milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2020 Perşembe

Milliyetçilik,

Milliyetçilik,



Yekta Güngör ÖZDEN,

Çrş Ekim 24, Ekim  20O2 
15:14 Çarşamba

Milliyetçilik.,

Milliyetçilik” sözlüklerde “ulusçuluk” diye geçiyor. “Ulusalcılık” diyenler de var. Millicilik değil, milliyetten geldiği için “ulusçuluk” daha uygun düşüyor. Önemli olan kullanma amacı ve anlatım gücü, bir de alışkanlık. Millliyetçiliğin değişik tanımları yapılabilir. Ben “ideoloji mi, psikoloji mi, karma bir kurum mu?” ayrıntıya bilimsel ağırlığa girmeyeceğim. “Bergson, Anderson şöyle dedi. Marks böyle dedi, Gellner ile A. Smith şunları anlattı, Ziya Gökalp şunu savundu, şimdiki siyasal amaçlı yorumcular ve parti yandaşı bilimciler ise şöyle yazıyor.” diye yollamalı bir anlatımdan da uzak kalacağım. İçten, yalın ve daha çok günümüzle ve özellikle ülkemizle ilgili durumlara, bunun için de öncelikle nasıl açıklanabileceğine değinmeyeceğim. Türlerine, örneğin “liberal milliyetçilik, tarihi milliyetçilik” gibi girmeyeceğim. Şimdi “saldırgan milliyetçilik, savunan milliyetçilik” gibi türlerden de söz ediliyor. Milliyetçilik, kanımca, bağnazca bir soy güdüsü değildir. Aynı zamanda bir disiplindir. Soyunun üstün değerlerini koruyarak ve güçlendirerek ulusal yapıyı her yönden daha iyi duruma getirmektir. Bizim için, Devrimin değerlerini geliştirip sürdüren bir anlayış olarak da tanımlanabilir. Türkiye için bir güç kaynağıdır. Bu bağlamda Atatürk milliyetçiliği, Türkiye’de yaşayan herkesi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kurumunda tam eşitlikle birleştirip soy ve inanç özelliğini özgürce açıklama olanağı veren bir ilkedir. Tüm ayrımları dışladığı, akılcı, ilerici, uygar ve gerçekçi olduğu için “çağdaş milliyetçilik”tir. Toplum yapısını özellikleri ile kavrayan sağlıklı bir anlayışa oturtmaktır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk, hangi soy ve inanç bağından olursa olsun, ulusu oluşturduğuna göre açılımları bu yapıya göre tanımlayıp yönlendirmek gerekir. Ulusal birliğin temel öğesi, dil ve ortak yaşam istenci ile tarihsel değerlerdir. Din nedeniyle acılar çekilmiş, saldırılara uğranılmış olsa da din, milliyetçiliğin gerçek öğesi sayılamaz. Irkla din karıştırılmışsa da, milliyetçilikte, ulusalcılıkta din dayanak olamaz. Ulus yapısında olması ayrıdır. Uluslaştıktan sonraki aşama için değildir. Irkçılık, ulusal birliği dil, gelenek, ülkü öğelerine, insanlık ilkelerine değil de ırk temeline bağlamak isteyen kafatasçılık, bana göre çağdışı bir akımdır. Ulusçuluk yayınları da ulusalcılık, “soy” ağırlığını da geride bırakan, dinsel birlikteliğe karşın ortak değerlerde yükselen, bu değerlerden kaynaklanan bir olgudur. Sanayileşmeyle başlayan uluslaşma süreci, bağımsızlık tutkularıyla aşama kazanmıştır.

Milliyetçiliğin, bizde, laiklikten çok dinciliğe dayandığını görmek istemeyen, siyasal ve etnik kimliklerin savaşımı gibi sunan, savaşımcıları vardır. Çağın gerçeklerini kavrayamayanlar, ümmetten ulusa, kapıkulu-kölelikten-tebalıktan bireyliğe geçmeyi anlayamamışlardır. Milliyetçilik, tutuculuk; tutuculuk da milliyetçilik değildir. “Milli-manevi değerler” ile “milliyetçi muhafazakarlar” sözlerini dillerinden düşürmeyenlerin çoğu, bu kavram ve sıfatların ne olduğunu bilmediği gibi adlarının karıştığı çirkin olaylar, çete-mafya ilişkilerine uzanan durumlar, siyasal çıkar aracı türü kullanmalar da sözde kaldıklarını göstermekteir. Milliyetçilik, geriye çeken, gereksizleri, yarasızları da koruyan bir tutum değil, ilerici atılımcı, insana ve değerlerine saygılı bir anlayıştır. Aynı topraklar üzerinde yaşayan insan topluluklarının bu birlikteliği koruma amacı, ayrılıkçı duygu ve düşünceleri geçersiz kılar. Geçmişi özetleyen tarih ortaklığı; toplumsal varlığın en güçlü dayanağıdır. Dil, düşünce, ahlak, kültür-gelenek ortaklığıyla geleceğe ilişkin amaçla birleşmek, tüm bunları koruma güçlendirme, yüceltme çabasında yoğunlaşmak, çağımızın milliyetçiliği olarak algılanmalıdır.

Ulus olmadan, uluslaşma, ulusallaşma söz konusu olamaz. Ulus, hepimizin bildiği gibi, ülke, ilke ve ülkü birlikteliği ile kaynaşmış yurttaşlardan oluşan siyasal ve toplumsal bir yapıdır. Yurttaşlar arasındaki bağları kuran öğeler bu kavramlar içindedir. Etnik öncelik, üstünlük ve ağırlık savıyla ayrıcalık istemi, ırkçılığa götürür. Gerçek, içtenlikli milliyetçilik, tutsaklığa, sömürgeciliğe ve her tür bağımlılığa temelden karşıdır. İçte, soy ve inanç ayrımı gözetmemeyi; dışta uluslararası eşitliği benimser. Tersine tutum kavgacıdır, barışçı değildir.

Çevremize baktığımızda milliyetçiliği ırkçılıkla eş tutmaktan ötede, özdeşleştiren eğilimler görmekte, kimi sakıncalı durumlara tanık olunmaktadır. Hatta dinselleştirenler vardır. Türbanla ve dinsellikle ilgisi olmayan, sıkmabaş, başbohçalama, kara örtünme olaylarında “Tebkir!” çığlıklarına uyarak kargaşa çıkaranların elleriyle yaptığı işaretler bu durumu açıklamaktadır. Böyle olursa yani dinleşirse ulus, ümmet olur. Milliyetçilik ümmetçilikle birleşemez ona destek veremez. Ümmetçilik, Arap milliyetçiliğidir. Ülkede, bir ırkın, bir etnik grubun üstünlüğü savına dayanan tutum, ulusu daraltmak, bölmek, milliyetçiliği küçültmektir. Milliyetçiliğin ahlakla ilgisi, ıranın (karakterin) belirginleşmesidir. Ekonomik amacı olmayan milliyetçiliğin kültürel temelini savunmak da inandırıcı olmaz. Milliyetçilikte ekonomik amaç, bağımlılığın önlenmesidir. Ekonomik bağımlılık, milliyetçiliği gölgeler ve engeller. Belirgin özellik, eşitlik özgürlük, birliktelik, geçmişe bağlılıkla gelecekte de var olmak amacıdır.

Atatürkçülükte Milliyetçilik

Az önce belirtmeye çalıştığım anlayışla özetlenebilir. Sunuşlarım, benim kişisel görüş ve düşüncelerimdir. Şimdi böyle düşünüyorum, böyle görüyorum. Katılmayanlar olabilir, doğaldır. Toplumsal barış, ulusal dayanışmanın temelidir. Soylu bir ulusun bireyi olarak kıvanç duymak başka, bu bağı baskı, üstünlük aracı olarak kullanmak başkadır. Büyük Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı tam birliktelikle zafere ulaştırmıştır. “Büyük işleri büyük uluslar yapar. Türk ulusu dünya uygarlığı ve insanlığı için örnek çalışmalar yapmıştır. Devrimler yapan yetenekli bir ulustur. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, yüksek amaçlar uğruna ölmesini biliriz.” sözlerinde yansıyan anlayış, bugün için de en iyi örnektir. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişinin “Ne mutlu Türk olana!”dan ayrılığı açıktır. Hangi soy kökeninden olursak olalım “vatandaşlık” bağımız hepsinin üstünde, hepsi bu bağın altındadır.

Her Türk’ün özgür doğup özgür yaşadığı gerçeğine uygun yaşam, en çağdaş milliyetçilik olduğunu söylediğim Atatürkçülüğün, her alandaki tam bağımsızlık ilkesine uygun ereği (hedefi) dir. Türk ulusu, insanlığa karşı sorumluluğunun bilincinde, insanlık ailesinin bağımsız ve onurlu bir üyesidir. Kurtuluş ve ilerlemenin özgücü olan özgürlük, Türk milliyetçiliğinin değişmez doğrultusudur. Türk milliyetçiliği halkçılıkla içiçedir. Halkın sorunlarına sırtını çeviren milliyetçi olmaz, milliyetçi olan halkçı, halkçı olan milliyetçi olur, tersini düşünmek yanlıştır. Milliyetçilik, gerçek, bilimsel ve en olumlu anlamıyla ulusal yaşam ve yönetim sürekliliğidir. Ulusun üstün niteliklerini, güzel geleneklerini koruyarak varlığını barış içinde, uyum ve uzlaşma ile sürdürmesi, ulusun gücüne inanıp dayanmayı, ulusunu sevip saymayı, varlığıyla övünmeyi, ahlak ve adaletle yönetmeyi bilgi ve bilimle çalışıp ilerlemeyi gerektirir.

Atatürk “Türk milliyetçiliği, ilerleme gelişme yolunda uluslararası ilişki ve görüşmelerle, tüm çağdaş uluslara koşut ve onlarla yanyana yürümekle birlikte Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır.” demiştir. “Türkiye halkı, ırksal yayınları da dinsel ve kültürel yönden birleşmiş, birbirine karşı saygı ve özveri duygularıyla dolu, kaderi geleceği ve çıkarları ortak bir toplumdur.” Serüven, düş ve gerçekdışılık Atatürk’ün anlayışında yoktur. Milliyetçiliğin başka yerlere çekilmesi, başka nedenlerle kullanılması, sakıncalı eğilim ve akımlara araç kılınması da Atatürkçülükle bağdaşamaz. Atatürk, Turancılığı “Büyük ve boş hayaller peşinde koşup yapamayacağı şeyi yapacak gibi gösteren sahtekarlardan değiliz” sözleriyle eleştirirken Suriye’de, Yemen’de yitirdiği binlerce evladının acısını çeken Anadolu halkına nasıl kıyıldığını vurguluyordu. Ana-babaların çektiği acıyı yüreğinde duymayan, milliyetçi olamaz. Enver Paşa’nın 1915’te Sarıkamış yöresinde, Allahuekber Dağları’nda, Rusları arkadan çevireceğini sanarak, aralık ayının buzlu gecelerinde, yazlık giysili 65-85 bin evladımızı şehit vermesi unutulamaz. Halkına karşı sorumluluk duymayan da milliyetçi olmaz. Atatürk “sorumluluk duygusu, ölüm duygusundan ağırdır” sözleriyle bu gerçeği belirtmiştir. “Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’ndan beri, hatta bu savaşa atılırken bile tutsak ulusların özgürlük ve bağımsızlık uğraşlarıyla ilgilenmeyi, o çabalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının özgürlük ve bağımsızlığına ilgisiz kalması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet davası, bilinçsiz ve ölçüsüz bir dava biçiminde düşünülmemeli ve savunulmamalıdır. Milliyet davası siyasal bir savaşım (mücadele) konusu olmadan önce bilinçli bir ülkü (ideal) sorunudur. Bilinçli ülkü demek, bilimlere, bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir ve amaç demektir.” yaşamında tek onur kaynağı ve servetinin Türklükten başka bir şey olmadığını söyleyen Atatürk, Medeni Bilgiler kitabının 376-378. sayfalarında görüşlerini şöyle sürdürmektedir: “bugünkü Türk Ulusu’nun siyasal ve sosyal topluluğu içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik düşüncesi ve hatta Lazlık düşüncesi yayınları da Boşnaklık düşüncesi propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve yurttaşlarımız vardır. Fakat geçmişin, bu keyfi yönetim zamanlarının sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç gerici beyinsizden başka hiçbir yurttaşımız üzerinde üzüntü yapmaktan başka bir etki yapmamıştır. Çünkü, bu ulusun bireyleri de, genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka ve hukuka sahip bulunuyorlar. Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi vatandaşlar yazgılarını ve geleceklerini Türk Ulusu’na vicdani istekleriyle bağladıktan sonra yan gözle, yabancı gözüyle bakmak, uygar Türk Ulusu’nun soylu ahlakından beklenebilir mi?”

Yine Atatürk, 1931’de, “Ülkenin ve Devrimin içerden ve dışardan gelebilecek tehlikelere karşı güvenliği için tüm Cumhuriyetçi ve milliyetçilerin bir yerde toplanması gerekir.” demiştir. Bu sözüyle cumhuriyetçilikle milliyetçiliğin ayrılmaz birlikteliğine değinmiştir. Altıok’un birbirinden ayrılması olanaksız, birbirini tümleyen anlamı daha iyi anlaşılmıştı.

Şu sözler de Atatürk’ündür: “Türk Ulusu, ulusal duyguyu, dinsel duyguyla değil, insancıl duyguyla düşünmekten zevk alır. Vicdanında, ulusal duygunun yanında insancıl duygunun onurlu yerini sürekli korumakla övünür. Türk Ulusu’nun uygarlık yolunda tüm uygar uluslarla ilişki kurması gereklidir. Ulusumuz her uygar ulus gibi uygarlığa hizmet etmiş insanların ve ulusların değerini bilir ve anılarını saygıyla korur.” 1929’daki bu sözlerini, aşırılıktan kaçınma ve inançla sarılma yönündeki şu sözleriyle tamamlamak istiyorum: “Biz doğrudan doğruya ulusseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Bu toplumun bireyleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluma dayanan cumhuriyet deo kadar güçlü olur. Biz öyle milliyetçileriz ki bizimle işbirliği yapan tüm uluslara saygı duyarız. Onların milliyetlerinin her gerçeğini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz, bu durumda, bencil ve gururlu bir ulusseverlik değildir.”

Türk Ulusu’nda kimi yapı değişikliklerinin doğal olduğunu, binlerce yıl kaynaşmış, eski bir toplumun birbirine tam benzemesi de çocuklarının aynı kök, uzun ve ortak geçmişin belirli tipi olduğunu söyleyip Türk! Övün, çalış, güven!” buyruğuyla da varlığıyla övünürken çalışmayı, kendine ve ulusuna güvenmeyi öğütlemiştir.

Görülmektedir ki Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı gerçekten insancıl ve barışçıdır. Ulusal birliğin ve ülke tümlüğünün harcı ve güvencesi olduğunu 57. hükümetin programında da saptıyoruz. Evrensel boyutla da barışçı, insancıl ve laiktir. “Ne zaman İslam birliği, Türk birliği oldu?” sorusu da günümüzdeki gerçeklere uygundur. Roma İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve son olarak SSCB. Dayanamadı, uluslaşmaya karşı çıkmada başarı sağlayamadı. Bağımsızlık ve özgürlük ateşi sonuç aldı. Ulusal Kurtuluş Savaşı sonundaki ulus devlet yapımız bu nedenle gerçekçi, sürekli ve sağlıklıdır. Tito, küçük kültürleri bağımsızlaştırarak, birlikteliği sağlayacağını sandı, aldandı. Atatürk onları birleştirip uluslaştırarak birlikteliği sağladı ve başarılı oldu. Yalnız din bağı etkili olsaydı İran-Irak savaşmaz, yalnız soy bağı olsaydı Sırplar’la Boşnaklar çatışmazdı.

Güneydoğu sorunu, Türkiye’yi güçlendirmemek, engellemek çabasının ürünüdür, yapaydır. Ama, içte barışı ve birlikteliği koruyamazsak başka örgütlerle, başka kukla ya da maşalarla biz uğraştıracaktır. Demokrasimiz diktatörlükleri, laikliğimiz köktendinci yönetimleri için kötü örnek olan ülkeler de bizi zayıf kılmaya çalışmaktadır. Atatürk’ün Amasya’dan Cafer Tayyar’a “Tüm milleti mahvetmeden Kürt devleti kuramazlar.” dediğini unutmamalıdır.

Ekonomi önemli bir katkıdır. Sanayileşme, kaynaşmayı sağlar. Ekonomide kendinize özgü gücünüz olmalı. İnsan kaynaklarıyla desteklenmeli sosyal adalet gerçekleşmeli, emek ve alınteri, karşılığını hakça almalı.

Ayrıca, Rusya’yı karşımıza geçiren, bağımsızlıklarını yeni kazanan Türk Cumhuriyetlerini çekingenliğe ve duraksamaya düşünen “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar...” sözleriyle “Türk Ulusu” ya da “Türk halkı” yerine “Türkiye Halkı” denilmesini de yararlı bulmuyorum. Atatürk nasıl “TBMM’de yalnız Türk yalnız Kürt, yalnız Çerkez yok demişse ülkemizde değişik kökenden toplulukları vardır. Ve hepsinin ortak adı, ulusal kimliği “Türk”tür. Ulusal kimliğini yadsıyan, yurttaş olamaz. Yurttaşlıkta birleşince de sorun kalmaz. Kışkırtmalarla söylenen yalanlara kimse inanmaz. Hakkari’deki Mehmet’le Ankara’daki Yekta’nın Anayasal ve yasal hak özgürlüklerde, yurttaşlık olanaklarında hiçbir ayrımı yoktur. Bu topraklara “Türkiye” adını da 10. yüzyılda Avrupalılar koymuştur. Çoğunluğun dili dilimiz, adı adımızdır. Çağdaş, özgür bireylerinden ayrılan oluşan toplum hepimizin amacıdır. Atatürk, 1927’deki Büyük Söylev’inin sonunda “Bu sözlerimle ulusal varlığı sona ermiş sayılan bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş devletin nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.” derken yurt tümlüğüne duyarlı, birlikteliğe özen gösteren tutumunu ulusal düzeyde açıklamıştı. 10. yıl söylevindeki “Türk Milleti” vurgulamaları ile “Ulusal Ülkü” ve “Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar yeteneği, bundan sonraki gelişmesiyle geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” sözleri boşuna değildir. Bunlarla “Türk’ün onuru, gururu ve yeteneği çok yüksek ve çok büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa, yokolsun daha iyidir. Bu nedenle, ya bağımsızlık, ya ölüm!” sözleri birleştirilip değerlendirilirse ulusal amacı tüm açıklığıyla ortaya çıkar. Bilge Kağan da Ey Türk Oğuz Beyleri! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, biliniz ki Türk ulusu, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz demişti. Usu (aklı), bilimi, gerçeği ve karakteri dışlamadıkça, çağdaş milliyetçilikten uzaklaşılmaz.

Atatürk’ün, Misak-ı Milli sınırları içinde ve tam bağımsızlık temelinde, tüm yurttaşları özgür ve her yönden eşit yaşatan, yayılmacılığa, sömürgeciliğe yaşamsal olmayan savaşlara, siyasal ve ekonomik bağımlılıkları karşı çıkan ulusal egemeliği ve birliği üstün tutan yapıyı amaçladığını Recep Peker’in 9-16 Mayıs 1935’teki CHP 4. Kurultayı’ndaki şu sözler de doğrulamaktadır: “Atatürk ulusçudur. Ulus devletçidir. Bu nedenle de sosyalist değildir. Karmaşık devlet yapısının zararlarını yaşayan Atatürk’ü 5.2.1937’de TBMM’de yaptığı konuşmayla Şükrü Kaya da desteklemiştir. “Uygarlık düzeyine ulaşmak, bunun için de millici olmak gerekir. Ama dar ve tekelci değil. Tüm dünya için, insanlık için erinç ve mutluluk amaçlayan bir milliyetçilik.” Atatürk’ün birleştirici ve tümleyici ulus devletini benimsediği milliyetçilik kökenci değildir, sınıf ve zümreci değildir. Ulusal egemenliğe karşı değildir. Tersi olursa ulusun değil, sınıf zümre ya da ırkın egemenliği olur. Dinsel de değildir. Dinsel olursa bir din ya da mezhebin egemen olma kavgası-savaşı gündeme gelir. Gerici ulusalcılık (daha önce değindiğim siyasi ninni ve masallarla) da milliyetçilik olamaz. Donmuş ve kalıplaşmış 19. yüzyıl milliyetçiliği (Cemal Kutay Gözlem, 17.05.1999), Ziya Gökalp’in “pantürkizm”ini yenilenmiş göstererek gündeme getirmek sakıncalıdır. Tarihsel ve toplumsal temellere dayanan uygar bir anlayışı soy ve yapı özelliği ile ayrımcılığa dönüştürüp, uygar dünyadan soyutlamak büyük yanlıştır. Öbür uluslarla uyumu ve karşılıklı saygıyı gözeten anlayıştan ayrılmamalıyız. Atatürk 1933’te “Doğu’dan yükselecek güneşe bakınız. Bugünün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan tüm Doğu uluslarının uyanışını da öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak çok kardeş ulus vardır...” sözleri çağdaş, uygar, barışçı milliyetçiliğin, akılcı milliyetçiliğin açıklanışıdır. Ulusun, soyların karıştığı bir tümlük; toplulukların, halkların, soyların, kucaklaşması olduğu, yayılmacılık ve kavganın anlamsızlığı anlatılmaktadır. Kültürleri ayrıştırmak yerine birleştirmeyi seçen Atatürk, siyasal, ekonomik, hukuksal, yepyeni bir örgüt oluşturdu. Anlayışından bireylerine, ilkelerinden kurumlarına yepyeni, milliyetçi, demokratik, laik, sosyal Türkiye Cumhuriyeti.

Anayasalarda Milliyetçilik

1921 Anayasası’nın laikliğin de temeli olan 1. maddesi egemenliğin bağsız koşulsuz Ulus’un olduğunu öngörmektedir. Bu madde 1923’teki değişiklikte de korunmuştur. 1924 Anayasası’nın 3. maddesine alınan ulusal egemenlikten sonra 1937 değişikliğiyle bu Anayasa’nın 2. maddesinde devletin “milliyetçi” olduğu belirtilmiştir. 1961 Anayasası başlangıcında ulusal özellikler, ulusal bilinç ve ülkü, ulusal birlik, “Milli Mücadele Ruhu”ndan sonra, ulusal dayanışmaya yer verilmiş, 2. maddesinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin öbür nitelikleri yanında “ulusal (milli)” bir devlet olduğu öngörülmüştür. 1982 Anayasası’nın birinci paragrafında “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı...” beşinci paragrafında”.. milli menfaat...” , “Atatürk milliyetçiliği...” altıncı paragrafında “milli kültür...”, yedinci paragrafında “.. milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerle, milli varlığa karşı hak ve ödünlerde...” belirlemeleri yer almıştır. “Cumhuriyetin nitelikleri başlıklı 2. maddesinde “... milli dayanışma... Atatürk milliyetçiliğine bağlı...”anlatımları bulunmaktadır. 4. maddesi bu niteliklerin değiştirilmesinin önerilemeyeceğini pekiştirmektedir. 42. maddede eğitim ve öğretimin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yapılacağı açıklığından sonra, milletvekili andında (Madde 81) ve Cumhurbaşkanı andında (Madde 103) “Atatürk ilke ve devrimleri” yinelenmiştir.

Anayasa’nın konuyla ilgili “Türk vatandaşlığı” başlıklı 66. maddesi, anlatımlarımızı doğrulayacak bir biçimde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” açıklığını içermektedir. Bundaki “Türk Devleti” 1. ve 3. maddedeki “Türkiye Devleti”, 2. maddedeki “Türkiye Cumhuriyeti”dir.

Milliyetçilik, soyun “en üstün soy” olduğunu, başka ulusların aşağılanmasını öngörmez, ulusun varlığına, bağımsız yaşamına tutkunlukla, üstün değerlerini yükseltip güçlendirmeyi amaçlar. Özseverlik değil, özgüvenle çağdaşlaşıp başka uluslarla kendi kendi özgünlüğüyle yarışmaktır. “Soydaş”lıkla “yurttaşlık” aynı değildir. Atatürk milliyetçiliği ayrılıkçı “soydaşlığı” değil, birleştirici yurttaşlığı seçmiştir. Üstelik ulusal “Türk” kimliğiyle çoğunluğu tartışmasız biçimde odağa yerleştirerek. “Kavm-i necip” üstün soy anlayış, çağdaş milliyetçilikle bağdaşmaz. Ayrılıklarla savaş ve bölünme yerine birleşerek büyüme ve güçlenme yeğlenir. Milliyetçilikte kültür de evrensel kültüre ulaşmayı amaçlar. Bu nedenle alt kültürleri bağımsızlaştırmak değil, ulusallaştırarak evrenselleştirmekten sözedilir. Bu gelişmelerle birlikte öz, özellik korunur, yitirilmez.

Anayasa Mahkemesi Kararlarında Milliyetçilik

Geçmişi yadsımadan geleceğe tüm varlığıyla koşmak olarak da tanımlanabilecek milliyetçilik konusunda Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararı vardır. Atatürk milliyetçiliğinin vurgulandığı bu kararlardan Esas 1984/9, Karar1985/4; Esas1989/1, Karar 1989/12 ile Esas1993/3, Karar 1994/2 sayılı olanları ve şu ortak yargıyı belirtmekle yetiniyorum: “Atatürk milliyetçiliği, gelişme ilerleme yolunda, uluslararası uyum içinde yürümekle birlikte, Türk toplumunun özel yeteneklerini ve bağımsız kimliğini koruma olarak tanımlanan Türk milliyetçiliğinin, Türk olmak mutluluğunu duyan herkesi kapsayan biçiminin adıdır. Atatürk milliyetçiliği, Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan; dil, ırk ve din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayrımı reddeden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder.”

Ulusu oluşturan öğeler dil birliği, ulusal duyguyla yanyana insanlık duygusu, siyasal varlıkta birlik, yurt birliği, tarihsel birlik, ahlak, gelenek ve geçmiş ortaklığı, geleceğe yönelişte birliktelik milliyetçiliğe de yansır. Medeni Yasa’nın gerekçesinde, laikliğin siyasal ve hukuksal birliğin yanında ulusal birliğin de harcı olduğunun belirtilmesi, yurttaşlık bağının gücünü ortaya koymaktadır.

Milliyetçilik, bölücülüğe, ayrılıkçılığa, köktendinciliğe, ırkçılığa, Turancılığa, faşizme, komünizme de karşıdır. Yargı kararlarında devletin tek’liğinin, ülkenin tüm’lüğünün, ulusun bir’liğinin ödünsüz korunacağı yinelenmiştir.

Ziya Gökalp’in deyişiyle “Orduyu yeniçerilerle, yargıyı kadılarla kotaracak kara ve kızıl tehlike”nin silahlı kuvvetlerine karşıtlığı da içerdiği, millliyetçilikle uyuşmadığı gözardı edilmemelidir. Söz milliyetçiliği değil, öz milliyetçiliği gerekir. Hiçbir yararlı davranışı olmadan, çığırtkanlıkla bir yere varılamaz. Soygun, çete-mafya, çıkar oyunları, gözdağı, işkence ve öldürme olayları milliyetçilikle bağdaşmaz. Ezmeyen, ezilmeyen soylu duruş, milliyetçiliğe yaraşır çizgidir. Ayrılıkçı tezler ileri sürülerek milliyetçi olunamaz, milliyetçilik yapılamaz. Milliyetçilik, ulusa hizmetle olur, eziyetle olmaz. Milliyetçilik yalnız “ad”a değil, tüm varlıklara sahip çıkmaktır, geleceği güvenceye almaktır. “Küreselleşme, globalleşme” adıyla yürütülen dış ekonomik dayatmalara, “özelleştirme” adıyla gerçekleştirilmek istenen gelişigüzelliğe, yağmaya-talana, her tür yolsuzluğa, haksızlığa, “uluslararası tahkim” adıyla ulusal yargıyı dışlamaya, borç bağımlılığına karşı çıkmayı gerektirir. Bunlar kafatası ölçüsüyle değil, kafa içi aydınlığı ve yürek gücüyle olur. Siyasal simge olarak kullanılan, inançla ve dinsel gereklerle ilgisiz örtü ve giysilerin, sarı-kırmızı-yeşil bölücü simgeden ayrılığı yoktur. Amaçta ve sonuçta ikisi de ayrılıkçı, bölücü ve yıkıcıdır. Milliyetçiliği ırkçılıkla özdeşleştiren anlayış da böyledir. Ulus-devlet, ulusun devletinin sahibi olması, ulusallığın hukuksal aşamasıyla somutlaşmasıdır. Barışçılığı, gerçekçiliği, ırkçılık ve Turancılığa kaymaması nedeniyle Atatürkçülük, Atatürk milliyetçiliği, bizim ulusal ülkümüzdür. Jeopolitik konumumuz da bunu zorunlu kılmaktadır. Söyleyecek bir şeyi bulunmayan kimileri telaşa kapılıp köktendinciliğe destek vermeye hatta ona sarılmaya başlamışlardır. Bu çarpık tutumun milliyetçilikle ilgisi yoktur. Ülke sevgisi, ulus saygısı, laikliğe bağlılık içermeyen milliyetçilik, geçerli olamaz.

Bir bez parçasını için laik cumhuriyete karşı çıkanların milliyetçilik anlayışına gülünür. Bayrağa, İstiklal Marşı’na ayağa kalkmayanlar, Atatürk’e ve Atatürkçülüğe karşı çıkanlar milliyetçi olamazlar. En büyük Türk milliyetçisi Atatürk’e saldıranlar, insan olamazlar ki inançlı olsunlar, Türk olamazlar ki Türk Milliyetçisi olsunlar. Benim için günümüzdeki Türk milliyetçiliği, Atatürk milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilik akıl, bilgi, ahlak, bilinç, yürek ve kişilik ister.

Şimdilerde başkalarından daha yurtsever ve inançlı olduğunu, bayrağa, ezana saygılı olduğunu söyleyen sözde, yapay, sanal milliyetçilere rastlanmaktadır. Özü olmayanın sözüne de inanılmaz. Dış baskılara, ekonomik-siyasal bağımlılıklara karşı uyanık olmalı, Sevr özlemcilerini sevindirmemeliyiz. İçimizdeki barış, karşılıklı sevgi, saygı ve güven duygusuyla dokunan ulusal dayanışma, en etkin gücümüzdür.

Etnik Sorun

Ülkemizde Lozan Barış Antlaşması’nda belirtilenlerle Bulgaristan’la imzalanan anlaşmada gösterilenler dışında “azınlık” yoktur. PKK davasında hiç kimseye göstermediği anlamsız ilgiyi örgüt başına gösteren Batının kışkırtması, demokrasi ve insan hakları savıyla yürütülen siyasal oyunlar düşmanın uyumadığının belirtileridir. Etnik sorun yoktur, çıkarılmaya çalışılmaktadır. “Kürt sorunu” yoktur, “Güneydoğu sorunu” vardır, işsizlik, yargı, üniversite sorunları gibi.

Alparslan Türkeş’in adıma gönderdiği 19.09.1991 günlü yazısından şu bölümü aktarmakla yazımı bağlıyorum:

“Ulus birliği-ülke bütünlüğü üzerindeki açıklamalarınız, yaşamakta olduğumuz şu karanlık dönemde her yurtseverin çoşkuyla sarılacağı kutsal bir ülküdür. Bunun için yaşamakta ve savaşmaktayız. Yüce Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü yolumuzu aydınlatmaktadır. Yüce konuşmanız içinde “çağımız özgürlük, vs, bilim ve adalet çağıdır” ve “her siyasal çıkarın üstünde ülke yararı vardır” görüşleri hayranlıkla kabul edebileceğimiz düşüncelerdir. Baştan aşağıya memleketimize huzur ve yükseliş yolunu gözeten konuşmanız...”

Umarım, kimilerinin, kimi düşünceleri daha saydamlaşacaktır. Boş yere zaman ve güç yitirmeden kurtulacaklardır.

Gelelim, sonuca... söylenecek çok şey var. Altı büyük kentimizin en zenginleri Kürt kökenli yurttaşlarımız, Cumhurbaşkanı oldular, Başbakan oldular, Meclis Başkanı oldular, bundan iki dönem önceki mecliste 160’tan fazla Kürt kökenli milletvekili vardı. Neyi olamadılar? Hepsi yalandır. Onun için Türkiye’de hiçbir etnik ayrım yoktur. Neredeyse ben kuşkulanacağım, acaba ben mi azınlığa düşüyorum diye.

Türkiye’de Musevi inancında olan yurttaşlarımızın, Hıristiyan yuttaşlarımızın şikayeti yok. Geçen gün Ermeni Patriği söyledi, hiçbir şikayet yok da Türk adını kıvançla taşıması ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” derken göğsü kabarması gereken Kürt kökenlilerin mi mi sorunları var? Hiçbirinin yok... burada açıkça söylüyorum, etnik köken ayrımcılığı ve dayatmacılığı Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarmak isteyen, sözde Batılı dostlarımızın oyunlarından başka bir şey değildir. Biz de toplumsal ve ekonomik önlemlerle, katkılarla Güneydoğu’yu kalkındırmalıyız.

Aynı şey küreselleşme, globalleşme adı altında Türkiye’ye dayatılan ekonomik ilericilik ve yenilikte vardır sözde. Ama kendileri yapıyorlar. Kutsal toprakta baldırı çıplak Amerikalı kadın askeri nöbet bekliyor ama demiyorlar ki Suudi Arabistanlılar’a “demokrasiyi kurun!”.

Sözü Türkiye’ye getiriyorlar. Nereye getirdiler? DGM dayatmasına getirdiler. Peki, Türkiye’nin adaletinden kuşku duyanlar, Türkiye’den şeffaf adalet beklediğini söyleyenler, Türkiye’ye akıl öğretmeye kalkışanlar ne yaptılar? Bader-Mainhof Çetesi’ni bir gecede kim ortadan kaldırdı Almanya’da? Ağzı bantlı Amerikalı yurttaşlarını duruşma salonlarına, üstelik ayaklarında demirlerle kim soktu? Bakın medya burada. Amerika’daki duruşma salonlarına bir tane gazeteci girebiliyor mu? Peki, Korsikalılar’ın yurttaşlığını Fransız yurttaşlığı kapsamında saymak isteyen yasayı, toprağı ayrı, ırkı ayrı, inancı ayrı Korsikalılar’ı bu ek tanımı bile kendi anayasalarına aykırı bulup iptal eden anayasa konseyi Fransa’da değil mi? Niye Türkiye’ye bunu söylüyorlar? İtalyanlar Apo’yu dolaştırıp dolaştırıp baş konuk gibi ağırladılar. Kendi üzerlerine düşen “iade” görevlerini yerine getirmedikleri gibi yargılamaktan da kaçındılar. Ondan sonra bizden şeffaf yargı bekliyorlar. ETA ne yaptı? İspanya’da nasıl karşılandı?

İRA İrlanda’da nasıl işlem gördü bana söyleyebilir misiniz? Türklerin adaleti yansızdır, bağımsızdır, şanlı ve şereflidir. Bize söylemek isteyenler önce kendilerine dönüp bakmalıdırlar. Onu söylemek istiyorum.

Şimdi burada milletvekili arkadaşlarımda var ben isterdim ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tutanaklarına geçsin ama vekillerimizin tutanağa geçirtmediklerini millet geçirtsin istiyorum. Biz, DGM yasasındaki değişikliği, “askeri yargıçlarımız bağımlıdır, komuta altında, emirle karar verip uygulamıştır” diye değiştirmiyoruz. İmza koyduğumuz anlaşmaların gereğini, onlar kötüye de kullansa, ona uyum sağlamak için yapıyoruz. Yoksa DGM’de çalışan askeri yargıçaların kimilerinin, sivil yargıçlardan çok daha yürekli olduğunu buradan hukukçu olarak söylüyorum. Onun için kimse kimseyi kandırmasın.

Değerli İzmirliler, son sözlerim şudur. Biz en az Avrupalılar kadar demokratız. Birbirlerine Haçlı Seferlerinde kıyanlar, “Doğu-Batı” diye ayıranlar, komünizmi yaşayanlar, işte Mussolini unutuldu, Stalin gitti, Salazar gitti, Franco gitti. Hepsi gitti ama Atatürk kaldı. Daha iki yıl evvel Küba’nın lideri Castro, “Yeniden Atatürk” dedi. Düşünebiliyor musunuz? Onlar biliyor ama içimizde bunu anlamak istemeyenler var. İnşallah onların kulağındaki paslar, dillerindeki kirlikler, beyinlerindeki küfler bir an önce çözülür, aydınlığa kavuşurlar.

Her şeyin üzerinde insanlık vardır. İnsan olarak birleşebiliyorsak, anlaşabiliyorsak, soydaşlığın üzerindeki yurttaşlık kavramında da el ele tutuşabiliyorsak, hangi etnik kökenden olursak olalım, hiçbir önemi yoktur.

Ama bir şeyin önemi vardır: Atatürkçü olmanın...

Yekta Güngör ÖZDEN, 
Ağustos 2002


http://www.guncelmeydan.com/pano/milliyetcilik-yekta-gungor-ozden-t32874.html



***

14 Şubat 2019 Perşembe

DOKUZ IŞIK & ALPARSLAN TÜRKEŞ

DOKUZ IŞIK & ALPARSLAN TÜRKEŞ


ÖZET
DAVUT TAŞ

İçindekiler


GİRİŞ 1
A. BİR SİYASETÇİ OLARAK ALPARSLAN TÜRKEŞ 2
B. CUMHURİYETÇİ KÖYLÜ MİLLET PARTİSİ’NDEN MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ’NE 4
C. DOKUZ IŞIK DOKTRİNİ VE ANALİZİ 5

1. Milliyetçilik 6
2. Ülkücülük 8
3. Ahlakçılık 9
4. İlimcilik 10
5. Toplumculuk 11
6. Köycülük 14
7. Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik 14
8. Gelişmecilik ve Halkçılık 14
9. Endüstricilik ve Teknikçilik 15

SONUÇ 16

KAYNAKÇA 18

GİRİŞ;

Alparslan Türkeş’le biçimlenen Milliyetçi Hareket Partisi hareketi, gerek hareketin karşısında olanlar gerekse hareketin kendi mensupları tarafından yapılan birçok çalışmada, bir kitle hareketi olarak değerlendirilmiştir.  Her ne kadar Milliyetçi Hareket Partisi günümüzde iktidarı etkileme ve yönlendirme aşamasında etkisiz olsa da milliyetçi tabana seslenmesi ve köklü bir geçmişe sahip olması nedeniyle önemlidir. Yakın politik dönemde “milliyetçi hissiyat”a dayanan başka partiler kurulmuş olsa da MHP köklü geçmişi ve sistemi ile politik sahnede varlığını devam ettirmektedir. 

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi iken küçük bir azınlığa seslenen ve sığ bir teşkilata sahip olan MHP, Türkeş’in yarattığı dönüşüm ile bir sonraki genel seçimde çok büyük bir atak yapamasa da en azından MHP’yi çok daha geniş bir tabana seslenir hale getirmiştir. Fakat İstanbul’daki Türkçü çevreler, MHP’yi ümmetçi ve Anadolucu akımların etkisin de kalmakla ve Türkçülükten taviz vermekle suçlamışlardır.  Yine de yapılan tüm eleştiriler olumsuz olmamıştır. Yön dergisi CKMP’deki gelişmeleri ve yeni parti programını değerlendirmeye almış, “…Türkeş ve ekibi, Anayasa hudutları içinde dine azami saygılı ve milliyetçi bir çerçeve içinde, bir kalkınma görüşü getirmektedir. Faşistlik suçlamalarına rağmen CKMP’nin yeni programı ileri ve demokratik bir manzara taşımaktadır.” yorumunu yapmıştır. 
Türkeş’in yaptığı dönüşüme karşı çıkan “Türkçü” çevrelerin partiden uzaklaşması Türkeş’in partinin Weberyan tarzda “karizmatik lider”i haline gelmesinde etkili olmuştur.  
Türkeş ve ardından gelenlerin genel seçimlerdeki oy oranına bir göz atarsak:


Seçim tarihi Genel başkan Alınan oy sayısı Alınan oy oranı Milletvekili sayısı

12 Ekim 1969 Alparslan Türkeş 274,225 %3.02 1/450
14 Ekim 1973 Alparslan Türkeş 362,208 %3.38 3/450
5 Haziran 1977 Alparslan Türkeş 951,544 %6.42 16/450
24 Aralık 1995 Alparslan Türkeş 2,301,343 %8.18 0/550
17 Nisan 1999 Devlet Bahçeli 5,606,634 %17.98 129/550
3 Kasım 2002 Devlet Bahçeli 2,629,808 %8.35 0/550
22 Temmuz 2007 Devlet Bahçeli 5,001,869 %14.27 71/550
12 Haziran 2011 Devlet Bahçeli 5,585,513 %13.01 53/550

Yukarıda da görüldüğü gibi Türkeş döneminde kazanılan milletvekili sayısı en fazla 16 olmuş, oy oranı ise %6,42 ile sınırlı kalmıştır. MHP asıl atağını ise 1999 seçimlerinde yapmış ve meclise 129 milletvekili sokmuştur. Oy oranı ise %17,98’dir.

MHP oy oranında istikrarsız bir durum sergiler. Yine de MHP Alparslan Türkeş geçmişi ile incelemeye değerdir. En azından MHP milliyetçilik kavramının politik sahneye sokulmasını sağlamıştır. İnceleyeceğimiz Dokuz Işık ise Alparslan Türkeş’in MHP’sinin temel programını oluşturması ve bir döneme bakışı içermesi itibariyle önemlidir.  

A. BİR SİYASETÇİ OLARAK ALPARSLAN TÜRKEŞ

Ülkücü hareketin inşasına önderlik eden Alparslan Türkeş milliyetçiliğin ulusal kimliğin “doğal” bir unsuru sayılmaktan çıkıp ayrı bir politik kimliğe dönüşmesine taşıyıcılık etmiştir.  Alparslan Türkeş’in doktrinleştirdiği ve MHP’nin günümüzde sadece sembolikleşen vizyonunu oluşturan “Dokuz Işık”ı anlamak ise pek tabi onu tezleştiren Türkeş’in yaşamına göz atmaktan geçer. Nitekim yaşamsal deneyimler düşünüşü; düşünüşler de davranışları etkiler.
  
Türkeş, Lefkoşa’da 1917 yılında Feyzullah Hüseyin olarak dünyaya gelmiş 1933'te Kuleli Askeri Lisesi’ne geçici olarak kaydolmuş ve ardından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçtikten sonra 1936 yılında Kuleli Askeri Lisesi'ni ve 1938 yılında da Harp Okulu'nu bitirmiştir. Bir yıl sonra 1939'da piyade asteğmeni olarak atış okuluna girmiş ve buradan da teğmen olarak mezun olmuştur. 1955'de Harp Akademisi'ni ve daha sonra  Amerikan Harp Akademisi'ni ve piyade okulundan mezun olmuştur.

1955-1957 yılları arasında NATO Daimi Komitesi'nde görev yaparken Aynı sırada uluslararası ekonomi eğitimi görmüştür. 1959'da Almanya'da Atom ve Nükleer Okulu'na gönderilmiş ve buradaki eğitiminden sonra albay olmuş ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO şube müdürü olarak atanmıştır.
Görüldüğü gibi Türkeş 1933-1963 yılları arasında kesintisiz üniforma giymiştir. Giydiği üniforma siyasi çizgisine teşkilatçı, militarist,  radikal, militan sıfatlarını dâhil etmiştir. 

1944 yılında daha üsteğmen rütbesindeyken İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından gözaltına alınmış ve Türk ırkçılığının en önemli isimlerinden Hüseyin Nihal Atsız  ile 1947’de bitecek olan “Irkçılık – Turancılık Davası”nda sanık koltuğuna oturmuş ve 9 ay 10 gün hapis cezası almıştır. Fakat tutukluluk süresince 1 yıl boyunca hücre hapsi yattığı için tahliye etmiştir. Daha sonra verilen bu ceza da Yargıtay tarafından bozulmuştur.

Yargılananlardan bazıları şunlardır: Fethi Tevetoğlu,  Zeki Velidi Togan, Said Bilgiç, Hasan Ferit Cansever, Reha Oğuz Türkkan, İsmet Rasin Tümtürk, Hikmet Tanyu, Orhan Şaik Gökyay, Muzaffer Eriş vb… 

1960 Darbesi ise irdelenmesi gereken bir başka konudur. Bilmemiz gereken ise Türkeş’in 27 Mayıs 1960 Cuma sabah saat 5.25’te darbe bildirisini okumasından öte Milli Birlik Komitesi’nden tasfiyesidir. 

MBK kendi içinde genç/radikaller ve ılımlılar olarak ikiye ayrılmıştı. Cemal Gürsel’in başında olduğu ılımlılar gerekli siyasi ve askeri düzenlemelerden sonra yönetimi sivil iradeye bırakmak istiyordu. Bu nedenle Alman Dışişleri Bakanı Genscher’in dediği; “dünya üzerinde, askeri darbenin otomatik olarak demokrasinin sonu diye niteleyemeyeceğimiz tek ülke Türkiye’dir” söylemi yerindedir.  
Yönetimin sivillere hemen bırakılmasına kesinlikle karşı çıkan, toplanıp yeminler eden Alparslan Türkeş’in de dâhil olduğu genç subaylar diğer adı ile 14’ler  13 Kasım 1960’ta yapılan bir iç darbe ile yurtdışı görevlerine gönderilerek sürgün edilmişlerdir.  Hatta bu grup bir “yeni kültür”den, Nasır’ın Mısır’ını örnek alan partisiz bir popülist siyasal sistem yaratmaktan söz ediyorlardı.  Sivil iktidarların yönetimine güvensiz olan Türkeş’in daha sonra sivil iktidar olmaya çalışması ise manidardır. Fakat Türkeş asker-sivil ilişkileri konusundaki duruşunun değiştiğini şu sözlerle açıklar:

Ben, 27 Mayıs tecrübesini geçirdikten sonra o kanaate vardım ki, ihtilâl yoluyla memlekete hizmet etmek mümkün değildir. Ne kadar eksik, ne kadar aksayan tarafları olursa olsun, hukuk yoluyla bir memlekete, bir millette hizmet, en iyi yoldur. İhtilâl otoriteyi yıkar, anarşi başlar. Bu anarşiyi durdurmak, yeniden düzeni ve otoriteyi kurmak çok güç bir meseledir ve memleket bundan zarar görür. Bunun ben içinde bulundum, fiilen yaşadım. 
Memleketin aydınlarına, vatansever insanlarına tavsiyem şudur: En kötü hukuk nizamı, en iyi ihtilâlden daha iyidir. 

B. CUMHURİYETÇİ KÖYLÜ MİLLET PARTİSİ’NDEN MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ’NE

Başlangıçta küçük toprak sahibi ve esnafın çıkarlarını temsil eden CKMP, Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarını ayrılması ile (1962) etkinliğini yitirerek küçülmüştü.  1963’de Hindistan’dan dönen Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının bu partiye girmesi bu partiyi nispeten canlandırmıştır. Köklü bir revizyonlar ise ilerde yapılacaktır.

CKMP genel müfettişliği görevi verilen Alparslan Türkeş, partinin yerel örgütleriyle doğrudan ilişkiye girerek onları yanına çekmeyi başarınca genel başkanlığa seçilmiştir.   Partinin dönüşümleri ise hızla devam etmektedir. Örneğin, partinin o tarihe kadar ülkenin yarısında teşkilatı varken, bu sayı hemen 61 il ve 435 ilçeye yayılmıştır. 

9 Şubat 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi adını alan CKMP, tekelci kapitalizme ve sendikalara karşı militan bir parti olmaya çalışmıştır.  Adana Kongresi’ndeki  değişiklik sadece adla sınırlı kalmamış Türkeş partiyi tam da istediği çizgiye çekmeyi eski dava arkadaşı Hüseyin Nihal Atsız’a karşı başarmıştır. Atsız ve ekibi kongreyi terk etmiş ve Türkeş tek güç olmuştur. Parti bayrağı, sembolü, İslamiyet’e bakışı, milliyetçilik tanımı, diğer etnik gruplara bakışı, teşkilat yapısı değişmiştir.

Bu değişikliklerden İslamiyet’e bakış ve milliyetçilik kavramında yapılan değişiklikler dikkate değerdir. İslami öğeler parti yapısına eklenmiş ve Şamanist motifler tasfiye edilmiştir. Atsız’ın meşhur deyimiyle; “MHP’de Allah Tanrı’yı kovmuştur”.  Türkeş “Dokuz Işık” adlı kitabında “Türk Tarihine Bakış” başlığı altında şunları demiştir:
Milletimizin tarihini iki bölüm olarak mütalâa edebiliriz. Bunlardan birisi Müslümanlığı kabul ederek İslâmiyet’e girmelerinden önceki dönemdeki tarihimizdir ki, bu dönem tamamiyle Orta Asya'da cereyan etmiş bir dönemdir (…) Türklerin yayıldığı ve büyük mücadelelerle büyük devletler kurduğu, büyük medeniyetler meydana getirdiği bir dönemdir. İslâmiyet'ten sonraki dönemi ise Türklerin batıya doğru yayıldıkları ve Batı Asya'da daha sonra Avrupa'da ve Afrika'da kendilerini gösterdikleri dönemdir. (...) Fakat Türk tarihinin en büyük devletleri ve meydana getirdiği en görkemli medeniyetleri Batı'da doğmuştur. Bu da Selçuklu İmparatorluğu ve Selçuklu İmparatorluğunu takip eden Osmanlı İmparatorluğudur.

Milliyetçilik kavramı ise ilerde değineceğimiz gibi esaslı değişikliklere uğramıştır. Atsız’ın ırkçı teması yerine din, kültür ve tarih birliği teması tercih edilmiştir. Fakat günümüzde dahi Atsız’ın bu teması etkisini sürdürmektedir. Bu iki değişikliklerin Türk toplum yapısınca daha çok benimsendiği ise bu değişim süreci tamamlanıp halka indiğinde görülecektir.     

C. DOKUZ IŞIK DOKTRİNİ VE ANALİZİ

CKMP’nde yapılan değişiklikleri biçimsel ve fikirsel olarak ikiye ayırabiliriz. Biçimsel değişiklikler; ad, bayrak, amblem, teşkilat gibi değişiklikler iken fikirsel değişiklikler ise MHP’de artık tek güç ve “başbuğ”  olan Alparslan Türkeş’in dünyaya, Türkiye’ye ve Türk topluma bakışını içerir. 
1965 yılında aynı adlı çıkardığı kitabında ne komünist ne kapitalist bir nevi üçüncü yol olarak nitelediği “yüzde yüz yerli yüzde yüz milli” olan adlandırdığı Dokuz Işık Doktrini MHP’nin programının ötesinde misyon ve vizyonunu oluşturduğunu söyleyebiliriz.

 Giriş başlığında Türkeş “gaye”den söz eder. Dokuz Işık nihayetinde bu “gaye”ye ulaşmayı sağlayacak bir araçtır. Bu gayeler ise şunlardır: Türk milletini, insanca usullerle, en kısa yoldan, kendi gücüyle ayakta durabilecek, kuvvetli, müreffeh, mutlu, hak ve şereflerine sahip bir millet haline getirmek ve modern uygarlığın en ön safına geçirmek.
Bu gayeler dışında Türkeş Türkiye’nin diğer devletlerle olan geri kalmışlık mesafesini azaltmanın yollarını şöyle sıralar:

i. Her şeyden evvel bir milletin yüksek ahlâk duygusuna sahip olması ve yüksek bir manevi inanç taşıması gerekmektedir.  

ii. Bunlarla beraber milletin kuvvetli bir milliyetçilik şuuru içinde bulunması ve kendi milletini kalkındırmak, kendi milletini ileri götürmek aşkı, isteği ve azmi içinde bulunması gerekmektedir. 

iii. Bunlarla beraber bir milletin modern ilim ve teknikte hızla en yükseğe çıkması gerekmektedir. Bir toplumun hızla modern ilim ve teknikte en yüksek seviyeye çıkması, en ileri milletlere yetişmesi ise her şeyden önce süratle dünya çapında kabiliyetli, bilgili, yetenekli ilim adamları ve teknisyenler kadrosu kurmaya bağlıdır. 

iv. Bunların yanı sıra da memlekette modern sanayi kurmak ve modern tarım kurmak gerekmektedir. Gerek tarımı modernleştirme; gerek modern sanayi kurmak ve otomasyona dayanan, modern kitlevi çok üretim sağlamak ve böylece dünya ekonomisine dâhil olmak bir milletin ileri olmasını sağlayabilir. 

Bunlar çözülmedikçe bir milletin yapılacak üç, beş bin kilometre yol ile birkaç yüz köprü ile birkaç yüz okulla ileri milletlerin seviyesine hızla çıkması sağlanamaz.
Türkeş bu gayelerin gerçekleştirilmesi için “milliyetçiliğin” işlevinden yararlanma yoluna gider. Ona göre milliyetçiliğin ana işlevlerinden birisi bireyin kendine saygı duymasını sağlayarak bir amacı gerçekleştireceğine olan inancı aşılamasıdır. Türkeş yine Giriş bölümünde şunları kaleme alır: 
Bir insanın kendisine saygısı yoksa kendini aşağı görürse, kabiliyetsiz hissederse, o insanın büyük iş yapması, içinde bulunduğu çevreye yararlı olması mümkün olamaz.

Bu nedenle Türkeş Dokuz Işık Doktrini’nin başına “Milliyetçilik”i koyar.

1. Milliyetçilik.,

Milliyetçiliğin bu doktrinin bel kemiğini oluşturmasına şaşırmamak gerekir. Türkeş bu başlık üzerinden önemle durmuştur. Öyle ki Türk Milliyetçiliğin tanımı ve özellikleri konu içinde oldukça dağınık bir hal sergiler. 
Türkeş “Türk Milliyetçiliği ne demektir?” sorusundan milliyetçiliğin tanımı ve özelliklerini dağınık bir biçimde şöyle sıralar:

1) Türk Milliyetçiliği, Türk Milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. 

2) Türk Milliyetçiliği insanî duygularla beslenen bir anlayıştır. 

3) Türk Milliyetçiliği kin ve garazı esas almayan, sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır. 

4) Milliyetçilik; milletini sevmek, vatanını sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her fedakârlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir. 

5) Türk Milliyetçiliği bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir. 

6) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul eden herkesi kardeş sayan bir düşünce ve görünüştür.

7) Türk Milliyetçiliği Türk milletinin gözüyle olayları görmek ve değerlendirmek zihniyetini ifade etmektedir. 

8) İster Türkiye içinde olsun, ister Türkiye dışında olsun, cereyan eden her olayın Türk milletine zarar getirmemesini istemek, düşünmek ve bunun için çalışmak duygusu ve şuuru, Türk Milliyetçiliği'nin bir başka ifadesidir denilebilir. 

9) Bunun yanı sıra Türk milletinin gerek Türkiye'de meydana gelen gerek Türkiye dışında meydana gelen olaylardan azami ölçüde yararlanmasını istemek, meydana gelen her olayın Türkiye'ye azami ölçüde yarar sağlamasını düşünmek ve bunun için çaba harcamak da Türk milliyetçiliğinin bir gereği olarak görülmelidir. 

10) Türk milleti dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek mümkün. Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve bayrağı altında yaşayan, sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk milletini teşkil etmektedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Türklüğü benimseyen, aynı tarihe mensup, aynı şuurunu taşıyan ve aynı kültürle yoğrulmuş, aynı dine mensup insan topluluğu bugünkü milletimizi meydana getirmektedir. 

11) Türk milletinden olmak, Türk milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulunmak ve Türk milletinin yükselmesi için elinden gelen her fedakârlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve bu şuuru taşıyan herkes Türk'tür. Kalbinde yabancı başka bir milletin özlemini özentisini taşımayan, kendisini Türk hisseden, Türklüğü benimseyen ve Türk milletine, Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk'tür.

12) Milliyetçilik, Türk milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir.

13) Bizim milliyetçiliğimiz, Türk milletine karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce, en modern, en ilmi metotlarla çıkarılarak en kısa yoldan modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak duygusundan kuvvet alır.

Fakat Türkeş sınır dışında yaşayan Türkleri yok saymaz. Atatürk Milliyetçiliği ile bir farkı da budur. Yine de Türkeş Dokuz Işık’ta “Turancılık” fikrinden uzun uzun söz etmez.  Böyle olunca Türkeş Fransız ve Cermen milliyetçiliklerini kaynaştırmaya çalışmıştır fakat bu düşünceler temelde birbirleri ile çelişmektedir.
Yakın tarihe “Tabutluklar” adı ile geçen, tavanlarında beş yüzer mumluk ampullerin yandığı işkence odalarına kapatılan ve dönemin Emniyet Müdürü Ahmet Demir ve Savcı Kazım Alöç tarafından Nihal Atsız'a yazmış olduğu mektuplar yüzünden sorguya çekilen Alparslan Türkeş: “Biz, milliyetçiyiz. Biz bütün Türklerin, dünyada yaşayan Türklerin mutlu olmasını istiyoruz, esaretten kurtulmasını istiyoruz. Yani bu fikir, eğer Turancılıksa; bu fikri taşıyoruz” demektedir.” 
Türkiye’deki Türk milletinin menfaatini diğer Türk milletlerinden önde tutan Türkeş Turancılık hakkında şunları yazar: 
Türkiye'de Turancılık görüşleri hakkında yalan yanlış iddialar ortaya atılmış ve Turancılık düşüncesi, Turancılık fikri kötü, zararlı bir düşünce olarak Türk milletine tanıtılma yoluna gidilmiştir. Yunanlılar için Enosis neyse, Ruslar için Panislavizm neyse. Almanlar için Alman Birliği neyse; Araplar için Arap Birliği neyse, İranlılar için Panaryanizm neyse, Türkler için de Turancılık odur. Ruslar için suç ve kusur olmayan, Almanlar için suç ve kusur olmayan, Yunanlılar için suç ve kusur kabul edilmeyen, Araplar için suç ve kusur kabul edilmeyen, daha birçok milletler için suç ve kusur kabul edilmeyen kendi milletinden olan insanların kölelikten kurtulması ve yakın kültür birliği içinde, yakın işbirliği içinde bir varlık haline gelmeleri düşüncesi, Türkler için neden kötü gösteriliyor?
Aslında bunun cevabı pek de muğlak değildir. Çünkü Hüseyin Nihal Atsız’ın başını çektiği “Turancı”lar Turancılığı diğer ülkelerde bulunan Türkleri siyasi arenada kullanmak yerine ülke içindeki diğer milletleri ötekileştirme yoluna gitmişlerdir. Atsız’ın “Yağmur oğlum” diye başlayan oğluna öğüdü bunun en açık göstergesidir. Böyle bir duruma ulus devlet olarak inşa edilen Türkiye’nin refleks göstermesi pek de şaşılacak bir durum değildir.
Türkeş’in Siyasete atılmadan önceki konuşma ve yazılarında, belki de hayatının en önemli davası olan 1944 Türkçülük olaylarında Turancılık-Dış Türkler meselesi önemli bir yer tutarken ileriki yıllarda ve özellikle 1970’lerden sonraki zaman dilimde pek az yer tutmaktadır.  

Türkeş Türk’ün tanımını ise şöyle yapar: 

“Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimi olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk'tür.” 
Bu Atatürk’ün  “Ne mutlu Türk diyene” sözü gibi birleştirici bir özellik taşır. 
Türkçülük tanımını ise şöyle yapar: 
“Türkçülük, Türk milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna, Türk geleneğine uygun olması ve Türk'e yararlı olması amacının, fikrinin ön planda tutulmasıdır.”   

2. Ülkücülük.,

Türkeş idealizm ile eş anlamlı tuttuğu ülkücülüğün tanımını şöyle kaleme alır: 
“Ülkücülük veya idealizm insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması anlamını taşır. İşte ülkücülük de yani idealizm de insanların ve insan topluluklarının kendileri için varılması mutluluk sağlayacak, varılmasıyla en gelişmiş, en yükselmiş bir durum sağlayacak, bir hayalin düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesidir.”
Türkeş Türk ülküsünün tanımı olarak şunları yazar:
Ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek; bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır.
Yaptığı bir diğer benzer tanım ise şöyledir:
Ülkücülüğümüz, Türk milletinin en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst kademesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hale getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye'yi risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.

Türk Ülküsüne ise şunları katar:

Her şeyden önce Türk milletinin ahlâkta, maneviyatta, insanlık duygularında en yüksek seviyede bulunması, yaşaması ve ilimde, teknikte dünyanın en ileri girmiş varlığı haline gelmesi ve ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre geliştirmiş ve modern sanayi kurmuş, refahlı bir toplum haline getirmesi... Türk milletinin hiç kimseden merhamet dilenmeyecek, lütuf dilenmeyecek bir duruma gelmesi, kendi gücüyle ayakta duran, kendi, gücüyle varlığını koruyabilen ve sözünü dünyanın her yerinde saydırabilen bir varlık haline gelmesi düşüncesidir.
Bunun yanı sıra Türk milletinin haklarını her zaman dünyaya tanıtabilmesi, dünyaya duyurabilmesi düşüncesidir ve yine bunun yanı sıra bütün Türklerin kölelikten, yabancıların buyurduğu altında yaşamaktan kurtulmaları hepsinin bağımsız hale gelmeleri, bağımsız olmaları Türk ülkücülüğünün bir diğer görüşü, düşüncesidir. 
Türkeş ülkücülüğü de milli ve insani ülkü olarak ikiye ayırır. Milli ülkü yukarıda bahsettiğimiz yani faydası tüm topluma yayılmış amaçlar iken insani ülkü kişinin bir yaşam amacı belirlemesi, işini en iyi yapan olmasını ifade eder. Yani hem milletini hem kendisini geliştirmeye çalışacaktır. Türkeş her Türk Milliyetçisinin ülkücü olması gerektiğini belirterek ülkücülüğe verdiği önemi ayrıca belirtir.   

3. Ahlakçılık.,

Türkeş’e göre Ahlak:

Kişinin davranışlarını ayarlayan, sınırlayan ve bu davranışların hem kendisi için yararlı olmasını, kendisine mutluluk sağlayacak şekilde düzenlenmesini hem de çevresini rahatsız etmeden, zarara sokmadan çevresiyle uyuşmasını sağlamak üzere konulmuş olan kaidelerdir; münasebet prensipleridir, yaşama prensipleridir.
Türkeş Türk toplumunun ahlak kaynaklarını ise, İslam ve milli tarihe dayandırır.
Prensip olarak ahlakçılığı ise şöyle tanımlar:
Ahlâkçılık, her şeyden önce kişilerin ve toplumun millî ahlâk kurallarına bağlı olarak yetiştirilmesi ve millî ahlâk kurallarına bağlı olarak yaşaması ilkesidir.
Türkeş bir diğer tanımda ise şunları yazar:
Ahlakçılık derken her şeyden önce milletimizin dini olan İslâmiyet esaslarını ve İslâm inançlarını bunun başlıca kaynağı olarak almaktayız. Bunun yanı sıra kendi milli geleneklerimizi, milli tarihimizi ve milletimizin geçirmiş olduğu çeşitli tecrübelerin bize kazandırdığı kuralları göz önünde bulundurmaktayız.
Türkeş ahlakı bireyin devlete olan bağlılığını ve hatta devletin varlığının kişinin varlığından önde geldiğini pekiştirmek için kullanır. Bu düşünceleri bir ahlak kuralı olarak tanımlar. Ardında her ne olursa olsun dürüst hareket etmek, sabırlı hareket etmek ve büyüklere karşı saygılı, itaatli olmak, küçüklere karşı şefkatli olmak ve sevgi göstermek gibi ilkelerden bahseder.

4. İlimcilik.,

Türkeş İlimcilik prensibi ile ülkenin refahının artacağını öngörür. Refahı artırmak ise ilim ve teknik sayesinden güçlü bir orduya sahip olmaktan geçer. Bu nedenle Türkeş Türkiye’nin ilimde ve teknikte ilerlemesi gerektiği konusu üzerinde durur. Elbette bu teknik ilerlemenin ilk olarak askeri alanda meyve vermesi gerekmektedir. İlim ve teknikte ilerlemenin ise modern sanayinin kurulması, tarımın modernleştirilmesi ve gerekli beyin gücünün yetiştirilmesinden geçtiğini belirtir.
Türkeş önceliğin yüksek öğrenim kurumlarına verilmesi gerektiği üzerinde de durur. Ona göre bu kurumların yetiştirdiği kadrolar ilim ve teknikte ülkeyi daha iyi seviyelere getireceklerdir.
Türkeş Milli Eğitim’i de ele alır çünkü nihayetinde Milli Eğitim belirlenmiş bu amaçları gerçekleştirmek için birincil araçtır. Milli Eğitim’in dört amacını olarak ise şunları yazar:

a) Türk insanını yaşı ne olursa olsun Türk milletinin tarihinden şuur almış olan, Türk geleneklerinden şuur almış olan, Türk milletinin Milliyetçilik duygularıyla ve manevi değerleriyle beslenmiş olan insanlar olarak yetiştirmelidir.
b) Milli Eğitim Türk milletinin sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarına göre hedeflerini tayin etmeli ve Türk milletinin sosyal ve ekonomik ihtiyaçları önce tespit edilmelidir.
c) Türk insanını topluma yük olmadan yaşayacak, üretici olarak yetişecek ve topluma katkıda bulunacak şekilde yetiştirmesi esas olmalıdır.
d) Bugün dünya üzerinde tekniğin, teknik bilginin önemi hayati derecede artmıştır. Bunun için Türk çocuklarını teknik eğitime yönelik yetiştirmek gerekmektedir. Türk çocuklarını, Türkiye'nin ihtiyacı olan kalkınmayı sağlayacak bir eğitim göstererek yetiştirmek yoluna gidilmelidir.

Türkeş devlet meselelerinin çözümünde ise pozitivist bir tavır takınır. İlmi yol gösterici olarak kabul eder. İslam’a doktrinine sık sık atıfta bulunan Türkeş’in bu tavrı gariptir. Görülüyor ki Türkeş İslam’ı, devletin kutsallığı ve yönetime itaatin gerekliliği fikirlerinin teması olarak kullanmakta ve böylece milletin devlet için var olduğu fikrini tartışılmayan bir alana taşımaktadır. Bu davranış Türkeş’in üniformasını hala tam anlamıyla çıkarıp siyaset yapacak seviyeye gelemediğini göstermektedir.  

5. Toplumculuk.,

Türkeş bu başlıkta Türk toplumu ile ilgili çözümlemelerinden söz eder ve yapılması gerekenleri sıralar. Bunların tamamı devletin ekonomik olarak kalkınması amacına hizmet eden düzenlemelerdir.
Türkeş toplumculuğun tanımı ise şöyle yapar: 
Toplum menfaatinin, toplum varlığının üzerinde gözetilmesi demektir.
Türkeş toplumculuğun gereğini ise şöyle belirtmiştir:
Kişiler, toplumun yararını, toplumun yükselmesini, Türk milletinin korunmasını, yükselmesini, yaşatılmasını her şeyin üstünde görecekleri ve her hareketi Türk milletine yararlı mı yoksa zararlı mı olur düşüncesiyle değerlendireceklerdir.
Türkeş ayrıca, vatan, millet ve devlet menfaatlerinin birey menfaatlerinin her zaman üstünde olduğuna dikkat çekerek bireylerin her türlü davranışlarından bu parametreye uymalarını gözetir. Hal böyleyken Türkeş yine “millet devlet içindir” söylemini seslendirir.
Türkeş toplumculuk görüşünü iki bölüme ayrılır. 

a. Ekonomiyi temsil eden bölüm,
b. Sosyal yapıyı ilgilendiren, sosyal görüşü temsil eden bölüm.

a. Ekonomiyi Temsil Eden Bölüm.,

Türkeş ekonomik görüşünü sanayinin kurulması, modern tarıma geçilmesi ve böylece kalkınması ile ifade eder. Sanayi ve tarıma dengeli önem verilmesi gerektiği üzerinde duran Türkeş bunları uzun uzun yazdıktan sonra Türk milletinin kalkınması için uygulayacağımız model nedir? Sorusunu sorar.
Anayasamızın kabul ettiği sistemin “Milli Ekonomi Sistemi” olduğunu söyleyen Türkeş, Milli Ekonomi Sisteminin esasında karma ekonomiye dayandığını, fakat bu karma ekonominin klasik karma ekonomi değil, modern karma ekonomi olduğunu ifade eder. Modern karma ekonominin farkı ise kamu ve özel sektör dışında bir üçüncü sektörü millet sektörünü içinde barındırmasıdır. 
Türkeş uygulayacağı modele "Üçlü Esasa Dayanan Karma Ekonomi" modeli adını verir. 

Bu Model ile; 

i. Özel teşebbüs desteklenecek, yardım görecek, 
ii. Devlet eliyle kamu yatırımları yapılacak, 
iii. Toplum sosyal dilimler, gruplar halinde, kooperatifler halinde, üretim ve tüketim birlikleri halinde teşkilatlandırılarak tasarruf sandıkları kurarak, MEYAK gibi, OYAK gibi kuruluşlar meydana getirilerek millet eliyle yatırımlar yapılması sağlanacaktır.

Gerçektende ne kapitalist ne sosyalist üçüncü bir yol olarak görülebilir bu model. Nihayetinde ne tam kapitalist kurallar ne de tam sosyalist sistem egemendir. 
Türkeş’in bu modelde kastettiği üçlü esas: Özel sektör, kamu sektörü ve millet sektörüdür. Türkeş ayrıca İtalyan faşizmindeki korporatif sisteme benzeterek Türk toplumunun altı sosyal dilime ayırmış ve iktidarında söz konusu altı meslek grubunu korporasyonlar şeklinde örgütleyerek ülkeyi yönetmek istemiştir.  Bu altı sosyal dilim Türkeş’in kalkınma modelini kapitalizmden uzaklaştırmaktadır. Çünkü üretim araçları üçüncü bir sektör olan millet eline geçmekte ve gelir adaleti sağlanmaktadır. Türkeş bu konuda şöyle yazar: 
Altı sosyal dilimimiz fabrikaların sahibi olunca, üretim araçlarının mülkiyetine, kara ve işyerinin yönetimine de katılmış, ortak olmuş olacaktır. Bunun sonucunda tam manasıyla sosyal adalet de sağlanıp, gerçekleştirilecektir. … Böyle bir iktisadi düzende gelir dağılımı da adil olacaktır.
  Bu altı dilimi ise şöyle sıralayabiliriz. Köylü dilimi, işçi dilimi, esnaf dilimi, memur dilimi, işveren dilimi ve serbest meslek mensupları dilimi. Her dilimin kendi içinde ayrı ayrı bir tasarruf teşkilâtı kurması gerekmektedir.

Türkeş Mülkiyet hakkı için ise şunları yazmaktadır:

Milli Doktrin Dokuz Işık mülkiyeti insan haklarının vazgeçilmez bir bölümü kabul etmektedir. Fakat mülkiyetin kapitalist sistemde olduğu gibi belirli kimselerin elinde yığılmasına ve mülkiyet hakkının başka kimselerin üzerinde sulta kurmak vasıtası olarak kullanılmasına karşıdır.
Görüldüğü gibi Türkeş mülkiyet dağılımındaki eşitsizliğe vurgu yapmaktadır. Türkeş mülkiyet hakkının gerekliliği için de şunları yazar:
Mülkiyet kavramı ile hürriyet kavramı arasında çok sıkı bir bağlantı vardır. İçtimai ve iktisadi adalet, hürriyet ve eşitlik, sömürüden kurtulma, yabancılaşmadan uzaklaşıp, insanların maddi ve manevi ilişkilerini geliştirmesi, mülkiyet ilişkisine bağlıdır. İnsanlar, sınıflar ve toplumlar arsındaki farklılaşmanın, sömürü ve yabancılaşmanın temel sebebi, bazılarının mülkiyet sahibi olup, bazılarının olmamasıdır.

 Türkeş’in söylemlerinde “özel mülkiyete karşı değiliz” vurgusu sık sık dillendirilir. Hatta Sovyetler Birliği eleştirisinde de temel farkı da mülkiyetin adaletli bir şekilde dağıtılması görüşüdür.  İşte Dokuz Işık bu başlığı ile bunu da engelleyecektir. Türkeş bunun da bahsettiğimiz altı dilimin de kendi arasında kuracağı sandıklarla yapacağı yatırımlarla olacağını belirtir ve bu konuda şunları yazar:

Bu maksatla her sosyal dilim bir tasarruf sandığına, bir tasarruf teşkilatına sahip olacaktır. Bugün yurdumuzda kurulmuş olan OYAK gibi, kurulmaya çalışılan MEYAK gibi. Bu tasarruf sandıklarında, her vatandaşın kendi imkânlarına göre toplanan tasarrufları millet sektörünün yapacağı yatırımları meydana getirecektir. Bu yatırımların sahipleri bu tasarrufları yapan kişiler olacaktır. Hisse senetleri vasıtasıyla kurulan fabrikalar, kurulan tesisler bu tasarrufları yapan vatandaşlarımızın malı olacaktır, mülkü olacaktır. Böylece her vatandaşa mülkiyet hakkı sağlanacak ve mülkiyet yaygınlaştırılmış hale getirilecektir.
Alparslan Türkeş 19. asırdan bu yana yaratılmaya çalışılan sermaye birikimi için de yapılması gerekenleri sıralar: Türk milletinin tasarrufla edindiği birikimler ile büyük sermaye birikimi sağlanması yolu; halkın kullanılmayan emeğinin kullanılması. Bunlardan kastı ise işsizlerdir.
Türkeş yatırımların önceliğinden söz eder ve süslü binalar yapmak, opera binaları yapmak, kapalı spor salonları yapmak gibi faaliyetlerin refah artışına direk etkisi olmadığını ileri sürerek bunların öncelik olmaması gerektiği üzerinden durur. Ona göre öncelikle Türk üretimini arttıracak ve Türkiye’nin gelirini, iktisadi gücünü arttıracak faaliyetlerin yapılması gereklidir. Bu “ölü yatırım”ları Türkeş gereksiz bulmamakla birlikte bunlara ayrılan kaynağın öncelikle sanayi ve tarıma aktarılmasını savunur. 
Toplumculuk ilkesinde gözetilen hususları üç ayrı bölümde açıklar:

I. Özel Teşebbüs.,

Toplumun kalkınmasında özel teşebbüs desteklenecek, himaye edilecektir. Fakat bunu yaparken işveren işçi ilişkilerini karşılıklı olarak iki tarafın da haklarını koruyacak ve her iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına olmayacak şekilde denetlenmesi, düzenlenmesi, nezaret altında bulundurulması esasını şart koşuyoruz.
Türkeş işçi ile işveren arasında devlete hakem görevini vermiştir.

II. Küçük Sermayenin Birleşmesi

Burada kastedilen şey halkın elindeki küçük sermayelerin -ki yukarda benzer şeyler söyledik- birleştirilerek büyük yatırımlar haline getirilmesi ve mülkiyetin toplum içinde bölünmesidir.

III. Sosyal Yardım ve Güvenlik Teşkilatı 

Bu da Türk Milletini içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve güvenlik teşkilâtı meydana getirmek görüşüdür. 

Türkeş burada Osmanlı dönemi yardımlaşma sandıkları, loncalar, vakıflar, mahalle teşkilatlarından esinlenmiş ve bunların tekrar hayata geçirilmesini planlamıştır. Belirtmek gerekir ki Osmanlı toplum yapısı Türkiye toplum yapısından farklıdır. Osmanlı’da toplumlar gelir dağılımına göre değil dini olarak tabakalaşmışlardı. Yani zengin Ermeni ile fakir Ermeni ya da zengin Müslüman ile fakir Müslüman aynı mahallede yaşıyordu. Türkiye’de ise dikey tabakalaşma vardır yani zengin fakir ayrımı tabakalaşmanın tek ölçeği olup etnik ya da dini farklılıklar önemsiz hale gelmiştir. Bu nedenle zengin Müslüman ile zengin Yahudi aynı tabakada ve toplumsal mekânda buluşur. Böyle olunca Türkeş’in sözüne ettiği yardımlaşma sistemi temelden çöker. Çünkü bu yardımlaşma sistemi özünde gelir dağılımını eşitlemeye ve zenginden fakire kaynak tahsisine dayalıdır. 
Türkeş yukarıda anlattıklarımızdan başka toplumun psikolojik yapısına da değinir. Toplumun karamsar olduğunu ve bu nedenle kendisini meşgul ve mutlu edecek sanatsal faaliyetlerde bulunmasının ve sonuçta mutlu ve pozitif olmasının onun iş gücene artı değer katacağını savunur. Velâkin Türkeş daha öncesinde kaynakların opera, spor salonu vb “ölü yatırım”lara öncelikle verilmemesi üzerinde durarak burada kendiyle çelişmiştir. Yine Türkeş “sanat toplum için, toplum yararına kullanılacaktır” diyerek faşist devlet yönetimlerini andırmıştır.

6. Köycülük.,

Köycülük iki temel görüş şunlardır: Birincisi tarım kentleri görüşüdür; tarım kentleri esasına göre köy grupları meydana getirmek yani köyleri köy grupları halinde teşkilâtlandırarak ihtiyaçlarını karşılamak. İkincisi de tarımı hızla modernleştirmek ve teşkilâtlandırmak için tarım ve toprak reformuna başvurmak, tarım ve toprak reformunu birlikte yapmak. 
Türkeş bu başlığa büyük önem vermiştir çünkü bu doktrinin yazıldığı dönemde nüfusun %65 kadarı köylü nüfusu oluşturmaktadır. Türkeş bu sayının azaltılmasını ve tarım reformu ile köylerin daha sistemli/teşkilatlı hale gelmesi gerektiğini savunur. Sayıları çok fazla olan köylerin merkez köyler etrafından birleşerek cazibe merkezleri oluşturulmasını, kaynak tahsisinin böylece daha az yapılması ile kalkınmanın daha hızlı olacağını açıklar. Daha önce söz ettiğimiz altı dilimden en kalabalık olan köylü dilimin yardımlaşma ve sermaye biriktirme amacıyla kurulan, Türkeş’in “Köy-Ak”  dediği teşkilatı ise tarımın dünya ekonomisine açılmasını sağlayacaktır.
  
Türkeş’e göre komünistlerin “ağalık edebiyatı” yaparak savundukları toprak reformu ise gerçekte akılcı değildir.  Çünkü teşkilata önem veren Türkeş, toprakların köylülere dağıtılmasının ve işlenemeyecek derecede küçültülmesinin üretimi engelleyeceğini öngörür. Bunların sebebi olarak da köylü nüfusun diğer ülkelere oranla çok daha kalabalık olmasını gösterir.

7. Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik.,

İnsanlar için mutluluk her şeyden önce hür olmaya bağlıdır. 
Her ne bahane ile olursa olsun, her ne isim altında olursa olsun insanları hürriyetsizliğe sürükleyen her çeşit davranışa karşıyız. 
Bu sözlerle hürriyete verdiği önemden söz eden Türkeş “İnsan Hakları Beyannamesi”nde ve “Birleşmiş Milletler Anayasası”nda yer alan tüm özgürlükleri kastettiğini belirtir. 
Türk milleti için uygun gördüğümüz yönetim sistemi de Hürriyetçi Demokrasi sistemidir.
Aslında hürriyetçi demokrasinin Türkeş tarafından ya da bir yönetim grubu tarafından uygun görülüp işletilmesi temelde “özgürlük”le çelişir. Çünkü özgürlük birincil olarak ifade özgürlüğünü ve seçim özgürlüğünü kapsar. “Hak verilmez alınır” sözü de bu duruma benzer bir haldedir. 

8. Gelişmecilik ve Halkçılık.,

Dokuz Işık'ın sekizinci ilkesi “Gelişmecilik”tir. Türkeş gelişmeciğin tanımını şöyle yapmıştır: 
Daima daha iyiyi, daha gelişmiş bir durumu el de etmek için araştırma yapmak; daha iyiye, daha mükemmele varmak arzusu taşımak ve bunun için çareler aramaktır.

Bununla beraber Türkeş gelişmeciliği devrimsel değil revizyonist bir tavırla açıklar:

Gelişmecilikte içinde bulunulan durumu yıkmak, devirmek söz konusu değildir. İçinde bulunulan durumu düzeltmek, yeniden durumu düzeltmek, yeniden düzenlemek, geliştirmek bahis konusudur. Yeni devrimcilik, gelişmeciliğin zıddı bir düşüncedir; görüştür. 

Türkeş devrimciliği neden bir yol olarak kabul etmediğini de şu sözlerle açıklar: 
Devrimcilik geçmişe ait her şeyi yıkmak, geçmişe ait her çeşit değerlerimizden vazgeçmek ve bizimle, tarihimizle ilgisi olmayan, nereye varılacağı kestirilemeyen bir başka durum meydana getirmek anlamını taşımaktadır.
Tüm bunlara rağmen Türkeş Cumhuriyet devrimlerine karşı olduğunu belirtmemiştir. Türkeş’in bu tavrı komünizme cephe almasından olsa gerek tamamen sosyalist devrim söylemlerine dir. 

Gelişmeciliğin bir diğer önemli faktörü ise, tabiat olaylarının, tabiat güçlerinin insanlara, insan toplumlarına zarar vermesini önlemek, buna karşılık tabiat güçlerinden tabiat olaylarından insanların, insan toplumlarının mümkün olduğu kadar büyük ölçüde yararlanmasını sağlamaktı.  
Türkeş gelişmecilik ilkesini Milli Doktrinin içine koyuş nedeni ise şöyle açıklamıştır:
İşte bütün gençlerimize, bütün memleketimizin insanlarına gerek kendi şahsi yaşayışlarında ve şahsi işlerinde, mesleklerinde daima daha iyiye varmak, daha mükemmele ulaşmak, daha güzeli elde etmek aynı zamanda milletimiz için, vatanımız için, devletimiz için daha yükseğe çıkmak daha kalkınmış, daha ileri bir duruma gelmek isteğiyle, ihtirasıyla yol aramak, çare aramak, çalışmak gerektiğini ortaya koymak istemekteyiz. Bunun içindir ki, gelişmecilik ilkesini Milli Doktrinin içine koymuş bulunmaktayız.

Türkeş gelişmecilik ile daha ileriye daha iyiye gitmeyi kastetmiştir. Türkeş bu konuda hırslı olmayı ve her zaman daha iyisini istemenin ve yapmanın faydası üzerinde durur. Böylece basamak basamak ilerlemek ve refahı arttırmak mümkün olacaktır.  

Türkeş sistemde değişikliği savunmuştur. Ona göre devrimsel bir hareket geçmişle bağların kopması anlamına geleceğinden oldukça zararlıdır.  Ayrıca gelişmecilik ile doğadan yararlanma yoluna gidilmesi gerektiğinden söz eder.
Son olarak Türkeş halkçılık hakkında şunları yazar:
Halkçılık deyimiyle kastedilen şudur: Her şeyin halkla beraber, halk için olması ve halka doğru olması ve halk tarafından olması.
Görülüyor ki Türkeş yine bir çelişki içinde kalmıştır. Daha öncesinden milletin devlet için var olduğunun altını çizen ve hatta sanatın toplum için yapılmasını isteyen Türkeş’in her şeyin halk için olduğunu ve hürriyetlerin vazgeçilmez olduğunu söylemesi siyasi bir manevra olarak görülemeyecek kadar mantıksızdır.   

9. Endüstricilik ve Teknikçilik.,

Türkeş bu başlıkta sanayiden ve onun temeli kabul ettiği teknikçilikten bahseder. Türkiye’de hafif sanayiden öte ağır sanayinin kurulmasını ve böylece modern tarıma geçilmesi gerektiğini söyleyen Türkeş, dünya milletlerinin atom ve uzay çağındayken Türkiye’nin henüz elektrik çağına giremediğini yazar. Fakat Türkeş endüstriye ve teknikçiliğe verilen önemin tarıma da aynı şekilde verileceğini ve bunların birbirinin fırsat maliyeti olmadığını belirtir.

Gelişmiş ülkelerle arasındaki fark giderek artan Türkiye’nin durumuna vurgu yapan Türkeş mevcut politikalarla bu farkın giderek artacağını savunur. Ve ona göre yapılması gerekenler; ivedi şekilde ağır sanayinin kurulması ve bunun için teknik alanında ilerlemenin sağlanması ve modern tarıma geçilmesidir. 
“Müreffeh ve Kuvvetli Türkiye” için kalkınma programının sanayi ayağını Türkeş ayrıca söyle ifade etmiştir: 

Kalkınmanın ana stratejisine hâkim olabilmek için ağır sanayi enerji menbaaları, demiryolları devlet elinde kalmalı; hafif sanayi özel sektöre devredilmelidir. (…)Yapılacak iş devleti otelci, kunduracı, bezci, kasap ve meyhaneci halinden çıkarmak ve sanayin nazım sektörünü de karcı, çıkarcı bir zihniyetle işleyen kayırılmış dostlar tagallübünden kurtarmaktır.

Son olarak Türkeş ULU TANRI’dan  güç ve imkân vermesini niyaz ederek ana ilkelerin özetini bitirir.   

SONUÇ

Dokuz Işık genel itibari ile sistemli yazılmamış bir eserdir. Örneğin kavram tanımları metin içinde karmaşık bir vaziyette bulunur. Bun nedenle Dokuz Işık’ı anlamak Türkeş’in ayrıca diğer eserlerini referans almak ile söz konusu olabilir. Çünkü Dokuz Işık adlı eserinden fikirlerini açıklamada ise oldukça basite kaçmıştır. Belirtmek gerekir ki Türkiye’nin sorunlarının saptanmasında nispeten başarılı olan Türkeş yapılması gerekenleri sıralarken faşist devlet uygulamalarını andırır. 

Kalkınmanın ön şartı sanayileşme, sanayileşmenin ön şartı sermaye birikimidir. Sermaye birikimi ise üretim araçları üretiminin millileştirilmesi anlamına gelmektedir. Bir ülkenin üretim araçlarını kendi ülkesinde milli sermayesiyle yapabilmesinin şartlarıysa öncelikle toplumu bu yönde motive etmek ve bu yöne kanalize ederek seferber etme gerekliliğidir.  Bu nedenle Türkeş’in doktrinin tüm başlıkları nihayetinde -insanları moralize etmek gibi yan amaçları ile bile olsa- ekonomik kalkınmayı sağlama amacı taşır. Türkeş kalkınmayı ise modern tarım ve ağır sanayinin kurulması tabanında düşünür. Tüm bu kalkınma sistemini ise ne komünist ne kapitalist “üçüncü yol”la yapmayı düşünür. Temelde kalkınma aracı ise, toplumu İtalyan faşizmindeki korporatif sisteme benzeterek altı sosyal dilime ayırmak ve her dilimin sermaye birikimi yapmasını sağlamaktır. Türkeş’in modern tarım ve ağır sanayiye geçişi de bu açıdan bu birikime dayanır. 
Ekonomik kalkınmanın özü de bu iki gelişme olunca Türkeş’in ekonomik refah sisteminin bu altı sosyal dilim ve akabinde meydana gelecek sermaye birikimi üzerine inşa edilmiş olduğu açıkça görülür. Fakat sosyal yapıların dinamik ve kaotik yapıları itibari ile bu derece ayrıntılı düzenlemelere uygun olmadığı tarihin seyri içinde anlaşılmıştır. 

Türkeş’in devlete itaati pekiştirmesinin nedeni ise devletin söz ettiğimiz “milli kalkınma” ve “milli kültür” gibi temel gayelerin uygulayıcısı konumunda olmasıdır. Bir tarafta üretim biçimde yapılması gereken değişimle açıklanan maddi kalkınma; diğer tarafta, üretim ilişkilerini de tamamlayacak olan, sosyal ilişkilerde içselleştirilmesi gereken manevi kalkınma vardır.  Devlet ise bunları gerçekleşmesi için çalışan güçtür. 

Söz etmemiz gereken bir başka nokta ise Türkeş’in “genç” nüfusu ocak içi eğitim vb uygulamalarla oldukça başarılı biçimde tarafına çekmiş olmasıdır. Adana Kongresi’nden CKMP’nin yeni programına muhalefet şerhi koyanlardan biri olan Zonguldak delegesi Müfit Duru, program tasarısı için yazdığı muhalefet şerhinde bu konudan şöyle bahseder: 

“Gençliğin siyasi bir eğitimle yetiştirilmesini öngören hüküm için, bu hüküm demokratik hiçbir memlekette hiçbir siyasi partide, görülen bir husus değildir. Bu tarz prensiplere ancak Lenin Rusya’sında, Mussolini İtalya’sında, Hitler Almanya’sında ve Franco İspanya’sında rastlanabilir.”

Alsaç’ın adı geçen yükseklisans tezinde de yazdığı gibi Türkeş’in doktrini birbirinden ayrılmayan iki amaca hizmet eder; bunlardan biri maddi kalkınma diğeri ise manevi kalkınmadır. Maddi kalkınma söz ettiğimiz sanayileşme hamlesi iken manevi kalkınma ise bunu gerçekleştirecek toplumsal birlikteliğin gerçekleştirilmesi, toplumun tek dil ve kültür ile bütün hale gelmesi, toplumun sosyal inanç, ahlak ve kültür figürleri ile devlete sadakatinin sağlanması, toplumsal bilinç oluşturulması ve toplumda her bireyin üretime katılmasıdır.
Açıkça görülmektedir ki Türkeş’in asıl gayesi kalkınmadır. Milliyetçilik, İslam vb kültürel kavramlar Türkeş için sadece bu amaca yönelik araçlardır. Türkeş için milliyetçilik Atsız’daki asıl gaye olmamıştır. Türkeş için milliyetçilik motifi, kalkınmaya yönelik bir araçtan öte değildir. 

Türkeş için milliyetçiliğin sadece bir kalkınma amacı olduğunu Dokuz Işık adlı eserinden gayet net anlayabiliriz:

 Bir insanın kendisine saygısı yoksa kendini aşağı görürse, kabiliyetsiz hissederse, o insanın büyük iş yapması, içinde bulunduğu çevreye yararlı olması mümkün olamaz. Bir insan bir hendeğe doğru “Ben bu hendeği atlıyamam, gücüm yetmez, kabiliyetim yoktur" endişesiyle ümitsiz ve tereddütlü gelirse, o hendeği aşamaz, atlayamaz. Bir insan kendine güvenerek “Ben kuvvetliyim, ben bu hendeği hiç yüksünmeden atlayabilirim’’ diye korkusuzca gelirse atlar. Zafer, hiç bir zaman mahvolduklarını zannedenler tarafından kazanılamaz. Milletlerin hayatı da böyledir. Milletler kendi varlıklarının değerini hissederler, kendi kudretlerine inanç duyarlar, kendi izzetinefislerini her şeyin üstünde tutabilirler ve kendi varlıklarına saygı duyarlarsa, uygarlık âleminde büyük varlık gösterirler, büyük eserler meydana getirirler ve aynı zamanda kendi toplumları içinde yaşayan bütün insanları mutluluğa, refaha erdirirler. Bundan dolayıdır ki, biz prensiplerimizin başına milliyetçiliği koyuyoruz.

Görüldüğü gibi Türkeş’le özdeşleşen milliyetçilik Türkeş için aslında sadece bir araçtır. Bu araç bireylerin kalkınma yolunda daha istekli ve inançlı olmalarını sağlar. Gaye kalkınmaktır. Bu nedenle MHP, CKMP’den aldığı milliyetçi söylemi değiştirmiş ve kalkınma yolunda bir araç konumuna indirgemiştir. Fakat günümüzde hala MHP’in temel misyonun toplumu milliyetçi hissiyatlarla bir araya getirmek olduğu sanılmaktadır. Oysa Türkeş MHP’nin amacı kalkınmaktır. Milliyetçilik buna hizmet eden bir araçtır. Araç amaç konumuna gelmemiştir asla. Türkeş’in bu manevrası yani araç-amaç kavramlarını muğlaklaştırması insanların kalkınmaya katılmasa bile milliyetçi hislerle MHP’li olması yolunu açabilmiştir. Sonuçta Türkeş’in kalkınmayı açık bir gaye olarak belirtip milliyetçiliğin salt araç olduğunu açıklaması bu partiye salt milliyetçi gaye ile oy verenleri kaybetmesi anlamına gelebilirdi. Nitekim Türkeş öyle yapmadı.

1963’ten kalp krizi geçirdiği 4 Nisan 1997'ye dek sivil arenada siyaset yapan Alparslan Türkeş, partiye yön veren, partiyle bütünleşen karizmatik kişiliği ile Türk siyasi tarihinde yerini almış ender liderlerdendir.    

HAZIRLAYAN;
Davut Taş.,
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Yükseklisans I. Sınıf

KAYNAKÇA

ALSAÇ, Neşe Tarhan, “TÜRKİYE’DE MİLLİYETÇİLİK VE KALKINMA: ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN ÇALIŞMALARI VE GÜNÜMÜZE ETKİLERİ” Yükseklisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat ABD, İstanbul 2009,
AHMAD, Feroz, “MODERN TÜRKİYE’NİN OLUŞUMU”, Kaynak Yayınları, 9. Basım, 2011.
AHMAD, Feroz, “DEMOKRASİ SÜRECİNDE TÜRKİYE”, Hil Yayınları, 4. Basım, 2010.
AKŞİN, SİNA (yayın yönetmeni), “Çağdaş Türkiye 1908-1980 4. Cilt”, Cem Yay., 10. Basım, 2008.
BİRAND, M. Ali, “Türkiye’nin Avrupa Macerası 1959- 1999”, Doğan Kitap, 11. Basım, 2011.
ÖZDEMİR, Zeki, “1965-1969 yılları arasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Patisi ile Milliyetçi Hareket Partisi” Yayınlanmamış Yükseklisans Tezi, Gazi Üniversitesi SBE, 2007.
YALÇIN - ÇAY, Semih – Abdulhaluk, “Tarihte Türkler ve Alparslan Türkeş ” Berikan Yayınevi, I. Basım, 2003.
YALÇIN, Soner, “Siz Kimi Kandırıyorsunuz”, Doğan Kitap, I. Basım, 2008.
TÜRKEŞ, Alparslan, “Milli Doktrin Dokuz Işık”, Kamer Yayınları; İstanbul, 1997.
TÜRKEŞ, Alparslan, “Temel Görüşler”, İstanbul Dergah Yayınları,  
VURUCU, İkbal, “Osmanlıdan Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığına Kadar Türk milliyetçilerinde Turancılık Algısı”, Yükseklisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji ABD Konya 2009,

https://www.academia.edu/37620975/DOKUZ_I%C5%9EIK_ALPARSLAN_T%C3%9CRKE%C5%9E_%C3%96ZET

***