YAKIN DÖNEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAKIN DÖNEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2017 Pazar

TÜRKİYE’NİN YAKIN DÖNEM DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI SERÜVENİ


TÜRKİYE’NİN YAKIN DÖNEM DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI SERÜVENİ 



2002-2012 DÖNEMİ DEMOKRATİKLEŞME SÜREÇLERİ,

1961 ve 1982 Anayasaları 

Türkiye’de demokrasiye geçiş, çok partili siyasi hayata geçişle aynı zamana denk gelmektedir. Çok partili siyasi hayata geçişin önemli nedenlerinden birinin, II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası alanda yaşanan gelişmeler olduğu bilinen bir husustur. Ancak çok partili siyasi hayat sonrası demokratik düzen çok uzun sürmemiş; kısa bir süre sonra gerçekleştirilen askeri darbe ile sekteye uğratılmış tır. Darbe sonrasında devlet yeniden kurgulanmış ve yapılandırılmıştır. Bir yandan askeri/sivil bürokraside ve üniversitelerde geniş kapsamlı tasfiyeler yapılırken, diğer yandan yeni Anayasa ile çok titiz biçimde bu yeni kurguya uygun bir devlet yapılanması oluşturulmuştur. 

Çok partili siyasal hayata geçildikten sonra kabul edilen 1961 ve 1982 Anayasaları, her ne kadar Cumhuriyetin nitelikleri arasında “insan hakları”, “hukuk devleti” ve “demokratik devlet” gibi ilkelere yer vermişse de; bu bağlamda kendine özgü bir yaklaşım benimsemiştir. 

Bunun sonucu olarak her iki anayasa dönemi uygulamalarında anayasadan kaynaklanan nedenlerle insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri ile çelişen önemli sorunlar ortaya çıkmıştır. 

1961 Anayasası’nda ilk kez Cumhuriyetin nitelikleri arasında insan haklarına dayanan, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkelerine ve bu ilkelerin gereği olan kurum ve kurullara yer verilmiştir. 1961 sonrasında yargısal denetim etkinliğini sağlayacak mekanizmalar olarak Anayasa Mahkemesi ve Danıştay oluşturulmuş, ayrıca yargının bağımsızlığının tesisi amacıyla Yüksek Hakimler Kurulu ve Yüksek Savcılar Kurulu öngörülmüştür. Ancak, ilk bakışta olumlu karşılanabilecek bu yeniliklerin uygulamada farklı sonuçlar doğurduğu, 
Anayasa Mahkemesi örneği başta olmak üzere görülmüştür. Zira Anayasa Mahkemesi göreve başladığı günden itibaren insan hakları ve demokrasi doğrultusunda hareket etmek yerine devleti koruyucu bir yaklaşım geliştirmiş; siyasal hayatın yapı ve işleyişine yönelik kararları sürekli tartışma konusu olmuştur. 

Söz konusu sorunlu yaklaşımın, 1982 Anayasası’nda da devam ettiği görülmektedir. 1982 Anayasası’nın bu noktada 1961 Anayasası’ndan 
en önemli farkı, devletçi/vesayetçi tercihi saklı değil, daha açık biçimde ifade etmiş olmasıdır. Zira 1982 Anayasası’nın gerek başlangıç kısmında ve gerek maddelerin kurgulanmasında, devlet ve devletin kutsallığı çok belirgin biçimde insan haklarının önüne geçirilmiştir. 

Vesayet Sorunu 

Türkiye’de demokrasiye geçiş sonrasında yaşanan gelişmelere ve demokratik rejimin işleyişine bakıldığında göze çarpan önemli bir özelliğin “vesayet” olduğu görülmektedir. Vesayet olgusu, hem askeri darbe ve muhtıralarda hem de 1961 ve 1982 Anayasalarının işleyişinde kendisini göstermektedir. Seçimle göreve gelen iktidarların 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbeler ile devrilmesi ve 12 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997 tarihlerinde iktidarları hedef alan muhtıralar, vesayet aktörlerinin gücünü göstermektedir. 
Sahip oldukları güç, vesayet aktörlerinin siyasi iktidarlar karşısında konumlarını pekiştirecek bir anayasal yapılanmayı da beraberinde getirmiştir. Vesayet bağlamında en önemli kurumlardan birisi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) olmuştur. 1961 Anayasası ile anayasal düzeyde bir kurum olarak düzenlenen MGK, milli güvenlik konularında siyasi iktidarlara yardımcı olmak üzere getirilmişti. Ancak 
özellikle askeri yetkililerin kuruldaki ağırlığı dolayısıyla MGK’da alınan kararlar adeta siyasi iktidarlar açısından bağlayıcı olarak algılanmaktaydı. 
Ayrıca milli güvenlik kavramının geniş kapsamlı biçimde tanımlanması nedeniyle, askerler, siyasi iktidarların yetkilerine de müdahale edebilmekteydiler. 

Türkiye’deki vesayet olgusu bağlamında silahlı kuvvetler dışındaki erkler ve bürokratik aktörler de unutulmamalıdır. Bunlar içerisinde yargı özel bir önem taşımaktadır. Zira verdiği kararların bağlayıcı olması ve başka bir kamu erkinin denetimine tabi olmaması dolayısıyla yargı daha farklı bir konumdadır. Yargı kararlarının bağlayıcılığı bir hukuk devletinde yargının, hukuku esas alarak karar vermesi nedeniyledir. Bununla birlikte eğer yargı, hukukun ötesine geçerek karar alıyor ve bu kararlar yine de bağlayıcı oluyorsa, böyle bir durumda 
rejimin işleyişi hukuk devleti ilkesinin tamamen dışında gerçekleşmiş olacaktır. Nitekim Türkiye’de yüksek yargı organlarının, geçmişte Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın bazı kararlarında daha bariz biçimde görüldüğü üzere, söz konusu vesayetçi anlayış doğrultusunda hareket ettikleri ve kararlarını şekillendirdikleri pek çok örnekle karşımıza çıkmaktadır. 

Hukuk Devleti ve Yargı 

Hukuk devleti ilkesinin esası, kamu erkini kullanan tüm kişi ve kurumların hukuka bağlı olmasıdır. Hukuk devletinde yasama ve yürütme ancak hukukun öngördüğü sınırlar dahilinde yetkilerini kullanabilir. Söz konusu erkler hukuka uygun olmayan tasarruflarda bulunduğunda, yargı denetimi zorunlu bir mekanizma olarak devreye girer. Bu nedenle hukuk devletinde yargı denetiminin ve yargı erkinin siyasi sistem içerisinde özel bir konumu bulunmaktadır. Yargı, niteliği gereği hukuku ve insan hakları ilkelerini esas alarak karar vermek durumundadır. Gerçekleştirdiği denetimde dayanacağı kuralların her zaman tam anlamıyla açık olması da mümkün değildir. Bu gibi durumlarda yargı, yapacağı yorumlarda özgürlükçü ve hukukun genel ilkeleri doğrultusunda bir içtihat sergilemelidir. Ancak bu şekilde hareket etmesi durumunda yargı, hukuk devletindeki işlevine uygun bir konuma gelebilir. 

Bununla birlikte Türkiye’de yakın dönemde yargının tam anlamıyla bu işleve uygun biçimde hareket ettiğini söyleyebilmek güçtür. 

Zira özellikle konjonktürel olarak vesayet aktörlerinin etkin olduğu dönemlerde veya vesayetçi anlayışın baskın olduğu durumlarda yargı, hukuk ve özgürlüklerden ziyade devletin tutumu ve ideolojik tercihler doğrultusunda kararlar verebilmektedir. Bunun yanında yargı, ölçüt olarak aldığı hukuk normunun evrensel standartların gerisinde kalması nedeniyle hukukun üstünlüğü ilkesini zedeleyecek kararlara da imza atabilmektedir. Bir diğer önemli husus ise yargı mensuplarının yetiştirilmesi ve birikimi ile ilgilidir. Tüm bu nedenlerle 
Türkiye’de hukuk devletinin hayata geçirilebilmesi ve yargısal vesayetin sonlandırılması noktasında değişik raporlara da konu olan önemli sorunlar ve aksaklıklar kendisini göstermektedir. Sonuçta yargı, hukuk devletinde kendisinden beklenileni tam anlamıyla veremediğinden yapılması gereken reformların önemli bir ayağını oluşturmaktadır. 

Demokrasi Standardının Yükseltilmesi, Vesayetin Aşılması ve Sivilleşme 

2000’li yıllara gelindiğinde iç dinamikler, Türkiye’nin uluslararası hukuk taahhütleri, AB süreci, bölgesel ve küresel gelişmelerin etkisiyle değişim kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu gelişmelere, Türkiye’nin hızlı gelişen dinamik özel sektörü ve büyük genç nüfus kitlesi ile bunların taleplerini de eklemek gerekir. Tüm bu dinamiklerin etkisiyle anayasal ve yasal düzeyde insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti standartlarının yükseltilmesi ihtiyacı doğmuştur. 

Demokrasi perspektifinden bakıldığında, 1982 Anayasası’nın öngördüğü hukuki yapının ciddi değişikliklere tabi tutulması gerektiği kolaylıkla fark edilebilir. Ancak bir hukuki düzende yapısal reformların gerçekleştirilmesi için temenniler yetersiz kalmaktadır. Dünya ve Türkiye deneyimlerinin gösterdiği gibi, demokratikleşme dalgası olarak nitelendirilebilecek değişikliklerin gerçekleştirilmesi, güçlü ve kararlı siyasi iktidarları gerektirir. Böyle bir reformun yapılabilmesi için aynı zamanda istikrarlı bir döneme de ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle 1982 Anayasası döneminde güçlü demokratikleşme girişimleri aynı zamanda istikrarlı hükümetlerin olduğu dönemlere denk gelmektedir. 

1982 Anayasası’nda öngörülen siyasi modelin ihtiyaçlara cevap vermemesi ve bu nedenle anayasal ve yasal reformların yapılması zorunluluğu, yaşanan gelişmelerle de doğrudan ilgilidir. Türkiye’de 1990 sonrasında gittikçe artan biçimde insan hakları ile ilgili bir bilinçlenme oluşmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden (AİHS) kaynaklanan bireysel başvuru hakkının tarafımızdan tanınmasından bugüne kadar, Türkiye’den, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvuru sayısının giderek artıyor olması ve bu başvuruları azaltabilmek amacıyla iç hukukumuzda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının kabulü, anılan bilinçlenme ile doğrudan ilgilidir. Türkiye’nin önce -1987 yılında- AİHS’deki bireysel başvuru hakkını ve daha sonra -1990 yılında- AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini tanıması sonrasında AİHM’nin Türkiye ile ilgili konularda verdiği kararlar gündemi daha fazla meşgul etmeye başlamıştır. Aynı zamanda verilen kararların bağlayıcı olması ve söz konusukararların icrasının Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu tarafından izlenmesi nedeniyle, AİHM kararlarının gereğini yerine getirmek (icrasını mümkün kılmak) için anayasal ve yasal reformlar gündeme gelmiştir. Nitekim 1990’lı yıllardan bugüne kadar yapılan birçok anayasa değişikliği ve yasal reformların aynı zamanda AİHM 
kararlarının gereğini yerine getirmek ve böylelikle icra edilmelerini sağlamak amacı taşıdığı da görülmektedir. AİHM kararlarının da etkisiyle artık ülke içerisinde insan hakları bakımından duyarlılık oluşmaya başlamış ve böylece bireyler, devlete karşı haklarını korumak amacıyla uluslararası başvuru mekanizmalarını sıklıkla kullanmaya başlamışlardır. 

Demokratikleşme sürecinin başlangıç aşamasında dış dinamiklerin çok daha belirleyici olduğu görülmektedir. Bu aşamada iç dinamiklerin çok etkin olmaması, Türkiye’deki demokratikleşme sürecinde bariz bir özellik olarak görülmektedir. Bununla birlikte 1990’lı yıllardan sonra gerçekleştirilen reformlar ve yaşanan siyasi gelişmelerle birlikte artık iç dinamikler de demokratikleşme sürecine yön vermeye başlamıştır. 

Bu durum 2000’li yıllarda daha açık biçimde fark edilebilmektedir. 

İç dinamiklerin belirginleşmesine katkı sağlayan değişik faktörlerden söz edilebilir. İlk olarak gelişen ekonomi ve özellikle özel sektörün dünyadaki gelişmelere daha hızlı ayak uydurması, siyasal iktidarları bazı yapısal reformları hayata geçirmeye zorlamıştır. Ekonomik standartların yükselmesiyle birlikte değişik toplum kesimlerinin hak ve özgürlükler noktasındaki duyarlılığı artmıştır. Bu duyarlılık nedeniyle yasama ve yürütme organları, insan hakları taleplerine daha fazla eğilmek durumunda kalmışlardır. 

Ayrıca küreselleşme süreçlerinin etkisi, kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle insanlar hem ülke içerisinde hem de uluslararası alanda yaşanan gelişmeleri daha yakından takip etmeye ve insan hakları ile ilgili gelişmelere daha fazla ilgi duymaya başlamışlardır. Özellikle diğer ülke uygulamalarının farkına varan ve Türkiye’deki durumla mukayese etme 
imkanına sahip olan bireyler, her zaman daha iyisini istemeye ve ülkedeki yanlış uygulamaları daha fazla eleştirmeye başlamışlardır. 

Bu durum insan hakları, demokrasi ve hukuk devletinin önündeki engellerin kaldırılması açısından iktidarları daha fazla zorlar hale gelmiştir. 

Bu noktada özellikle 2002-2012 dönemi, sorunların ortaya çıkması ve bunlara yönelik çözüm önerileri bağlamında anayasal ve yasal reformların yapılması 
açısından çok önemli bir dönem olarak görülebilir. Bu dönemde siyasi iktidarların demokratikleşme, sivilleşme, ekonomi, sosyal politika, insan hakları, hukuk 
ve benzeri alanlarda gerçekleştirmeye çalıştıkları reformlara yönelik olarak ortaya konulan statüko kaynaklı dirençler, özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlığı ve çeşitliliği dolayısıyla tüm toplumun gözü önünde cereyan etmiştir. Bu dirençlerin aşılması amacıyla gerçekleştirilen 2007 ve 2010 Anayasa değişiklikleri de yine aynı şekilde herkesin takip ettiği bir süreçte hayata geçirilmiştir. 

Belirtilen dönemde, karşılaşılan vesayet direnci üzerine iki önemli anayasa değişikliği gerçekleştirilmiştir. İlk olarak, 2007 yılında, Anayasa Mahkemesi’nin “367 kararı” 1 sonrasında gerçekleştirilen Anayasa değişikliği ile Cumhur başkanının halkın oyu ile seçilmesi esası getirilmiştir. 1982 Anayasası’nın öngördüğü vesayetçi modelin önemli bir aktörü konumundaki Cumhur başkanı’nın halk tarafından seçilmesi esasının getirilmesi ile artık Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde 1961 yılından bu yana değişik zamanlarda yaşanan baskı, tehdit, hukuk dışına çıkma, kriz ve benzeri olumsuzluklar da bertaraf edilmiş olacaktır. 

Vesayetin kırılması noktasında 2010 yılında gerçekleştirilen Anayasa değişikliğinde ise ağırlıklı olarak yargı vesayeti ile ilgili düzenlemeler 
yer almaktadır. Özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) oluşumuna yönelik getirilen düzenleme ile adli ve idari yargıdaki 
Danıştay ve Yargıtay’ın vesayeti kırılmıştır. Öte yandan Anayasa Mahkemesi’nin oluşumu daha çoğulcu hale getirilmiştir. Bunun yanı sıra, askeri yargı düzeni ile ilgili yenilik de kısmen vesayetin kırılması noktasında olumlu bir katkı sağlayabilecektir. 

1982 Anayasası’nın öngördüğü vesayetçi yapının tasfiyesini sağlayan söz konusu iki değişikliğin de halkoyu ile kabul edilmiş olması, esasen halkın da bu yapısal reformların gerçekleştirilmesi gerektiğine ilişkin bir kanaate sahip olduğunu göstermektedir. Yaşanan bu gelişmelerle birlikte 2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye’de tabandan gelen güçlü bir talebin mevcut olduğu, sadece dış dinamiklerin değil, aynı zamanda iç dinamiklerin de artık demokratikleşme adımlarının atılmasında belirleyici olduğu görülmektedir. Nitekim bu gelişmeler sonrasında 2011 genel seçimlerinin ardından, Türk siyasi hayatında ilk kez halkın talebi üzerine TBMM, kendi inisiyatifi ile yeni bir anayasa yapım sürecini başlatmıştır. 2007/45 E, 2007/54 K sayılı ve 1/5/2007 tarihli karar. 

Demokratikleşme Süreçlerinde Avrupa Birliği’nin Rolü 

Demokratikleşme süreçlerinin başlangıç aşamasında, başta AB olmak üzere uluslararası dinamiklerin oldukça önemli etkisi olmuştur. 

Ülkeye hakim olan içe kapanmacı, dünyadan kopuk, milletinden korkan politikaların aşılmasında, evrensel düzeyde bir demokrasi ve insan hakları kabulünün yerleşmesinde AB’nin ve AB uyum sürecinin etkisi yadsınamaz. 

Türkiye’nin AB macerası, 1963 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamasıyla başlamış ve 1987 yılında tam üyeliğe başvurmasıyla devam etmiştir. Cumhuriyet tarihine damga vuran “muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” hedefinin en somut projelerinden biri olan üyelik süreci, inişli çıkışlı bir seyir izlemiş ve kimi zaman kopma noktasına gelmiştir. Ancak Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirvesinde aday ülke olarak kabul edilmesiyle birlikte hız kazanan  AB adaylık sürecinde, özellikle 2002’den itibaren atılan adımlar büyükbir öneme sahiptir. Bu dönemde atılan adımlar ve gerçekleştirilen reformlar sayesinde, 2005 yılında AB ile üyelik müzakerelerine başlanmıştır.

<    Ülkeye hakim olan içe kapanmacı, dünyadan kopuk, milletinden korkan politikaların aşılmasında, evrensel düzeyde bir demokrasi ve insan hakları kabulünün yerleşmesinde AB’nin ve AB uyum sürecinin etkisi yadsınamaz.   > 

  Böylece 1963’de başlayan süreçte önemli bir aşamaya gelinmiş; Türkiye, AB’ye aday ülke statüsünden AB ile katılım müzakereleri yürüten ülke statüsüne 
geçmiştir. 

AB üyeliği hedefi doğrultusunda gerçekleştirilmesi gereken Kopenhag Kriterleri, Türkiye’nin demokratikleşme standardının yükseltilmesine ciddi katkı sağlamıştır. Kopenhag Kriterleri’nin üç önemli başlığı olan “insan hakları standartlarının yükseltilmesi”, “sivil demokrasi” ve “serbest piyasa ekonomisi” esasen Türkiye’deki demokratikleşme sürecinin olmazsa olmazları olarak da görülebilir. 

AB’ye uyum süreci çerçevesinde 2004 ve 2010 yıllarında gerçekleştirilen kapsamlı anayasa değişiklikleri ile 1982 Anayasası’nın yaklaşık üçte biri değiştirilerek; demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi alanlarında önemli mesafe alınmıştır. 

AB Uyum Paketleri kapsamında hayata geçirilen bu değişiklikler, bir yandan demokrasiyi ve hukuk devletini güçlendirmiş, diğer yandan da Türkiye’nin daha özgür bir ortama kavuşmasını sağlamıştır. Bu değişimlerin, toplumun tüm kesimleri tarafından sahiplenilmiş olması, bu adımların sadece AB tarafından istendiği için değil, aynı zamanda toplumsal taleplere karşılık geldiği için atıldığının bir göstergesidir. 

DİPNOT;
1-  2007/45 E, 2007/54 K sayılı ve 1/5/2007 tarihli karar

***

21 Ekim 2015 Çarşamba

TÜRKİYE’NİN VİZYONU TEMEL SORUNLARI ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ BÖLÜM 4

TÜRKİYE’NİN VİZYONU TEMEL SORUNLARI ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

BÖLÜM 4



YAKIN DÖNEM TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ

Prof. Dr. Ersin ONULDURAN

Türk-Amerikan ilişkilerini değerlendirirken bu ilişkideki büyük ortak olan Amerika’ya melek ya da şeytan gözüyle bakmamak gerekir.
Son tahlilde o da kendi çıkarlarını ön plana alan egemen devletlerden biridir. Bu ilişkide duygusal değerlendirmelere de yer olmamalıdır. Doğaldır ki, uzunca bir zamana yayılmış herhangi bir ilişkide dostane veya hasmane özellikler bulunabilir ve bunun yaratacağı izlenimler karar vericilerin atacağı adımları etkileyebilir. Ancak bu etkiyi fazla abartmamak ve günün sonunda herhangi bir kararın alınmasında tayin edici unsurun ulusal çıkar olduğunu daima hatırlamak gerekir.

Son yedi sekiz yıllık dönemde yani insanlık tarihinde kısa sayılabilecek bu dönemde (kabaca 2000 yılından bu yana) Türk Amerikan ilişkileri önemli iniş ve çıkışlar yaşamıştır. Çok ilginç olan nokta çıkışlar yaşanırken bunun, iki ülkeden birinin attığı veya atacağını açıkladığı dış politika adımlarına dayanırken, inişlerin daha ziyade iç politika unsurlarının dış politikaya etki yaptığı dönemlere rastlamasıdır. Bu gözlemi bir parça açalım: Birinci Körfez savaşının çıktığı dönemde zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın uzun bir değerlendirme yapmaksızın Irak’tan Akdeniz’e petrol akıtan Kerkük Yumurtalık Boru Hattı’nı Türk ekonomisinin kayba uğraması pahasına kapatması, Amerikan hava
kuvvetlerine İncirlik Hava Üssü’nün açılması gibi eylemler ve 2001 yılında 11 Eylül de vuku bulan ikiz kuleler ve Pentagon saldırılarına karşı Türk kamuoyunun hemen hemen ittifakla karşı çıkması bu ilişkileri kuvvetlendiren dış politika kararları olmuştur. İniş noktalarında ise 2003 yılında TBMM’den gerekli oy çoğunluğunun sağlanamaması nedeniyle Amerikan Kuvvetlerine Türkiye’nin güneydoğusundan geçiş iznini verilmemesi, Amerikan Temsilciler Meclisi’nde hemen her yıl alınması olası görülen Türkiye aleyhtarı Ermeni Soykırım Kararı gibi daha çok iç politika kaygılarıyla verilen kararlar etkili olmuştur.

Bu konuda 2006 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan etkili düşünce kuruluşlarından Council on Foreign Relations tarafından iki araştırmacıya hazırlatılan rapor benzer örnekler vermektedir.1 

Örneğin, adı geçen raporda ikili ilişkilere yararı dokunan fiiller arasında 1999 Marmara depreminden çok kısa bir zaman sonra Başkan Bill Clinton’ın
bölgeye yaptığı ziyaret ve 2001 saldırısından sonra önce Türk özel kuvvetlerinin ve daha sonra Türk ordusunun 825 kişilik bir kuvvetle Afganistan savaşında ABD’ye destek vermesi zikredilmektedir.2

Herhangi bir uluslararası ilişkiler olgusu ile karşılaşıldığında atılacak hemen her adımda, Amerika’nın ne gibi bir tepki vereceği sorusu karşımıza çıkıyor. Aslında ittifak ilişkileri içinde bu sorunun ortaya çıkması doğaldır, ancak bunun hareketleri aşırı derecede kısıtlayıcı bir kaygı haline dönüşmemesi gerekir. Zaten Türk dış politikası olgunlaştıkça ve çok taraflı ilişkilerini geliştirdikçe bu kısıtlayıcı kaygı giderek azalmıştır.
Türk-Amerikan ilişkilerini nitelendirmede Türk siyasetçilerinin son zamanlarda sıkça kullandığı stratejik ortaklık tabirine de burada değinmekte yarar vardır. Bu tabir işin uzmanı olmayan kimselerce bazen uluslararası olaylara aynı pencereden bakmak ve atılacak bütün adımların ahenkleştirilmesi anlamında kullanılmaktadır ki bu hatalıdır. Buradaki prensip, ana yolda ve erekte fikir birliğinde olmaktır. Yoksa taktik anlamda, gayet doğaldır ki, ulusların kendi ulusal çıkarlarının gerektirdiği öncelikler ve düşünceler onların dış politikalarında tayin edici önemli unsurlar olacaktır. Örneğin, son yıllarda Türkiye’nin izlemeye çalıştığı “komşuları ile sıfır çatışma” prensibine göre Amerika’nın dostça
olmayan ilişkiler içinde olduğu Suriye ve İran ile dostluk ve ekonomik işbirliğine yönelik adımlar atması stratejik ortaklık kavramına ters adımlar değildir ama, mesela 2003 yılında Amerikan kuvvetlerinin Irak Savaşı’nı yürütmek için Türkiye’nin güney sınırlarından geçmesine izin vermemek stratejik ortaklığın ana prensipleri ile çelişkilidir.

1) Bakınız: Steven A. Cook ve Elizabeth Sherwood-Randall, Generating Momentum for a new Era in U.S.- Turkey Relations. CSR No. 15 June 2006. S. 6-8.
2) AGE, s. 7-8

Zaten bu olaydan sonra uzunca bir süre bu terim özellikle Amerikalılar tarafından kullanılmaz olmuştu. Sonradan, ilişkiler daha sıcak bir hal alınca, ayni terimin Amerikalı siyasetçiler tarafından yeniden kullanılmaya başlandığını görmekteyiz. Örneğin, Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika seyahatinde Amerikan Başkanı George W. Bush’un yine bu terimi kullandığı gözlemlenmiştir.

KIRILMA NOKTALARI

Türk Amerikan ilişkilerinin son yıllardaki fay hatları nelerdir? Burada önce kırılma noktalarına bakalım.
Irak savaşı: Amerika’nın maruz kaldığı 11 Eylül 2001 saldırıları Türk halkı arasında derin bir etki ve üzüntü yaratmıştı. Saldırıdan kısa bir süre sonra Amerikan Büyükelçiliği rezidansında yapılan bir toplantıya zamanın Başbakanı Bülent Ecevit gelmiş ve Amerikan halkına başsağlığı dileyen bir konuşma yapmıştı. Ancak saldırıyı takip eden bir kaç yıl içinde Amerika’nın önce Afganistan’a ve daha sonra kitle imha silahlarının olası varlığını sebep göstererek Irak’a yaptığı saldırı giderek Türk kamuoyunda Amerikan aleyhtarlığının gelişmesine neden olmuştur.
Her gün Irak’tan gelen haberler halk arasında Müslüman Irak halkına karşı Amerikan güçlerinin saldırısı olarak algılanmıştır. Bu nedenle son zamanlarda (2007) yapılan kamuoyu araştırmalarında Amerika’ya sempati ile bakanların sayısı % 9 mertebesine inmiştir.3 

Oysa bundan iki yıl önce bu sayı %30’lar düzeyinde idi.*

Irak savaşının nasıl sonuçlanacağını değerlendirmek için vakit henüz çok erkendir. Tarihi olayların değerlendirilmesinde aradan en az yarım yüzyıl geçmeden sağlıklı ve objektif bir sonuca varılamayacağı genel bir kanıdır. Fakat günümüz politikalarının tayininde kamuoyunu bir tarafa bırakmak mümkün olamadığı ve sonuçta demokrasilerde siyasetçilerin halktan aldıkları oy ile iktidara gelebildikleri veya iktidarlarını devam ettirebildikleri düşünülünce burada örneğini verdiğimiz hızlı kamuoyu değişikliğinin politikaya yansıması kaçınılmazdır. 

3) Los Angleles Times, Soner Çağaptay. Pew Global Attitudes Survey rakamlarına atfen. 15. 3. 2008*) Ibid.

Kuzey Irak ve PKK Sorunu: Türkiye geleneksel olarak Irak’ın toprak bütünlüğü nün korunması yönünde bir dış politika tercihi sergilemiştir. Buradaki temel unsur Kuzey Irak’ta Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmalarının önlenmesidir. Bu tercih esasen Türkiye’den başka Kürt asıllı vatandaş barındıran İran, Suriye gibi ülkelerin de tercihidir. Buradaki ortak kaygı bütün bu ülkelerin toprak bütünlüğünü tehlikeye atmamak kaygısıdır. Kuzey Irak’ta Amerika’nın özerk, hatta bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına göz yumabileceği kuşkusu ikinci bir kırılma noktasının önemli bir unsurudur. Her ne kadar Amerikalı yetkililer devamlı olarak Irak’ın toprak bütünlüğünün onlarında önceliği olduğunu yineliyorlarsa da bu konuda resmi kesimdeki ve kamuoyundaki kuşkular
devam etmektedir. PKK adlı terör örgütünün Kuzey Irak’ta yuvalanmasına ve kamplar kurmasına müsamaha edilmesi ve buradan Türk topraklarına saldırılar düzenlemesi Türkiye’yi rahatsız eden önemli bir husustur. Amerika Irak’ı işgal edince bu huzursuzluğu bir bakıma devralmıştır.
Kasım 2007 de Başbakan Tayyip Erdoğan’ının Amerika ziyaretinde ve hemen ertesinde Ocak 2008 de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Amerika ziyaretinde Başkan Bush’un üzerine bastırarak “PKK, Irak’ın da Türkiye’nin de, Amerika’nın da düşmanıdır” demesi ve buna ilaveten Amerikan makamlarının Türk askeri makamlarına anlık istihbarat sağlamaya başlaması fevkalade önemli ve ilişkileri tamir edici bir adım olmuştur. Bu gelişmelerden sonra Türk kamuoyunda Amerika’nın itibarının yükseldiği gözlenmektedir.

Amerikan Kongresindeki Ermeni Soykırımı Tasarısı: Amerikan Kongresinde zaman zaman Amerikalı Ermeni diasporasının etkisi ile 1915 yılında Osmanlı Devleti’nin uyguladığı tehcir politikasının bir soykırım olduğu iddiası yer almaktadır. Bu olayı soykırım diye niteleyerek tarihi kanıtlarla ispat edilmemiş bir olguya uluslararası suç teşkil eden soykırım etiketinin yapıştırılması çabaları Türkiye tarafından reddedilmektedir.

Ermeni baskı gurupları henüz Amerikan Kongresinden böyle bir kararı çıkartma ya muvaffak olamamışlardır ancak bu denemenin yapıldığı her sefer bir gerginlik yaşanmaktadır. Aslında birçok Avrupa ve hatta bazı Latin Amerika parlamentolarından Ermeni iddialarını destekleyen kararlar çıkmıştır, ancak Amerikan kongresinin özel önemi bir kere bu ülkede büyük bir Ermeni azınlığın yaşamakta olması ve ABD’nin dünyadaki tek süper güç olma özelliğini taşımasıdır. Bu kararın bir gün çıkma olasılığı mevcuttur. O vakit her iki tarafın da ikili ilişkileri kurtarmak adına stratejiler geliştirmesi yararlı olacaktır.

KALICI ORTAKLIK ALANLARI

Türk Amerikan ilişkilerindeki olumlu yönlere ve kalıcı ortaklık alanlarına gelince; bunlar da önemsenmeyecek gibi değildir. Bir kere Türkiye Amerika Birleşik Devletleri ile aynı demokrasi idealini paylaşan ve bunu uygulayan bir ülkedir. Kuvvetli bir silahlı gücü vardır, yerleşik ve yetişmiş bir bürokrasi geleneği mevcuttur ve tarihinde çok uzun zaman bölgesinin dışında bile büyük toprak parçalarını idare etmiş köklü bir devlettir. Halkı da yapı ve kültür itibariyle derin bir anti Amerikanizm ile malul değildir.

Bunlara ilaveten 21. yüz yılın başında çok önemli bir enerji koridoru haline gelmiştir. Endüstrisi ve eğitilmiş genç nüfusu ile Batı dünyasının prensipleri ne göre işleyen büyük bir ekonomisi vardır. Avrupa Birliği ile aday devlet statüsünde görüşmeler yürütmekte olan tek Müslüman çoğunluğa sahip laik bir Avrupa ve Orta Doğu devletidir. Amerika Birleşik Devletleri ile de neredeyse 60 yıldır bir askeri ittifak içinde yer almaktadır.4

Bütün bu unsurlar Amerika için Türkiye’yi hemen hemen vazgeçilemeyecek bir müttefik haline getirmektedir. Bazen ulusal çıkarların gerekleri nedeniyle dış politika konularında bu iki ülke arasında bire bir görüş benzerliği bulunmasa da ilişkilerin temelinin sağlam olduğu ve bu ilişkinin gelip geçici olmadığı aşikârdır. Buraya kadar işaret edilen veriler çerçevesinde Türk-Amerikan ilişkilerinin
son dönemini nasıl değerlendirmeliyiz? Bu ilişki Türkiye için önemlidir fakat tabii Türkiye’nin yegâne ilişkisi değildir.

4) Türkiye 1952 den beri NATO ittifakının üyesidir. 


Türk-Amerikan ilişkilerinin iyi tutulması her iki ülke için de önemlidir. Her sağlam ilişki gibi, aynen kişiler arasındaki ilişkiler gibi,  dikkatle yürütülmeli ve gelişmesi için gayret sarf edilmelidir. Ancak bu yapılırken ulusal çıkarların korunması bir an için bile göz ardı edilmemelidir.

POTANSİYEL ÇATIŞMA ALANLARI

Nitekim son aylarda yayınlanan ve yazarları iki önemli Amerikalı Türkiye uzmanı olan iki çalışma Türkiye ile ABD arasındaki potansiyel çatışma alanlarına işaret etmektedir.5

Stephen Larrabee olayları ve gelecekte iki ülke arasındaki ilişkinin alacağı biçimi biraz daha olumsuz bir açıdan değerlendirirken, Ian Lesser, ne gibi adımlar atılırsa bu ilişkinin daha sağlam temellere oturacağını anlatmaktadır. Her iki yazar da Nükleer silah sahibi olmuş bir İran karşısında Amerika ve Türkiye’nin benzer reaksiyonlar verip vermeyeceği ve özellikle İncirlik Üssü’nün NATO amaçları dışında kullanılıp kullanılamayacağı konusun en önemli anlaşmazlık noktasını oluşturabileceği hususunda hemfikirdir. Gerçekten kendisinde global mesuliyetler gören ve İsrail’in her hal ve şartta desteklenmesini dış politikasının ana unsuru olarak kabul eden ABD ile bölgesel bir güç olan ve bölge dengelerini gözetmek durumunda olan bir Türkiye belli ki bazen ayrı dış politika tellerinden çalacaklardır.

SONUÇ

Bu durumda son tahlilde Türk Amerikan ilişkilerini nereye oturtacağız? Yukarıda da söylendiği üzere daha uzun bir süre hem ortak ideallerin ve Türkiye’nin de paylaştığı insani değerlerin bir gereği olarak ve hem de her iki ülkenin de çıkarları bunu gerektirdiği için Türk Amerikan ilişkileri ilerlemeye devam edecektir. Zaten ilişkiler çeşitlendikçe, eğitim (Türkiye şu anda Amerika’daki öğrenci sayısı bakımından yedinci sıradadır), kültür teknoloji, sanat ve turizm gibi alanlarda daha yoğun bir ilişki içine girildikçe ikili siyasi ilişkilerin de devamı ve gelişmesi kaçınılmazdır

5) F. Stepen Larrabee, Turkey as a Security Partner. RAND report 2008. Ian O. Lesser, Beyond Suspicion: Rethinking US-Turkish Relations. Woodrow Wilson International Center for Scholars, 2008.


Burada Türk ve Amerikalı siyaset adamlarına önemli bir görev düşüyor o da bu ilişkinin korunması be geliştirilmesi için devamlı gayret sarf etmektir. Özellikle Amerika’da zaman zaman politikacılar iç politika kaygıları ile Türkiye’yi rencide edecek girişimlerde bulunmaktan (Ermeni soykırımı tasarısı gibi) kaçınmaları bu yolda atılacak iyi bir adım olacaktır.

Yakın Dönem Türk-Amerikan İlişkileri
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN


..