir topluluk oldukları, yani köken itibariyle Batılı oldukları kabul edildiği için Asyadaki topluluklarına ne kadarına İrani derlerse, Asyalıların da o kadar Avrupalı olduğunu kanıtlamış olacakları hesabıdır. Böylece kendi tarihlerini daha geçmişe ve Orta Asya.ya 
götürürken, Türklerin kökenini barbar akınlarına indirgeme yanılgısına düşerler. Osmanlı.dan başlattıkları Türk tarihi ile ilgili en genel yaklaşım ise Türklerin bir devlet değil, denge nedir bilmeyen despot imparatorluklar kurduğu anlayışı sergiler 20. 

Öte yandan pek çok Türk tarihçisi, İslami bakışın etkisi altında bilinçli ya da bilinçsiz olarak Türk tarihini Arap tarihi, özelde İslam tarihi ile özdeşleştirme çelişkisine düşmüştür. 

Osmanlı postuna bürünmüş İslamcı zihniyet; Türk tarihini sadece din temelinde ve din birliği amacına uygun şekilde açıklamaktadır 21. Hâlbuki Türk kimliği, Türk tarihi çerçevesinde analiz edilmelidir. Kimlik arayışında, Turan.a dönmek yerine İslam.a ya da Batı ile tam özdeşleşmeye zorlanıyoruz. Bu yüzden, Dünyada olduğu kadar Türkiye.de de Türk olmak zorlaşıyor. 

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,

***

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR,

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR,






(Küresel Sermaye
Prof.Dr.Sait YILMAZ 
23 Ekim 2018 

En azından 19. yüzyılın ikinci yarısından beri dünyayı şekillendiren esas itibariyle küresel sermayenin kontrolünü elinde bulunduran perde arkası güçlerdir. Küresel sermayenin mensupları sadece şirket sahiplerinden oluşmamakta; üst düzey yöneticiler, akademisyenler, siyaset adamları gibi seçkinler de bu güce katılabilmektedir. Bunlara medya, istihbarat servisleri, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suç örgütlerini de eklemeliyiz1. Küresel elit 
tabakanın izleri bu yapı içinde birbiri ile ilişkili üç temel örgüt içinde bulunabilir; ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR2), Bildelberg ve Üçlü (Trilateral) Komisyon3. Yahudi kökenli olan İsviçre-Basel’deki Rothschild ailesi ile ABD’deki Rockefeller ailesi küresel sermayenin iki ana koludur. Rockefeller’in 1921 yılında kurduğu CFR’nin 1600 üyesinin 120’si kendi gazete, dergi radyo ve TV ağını yönetmekte ve akademik dünya ile iç içedir. CFR üyeleri dünyanın en önemi vakıflarını yönetir ve kurulduğu günden beri CIA onların kontrolü altındadır. 90 üyesi Wall Street’in ana uluslararası bankacılık kuruluşlarına sahiptir. 

Başkanlar, Başkan Yardımcıları ve dev şirketlerin yönetim kurulu başkanları CFR üyesidir. Bu elit tabaka, pek çok ülkedeki politikacıları ağına düşürmüştür. ABD Başkanını seçen Kongre üyelerinin belirlenmesi bu elit tabakanın işidir. 

 İki ana kolun Avrupa ayağında 12. yüzyıldan beri kıtada feodal yapıları ele geçiren soylu aileler (Karanlık Asalet) grubu bulunmaktadır 4.  Bu aileler sadece siyaseti ve ekonomiyi kontrol etmiyor, dünyanın sosyal güçlerine de hâkim olmak için düşünce merkezleri, NGO’lar, vakıflar kuruyor, hayırseverlik işlerine el atıyorlar. Böylece toplumu ve modern insan tarihini değiştirmeyi ve yeniden şekillendirmeyi hedefliyorlar. Bu mutlu ve zengin kesimin gücü ülkenin şirketleri, bankaları, medyası, hukuk sistemi, üniversiteleri, yardım örgütleri, siyaset belirleme kurumları, gazinoları, spor alanları arasına dağılmıştır. 

Türkiye’deki zenginler onların franschising (bayi) uzantılardır. Birlikte hayırseverlik ödülleri düzenlerler. Sanırsınız ki hayatlarını insanlığa adamışlardır. Hâlbuki hedefleri kendilerine hizmet eden tek bir dünya devleti kurmak ve dünya nüfusunu azaltarak, ırkları ayıklamaktır. 

Bu yüzden moleküler biyoloji, nano-teknoloji, gen bilimleri, klonlama, genleri değiştirilmiş yiyecekler (GMO5), yeni aşılar; onların marifetleri, kurdukları vakıf ve araştırma merkezlerinin ana çalışma alanlarıdır. Bu makalede, küresel sermaye ağının dünyadaki ve ülkemizdeki uzantıları hakkında daha fazla farkındalık yaratmak istiyoruz. 

 Rockefeller ve Rothschild İmparatorluğu.. 

Rockefeller’ın bankaları ABD’deki en büyük 50 ticari bankanın varlıklarının %25’ini, 50 büyük sigorta şirketinin varlıklarının %30’unu kontrol eder. Rockefeller ailesi iki ana bankanın sahibidir; J.P. Morgan Chase ve Citigroup. Rothschild ailesi de iki ana bankayı kontrol etmektedir; Barclay Bank ve State Street Bank. Bu iki aile ana bankaları kontrol ederek FED’i, FED ise ABD ekonomisini kontrol etmektedir6. Sekiz dev Amerikan finans şirketi (JP Morgan, Wells Fargo, Bank of America, Citigroup, Goldman Sachs, U.S. Bancorp, 
Bank of New York Mellon ve Morgan Stanley) %100 oranda 10 hissedar aile tarafından kontrol edilmektedir. Dört büyük (BlackRock, State Street, Vanguard ve Fidelity) şirket bütün kararlarda daima yer almaktadır. Federal Rezerv Bankası bu dört büyük özel şirket tarafından kontrol edilmekte ve bu şirketler aynı zamanda ABD ve dolayısıyla dünya para politikalarını da belirlemektedir7. 

Bu sistem, İsviçre Basel’deki BIS8 (Uluslararası Ödemeler Bankası9) tarafından 
yönetilir. Rothschild ailesi; Bank of England, Federal Rezerv Bankası, Avrupa Merkez Bankası, IMF, Dünya Bankası ve BIS’i kontrol etmektedir. Londra Altın Borsası’na ilave olarak dünyadaki altının çoğuna sahiptir. Altının günlük değerini belirleyen ailenin başında olduğu BIS, IMF ve Dünya Bankası’ndan para beklemekte olan ülke merkez bankalarına “köprü borçları” verir10. Merkez bankaları diğer ülkelerin hükümetlerini bir daha kurtulamayacak şekilde borçlandırırlar. Bu borç o ülkenin parasına ve varlıklarına el koymak için meşruiyet sağlar. Rothschild’e ait olan İsviçre bankaları Vatikan’ın ve Avrupa’nın diğer asillerinin kirli servetini saklar. Birleşmiş Milletler’in New York City’de kurulduğu yer John D. Rockefeller tarafından inşa edilmiştir. Arkasında birkaç aile hanedanının olduğu bir avuç yatırım bankası küresel ekonomiyi; üçüncü dünya ülkelerini borçlandırmak, şirketleri birleştirmek ya da parçalamak, ekonomideki boşluklara göre yeni şirketler kurmak, stokları ve değerli kâğıtları sigortalamak, özelleştirme ve küreselleşmeyi desteklemek sureti ile kontrol 
ederler11. Bu düzende kara para ile ak parayı ayırt etmek oldukça güçtür. 

Uluslararası Parasal Sistemin Arka Yüzü 

 Dünya para piyasasının denetimini sağlamak üzere ‘Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yasal ve teknik çalışmaları CFR tarafından yapılmıştır. Böylece Rockefeller, Mellon, DuPont, Rothschild vb. bankacıların oluşturduğu özel bankalar karteli; Federal Reserve System (Federal Merkez Bankası) vasıtası ile hükümete para akışını, para değerini ve faiz oranlarını dikte etmektedir12. Finansal kapitalizmin iki temel direği olan’ Wall Street’ ve ‘Londra City (City of London)’ arasındaki ilişkiyi anlamadan cebimizden paranın nasıl çekildiğini anlamamız mümkün değildir13. Küresel sermayenin para planlama ve aklama merkezi Londra 
City’dedir. Aksiyon merkezleri ise Wall Street, Belçika-Brüksel ve Singapur’da dır. 

Bu sistemin tamamı BIS tarafından 600 bin terminal ile kontrol edilir. BIS, sadece ABD ve Avrupa’nın değil dünyanın tüm ülkelerinin merkez bankalarının merkez bankasıdır. City of London, İngiltere’nin bir parçası değil, egemen bir finansal devlettir. Burada uluslararası bankacılar için kendi oyunlarını (dünya hükümeti) oynayacak özel bir kartel alanı oluşturulmuştur 14. Londra’da (Royal Bank of Scotland içinde) bir banka paneli tarafından açıklanan günlük faiz oranı (libor), küresel temel faiz oranıdır ve uluslararası finans piyasaları için çok önemlidir. Bu faiz oranına göre diğer bankaları kendi para politikalarını belirler. 

Zürih’teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü tarafından dünyadaki 37 milyon şirket içindeki ulus aşan 43.060 şirket üzerinde yapılan bir çalışma sonucunda, çok küçük bir çekirdek şirket grubunun küresel ekonomi üzerinde orantısız bir güç sahibi olduğu ortaya çıkmıştır 15. Bu dev, avcı çekirdek grup birbirine sıkı sıkıya bağlı 147 şirketten oluşmaktadır. 

Bu ultra-zengin grup arkasında katma katman birbirine geçmiş pek çok şirketi saklamakta ve en zengin 500 şirketi kontrol etmektedir. Bu zengin tabaka ABD Merkez Bankası (FED) sistemini kontrol eden Wall Street bankaları ve Avrupa’daki uzantılarından oluşmaktadır. 

Küresel ekonominin merkezinde olan 10 şirket şunlardır; Barclay’s (İngiltere), Capital Group Companies (ABD), Fidelity Investments (ABD), AXA (Fransa), State Street Corporation (ABD), JP Morgan & Chase (ABD), Legal & General Group (İngiltere), Vanguard Group (ABD), UBS (İsviçre), Merrill Lynch (ABD). Bu 10 şirket küresel finansal ağın %19.45’ini kontrol ederken, ilk 50 şirket ele alındığında yaklaşık %40’ını kontrol etmektedir 16. 

Küresel güvenlik fonu; Savaşlar ve Darbeler.. 

1990’ların başında Jacob Rothschild’in himayesinde Küresel Güvenlik Fonu 
oluşturuldu. Bu fon istihbarat servisleri tarafından jeopolitik mühendislik amaçları için kullanılmaktadır. AB Parlamentosu İngiliz üyesi Ashley Mote, istihbarat servislerinin bu fona katılımı ile ilgili bir soru önergesi verdi ama cevap alamadı17. Bu dev ve kanunsuz tröst fonu, örtülü şekilde rüşvet, suikast, terörist faaliyetleri destekleme gibi amaçlar için bir finansör mekanizmanın mali kaynağıdır. Soros aslında Hedge fon sihirbazı ve Soğuk Savaş’ın finansörüdür. Küreselleşme, NATO, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, serbest pazar 
ekonomisi, çok partili demokrasi ve savaşlar bu ailelere hizmet etmektedir. Rockefeller kurumları sosyal kontrol ve sosyal mühendisliği (soy arıtımı) en önemli vasıtalardan biri olarak görmektedir. Rockefeller Vakfı, Carnegie Şirketi (New York) ve Carnegie Endowment for International Peace; dış politika, propaganda ve hükümetlere sızma konularında büyük fonlar kullanmaktadır18. 

ABD’deki CFR, Rockefeller ailesi başta olmak üzere çokuluslu şirketler ve finans 
odaklarının sahipleri ve üst düzey yöneticileri ile vakıf temsilcilerini, kapalı-gizli oda (think-tank) üyelerini, ClA’ye hizmet verenleri, CIA’ye eleman yetiştiren devlet üniversitelerinin elemanlarını, muhafazakâr (demokrat ve cumhuriyetçi muhafazakâr) siyasetçileri, devletin dışişlerinde ile dış misyonlarda görev yapanları, George Soros ve adamları gibi para piyasası oyuncularını buluştur maktadır. George Soros, sadece dünyanın önde gelen spekülatörü değil 
aynı zamanda Anglo-Amerikan mali yapısının ayak işleri memurudur. Ülkelerin 
yağmalanması için egemenliklerine el konulması işlerine yoğunlaşmıştır. Komünizm çökmeden çok önce Açık Toplum Vakfı ile mevzilenen Soros, Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik ve siyasi dönüşümünün aktörü oldu19. Soros, Mossad ve Jacob Lord Rothschild ailesinin de içinde olduğu bir zincirin halkasıdır. 

Dünyayı Yöneten elit tabaka nelerle uğraşır? 

 Uluslararası finansörler vergiden muaf olan vakıfları eğitim, bilimsel ve diğer kamusal amaçlar için kullanır. Vakıflar; özel servetlerin hâkim olduğu Wall Street ile Harvard, Yale, Columbia ve Princeton gibi Ivy Ligi kolejleri ile bağ kurmak için gereklidir20. Medya ve eğitim yolu ile dünyaya nasıl bakmamız gerektiğini kontrol ederler. Çoğu politikacıların seçim kampanyalarına fon sağlar ve BM, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşların içinde etkin olurlar. Ama bütün bu gerçekleri itiraf edecek ya da fark edecek pek az kişi vardır. ABD eğitim sistemine hâkim olan Rockefeller Vakfı ve diğer elit 
örgütler Ivy Ligi Okulları’na yıllardır büyük miktarda para aktardılar. 

    Bugün bu okullar Amerikan kolej ve üniversitelerinin standart okuludur ve son dört ABD başkanı Ivy Ligi Okulları’nda yetişmiştir. 

    Bu elit aynı zamanda gizli topluluklar (Skull and Bones21, Mason 
vb.), güçlü think-tank merkezleri (CFR, Trilateral Komisyonu, Bildelberg, Bohemian Grove, Chatham House vb.), büyük bir gönüllü yardım ağı ve NGO’lar (Rockefeller Vakfı, Ford Vakfı, World Wildlife Fonu vb.) yolu ile büyük bir güç kullanmaktadır. Medya boyutunda ise altı büyük dev şirket tekeli televizyon larımıza, müzik kanallarımıza ve web sitelerimize karar vermektedir. Rothschild ailesi, Reuters ve Associated Press haber ajansları yanında ABC, CBS & NBC gibi televizyon kanallarının sahibidir. 

   Moleküler biyoloji ve genler ile ilgili çalışmalar Rockefeller Vakfının yarattığı bir 
alandır. Nüfus azaltması ve GMO’lar büyük bir stratejinin parçasıdır ve dünya nüfusunda önemli bir azaltmayı hedeflemektedir. Bill ve Melinda Gates Vakfı, Sahra Altı Afrika’da kullanılacak GMO ürünlerinin geliştirilmesi 10 milyon dolar bağışladı. Vakıfların el attığı diğer bir alan aşılardır. Bill Gates’e göre; “Dünyanın nüfusu bugün 6.8 milyardır ve 9 milyar civarına ulaşacaktır. Eğer yeni aşılar üretir, yeniden üretim sağlık hizmetleri ile birlikte bu nüfusu %10-15 azaltabiliriz22.” Rockefeller Vakfı, Nüfus Konseyi, Dünya Bankası, BM 
Kalkınma Programı (UNDP), Ford Vakfı ve diğerleri Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte 20 yıl boyunca, tetanoz ve diğer aşıları kullanarak üremeyi önleyici aşı üzerinde çalıştılar 23. 

   Dünya Sağlık Örgütü (WHO), BM Çevre Dairesi, BM Nüfus Fonu, Bill ve Melinda Gates Vakfı bütün insanlar üzerinde kullanılacak kitlesel aşı programları ve GMO ürünleri üzerindeki çalışmalarda işbirliği yapmaktadır. Hayırseverlik kurumları gibi hareket eden bu vakıfların verdiği bağış ve burslar ile aslında kurucularının çıkarlarına katkıda bulunulur. 

   Ford, Rockefeller ve Carnegie gibi vakıflar CIA’nın örtülü faaliyetleri için örtü sağlamakta, özel fonlardan gelen cömert paralarla CIA sınırsız bir şekilde gençlere, sendikalara, üniversitelere, yayın organlarına ve diğer özel kurumlara ilişkin örtülü programlar uygulamaktadır 24. 

Kara Para ve Uyuşturucu trafiği.. 

Federal Rezerv Bankası sistemi içinde gizlice uygulanan mafya tipi bir bankacılık 
süreci gizli hesaplarda bu işlemleri yürütmektedir. Trilyonlarca dolar kara para, uluslararası bankacılık sisteminin kontrol etiği kıyı bankacılığı denilen İsviçre, Lüksemburg, İngiliz Kanal Adaları, Cayman Adaları ve dünyanın 50 diğer yerindeki bankalarda tutulmaktadır25. 

15 sanayileşmiş ülkenin 8’inde kara para trafiği suç olarak bile görülmez ve kimse bununla suçlanmaz. İsviçre, dünyanın en büyük kara para ülkesidir26. Büyük Batılı bankalar ve finansal kurumlar uyuşturucudan gelen paraları bu hesaplarda saklamaktadır 27. İngiliz HSBC 28, Uyuşturucu parası trafiğine liderlik etmektedir. HSBC, uyuşturucu trafiği içinde Asya’da diğer yasal olmayan altın, elmas ve diğer değerli maden trafiğini de yönetmektedir 29. 

Uyuşturucu parası çökmekte olan bankalar için en iyi likit yatırım sermayesidir. Uluslararası uyuşturucu ticareti yukarıdan aşağıya dünya siyasi yapılanması içinde en iyi organize olmuş, İngiltere’nin koruması altında ve ABD’nin büyük görünmez gelirler elde ettiği bir iş alanı olmaya devam etmektedir 30. Uyuşturucu geliri Amerikan ve dünya ekonomisinin ayrılmaz bir parçasıdır. 

Dünyada uyuşturucu ticareti tek bir şebekenin kontrolü altındadır ve bu dünyadaki en büyük iş alanıdır. Uyuşturucu trafiği, tarladaki afyondan caddenin köşesindeki eroin satıcısına dünyada tek bir entegre operasyon ağı ile çalışır 31. İngiliz monarşisi 200 yıllık tecrübesi ile Uzak Doğu’ya yönelik uyuşturucu trafiğini yönetmektedir. Anglo-Dutch (İngiliz-Hollanda) kıyı bankacılığı sistemi ve ilgili değerli metal ve mücevher ticareti kara para üzerine dizayn edilmişken, dünya uyuşturucu trafiği baştan aşağıya İngiliz ve müttefiki monarşilerin kontrolü altında çalışır 32. İngiltere’de Mİ 6, dünya uyuşturucu trafiğinin Lordu olarak bilinir 33. Hong Kong, İngiliz uyuşturucu trafiğinin merkezi idi 34. Kokain dünyanın en karlı ticaret maddesidir 35. ABD Uyuşturucu Mücadele İdaresi (DEA 36) ve ilgili teşkillerinin hedefi olan kişiler sorgulamalar sonrası CIA adına çalışmaya başladılar. CIA, Meksika’dan Honduras, Panama ve Peru’ya kadar ülke istihbarat servisleri uyuşturucu işlerinde işbirliği ağı kurdu 37. 
1980’lerde Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai’si serbest liman ve kara para aklama merkezi haline getirildi 38. 

   CIA artık Hong Kong yerine Dubai’den afyon ve gizli silah satışını yürütmeye başladı. 
Yaratılan bu Altın Hilal’de İran, Afganistan ve Pakistan bulunmaktadır. 

Sonuç.. 

Rockefeller ve Rohtschild imparatorlukları arasında uzun süredir devam edegelen bir çekişme söz konusudur. Paylaşım savaşlarında Türkiye, Rothshild’lerin payına düşmüştü. O yüzden Türkiye’de iç karışıklık ve darbelerin arkasında genellikle ABD istihbaratını kontrol eden Rockefeller tarafı oldu. 2012 yılında küresel planlar için Rusya konusunda aralarında derin anlaşmazlık çıktı. Bugün Rusların ABD içinde bu kadar çok konuşulmasının nedeni de 
Ruslar ile Rothschild ve Trump’ın özel ilişkileridir. Son yıllarda varlıklarını büyük ölçüde satan David Rockefeller geçen yıl ölünce onun yerini şimdilik eski İngiltere Başbakanı Tony Blair aldı. Küresel sermaye elitinin sahip olduğu güç ve kontrolün sınırlarını çizmek kolay değildir. Bilinen aynı kişilerin uzun zamandır değişmediği, siyasi partileri kontrol ettiği, liderlerini seçtiği ve politikalarını dikte ettiği, devlet içindeki önemli mevkilere tayinlere etkili oldukları ve bu kişileri usulsüz büyük iş bağlantıları için kullandıklarıdır. Küresel sermaye üç halka şeklinde işlev görmektedir. 

    Birinci halka en başta bahsettiğimiz beyin olan üç ana kuruluş etrafındaki beyin takımıdır. 

    İkinci halka onların işlevlerini yerini getiren Batılı kurum ve kuruluşlardır. 

    Son halka ise onların Üçüncü Dünya ülkelerindeki iş dünyası, medya, istihbarat servisleri, yerel bürokrasi içindeki uzantılarıdır. 

    Türkiye’de özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası birilerinin zengin olması bu bağlantılar sayesinde olmuştur. 
Bu bağlantıların ortaya çıkarılması hala en önemli güvenlik sorunu olarak önümüzde durmaktadır. 

Tam Bağımsız ve Egemen bir Ülke olmamız buna bağlıdır. 

DİPNOTLAR;

1 İngiliz Kraliyet Ailesinin kurduğu dünya genelindeki kartel için bakınız; Richard Freeman: The Windsors' 
Global Food Cartel: Instrument for Starvation, Executive Intelligence Review, (December 8, 1995). 
www.larouchepub.com/other/1995/2249_windsor_food.html 
2 CFR: Council on Foreign Relations. 
3 Sr. Robert Gaylon Ross: The Elite Don’t Dare Let Us Tell the People, Ross International Enterprises, (San 
Marcos, 2004), p.3-26. 
4 Avrupa’nın asil hanedan aileleri arasında şunlar sayılmaktadır4; İngiltere’de Guelp ve Windsor, Belçika’dan 
Wettin, İsveç’ten Bernadotte, Liechtenstein’dan Liechtenstein, Danimarka’dan Oldenburg, Almanya’dan 
Hohenzollern, Hannover, Wittelsbach ve Württemberg, Fransa’dan Bourbon, Hollanda’dan Orange, Monaco’dan 
Grimaldi, Portekiz’den Braganza, Lüksemburg’dan Nassau, Avusturya’dan Habsburg, İtalya’dan Savoy, 
Sırbistan’dan Karacorceviç, Arnavutluk’tan Zogu. 
5 Genetically Modified Organisms 
6 Antony C. Sutton: Wall Street and the Rise of Hitler, G S G & Associates Pub, (1976), p.119. 
7 Lisa Karpova: The Large Families that Rule the World, Pravda.Ru, (November 18, 2011). 
http://english.pravda.ru/business/finance/18-10-2011/119355The_Large_Families_that_rule_the_ world 0/ 
8 Bank for International Settlements 
9 BIS, 17 Mayıs 1930’da 1. Dünya Savaşı sonrası Versay Anlaşması ile Almanya’dan istenen borçların 
ödenmesini yönetmek üzere kuruldu. Bu banka dünyadaki en gizli ve güçlü küresel finans kurumu oldu. 
10 Frank de Varona: The Bank for International Settlements Who Rules the World, Enviado por ei en, 
(Septiembre 17, 2013). 
http://eichikawa.com/2013/09/the-bank-for-international-settlements-who-rules-the-world.html 
11 Dean Henderson: Big Oil &Their Bankers in the Persian Gulf, CreateSpace Independent Publishing Platform, 
(2010), p.47. 
12 Turgut Gürsan: Yeraltındaki Gizli Dünyalar, Delis Kitaplar, (İstanbul 2003), s.194. 
13 Michael A. Peters: The Crisis of Finance Capitalism and the Exhaustion of Neoliberalism, Truthout, (21 
July, 2013). 
http://truth-out.org/opinion/item/17536-the-crisis-of-finance-capitalism-and-the-exhaustion-of-neoliberalism 
14 Nicholas Shaxson: Treasure Islands: Tax Havens and the Men Who Stole the World, Vintage, (2012), p.156. 
15 New Scientist: The Capitalist Network that Runs the World, (October 2011). Forbes: The 147 Companies that 
Control Everything, (22 November, 2011). http://www.forbes.com/sites/bruceupbin/2011/10/22/the-147-
companies-that-control-everything/ 
16 Washinton Post: 10 Firms that Rule the World, (07 Nov, 2012). http://www.washingtonpost.com/ 
blogs/wonkblog/post/the-10-firms-that-rule-the-world/2011/11/07/gIQAqR3KvM_blog.html 
17 Finance, Geopolitical Warfare, Politics: Ashley Mote Raises an Issue in EU Parliament, (Feb 7, 2010). 
http://www.indybay.org/newsitems/2007/12/02/18464823.php 
18 F. William Engdahl: Seeds of Destuction: Hidden Agenda of Genetic Manipulation, Global Research, (2007), p.257. 
19 Executive Intelligence Review: The True Story of Soros the Golem, (April 1997) in Peter Mayers: Soros As 
Rothschild Agent, (July 31, 2001). 
http://www.bibliotecapleyades.net/sociopolitica/esp_sociopol_rothschild06.htm 
20 Quigley: ibid, (1975), p.284. 
21 1832 yılında Alman İllüminati topluluğunun, ABD ayağı olarak kurulduğu öne sürülen Skull and Bones 
(Kafatası ve Kemikler) bir öğrenci topluluğu kulübüdür. Masonik ve İllüminist görüşlerden oldukça etkilenerek 
kurulmuş ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmüştür. 
22 Bill Gates: Meeting the Millennium Development Goals, at the World Economic Forum in Davos, Switzerland 
Friday, (Jan. 29, 2010.) 
23 Gary Allen: None Dare Call It Conspiracy, Gsg & Associations, (1971), p.211. 
24 Frances Stoner Saunders: The Cultural Cold War: The CIA and the World of Arts and Letters, New Press, (2001), p.133. 
25 John le Carre: Our Kind of Traitor, Viking Books, (2010), p.43. 
26 Nicholas Shaxson: Treasure Islands: Tax Havens and the Men Who Stole the World, Vintage, (2012), p.321. 
27 Michel Chossudovsky: America's War on Terrorism, Global Research, (2005), p.141. 
28 Hong Kong and Shanghai Bank 
29 Catherine Austin Fitts: Narco-Dollars For Beginners, Narco News, (October 24, 2001). 
http://www.narconews.com/narcodollars1.html 
30 Daniel Estulin: Shadow Masters, Time Day, (2010), p.231. 
31 Michael C. Ruppert: The Bush-Cheney Drug Empire, Nexus Magazine, Vol.8, Nu.2 February-March 2001. 
http://www.bibliotecapleyades.net/sociopolitica/esp_sociopol_bush11.htm 
32 Konstandinos Kalimtgis, David Goldman, Jeffrey Steinberg: Dope Inc. Britain’s Opium War Againts the U.S., 
Part II: How the Drug Empire Works, (April 24, 2008). www.bibliotecapleyades.net "How the Drug Empire Works" 
33 James Casbolt: MI-6 Are The Lords of the Global Drug Trade, The Truth Seeker, (May 29, 2006). 
http://www.thetruthseeker.co.uk/?p=4640 
34 Executive Intelligence Review: DOPE, INC.: The International Drug Cartel, Money-Laundering, and State 
Power, 1992. http://www.thirdworldtraveler.com/Drug_War/DOPE_INC_part2.html 
35 Economist: Link in the Cocain Chain, (August 1989). 
36 Drug Enforcement Agency 
37 Peter Dale Scott and Jonathan Marshall: Cocaine Politics, University of California Press, (1998), p.69. 
38 Henderson: ibid, (2007), p.178. 

EKLENTİLER; Prof.Dr.Sait YILMAZ,Küresel Sermaye, David Rockefeller, Bildelberg, Rothschild ailesi, Mellon, DuPont, George Soros, Tony Blair,

***

9 Ocak 2020 Perşembe

O Çeteyi Daha Önce Görmediniz Mi?

O Çeteyi Daha Önce Görmediniz Mi?


Saygı Öztürk.

Helal olsun o “yandaş”, “cemaatçi” medyaya. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin camilerimizi bombalayacağına, kendi uçağımızı düşüreceğine, insanları stadyumlara doldurup, üzerinden jetler geçirileceğine inandırdı. Davaya esas olan belgeler arasından onlarca değil, yüzlerce hata bulunması da sonucu değiştirmedi.

Başbakanın danışmanı Ankara milletvekili Yalçın Akdoğan’ın, cemaati kastederek “Orduya kumpas kurdular” açıklaması, “Balyoz Davası”ndan hüküm giyen 237 asker için umut oldu. Bazılarının vicdanları rahat değil, söylemek istediklerini de tam olarak söylemeye cesaret edemiyorlar. Çünkü, bildiklerini anlatırlarsa yarın kendilerinden hesap sorulacağını da, cezaevinden çıkacak olanların yerinde kendilerinin olacağını da biliyorlar…Bari siz söylemeyin Bırakın mahkemede ifade vermeyi, “Balyoz” ile ilgili yaptığı her açıklamayla olayı biraz daha “gizemli” hale getiren eski Genelkurmay Başkanı   Hilmi Özkök de “haksızlıkların artık bitmesini” istediğini belirtip, “İkinci yargılamanın gerçekleşeceği konusunda sadece dilekte bulunmuyorum, inancımda aynı yönde. Bu konuda üstüme düşeni yaparım” diyor…

   Mutlu yıllar Sayın Özkök, günaydın Sayın Özkök… Askerler sizin de, eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın da tutumundan şikayetçi. Üzerine düşen de gerçekleri söylemekti. Onu da söylemediniz. Eğer, iki emekli komutan üzerlerine düşeni birazcık olsun yerine getirseydi, yeniden ele alınıp alınmayacağı bile belli olmayan davaya umut bağlanmazdı. Bugün cezaevinde olanlar, yeni yıla, yeni güne aileleriyle birlikte girmiş olurdu…

“Balyoz Davası”nda hakim ve savcıların da yaşadıklarını, davanın perde arkasında yaşananları Doğan kitaptan bu ayın ortalarına doğru çıkacak kitabımda yazdım. “Balyoz” kararından sonra cezaevinden, cezaevindekilerin yakınlarından gelen yazılara da de kitabımda yer verdim.

Milletvekili ve danışman Yalçın Akdoğan gazetedeki köşesinde “ Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir” diye yazdı. Hükümete yakınlığı ile bilinen Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi de, “yargı ve polis cuntası”ndan söz etti.

Askerlerin mektuplu isyanı.

Bu iki yazıdan sonra Mamak Askeri Cezaevi’nden, generaller, amiraller, albaylar ve yarbaylardan ortak imzalı bir mektup geldi. Sinan Topuz, Murat Özenalp, Bülent Günçal, Nihat Altunbulak, Caner Bener, Bülent Olcay, Ali Demir, Turgut Atman, Erhan Kubat, Güven Ertaş, Selçuk Güneri, Koray Özyurt, Nuri Alacalı, Şafak Yürekli, Yavuz Kılıç, Erdinç Atik, Mustafa Koç, Kerem Eren, Yüksel Gürcan, Ahmet Hacıoğlu, Cemalettin Bozdağ, Alpar Karaahmet, Ergin Kılıç, Utku Arslan, Gürsel Çaypınar, Emre Tok, Yusuf Kelleli, Hakan Köktürk, Erhan Şensoy, Aziz Yılmaz, Mustafa Önsel, Hüseyin Çınar, Hüseyin Topuz, Taner Gül, Hakan Çelikkan, Kahraman Dikmen, Bayram Ali Tavlayan, Yusuf Afat, Ayhan Üstbaş’ın mektubundan bir özet:

“Biz, askeri ceza evinde bulunan Balyoz davası mağdurları, davanın başından itibaren, istisnasız neredeyse tek bir ağızdan ortada bir suç olmadığını, bir çete tarafından oluşturulan komplo ile hapiste tutulduğumuzu haykırdık…
Balyoz davası süresince bir kişi bile ‘evet bu suçu işledik, pişmanım’ demedi. Bir kişi, ‘ben bunları darbe için hazırlık yaparken gördüm’ demedi… Sözde darbe hazırlığı ile ilgili ‘bir görüntü, bir tape’ ortaya çıkmadı. Tek bir somut delil savcılar tarafından mahkemeye sunulmadı. Çünkü olamazdı. Bir çete tarafından oluşturulan, tamamı dijital ve imzasız sözde delillerle mahkum olduk.

   Bugün bahsedilen ve şikayet edilen, hatta darbe yapacaklardı denilen o kadrolar 17 Aralık 2013’te ortaya çıkmadı. Onlar hep adliye ve emniyet koridorlarındaydı. 
Hukuk, vicdan, adalet herkese lazım dedik, dinletemedik. 
Zararın neresinden dönülse kâr dır. Yürütme herkes için geçerli olması gereken adaleti tesis etmek istiyorsa; adaleti münferit bir olay için değil, bir zümre için değil, tüm yurttaşlarımız için istiyorsa bunu göstermelidir. 

  Herkes için Adalet Aranmalıdır.

Bu hükümet döneminde; artık herkes tarafından bilinen çete tarafından iftiralarla, komplolarla özgürlükleri ellerinden alınan insanların özgürlükleri, yine bu hükümet tarafından hemen bugün geri verilmelidir. Başka çaresi olmadığı için adil, açık, vicdanlara, akla, hukuka uygun yeniden yargılanma hakkı sağlanmalıdır. Aksi takdirde kimsenin çeteden bahsetme ve şikayet etme hakkı olamaz.”

Cezaevlerinde haksız, hukuksuz yatanlar için biraz vicdan, biraz insaf ve herkes için adalet arama yılı olsun.


***

İsabet Etmişiz….

İsabet Etmişiz….

Hasan Pulur.

Televizyonda bir açık oturum; tabii “rüşvet” üzerine...    Sayın Başbakan savcıya esip gürledi geçenlerde, başka ne konuşulur ki! Ama, Sayın Başbakan gençlik günlerini aratmıyor: “Bu savcı” diye gürlüyor:
“Bizim gençliğimizde aşırı militanlar, üniversite kapısında bildiri dağıtırlardı, savcı onlar gibiydi.”
Başbakan, savcıya böyle söylüyor, sonra da, öyle parlıyordu ki:
“Dur bakalım, dur seninle görülecek hesabımız var!” diyordu.

***
Herhalde ağzının ucuna gelen cümleyi, Başbakan olduğunu hatırlayarak yutkunuyordu:
Oysa, cümle şöyle bitmeliydi:
“Çık dışarı, orada konuşalım.”
Dedik ya, Sayın Başbakan, başbakan olduğunu bir anda hatırlıyor, fren yapıyordu.

***
Biz tanımayız, bilmeyiz Sayın Başbakan niye bu kadar kızıp köpürmüştü ki?
Bilenlerden biri kulağımıza fısıldadı: “Oğlunu ikinci yolsuzluk davasına karıştırmak istediler!”
Haaa, şimdi iş değişir ama araya devlet girince...
Peki ama oğlunun günahı ne?
Bu belli olmadan, kızıp köpürmek biraz fazla değil miydi?
Kim ne derse desin babalarına kızıp, oğullarına bulaştırmak, katlanılır gibi değildir.
Onun için Sayın Başbakan’ın kızgınlığını, halisane anlayanlardanız, ama bu kadarı da fazla...
Bir de o savcıyı düşünsenize...
Adam, polise yasal emri “git şunları getir!” diyor. Polis, mızıkçı çocuklar gibi “bana ne?” diye omuz silkiyor.
Bir savcının adliye kapısında birileri dağıtır gibi belge dağıtması, hoş bir görüntü ve davranış değildir de, biraz böyle düşünsenize.
Televizyonda o gece Ankaralı genç gazeteciler, bir delikanlı vardı, bir de hanım kız...
Hemen hepsi iktidardan yanaydılar.
Bir kişi dışında...
Saygı Öztürk...

***
Onu dinledikçe, isabet etmişiz, diye övünmeye başladık...
Kabataşlılar Derneği, her yıl değişik mesleklerden bir seçim yapar?
Mesleğin kıdemli ismine sorarlar:

“Sizce kim?”

Mesela; “ Sizce bu yılın Gazetecisi kimdir?”

Bize de sormuşlardı, hem de bu olaylardan önce, “Saygı Öztürk” demişiz.
Birkaç gün sonra sonuçlar açıklanıyor, bizim Saygı Öztürk dediğimiz ortaya çıkıyor.
Önümüzdeki günlerde açıklanacak...
“Hasan Pulur’un seçtiği gazeteci, Saygı Öztürk!”
İşte bizim isabet etmişiz, dediğimiz bu...


***

Çetenin Kilidi 4 İsim

“Çetenin Kilidi 4 İsim”



Müyesser Yıldız.

Ergenekon operasyonları sırasında İstanbul Emniyeti’nde CIA ajanlarını gördü, hayatı değişti. 4.5 yıldır hapiste. “Devlette bir çete var”  diye bağırıp, Genelkurmay Başkanlığı’nı uyaran ilk isim olan emekli Gazi Üsteğmen, Avukat Serdar Öztürk’e göre, “Sahte belgelerle kumpas projelerini yürütenlerin”  başında 4 kişi var ve bunların “ruh sağlığı” kesinlikle yerinde değil. Cemaat için,“ABD’nin emrinde köle yapılanması”  diyen Öztürk, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu da, “Tüm bu cinayetlerin faili, katillerle nasıl anlaşırsın. CHP bu işin altında kalır" sözleriyle eleştiriyor.

Öztürk’ü hep Silivri’de Ergenekon duruşmalarında görüyordum. Haberlerini alsam da 5 Ağustos’ta karar verildikten sonra bir daha görme şansım olmadı. Öztürk çocuklarından dolayı 2 ay önce Sincan Cezaevi’ne naklini istedi. Ve artık onun 3 kişilik ziyaretçi listesinde ben de varım.

İlk kez dün ziyaretine gittim. Silivri’den farklı olarak göz taraması değil, parmak iziyle giriliyor. Sincan F tipi ya, kapalı görüşlerin yapıldığı camlı bölmelerin önünde ayrıca demir parmaklıklar varmış, bunlar o gün kaldırılmış. Camın bu tarafındaki ailelerin, “Sevdiklerimizi daha iyi, daha net görebileceğiz”  sevincini görmeliydiniz!..

Serdar Öztürk tam saat 11.00'de camın arkasıydı. “Hoşgeldin Müyesser abla” diyerek telefonu kaptı. Küçük oğlu Berke’nin zamanını çalacağım için çok huzursuzdum. O yüzden hızlı hızlı konuştuk. Sesinde, son gelişmelerin mutluluğu hissediliyordu. Kolay mı, 4.5 yıldır “Çete var!..”  diye bağıran oydu. Nihayet devletin en tepesinin de itiraf ettiğini görüyordu.

“Benim tarihe kayıt düşmek için verdiğim dilekçeleri incelesinler, tüm isimler, deliller orada var” dedikten sonra, “kumpasın” başındaki 4 isimden bahsetti. Hakkında açılan o kadar çok dava var ki, yeni davalarla boğuşmaması için onun açık açık söylediği bu isimlerden baş harfleriyle söz edeceğim. İşte Öztürk’ün o iddiaları:

“Tüm projeyi yürüten R.G., A.F.Y., M.E. ve A.P.’dir. Maalesef bunlar ruh sağlığı yerinde olmayan insanlar. R.A’ya saldırıyorlar, ama onun kapasitesi bu işlere yetmez. 2006’da AB’ye terör kursu adı altında bunlardan hangisi gitmiş, ABD askerleri tarafından nasıl eğitilmiş onu araştırsınlar. Acilen yapılacak işlerden birisi de HSYK dahil, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasıdır.”

GEMİYİ BATIRMAYA ÇALIŞIYORLAR.,

Cezaevinde, “AKP ve Gülen’i Kurtarma Planı”  isimli koca bir kitap yazan Serdar Öztürk, şimdi Erdoğan-Cemaat savaşına nasıl bakıyor? Şunları söyledi:

“Bu işler tarihte hep böyle oldu. Birbirlerine düşmesi kaçınılmazdı. Ancak karşımızda bir legal, bir de illegal bir yapı var. AKP gelir gider, ama tehlikeli olan illegal yapılardır. Erdoğan’ı anlıyorum; İktidar olabilmek için bunlara yol vermek zorundaydı. Ama ne kadar tehlikeli olduklarını gördü. Cemaat tam bir köle yapılanmasıdır. Hem kendi içinde, hem ABD karşısında. ABD ne derse, onu yapmak zorundadır. Bu ekip bir yandan gemiyi batırmaya çalışıyor, bir yandan da ‘kaptan kasayı soyuyor’ diye bağırıyor. Kaptan değiştirilir, ama gemi batarsa, yapacak birşey kalmaz. Asker olarak şöyle düşünüyorum; Tankla, bir de piyade tüfeğiyle saldırıya uğruyorsunuz. Hangisi daha tehlikeli, en önce hangisini yok etmeli? Elbette tankı.”

Serdar Öztürk’ün, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na da ağır eleştirileri oldu. Önce Gazeteci Soner Yalçın’ın, “Gelen yeni bir koalisyon hükümeti mi? Gül+Gülen ve CHP!.. CHP, ‘Gestapo’ ile örtülü bir işbirliği yapabilir mi? Tarih affeder mi?” tespitlerinin çok haklı ve doğru olduğunu belirtti, ardından ekledi:
“Yaşanan tüm cinayetlerin failleri, katilleriyle nasıl anlaşırsınız? Kur’an-ı Kerim’e göre, kafire hizmet eden kafirdir. Kılıçdaroğlu bu işin altında kalır.”

KÖPEK KULÜBESİNDEN HABERLER.

Gelelim Serdar Öztürk’ün sağlık durumuna... Güneydoğu Gazisi olduğunu, vücudunun yarısında şarapnel parçaları bulunduğunu, Silivri’de ölümcül “uyku apnesi”ne yakalandığını, özel tedavi görmesi gerektiğini, nihai testler için Haziran 2014’e gün verildiği, Silivri’den getirdiği spor aletleri, hatta tartısına el konulduğunu biliyorsunuz. Sincan L tipine naklinin “terörist” olduğu gerekçesiyle reddedildiğini ve GATA’ya sevki için uğraştığını da...

Peki son durumu ne? Annesi Başak Öztürk üzülse bile, bir Gazimizin gördüğü muameleyi gözler önüne sermek için anlatmam gerektiğini düşünüyorum. İşte kendi ağzından sağlık durumu:

“Silivri’de zorla da olsa yürümeye çalışıyor, diyet yapıyordum. 2 ayda 15 kilo vermiştim. Ama burası bir köpek kulübesi kadar. Hareket edemiyorum, yeniden 8-10 kilo aldım. Kilo almam demek, şeker hastasına şeker verilmesi gibi birşey. Nefes alamıyorum. Yemek yemiyorum. Sadece domates, peynir yiyerek kiloyu engellemeye çalışıyorum.”

Görüşte ilk sorum, “Sincan’a alıştın mı?” olmuş, o da “Cezaevine alışmak mı? Asla!..” demişti.

“Köpek kulübesinde” bir Gazi... Bizim de alışmamamız, kabul etmememiz, o ve diğerleri için daha çok şeyler yapmamız gerekmiyor mu?

Serdar Öztürk’ün tanıyan, tanımayan herkese teşekkürleri ve selamları var.
Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler…


***

Fedaiyim, Bahtiyarım

Fedaiyim, Bahtiyarım


Dr. Doğu Perinçek.


Biz Ergenekon ve Balyoz tutukluları, nöbet yerlerimizde altı-yedi yıldır sevdiklerimize kavuşacağımız, evlerimize döneceğimiz günü bekliyoruz.

Şehit olanlar geri döndüler mi kardaşım?

Şu anda evimize dönmeyi düşleyebilecek konumdayız. Fakat... birden o müthiş soru karşıma dikiliyor: "Şehit olanlar geri döndüler mi kardaşım?"

Bu soruyu "Can kardaşı" olmaktan mutluluk duyduğum, Ağabeyim Cemalettin Korkut 1 Kasım 2013 günlü mektubunda sormuştu. O gün onun asker ocağına girişinin 72. yıldönümüydü. Şimdi 90 yaşını arkada bırakmış kendisine şöyle sesleniyor: "Fedaisin, fedai kalacaksın, Ey Korkutoğlu Cemal!"
O soru bir çivi gibi saplandığı yerde beynimi kanatıyor: "Şehit olanlar geri döndüler mi kardaşım?"

Kuddusi Okkır evine geri dönecek mi?

Prof. Dr. Uçkun Geray kardeşim sevdiklerine sarılacak mı?
Dz. Kur. Alb. Berk Erden, Dz. Yb. Ali Tatar, Jnd. Alb. Abdülkerim Kırca'nın yollarını gözleyenler, hasretlerine kavuşacaklar mı?

Çanakkale, Kafkas, Yemen ve Sakarya şehitleri evlerine ne zaman dönecekler?

  Fedainin çağrısı ve fedaiye çağrıSakarya Şehitliği Müzesi'nin kapısında bir cam fanus varmış. İçinde meçhul bir şehidin kuru kafası. Alnında kırmızı kanla şu yazıyormuş: "Beni hatırla, kanımı kanla öde!"

Kuşkusuz, şehidin kendisi yazmamıştır o yazıyı. Çünkü son damlasını veren fedainin bizden hiçbir şey istemeyeceğini biliyoruz. Her şeyini veren erdemlinin, alacağı bir şey de kalmamıştır. Alacağını içine koyacağı bir kasası, bir kesesi, bir cüzdanı, bir cebi, bir banka hesabı, bir ayakkabı kutusu yoktur artık.
Bizden hiçbir şey istemeyen fedainin bizden tek şey istediğini yine bizler icat etmişizdir. Zora düşünce hep onlara başvururuz ve topluma döner, fedailerin bizden fedai olmayı istediklerini söyleriz. Firdevsî, şehitlere "yattığınız toprağın altından kalkın" diye seslenir. Nâzım Hikmet de, bağımsızlık elden gidince, Kuvayı Milliye şehitlerine "Mezardan kalkmanın vaktidir" diye çağrıda bulunur.
Fedai, hatırasıyla da bizim için vardır. Fedainin anısı, yine bize vermek için yaşar. Şehidin kuru kafası bile, bize fedainin çağrısını yapmaktadır. Kendini vererek toplumu yaşatma çağrısıdır bu.

Toprağın altındaki fedai, bu çağrıyı yaparken tellal değildir. Belediye başkanından ve düğün sahibinden bahşiş almayacaktır. Tepeden tırnağa karşılıksız vermeye devam etmektedir. Hatırlanmayı istemek dahi bir fiyattır. Fedaiyi satın alamazsınız. Çünkü her şeyini vermiştir. Fedainin namusunda karşılık yoktur.

İlk kıvılcımı yakanların ödülü,

Hiçbir toplum, fedainin yüzyılların içinden gelen o çağrısını duymadan yaşayamaz. Kabile toplumu, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum, hep fedailerle kurulmuş, fedailerle var olmuştur. O nedenle fedai, hangi iklime giderseniz gidin, son rütbedir.

Her yerde sizi bir Hallacı Mansur karşılayacak ve size şu büyük hakikati bildirecektir: "Her gerçek bir fedai ister. İlk kıvılcımı yakanlardır, en yüce fedailer."

İlk kıvılcımı yakmanın bütün iklimlerdeki ödülü, yanmaktır; kurşuna dizilmektir. Madalyası, boynundaki iptir. Fedai, darağacında en yüce makama çıkar. Erenler, "Miracımız dardır bizim" diyorlar. Bir dava uğruna insanın nesi varsa sonuna kadar her şeyini vermesi, bütün toplumlarda miraçtır.

Miraçtaki Bahtiyarlık

Fedai, feda ederek Bahtiyar olur.

Bana bu yeni yıl yazısını yazdıran, sevgili arkadaşım Prof. Dr. Tülin Oygür'dür. 19 Kasım 2013 günü şöyle yazıyordu:
"Gazi Üniversitesi'nde bölüm başkanıydım. Bir öğretim üyesi olarak en verimli denebilecek dönemimdeydim. Türkiye şartlarında iyi maaş alıyordum. Ama gözümü ve yüreğimi Türkiye gerçeklerine kapatamazdım. Kendini çok sevenlerden olamazdım. Kendi şartlarımız ne kadar iyi olursa olsun, yanı başımızdaki yoksulluk, ülkemizdeki gericilik, dünyadaki büyük sömürü, bizi kanatan yaradır. Anlarsınız ki, yaşamınızı anlamlı kılacak tek şey, verebileceklerinizi çıkarıp vermektir.
"2012 yılı yazında bir gün Toros Sokağa gittim. İçeri girdim ve 'Partiye kaydolmaya geldim' dedim. Artık İşçi Partiliydim ve Nâzım Hikmet gibi bahtiyarım.

"Kendi rahatını bilme kültürü ortamında kendimi yalnız hissediyordum. Artık kendimi yalnız hissetmiyorum. 'Feda olsun' sözünün toprak gibi, güneş gibi doğal durduğu böylesi bir topluluk içinde, ancak bahtiyar olunur."
2014 yılında bahtiyar olmanızı diliyorum.


***

2013’ten 2014’e Geçerken: Gezi, Yolsuzluk ve Sandık,

2013’ten 2014’e Geçerken: Gezi, Yolsuzluk ve Sandık


Utku Çakırözer


Dün sona eren 2013’ün akıllardan gitmeyecek olayı Gezi Parkı Direnişiydi. On bir yıllık AKP iktidarının baskıcı, müdahaleci politikalarına halk ilk kez kitlesel bir biçimde isyan etti. Sadece Taksim Gezi Parkı’nda da değil, yurdun dört bir yanında günlerce meydanlardan inmedi. Hem de polisin görülmemiş şiddetteki müdahalesine rağmen. 

2014’ün en konuşulanının ne olacağı ise daha ilk günden belli: Sandık! 
Bu yıl, önce yerel seçimler, ardından Cumhurbaşkanlığı seçiminin önemi zaten biliniyordu. Ancak 2013’ün son günlerinde patlayan yolsuzluk soruşturmaları, bu seçimlerin niteliğini değiştirdi. 

Seçimler birçok siyasi aktörün geleceğini, kaderini belirleyecek. 

Bunların başında Başbakan Erdoğan geliyor. Gezi protestoları ve yolsuzluk operasyonları öncesinde hedefi Çankaya Köşkü idi. Aldığı tüm darbelere karşın hedef hâlâ aynı. Yerel seçimde yüksek oy almak ve dört ay sonra yapılacak Çankaya seçiminde halkın oylarıyla seçilecek ilk cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmek. Peki, bu hedef için nasıl bir kampanya yürütüyor? 
Yolsuzluk operasyonunu yapan Emniyet birimlerine yönelik tasviye ile yetinmeyip savcıyı halka meydanlarda şikâyet etmeye başladı. Gezi’de olduğu gibi, yolsuzluk soruşturmalarının da arkasında “iç ve dış komplo” olduğuna halkı inandırmaya çalışıyor. Görünen o ki, seçimde alacağı destekle kabinesine, bakanlarına ve hatta aile bireylerine uzandığı ileri sürülen yolsuzluk iddialarını yargıda değil, sandıkta aklamak istiyor. Geçmişte kazandığı oy oranını yakalaması halinde kendini aklanmış da sayacak. 

O nedenle “sandık” öncelikle Erdoğan’ın kaderini belirleyecek 
Kaderleri birbirine bağlı Erdoğan’ın kaderi, AKP’yi birlikte kurduğu yol arkadaşı Cumhubaşkanı Abdullah Gül’ün durumuna da netlik kazanacak. Yerel seçimde alınacak düşük oy Erdoğan’ın Köşk yolunu kapatırken, Gül’ün ikinci kez seçilmesi olasılığını güçlü biçimde gündeme getirebilir. 

Yolsuzluk operasyonuna karşı meydanlarda yüksek sesle işlemeye başladığı “paralel devlet”, “devlet içinde çete” söylemleriyle Başbakan aslında Fethullah Gülen Hareketi’ni de sandıkta oylatacak. Erdoğan’ın oylarındaki düşüş de yükseliş de kaçınılmaz biçimde “Cemaat” ile bağlantılandırılacak. Erdoğan’ın zayıflamasıyla eli güçlenecek olan Cemaati, tersi durum yaşanırsa zor günler bekliyor olacak. 

Kılıçdaroğlu da oylanacak  Kader seçimine giren bir diğer aktör CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu. Sadece soldan isimlerle değil, geniş halk kesimlerine hitap edecek geniş yelpazede adaylarla meydana çıkan CHP de kampanyasını yolsuzluk ve rüşvet operasyonu üzerine kuracak. CHP son seçimlerdeki oyu yüzde 26. Bu oyu kazanması Kılıçdaroğlu’nu rahatlatmaz. İki psikolojik sınır var. Birincisi tüm oyların en az yüzde 30’unu almak. İkincisi ise AKP’nin kalesi İstanbul’u kazanmak. 

İşte bu noktada CHP’nin İstanbul adayı Mustafa Sarıgül, alacağı oylarla sadece kendinin değil, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun da kaderini çizecek. 

***
Kaderleri birbirine bağlı siyasetçilerin yarışında bakalım kim gülecek, kim ağlayacak...  

Yeni yıl ‘özgürlük’ getirsin En büyük dileğimiz Tuncay Özkan, Hatice Duman, Deniz Yıldırım, Füsun Erdoğan, Hikmet Çiçek, Turhan Özlü ve Erol Zavar’ın da aralarında bulunduğu 64 meslektaşımıza yeni yılın “özgürlük” getirmesi... Dışarıdayken “tutsak” düşen arkadaşımız Bünyamin Aygün’ün bir an önce sağ salim ailesine kavuşması... Ve hepimize özgürlük ve demokrasi dolu bir yıl...

***

Yeni yıl neşesi niyetine,

Yeni yıl neşesi niyetine,


Selcan Taşçı

Yılın ilk gününe -vurgunun, talanın, yalanın, dolanın, gafletin, ihanetin, dalaletin, sefaletin gölgesinde ne kadar mümkünse- neşeli başlayalım ki bütün senemiz tebessümle dolsun diye dünkü gazete köşelerinden bir seçki yaptım sizin için...
İlki Zaman’dan Abdülhamit Bilici’den. Özetle  “PKK ile bile müzakere yapılırken, camiayı Türkiye için en büyük tehdit gibi gösterme seferberliği ibretlik...” diyor.
İlahi Sayın Bilici, “PKK”  kim-ne-hani nerede? Öyle bir  “şey” var mı ki! “Süreç” kapsamında  “İmralı” diye değiştirmemiş miydiniz ismini? Ayy pardon  “İmralı” Öcalan’ın kod adıydı; PKK  “Kandil” diye anılıyordu değil mi?

Bir diğer “yüzümüzü güldüren(!)” adam İhsan Dağı. “İster cemaate mensup olsun, ister Kemalist, ülkücü veya Alevi, vatandaşların kimliklerinden dolayı ayrımcılığa uğraması kabul edilebilir değil” miş. E, kendi gazetenin referandum öncesi yargıyı hedef alır biçimde ‘Alevilerin arka bahçesi’ manşetleri atmasını niye kabul ettin o zaman? Yine kendi gazetende “Alevi subaylar”a dönük kara propaganda yapılmasını niye kabullendin? 1 Ocak bugün, ama belli ki sen bu satırları 1 Nisan sanıp da “şaka” niyetine yazdın!

Üçüncü  “gülmece-güldürmece”  Bülent Korucu’dan.  “Gazetecilik mesleğinin yediği darbe” den muzdarip beyefendi:

“Yalan haber diz boyu...” 

Yahu senin gazeten, hem de o darbe yemesine dertlendiğin gazetecilik mesleğini onuruyla, şerefiyle yapan insanları -alenen yalan söyleyerek- hedef gösterdi! Yalan haberlerle linç etti, itibarsızlaşmayı denedi! Daha fenası, senin gazeten, haberinin “yalan”  olduğu belgelenmesine rağmen “yalanından mağdur olan gazeteci meslektaşlarından”  bir özür dahi dilemedi. Düzeltme yapmak yerine sağıra yatmayı tercih etti! Şimdi sen böyle boğazına kadar yalana batmış sayfalardan “yalan diz boyu” diye çığlık atarken kendin karikatürize ediyorsun kendini!

Veee işte o; 007 Taha Kıvanç kod adlı Fehmi Koru;

“Paris’teki PKK bürosunda işlenen üç cinayete dahi Câmia’nın işi denmesi” ni hayretler içinde anlatıyor;

Ergenekon” adı takılan  “torba dava”yı  “Agarta”ya dayandıran -hiç ucu Tibet’e, Mu’ya, Atlantis’e varan zırvaları anmıyorum bile- Teşkilat-ı Mahsusa eylemlerinden Dersim’e ve hatta PKK’nın kuruluşu da dahil, neredeyse esen yelin bile, Silivri’de zulüm gören milliyetperver insanlara yamanmaya çalışıldığı ülke Papua Yeni Gine değildi herhalde!
İyi ki bittin 2013...

Türkiye Cumhuriyeti’ni uçuruma sürükleyenler ve işbirlikçilerinin kendi kendilerini yalanlayacağı, birbirlerinin maskelerini düşüreceği, itirafçıya dönecekleri daha nice aylara inşallah; bu  ülkenin yeni “çağı”nın başlangıcını 31 Mart sabahı kutlamak ümidiyle...

İstihbaratçısın haberin yok!

Başbakan “12 Eylül referandumunda yanlış yaptık” dediğine göre şimdi sıra “yanlış yapanı destekleyerek”  daha büyük yanlış  yapan “yüzde 50”de!  “30 Mart” gibi bulunmaz bir “yanlıştan dönme” fırsatı var  önlerinde.
Dünkü gazetelerde, Mersin ve Gaziantep’teki “dinleme skandalları” -bu tür olaylar muhaliflere yönelikse etinden, sütünden, sesinden, görüntüsünden her türlü nemalandıktan sonra sümenaltı ediliyor da, iktidardakiler ’mağdur’olduğu vakit ’skandal’oluyor ne hikmetse- üzerine  “Dinleme işlemlerinin yapıldığı birimlere, ucunun nerede olduğu tahmin edilen, ’Paralel bir hat’çekildi mi?”   diye soruyordu AKP’nin kalemşorlarından biri.
İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın dikkat çektiği gibi bir  “paralel istihbarat”  mevcutsa “bunu yapanların yakasına yapışılıp hesap sorulmasını” istiyordu?
Böyle bir durumda -öncelikle- hesap sorulması gereken bir ülkenin istihbarat ağını bertaraf etmeyi becerebilenler midir yoksa kendi mahremini bile korumayı beceremeyen istihbarat servisi mi?
Yine yeni bir “bahçıvansın biberin yok” hikayesi;
Bahçıvansın biberin yok, biricik işi  “haber almak” olan, bunun için her türlü imkan, kadro ve yetkiye sahip olan istihbarat teşkilatısın haberin yok!
Başka  “skandal” arama!


***


Tayyip'te Bilal paniği!

Tayyip'te Bilal paniği!



Sabahattin Önkibar

Bir Başbakan meydan meydan dolaşıp sıradan bir savcıyı bu şekilde niye hedef alır?
-"Seninle daha işimiz bitmedi.
-İş takipçisi.
-Militanlar gibi bildiri dağıtıyor."
Muharrem İnce bu durumu "Bilal korkusu", Kemal Kılıçdaroğlu ise "Abdestine güvenmemesi" diye yorumluyor...
Savcının engellenen ikinci dalga operasyonda Bilal Erdoğan'ın yanı sıra büyük ihaleler alan çok sayıda müteahhidin kurtarıldığı dillerdedir.
Söyleyin; değil böyle bir tabloda, zerre bir fısıltıda bile Başbakan'ın hodri meydan demesi gerekmez mi?

Reza Zarrab itirafçı olur korkusu

Tayyip Erdoğan'ın bunu yapmayıp operasyon kararını veren savcıyı alanlarda yargı hükmü olmaksızın "iş takipçisi" diye suçlaması hukuka suikast değil midir?
Bir Başbakanın, yolsuzluk operasyonunun merkezinde olan Reza Zarrab gibi somut suç unsurları ile yakalanan bir şüpheliye yargılama sürecinin başında arka çıkması ve onu medya önünde peşinen dürüst ilan etmesi adliyeye örtülü talimat değil midir?
Bu sözler üzerine muhalefet Başbakan'a dönüp, "Reza Zarrab'ın itirafçı olmasından mı korkuyorsun ki, ona ben arkandayım mesajını veriyorsun" diye bir soru sorsa ne cevap verecek?
Aynı şekilde evinde ayakkabı kutularının içinde 4,5 milyon dolar ile suçüstü yakalanan banka müdürüne yine peşin bir hükümle arka çıkmanın bırakın hukuk, hangi kanunda yeri var?
Bir Başbakan'ın görevi, işlenen cinayetin faillerini aramak mıdır, yoksa üstünü örtmek mi?
Eğer ikincisi ise insanların zihnine "yoksa Başbakanın o cinayetle bir alakası ya da ilişkisi mi var" gibi bir kuşku düşmez mi?
Düşeceğine ve Tayyip Erdoğan'ın bunun farkında olacağına göre, buna rağmen böyle davranılıyor ise durum gerçekten vahim ötesidir; zira böyle bir risk ancak suçüstü hallerinde üstlenilir.

İmamın Suç Ortakları

Efendim, bütün bu tavırlar yargının içindeki çete'ye dur demek içinmiş!
Tekrarından imtina etmeyip soracağız, o çeteyi yeni mi keşfettiniz ve kim açtı önünü?
Siz değil misiniz "Ne istedilerse verdik" diyen?
Siz değil misiniz dün o çete ile beraber iş tutup bu ülkenin Ordusunu terör örgütü ilan eden?
Siz değil misiniz o çetenin tertipleri ile yüzlerce kahramanı hapsettirip darbe mugalataları yapan?
Siz değil misiniz bu çeteyi demokrasi mücahitleri diye selamlayıp millete takdim eden?
Siz değil misiniz Yargıtay imamının dava dosyasını Pensilvanya'ya gönderirken susan ve bunu bugüne kadar gizleyen?
Siz değil miydiniz bizzat oluşturduğunuz HSYK'yı yargının bağımsızlık tanrısı gibi sunan?
Ve o siz şimdi hiç utanmadan yolsuzluğu araştıran bir savcıya arka çıktı diye o HSYK'yı hain ilan edebiliyorsunuz.
Tamam devletin içinde bir değil birkaç çete var da onların tamamı sizin eseriniz!
Yıllar önce yargıda örgüt var dediğimizde bizi dava eden siz değil miydiniz?

Yeni Dosyalar.

Size ilişince birden "Örgüt var" diye hoplayan siz, aslında onlarla suç ortağısınız; zira yıllar yılı yardım ve yataklık yaptınız ve açılacak olan soruşturmada siz de bunun hesabını vereceksiniz!
Bir başka şey, hiç utanıp sıkılmadan "TSK'ya kumpas kurdular" demiyor musunuz?
Peki, o zaman siz uzayda, Jüpiter de mi, nerede idiniz?
Tayyip Erdoğan değil midir kumpas dediğiniz o hadisede savcılığa soyunan?
Kumpas söyleminde samimi iseniz Hakan Fidan olayında olduğu gibi hemen harekete geçsenize!
Yok sizin maksadınız, Üzüm yemek yani TSK'ya sahiplenmek değil, bağcıyı yani cemaati süpürmek için TSK'yı sevenleri yanınıza çekmeyi istemektir.
Biz bu oyuna gelmeyiz ve adına F tipi denen o çete ile dün olduğu gibi bugün de yarın da boğuşuruz. Ama biliniz; bizim gözümüzde sizin onlardan zerre farkınız yok.
Hülasa telaşın ötesinde paniktesiniz; zira sırada başka dosyaların olduğunu biliyorsunuz.
Bunun için komplo diyerek yeni bir algı peşindesiniz ama gayrı mızrak çuvala sığmıyor.
Bittiniz, tükendiniz, suçüstü oldunuz ve hesap vereceksiniz!

NOT: Bütün okurlarımın yeni yıllarını kutluyorum.

***

Yeni Bir Gün Doğuyor.,

Yeni Bir Gün Doğuyor.,


Melih Aşık


Yeni bir gün gibi ufuktan doğuyor yeni yıl... Neler getirecek tam bilemesek de nelerin gittiğini hep birlikte görüyoruz.
Örneğin... Biten yılla birlikte İslamcı siyaset bitiyor, Müslüman maskesiyle siyasete girenlerin karizması sönüyor.  İç politika hırsızlık, dış politika yalnızlık çukurunda debeleniyor. Mısır’da darbeyle bitirilen istismarcı siyaset, Türkiye’de iç kavga sonucu fiyaskoya dönüşüyor... Nihat Genç bunu Odatv’de güzel anlatıyor:
“İki İslami örgütün iç savaşı, bir savaştan daha çok anlamlar taşıyor. Anayasa hukuk tanımazlıkları bir yana, gizli gündemleri bir yana, seks kasetleri bir yana, Allah’ı, dini en pis işlerine alet etmeleri bir yana, sefahatları şatafatları bir yana, halkın parasını dünya tarihinde görülmemiş büyüklükte çalmaları bir yana, El Kaide’yi Suriye’de silahlayıp İran’a karşı savaştırırken arkadan İran’la kara para temizlemeleri bir tarafa, bir devlet için felaket denecek polisi savcısını ikiye bölmeleri bir tarafa, ordusuna işgal güçleri gibi kumpas kurması bir tarafa, yazarlarına suç inşa edip yalancı tanıklarla içeri tıkmaları bir tarafa, sayıştayı meclisten kovmaları bir tarafa, suçlamaları, iftiraları, ithamları, yalanları, yalıları, halkın parasıyla sövüşledikleri bankaları, maaşa bağlanmış kiralık liberalleri bir tarafa... İler tutar hiçbir yanları kalmadı...”
Laiklik, din ile siyasetin birbirini yozlaştırmaması için oluşturulmuş düzenin adıdır. Laikliği yok ederek varacağınız nokta işte burasıdır.
Hırsız imam...

Yaklaşık 11 yıldır ama özellikle şu son birkaç aydır adeta “hırsız” kelimesiyle yatıp kalkıyoruz. Hele hele konu siyasetten açılmışsa bu kelimeyi geçirmeden cümle kurmak neredeyse imkansız. Sadece sohbetler değil, fıkralar da öyle... İşte size ülkemizde yazıldığı ihtimali güçlü olan bir hırsız fıkrası Efendim,  köyün birinde camiye bir hırsız dadanmış.
Cemaat her namaza durup imam “Allahüekber” dediğinde bu hırsız hem caminin içinde hem dışında faaliyete geçiyor, ne bulursa çalıyormuş. Bir gün, iki gün derkeeennn... Köylülerden biri hırsızı iş üstünde yakalamış, ne yapalım, nasıl bir ceza verelim diye köy ihtiyar heyetinin karşısına çıkarmış.
Uzun tartışmalardan sonra heyetten biri;

- Bu hırsızı camiye imam yapalım demiş, hem pişman olur hem de biz namaz kılarken gözümüzün önünde olur.
Ve hırsızı imam yapmışlar. Uzun süre köyden ayrı kalan bir köylü yıllar sonra geri döndüğünde hırsızı merak etmiş. İlk karşılaştığı arkadaşına sormuş:
- Şu bizim hırsız ne yapıyor, imam olunca uslandı mı, hırsızlıklar bitti mi?
- Ne gezer, demiş arkadaşı... İmamlığa devam ediyor ama hırsızlığı da sürdürüyor...
- O nasıl oluyor?
- Allahı var artık çalmıyor. Hatta günde beş vakit, “Hırsızlık günahtır ey cemaat, aman ha...” diye vaaz bile veriyor.
- Ee...
- Ama iki adam tuttu onlara çaldırıyor... Malı yine götürüyor...

PARRA

Yeni yıl ikramiyesi bu yıl 50 milyon lira... Tabii ilgi de o denli büyük...
Hep merak ederim... Neden örneğin her ay verilen 2 milyon liralık ikramiyelere ilgi böyle değildir de rakam büyüyünce ilgi büyür...
Piyangoya hücum edenler az ve orta gelirli yurttaşlar olduğuna göre...
2 milyon lira onların neyine yetmemektedir?
50 milyonu alıp fabrika yatırımı mı yapacaklardır?
Anlaması zordur...

Bazı siyasetçiler de aynen... Çalmaya bir türlü nokta koyamıyor.
Bir milyon, üç milyon, beş milyon, on milyon, 100 milyon...
Adam doymuyor. Tabii kutuyu sürekli doldururken yakayı ele veriyor.
Oysa birkaç milyon çalıp bıraksa! Hem ömür boyu yetecek hem de hırsızlığa ortaya çıkmayacaktır...
Para insanın gözünü kör ediyor derler. Doğru...
Yolsuzluğun üzerine gideceğiz diyen Başbakan’a, ayakkabı kutusu gösterdiği için gözaltına alınan kadın, bize neyin üzerine gidildiğini gösterdi.
Gözde Bedeloğlu

***
Kamuda yeni servis: “Alo 155: Dahili numarayı biliyorsanız tuşlayın, bilmiyorsanız Hükümet Polisi için 1’i, Cemaat Polisi için 2’yi tuşlayın.”

Burak Özçetin

KAÇ

Savcı Muammer Akkaş’ın 41 kişi hakkındaki arama ve gözaltı talebi emniyetçe uygulanmıyor.

Şüpheliler bu fırsattan istifade kanıtları yok ediyor.

Bu arada iktidara çok yakın 7 işadamı ve iki şirket hakkında da yargıç Süleyman Karaçöl tarafından 25 Aralık’ta alınan tedbir kararı var. Bu işadamları; Abdullah Tivnikli, Latif Topbaş, Cemal Kalyoncu, Ömer Faruk Kalyoncu, Mehmet Cengiz, Usame Kutub ve Cengiz Aktürk... Aradan bir hafta geçmesine rağmen bu tedbir kararı da uygulanmadı. CHP’li Aykut Erdoğdu, önceki gün Sokak TV’de, tedbir konulan paraların kaçırıldığı, malların ise süratle başkalarına devredildiğini anlattı.
Yargıda komplo varsa mahkemeye çıkmak ve aklanarak oyunu boşa çıkarmak gerekmez mi?


***

Yeni yılda hükûmete yüz nakli!

Yeni yılda hükûmete yüz nakli!


Arslan Bulut

Akdeniz Üniversitesi’nde yüz nakli yapılan hastalar, yeni yıla yeni yüzle girerken, AKP hükümetinin yüzüne de estetik ameliyat yapıldı. Yolsuzluk operasyonundan sonra 10 bakan değiştirildi. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı olarak ilk konuşmalarından birini yapan Fikri Işık ise “Bugün yolsuzluktan filan bahsediyorlar. Önemli olan toplum vicdanıdır. Mahkemeler, bazen ‘kanunu uygulayalım’ der ama hukuku uygulamayabilir. Toplum vicdanının adalet terazisi hiç şaşmaz. Sayın Başbakanımız şiir okudu diye mahkûm edilmişti ama o kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı. Biz o noktada önce Allah’a, sonra milletimize güveniyoruz” dedi. 

Tayyip Erdoğan da, “kararı millet verir” diyor! Peki millet, hırsızlığı onaylar mı?

***
Bu durumda, eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in deyimiyle, oğlunun “pinti” olduğuna inanacağız çaresiz! Muammer Güler, oğlunun yatak odasında yedi kasa ve para sayma makinesi ile 1.5 milyon dolar bulundurma sebebini böyle açıklamıştı. Yine Halkbank Genel Müdürü’nün evinde ayakkabı kutularının içinde 4.5 milyon dolar bulundurmasının sebebinin de “saflık” olduğuna inanacağız. Başbakan böyle demişti. Hem sonra bu para, imam-hatip lisesi yaptırmak içindi değil mi? Bir de Bosna’ya Yunus Emre Üniversitesi kuracaklardı? Yani genel müdür, bu parayı evinde dini amaçlar için saklıyordu! 
Önemli olan toplumun buna inanıp inanmadığı dır. Zaten, “isterseniz porno kasetlerini çıkarın, inanmayız” diyen destekçileri de var, bilmem neresinin kılı olanlar da... 
Bütün mesele, iktidarın eskiyen, çürüyen yüzünü yenilemekti, genç bakanlarla onu da yaptılar. 

***
Tıpkı Muaviye’nin Küfeli tüccarın erkek devesini Şamlılara dişi deve diye kabul ettirebilmesi gibi değil mi? İyi de bu çıplak gözle görünen yolsuzluklar ne olacak diye sorduğunuzda cevap hazır: İmam-Hatip yaptıracaktım!
- AB Bakanlığı ve Baş müzakereciliğe atanan Mevlüt Çavuşoğlu’nun babası Osman Çavuşoğlu da “ Seviniyoruz, Başbakanımızı Allah gönderdi. Başbakanımızın takdiriyle de oğlum bakanlığa geldi. Türkiye’ye hayırlı olsun, Türkiye için çalışsın istiyorum” diyordu zaten!
AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin ise Başbakan Tayyip Erdoğan’ı överken “O’na dokunmak ibadettir” demişti! Tayyip Erdoğan, bu şirk kokan ifadelerle ilgili hiçbir açıklama yapmamıştı! 

***
CHP İstanbul Milletvekili, emekli müftü İhsan Özkes, Tekin Yayınevi’nden çıkan “Emevi Siyaseti; Dinin Saltanata Dönüşmesi” adlı kitabında “Emevi halifeleri kendilerini Allah, Kur’an ve Peygamber adına hareket edenler olarak tanıtırken, muhaliflerini de Allah, Kur’an ve Peygamber karşıtı göstermişlerdir. Hz. Muhammed’in sevgili torunu Hz. Hüseyin bile Yezit tarafından Kerbela’da Allah adına (!) hunharca şehit edilmiştir” diyor: 
“Şayet, ‘şeytanın dahi aklına gelmez’ diyebileceğiniz entrikalarla karşılaşıyor sanız ve bunların 1400 yıl önceki Emevi versiyonunu biliyorsanız, asla şaşkınlık içinde olmazsınız. Günümüzde yaşananlarla ilgili sanki ‘kimi siyasetçiler Muaviye ile sabah akşam görüşüyorlar mı?’ diye düşünebilirsiniz. 

Emevilerin uygulamalarıyla günümüz politikalarının bu kadar örtüşmesine ‘tarih tekerrür ediyor’ diyebilirsiniz.
O gün, Müslümanlar eğer haksızlık karşısında yekvücut olsalar ve Hakk’a ayna olmak için melun Yezit’e biati değil, baş vermeyi tercih eden Hz. Hüseyin’in yanında olmayı seçselerdi; İslam dünyası bugün kardeşlik, eşitlik, adalet, hakça paylaşım ve demokrasi konularında dünyanın yıldızı olurdu. Ne acıdır ki o günlerin baskı, şiddet ve istismarı günümüze uyarlanmış olarak devam etmektedir.” 

Kısacası, AKP’nin yüzü, Emevi yüzüdür vesselam!


***

Yeni Yılın İlk Gününde Türkiye.,

Yeni Yılın İlk Gününde Türkiye.,


Emin Çölaşan


Sevgili okuyucularım, 11 yılı aşkın bir süredir adına AKP denilen bir partinin baskı ve zulmüne, yolsuzluklarına tanık oluyoruz. Şimdi biraz belleğimizi tazeleyip, geride bıraktığımız şu bir yılı kısaca anımsayalım lütfen…
- Belli bir azınlık dışında, insanlarımız sabahları mutlu uyandı mı? Siz mutlu musunuz? Ayın sonunu rahatça getiriyor ve ailenizle birlikte insanca yaşayabiliyor musunuz?
- Evinizden dışarı çıktığınız zaman mutlu insanlar mı görüyorsunuz, yoksa herkes halinden şikayet mi ediyor?
- Durumunuz iyi mi? Memur, işçi, emekli, işveren, esnaf, çiftçi, ev kadını, öğrenci… Her gün bir sürü haksızlıkla mı boğuşuyorsunuz, yoksa her şey tıkırında mı?
- Ülkede torpil bitti mi? Yandaşlara, işbirlikçilere kıyak yapılıyor mu? Vatanın milletin malları eşe dosta, para babalarına peşkeş çekiliyor mu? – Emekliler ne durumda? En azından ayın sonunu getirmeleri mümkün oluyor mu?
- Çiftçi ne yapıyor? Emeğinin karşılığını alıyor mu? – Yolsuzluklar patladı mı, lağım sızıntı yaptı mı?

* * * * *
Şimdi işin farklı boyutlarına bakalım. Dış politikada Türkiye’yi ve dünyayı uyutmaya kalkıştılar. Yanlış politikaları nedeniyle üç yeni düşman kazandık: Irak, İran ve Suriye. Türkiye’ye hiçbir zararı olmayan Suriye yönetimini ABD’den gelen emir doğrultusunda hedef aldılar ama avuçlarını yaladılar. Esad’a “Haydi defol” diye seslendi, cuma namazını Şam’da kılmaktan söz etti! Bu nasıl bir devlet yönetimidir, nasıl bir ağızdır?

* * * * * *
Ülkemizin her yerini yandaşlara satmayı sürdürdüler. Geçmiş iktidarlar döneminde yapılan tüm tesisler, fabrikalar, limanlar, madenler, köprüler, otoyollar, barajlar, elektrik santralları birer birer satıldı ve satılıyor. Yerli ve yabancı işbirlikçiler sıraya girmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal varlıkları bunlara peşkeş çekiliyor. Bunu örtbas edebilmek için malum şahıs yıl boyunca düzmece toplu açılış törenleri düzenledi. 11 yıllık tesisleri, bitmemiş binaları açmış oldu! Kim kimi kandırdı? – Cari açık korkunç boyutlarda. Bunu önlemek için bazı karanlık işler dönüyor. Açığı örtmek için her yıl ülkemize Katar, Suudi Arabistan gibi Arap ülkelerinden kaynağı belirsiz, niçin geldiği belli olmayan milyarlarca dolar kara para girişi oluyor. İran’a altın satmışız da yine birkaç milyar dolar gelmiş gibi gösteriliyor.

* * * * * *
- Bir yılın çoğunu Abdullah-Tayyip sürtüşmesiyle geçirdik. Önümüzdeki ağustos ayında hangisi cumhurbaşkanı seçilecek!.. Karıları çoktandır küstü, şimdi kocalarının arasına da kara kedi girmiş oldu!
- Türk Ordusu dahil bütün kurumlar ele geçirildi. Türk Ordusu kışlasına çekildi. Hepimizin güvendiği ordumuz artık yok!
- Polis devleti olanca hızıyla bastırıyor. – Telefonlar yine dinleniyor.
- Toplum üzerindeki baskı inanılmaz boyutlarda. AKP, toplumu bu yolla sindirip korkutmayı, tepkisizleştirmeyi başardı!
- Ama en kötüsü, yargının iktidar tarafından ele geçirilmesi. Bir düşünün bakalım, vatandaş olarak yargıya güveniyor musunuz? Acımasızca karara bağlanan Balyoz davasını, gerekçeli kararı henüz açıklanmayan Ergenekon davasını düşünmekle kalmayın. Cezaevlerinde tam 138 bin hükümlü ve tutuklu var. Onların pek çoğunun uğradığı haksızlıkları, şu anda çok sayıda cezaevi inşaatının sürdüğünü de aklınıza getirin!

* * * * * *

- 2013 yılı boyunca da fakir fukaraya nohut, bulgur, fasulye paketleri dağıtmayı sürdürdüler! Ya kendilerinin süperlüks yaşamları!.. Ya kutulardan fışkıran milyonlar!.. Emirlerinde özel uçaklar, altlarında dünyada eşi benzeri çok az olan son model makam araçları, koruma orduları.. İnanılmaz bir saltanat.
- Onları bir gün olsun halkın arasında gördünüz mü?.. Bir gün sokağa çıkıp korumasız yürüdüklerine, bir sinemaya gittiklerine, toplumun içine karıştıklarına tanık oldunuz mu? Olmadınız çünkü korkuyorlar. Sürekli olarak ölüm ve öldürülme korkusu yaşıyorlar. – Toplum sürekli olarak yalanlarla uyutuluyor. Her olaydan bir propaganda malzemesi çıkaran ustalar bunlar! Kafalar karıştırılıyor, beyinler yıkanıyor, insanlar korkutuluyor ve amaca böyle ulaştıklarını zannediyorlar.
- İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerimizin belediyeleri 1994 yılından beri bu kafaların elinde. Ne değişti, hangi sorun çözüldü? İki santim kar yağınca bu kentlerde hayat duruyor, milyonlarca insana çile çektiriliyor.
- Medyanın çok büyük bölümü ellerinde. Bazı medya patronları zaten bunların adamı. Bazılarını ise korkutup dize getirdiler. Az sayıda gazete ve televizyon kanalı dışında medyadan bu yıl da ses, tavır ve eleştiri beklemeyin.
- Ellerindeki en güçlü silah din ticareti-din sömürüsü. Kendilerini topluma “Müslüman” diye yutturmayı başardılar. Fakat gelin görün ki, aralarında beklenmedik bir kavga çıktı. – Atatürk, tahammül edemedikleri en başta gelen varlık. Atatürk’ü belleklerden kazımak için ellerinden geleni yaptılar, siyaseti ve okul programlarını ona göre ayarladılar.
- Yolsuzluklar derseniz, en büyüğü yapılıyor. Kendi adamlarına, çocuklarına köşe döndürülüyor. Her yandaş, sıranın kendisine gelmesini sabırla bekliyor… Ve sabır gösterene sıra mutlaka geliyor! – Neyse ki son olaylar patlak verdi, milletin gözü biraz açıldı.
- Bunların döneminde demokrasi falan palavra. Tek adam yönetimi var. Tayyip ne derse o oluyor. İkinci bir adamları yok. Meclis emirlerinde, otomatik oy makineleri hızla çalışıp gece yarısı kanunlarıyla işi bitiriyor.
- İmralı’da Abdullah Öcalan’la pazarlık masasına oturan yine bunlar. – Amaç, Öcalan’a af çıkarmak! Onu salıvermek için Türk Ordusu’nun Balyoz davasında hapis cezası verilen subaylarını, Ergenekon’da yağdırılan cezaları kullanacaklar. Öcalan sayesinde belki onlar da kurtulmuş olacak.
- Yeni yıl zamları seçime kadar ertelendi. Bütçe açıkları ve cari açık dayanılmaz boyutlarda. Tek çareleri yeni vergiler getirmek, zamları birbiri ardına patlatmak.

* * * * * *
Bu iktidar yönetiminde bir yılı daha bitirdik, yenisine girdik. Ama şunu hiç kimse, özellikle umutsuzluğa kapılanlar asla unutmasın: Bu milletin yarıdan fazlası bunlara karşı. Dolayısıyla bunlar yakında gidici. Bugünden yarına olmasa bile gidecekler. Yalanlar, gerçek dışı beyanlar, kürsülerden atılan palavralar, tehditler, satılık yandaş medya gücünün çizdiği pembe tablolar, vurgun, yolsuzluk, hırsızlık, hepsi bir yere kadar. Suyu ısınan hiçbir iktidarın kalıcı olması mümkün değil. Üstelik 2014’te iki seçim var. Türkiye bunların yüzünden yine gerilecek, birbirine girecek. Bir ülkeyi Ankara’dan Tayyip, ABD’den Fethullah, İmralı’dan Apo yönetiyorsa, o ülke iflah olmaz. Bugün 2014’ün ilk günü. Bakalım başka neler olacak, hangi yolsuzluklar, hangi vurgunlar patlayacak, hangi yalanları söyleyecekler! 
Yeni yılınız kutlu olsun!


***

RTE’siz yeni bir yıl dileyerek 2014’ü selamlıyorum!

RTE’siz yeni bir yıl dileyerek 2014’ü selamlıyorum!  


Dün Gece Her şeyi İstediniz, bir şeyi Unuttunuz!

Mustafa Mutlu


Dün gece tamamınıza yakınınız bir şekilde eğlenerek girmeye çalıştınız yeni yıla...
Öyle ya; yılbaşı kutlamalarını günah sayanlardan olsanız; bu gazetede, bu sütunlarda işiniz ne?
Peki; ne dilediniz yeni yıla girerken?

***
Biliyorum; öncelikle sağlık...
Hele hele sevdikleriniz arasında hasta olan varsa, bu kaçınılmaz...
Sonra mutluluk...
Aşk...
Belki de evlilik!
Ya da tam tersi:
Tekdüzeleşen bir evlilikten kurtulmak ve huzur!
Çocuk...
Başarı...
İş...
Kazasız, belasız bir yıl...
Sevdiklerinize kavuşma...
Ve elbette para... Hem de en zahmetsizinden ve bolundan!
Başka?
Seyahat örneğin! Çok kişinin aklına gelmese de "dileyen" olmuştur muhtemelen...
Ve arkadaş...
Ne dilediyseniz, hepsine ulaşırsınız umarım!

***
Bir de ülkemiz ve tüm insanlık için istediklerimiz var elbette:
Barış her şeyden önce...
Kardeş kanının dökülmemesi...
Sonra bizi yönetenlere akıl fikir ve vatan sevgisi!
Felaketsiz, depremsiz, selsiz, yangınsız, soygunsuz, rüşvetsiz, ayakkabı kutusuz, bol adaletli, demokrasili günler...

***
Peki; kaçınız kendiniz için özgürlük istedi dün gece?
İtirazları duyar gibiyim:
"Canım, ben tutsak mıyım, neden özgürlük isteyecekmişim ki?.."
Evet; içeride ya da dışarıda... Hepimiz tutsağız eninde sonunda!
Bu kapitalist sistem; öylesine sardı sarmaladı ki çevremizi, paranın esiriyiz en azından!
Kendimizi ne kadar özgür sayarsak sayalım; paramız yoksa eğer, bulunduğumuz yer koca bir zindan!
Para yoksa yol yok, seyahat yok, konaklamak yok, eğlence yok!
Ama benim tam olarak dediğim; bu değil.

***
Düşüncenize ket vuruluyorsa...
Yazmanız, konuşmanız kısıtlanıyorsa...
Ayıplar, cıslar, yasaklar, cezalar durmaksızın artıyorsa...
Devlet her yerde ve her zaman karşınıza çıkıyorsa...
Boğulacak gibi hissediyorsanız kendinizi...
Durmaksızın izlendiğinizi, dinlendiğinizi, özel hayatınızın kalmadığını düşünüyorsanız...
Ve başlayan her gün birilerine "sayım" veriyorsanız...
Birileri durmadan vıdı vıdı edip beyninizin etini yiyorsa...
Sizin de özgürlüğünüz yok aslında!
Ama benim anlatmak istediğim; bu da değil.

***
Dün herkesin yukarıda saydığım şeyleri istediği saatlerde sizin aklınıza sadece "özgürlük" dilemek geldiyse...
Yani Balyoz'dan, Ergenekon'dan, Askeri Casusluk ve Fuhuş davası gibi uydurma davalardan içerideyseniz...
Silivri'de, Hasdal'da, İzmir'de, Maltepe'de, Kandıra'da, Sincan'daysanız...
Dışarıda girilecek bir yeni yıla hasret kalmışsanız...
Karınızın, sevgilinizin dudakları, peri masalı kadar uzak geliyorsa artık ya da ananızın saçlarınızda dolaşan o yumuşacık elleri...
İstediğiniz kapıyı açıp, dilediğiniz yere gitmek; imkânsıza dönüştüyse uzunca bir süredir...
Ve dün gece 10'dan 0'a kadar sayıldığında, yani herkesin sarıldığı, öpüştüğü o anda, sizin yalnızlığınızı paylaşan tek şey gözlerinizden süzülen birkaç damla yaş olduysa...
İşte; benim anlatmak istediğimi bir tek siz anlarsınız o zaman!

***
Özgürlüktür; hakların en anası...
Hava gibi...
Su gibi...
Ekmek gibi ihtiyaç...
Büyümek, yaşamak, ölmek kadar haktır!
Siz, siz olun; özgürlüğünüzün kıymetini bilin:
Allah, yıl başlarında özgürlük dileyeceğimiz günleri bize yaşatmasın!

BAŞBAKAN ZADE!

Bu yılın ilk saatlerini ceza evinde geçirenler arasında iki de bakan çocuğu vardı.
Tamam; gündüz saatlerinde ziyaretçileri gelip gitti de gece hapishaneye dansöz soktuklarını sanmıyorum!
Rutinleri bozuldu yani, bakan zadelerin; keyifleri kaçtı!
Başbakan zade ise... Hâlâ ortada yok!
Daha bir ay önce milletvekillerine hakaret yağdırırken, şimdi günlerdir babasının konutundan çıkmıyor; iddialara göre!
Allah kimsenin çocuğunu kızartmasın, morartmasın...
Ama en önemlisi böyle yüz kızartıcı iddianamelerin muhatabı yapmasın!

YILIN İLK SORUSU

Milli Piyango'da büyük ikramiye kime ya da kimlere çıktı? Bu talihli ya da talihliler, o paranın hakkını verebilecek birikime sahip mi? Değillerse... Parayı hakkıyla yemek için yardım isterler mi?
Her b.ku bilen beyler!
Günlerdir yandaş kanalları izliyorum; bütün çokbilmiş beyler ve bayanlar hep aynı cümleyi kuruyor:
"İktidar birkaç gün içinde cemaate yönelik bir operasyon başlatacak ve medyadan, polisten, yargıdan, iş dünyasından ve bürokrasiden çok sayıda ünlü isim tutuklanacak!"
İyi de... Nereden biliyorsunuz kardeşler?
Hepiniz casus bardağında yarım kalan sudan mı içtiniz?
Hepiniz CIA'da, KGB'de, MOSSAD'da mı yetiştiniz?
Hepiniz MİT'li misiniz, bitli misiniz?
Kim, neden sizinle paylaşıyor bu çok önemli bilgileri?
Savcının sol kulağı, emniyet müdürünün dinleme aleti misiniz?

***
Kusura bakmayın ama... Hiçbirinizin bildiği bir b.k yok aslında...
Sadece biriniz uyduruyor; geri kalanınız onun dediğini tüm ülkeye yayıyorsunuz!
Bu arada kendinize esrarengiz havalar verip, yandaş kanallardan banknotları cebinize indiriyorsunuz...Doğa; sizden soracak hesabını ama... Bekleyin!
Daha zamanınız var!

YILIN İLK İSYANI!

Al işte... Her şey aynı... Yine hiçbir şey değişmemiş!


***

2014 FALI., Yeni Yıl,

Yeni Yıl,

Cüneyt Arcayürek

2014 FALI.,

Bugün yeni yılın ilk günü. 
Bir gazetemize göre birçok il ve ilçede belediyeler sokakları ışıklarla süsledi. 
“Işıl şıl yeni bir yıl” diyor başlığında. 
Sokaklar ışıl ışıl. Peki, ya kafalar, yürekler?.. 
Aynı gazetenin bir yazarı eski yılı özetliyor: 
“On bir yılda (RTE’nin) inşa ettiği kibir dağlarına kar yağdı” diyor. 
Kâğıttan karizma dağıldı ve bir daha kendine gelemedi. 
Kötü bir yıldı! 
Artık partinin adındaki “ak”; ak değil! 

***
Yeni yıl daha iyi mi olacak? 

RTE devam ettiği sürece yeni yılın daha aydınlık günler içermeyeceğini söylemek için falcı olmaya gerek yok. 
Korku imparatorluğunun uygulamaları nedeniyle medyamızda görülmeyen yorumlar yoğun biçimde yabancı basında yer alıyor. 
RTE’nin geleceğinin artık parlak olamayacağını gerçekçi anlatımlarla yorumlayan bazılarından birkaç örnek verelim: 
Financial Times’da yayımlanan yazı “Erdoğan’ın sonu mu” diye soruyor başlığında. 
“Erdoğan’ın ustalık döneminin bitmesine Türkiye’nin ihtiyacı var.”(Bloomberg) 
“Gönüllü sürgündeki imam Türkiye Başbakanı’na meydan okuyor.”(Christian Scienne) 

***
Kibir ve burnu Kafdağı’ndaki Başbakan hataları kendinde ve yönetiminde olduğunu kabul etme erdemini göstereceği yerde tam 11 yıldır hatalarına yenilerini ekliyor.. 
İşte son örnek. Yolsuzluk soruşturmasını başlatan, dört bakanın hükümet dışına atılmasına neden olan ve oğlumuz Bilal’in da adı geçen bir ikinci 10 milyar dolarlık yolsuzluk dosyasını açan savcının, başsavcılıkça engellendiğini içeren yazıyı basına dağıttığı bahanesine sığınarak savcılık kurumunun yetkilerini kısıtlayan ve hatta yürütmenin denetime alan yasal olanaklar hazırlığına girişiyor. 
Yolsuzlukları ortaya çıkaran savcıya veya savcılara teşekkür edeceğine, savcıların üzerine giden açıklamaların yarattığı olumsuz havayı dağıtmak amacıyla özür dileyeceği yerde, demokrasiyi sindiremeyen zorbacı doğasının emrini yerine getirecek kısıtlayıcı yeni önlemler düşünüyor, tasarlıyor. 

***
Siyaset erbabı, tabii başta Başbakan RTE, yaptığı hatalardan dönerken türlü çeşit nedenlerle üstünü örteceğine, hatadan dönmeyi fazilet bilip halktan özür dilemeyi başarabilmeli. 
Örneğin milyonlarca oyu temsil eden ana muhalefet liderini küçümseyici sözcüklerle, genel başkanı yerine genel müdür gibi anlamsız, söylediğini değil söyleyeni küçülten yakıştırmalar yapmaktan da vazgeçmeli. 
Özür dilemeyi etik bir davranış olarak sindirebilmişse, jet bombalarıyla Uludere’de öldürülen 34 insanımızın ailelerinden… 
…emrindeki devletin istihbarat kurumlarının hataları yüzünden Reyhanlı’da patlayan bombayla ölen 35 insanımızın ailelerinden özür dilemeli... 

***
Bu ülkeyi yönetenler, yandaşları ve çok yakınları, zaten yaptıkları hatalardan dönerken özür dilemeyi erdemli olmanın gereği saymıyorlar. 
Örnek çok ama yakın günlerden bir örnek verelim: 
Başbakan’ın siyasal başdanışmanı Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan; “Milli orduya kumpas kurulduğunu” itiraf etti. 
Yılın itirafıydı bu söz! 
TSK’ye yönelik bu suçlama, Balyoz davasının eleştirilere neden olan geniş içeriği yeni tepkilere yol açınca; Yalçın Akdoğan “İfadem maksadını aşan biçimde gündeme taşındı” diye bir açıklama yaptı. 
Hatasını kabul ederek özür dilemesi beklenirken; hayır, neredeyse kumpas vurgulamasının sorumluluğunu, amacına uygun biçimde yorumlayanlara yüklemeyi yeğledi. 
Bu ülkeyi yönetenler hatadan dönerken özür dilemekle değer yitireceklerini sanıyorlar ve tabii yanılıyorlar. 
Siyaset dışı bir örnek vereyim: 

Mesleksel sorumluluğunun bilincinde olan bir gazeteci olarak dünkü yazımda AKP Genel Başkan Yardımcısı M. Ali Şahin’e ait sözleri; İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya aitmiş gibi yazıp yorumlayarak sehven yaptığım hata nedeniyle okurdan özür diliyorum. 

***