Suriyede etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriyede etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2016 Çarşamba

Kürdistan Ensar el İslam Hareketi Suriye'de



Kürdistan Ensar el İslam Hareketi Suriye'de



Ensar el İslam'ın Irak'ta ABD askerlerine düzenlediği saldırılar



Haber Merkezi 
incanews
Kürdistan Ensar el İslam Hareketi Suriye'de

Irak Kürdistanı orijinli Ensar el İslam Hareketi, Suriye'deki birliklerinin görüntülerine yer verdiği bir tanıtım klibi paylaştı.
Irak'ta Saddam Hüseyin döneminde Baas rejiminine karşı İslami bir hareket olarak Kürdistan topraklarında kurulan Ensar el İslam Hareketi yeni bir klip yayınladı. Klipte Suriye'deki Rejime karşı muhalif saflarda savaşan birliklerin görüntülerine yer verildi. 

https://www.youtube.com/watch?v=JWBJd-fAgaU

Ensar el İslam Hareketi, ABD'nin 2003 Irak işgali sonrasında da düzenlediği etkili eylemlerle tanınıyor. 2013 yılının Nisan ayında IŞİD'in ilan edilişi ile grubun bir kısmı bu gruba katıldı, diğer bir kısmı ise yer altına çekilmek zorunda kaldı. Suriye'de görünür bir varlığı olan Ensar el İslam Hareketi, Ortadoğu'nun en köklü ciht yanlısı gruplarından biri olarak tanınıyor. Grup, önceki haftalarda Halep'te PKK/YPG bölgesine düzenlediği saldırı ile gündeme gelmişti. 


http://www.incanews.net/ortadogu/19164/kurdistan-ensar-el-islam-hareketi-suriyede

..

26 Şubat 2015 Perşembe

Suriye’de Ankara - Paris İttifakı mı?




Suriye’de Ankara - Paris İttifakı mı?




Fransa ve Türkiye yönetimleri arasındaki ittifak, tümüyle politik bir yapılanma olan Avrupa Birliğini dikkate alacak olursak, acaba sadece ekonomik konulara mı dayalı? Ankara-Paris arasındaki ittifak şayet bu çerçeve’de ise, Paris yönetimi, izlediği strateji ne olursa olsun, Ankara hükümeti politikasının gereği olan icraatları da yerine getirecek mi? Ankara politikasına destek verme, gerektiğinde soykırım bile yapmaya kadar gidebilecek mi?

JPEG - 20.9 kb

Obama yönetimi ikinci defadır İslam Emirliği örgütü IŞİD’a (Daesh-Daiş) verdiği destekten dolayı Türkiye’nin tutumunu tartışmaya açıyor. İlki, 02 Ekim’de ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın, Harvard Kennedy School’da [1] yaptığı bir konuşmada, ikincisi ise Hazine Müsteşarı David S.Cohen’ın 23 Ekim’de Carnegie Foundation’de yaptığı bir açıklama sırasında [2]. Her iki şahsiyet de, Ankara hükümetinin aslında cihatçı organizasyonlara destek verdiği, bu örgütlerin Suriye ve Irak halklarından çaldıkları petrolü Türkiye üzerinden piyasaya sürdükleri yönde suçlama getiriyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ısrarlı inkârı karşısında Joe Biden özür dilemişti. Türkiye hükümeti, Türkiye Kürtleri örgütü PKK güçlerinin, IŞİD/DAİŞ örgütünün kuşatmaya aldığı Kobanê Kürtlerinin imdadına gitmek üzere kendi toprakları üzerinde gitmesine izin verdi. Ankara hükümetinin bu tutumu, kamuoyunun ikna olması için yeterli görülmedi ve Washington yönetimi yine suçlamalarına devam etti.

Türkiye ve etnik temizlik konuları

Gündeme gelen konu, cihatçılara destek olarak dikkate alınacağını sanmıyorum. Türkiye hükümeti, en azından Ekim ayının ortasına kadar, ABD’nin bölge planına ters düşmeyecek şekilde, kendi devlet çıkarına göre bir strateji izliyor. Ancak, Washington yönetimi, NATO üyesi sıfatıyla Türkiye’nin Kobanê halkının karşı karşıya bulunduğu katliama aleni olarak dâhil olmasına onay vermeyecek. Obama yönetiminin bölgeye yönelik izlediği politika gayet açık ve basit: IŞİD/DAİŞ örgütü, NATO güçlerinin yasal olarak yapamayacağı işleri yerine getirmek için var edildi; yani etnik temizlik yapmak. Çünkü NATO ittifakı üyesi devletler, başka bir ülkede etnik temizlik yapılmasına niçin katılmaları gerektiğini sorgulayabilirlerdi. Washington’un izlediği bölge politikası açısında, Suriye Kürtlerine katliam yapılması uygun bir strateji değil. Türkiye’nin de böylesi bir olaya katılması, insanlığa karşı işlenmiş suç olarak telaki edilecekti.
Türkiye hükümetinin bu konjonktürdeki tutumu, isteksiz olduğu anlaşılıyor. Ve bu tutum aynı zamanda sorunda barındıran bir özellikte. Türkiye devleti, devlet etme politikası geleneğinde yâdsıma politikasının var olduğu bir devlet. Geçmişte olan katliamları hiçbir zaman kabul etmedi; 1,4 milyon Ermeni, Ortodoks ayini yapan 200,000 Asurî, Farsça konuşan 50.000 Asuri (1914-1918) ve yine 800.000 Ermeni ve Rum (1919-1925) [3]. Erdoğan’ın Başbakanlık döneminde, geçtiğimiz Nisan ayının 23’ünde, yayınladığı taziye mesajı, geçmişteki bu acılı olayları teskin etmekten uzak, Jön Türklerin geçmişte işlediği suçları kabul etmeye yanaşmayan bir tavır, bu anlamda yetersiz kapasiteye sahip bir açıklama olduğu şeklinde algılandı [4].
Türkiye Devleti bugüne kadar PKK yanlısı Kürtleri tavsiye etmeye çalıştı. Birçoğu Suriye’ye kaçtı. Cumhurbaşkanı Esad onlara Suriye vatandaşlığı verdi. Türkiye açısında, Suriye’nin aksine, Suriye Kürtlerinin katliama uğraması iyi bir haber olabilirdi. Ve var edilen IŞİD/DAİŞ örgütü, kendisine havale edilen bu kirli işleri uygun bir şekilde yerine getirebilirdi….

Türkiye’nin son zamanlardaki etnik temizlik olaylarına katılması

Türkiye Ordusu, Bosna-Hersek savaşının (1992-1995) olduğu sıralarda, Sırp Ortodoks katliamı yapmak marifetiyle, ülkede enik temizlik yapan Usame bin Ladin’in başında bulunduğu “Arap Lejyonu”na destek verdi. Bu savaştan sağ kalan cihatçılar, Suriye’de organize edilen silahlı Arap gruplarına, yani IŞİD/DAİŞ örgütüne katıldılar.
Türkiye Ordusu 1998’de, dönemin Yugoslavya yönetimi tarafından baskı altına alınan, NATO’nun müdahalesi olduğunun göstergesi olan Kosova Kurtuluş Ordusunun (UÇK) oluşum sürecine dâhil olmuştu. Sürdürülen savaşın seyri sırasında, şimdiki MIT Müsteşarı Hakan Fidan Türkiye yönetimi ile NATO arasındaki irtibatı sağlıyordu. UÇK hareketi Ortodoks Sırpları defedip, ibadet yerlerine saygısızlık etti. Hakan Fidan 2011’de cihatçı örgüt üyelerini UÇK eliyle terörizm faaliyetleri eğitimine katılmaları için Kosova’ya gönderdi. Bu cihatçılar daha sonra Suriye’ye saldırı eylemlerinde seferber edildiler.
ABD güçlerinin Irak işgali sürecinde, ülkenin yeniden imar edilmesi faaliyetlerinde, Türkiye ve Suudi Arabistan yönetimlerini güveniyordu. Esas itibariyle Şiilerin ve Hıristiyanların sistematik katliama uğratılması üzerine kurulu izlenen politika, Irak’ta iç savaşın meydana gelmesine neden oldu. Beyaz Sarayın Milli Güvenlik Danışmanı Richard A. Falkenrath’ın ifade ettiği gibi, izlenen bu politika, sahada kullanılan ve ABD’ye girmesi mümkün olmayan cihatçılık hareketini dar bir alan içine almak üzere tasarlanmıştı [5].
Fransa’nın desteklediği ve kolonizasyon bayrağını andıran bir bayrağı taşıyan milis gücü Özgür Suriye Ordusuna (ÖSO) mensup yüzlerce cihatçı, Türkiye sınırından Suriye’ye giriş yaptılar, Suriye El-Kaidesi kolu El-Nusra Cephesi elemanlarının da desteğiyle, Eylül 2013’te Aramilerin bulunduğu Malula köyüne girdiler, kadınlara tecavüz ettiler, erkekleri öldürdüler ve Kiliseye saygısızlık ettiler. Oysa Malula köyünün askeri açıdan hiç bir stratejik özelliği bulunmuyor. Bu saldırı sadece, iki bin yıldan fazla bir zamandan beri Suriye sembolü olan Malula köyünün de aralarında bulunduğu, Hıristiyan kesime aleni olarak zulmetmenin bir aracı olarak düzenlendi.
El-Nusra Cephesi ve Suudi yanlısı İslam ordusu mensubu yüzlerce cihatçı Mart 2014’te, Türk Ordusu güçleri gözetiminde, Keseb kasabasını kuşatmak üzere Türkiye sınırından Suriye’ye girdiler. Haberi alan halk, katliama maruz kalmadan kaçtı. Suriye Arap Ordusu kasabayı almak için geldiğinde Türkiye güçleri karşı koydu ve uçaklarından birisini düşürdü. Çünkü Keseb kasabasının, İncirlik’te bulunan NATO üssünü gözetleyen Rusya radar üssüne yakın olması nedeniyle, NATO için stratejik bir hedef arz ediyor. Keseb kasabasında, Jön Türklerin zamanında ailelerine yaptığı katliamdan kaçan Ermeniler yaşıyor.

Bugünkü Türkiye yönetimi daha önce yapılan soykırımı kabul ediyor mu?

Şöyle bir soru sormamız elzem hale geliyor: Ermenilerin ve esas itibariyle Hıristiyan azınlıkların İttihat ve Terakki Komitesi tarafından 1915 ve 1925 yılları arasındaki dönemde katliama uğradıklarını inkâr etme politikası, soykırımın bir suç olmadığını, diğer faaliyetler gibi siyasi bir olay olduğunu göstermek için bugünkü Türkiye yönetiminin izlediği bir politika mı?
Türkiye’de iktidarda bulunan hükümetin izlediği politika, şimdiki Başbakanın adını taşıyan “Davutoğlu doktrini” üzerine inşa edilmiştir. Siyaset Bilimi Profesörü Davutoğlu’nun tezine göre Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu dönemi etki alanını restore etmesi ve Ortadoğu coğrafyasını Sünni İslam temeline göre birleştirmesi gerekiyor.
Erdoğan hükümeti, ilk başlarda, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından beri cevapsız kalan anlaşmazlık sorunlarına çözüm yolunu bulma stratejisini izledi ve bu stratejiye “komşularıyla sıfır problem” politikası adını verdi. İran ve Suriye yönetimleri, oyunda topu ele geçirdikleri zaman, üç ülkede ekonomik patlama yaratacak serbest bölge ticareti görüşmelerine başlama önerisinde bulundular. Türkiye hükümeti, Mayıs 2011’de, NATO güçlerinin Libya’ya karşı savaş yaptığı dönemde, adeta savaş çıkartan bir güç olma rolüne soyunarak, uzlaştırıcı muharip güç olma sıfatını terk etti. Tam da bu aşamadan sonra, Azerbaycan hariç, bütün komşu ülkelerine karşı yeniden hiddetlenmeye başladı.

Fransa’nın Türkiye’ye desteği

Türkiye ve Fransa yönetimleri, Libya ve Suriye’ye karşı yürütülen savaşlar sırasında, adeta Fransa Kralı Birinci François ve Osmanlı Padişahı Muhteşem Süleyman döneminde istenen Fransa-Osmanlı ittifakı çizgisinde bir anlaşma yapacak kadar yakın işbirliğine gittiler. Bu ittifakın en muhteşem yanı, Mayıs 2011’de NATO’nun Libya’ya karşı savaşı sürecinde, Türkiye yönetimi uzlaştırıcı muharip güç olma sıfatını terk ederek, adeta savaş açan bir güç olarak ortaya çıktı. Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu aradaki ittifak iki buçuk asır sürdü, Napoléon Bonaparte döneminde sona erdi ve daha sonra Kırım savaşı sırasında kısa bir süre deha devam etti.
İki ülke arasındaki bu yeni ittifak, Türkiye’nin Avrupa Birliğine (AB) katılımı önünde Fransa vetosunu Şubat 2013’te kaldıran ve Türkiye’nin AB’ye üyeliğini teşvik eden Fransa Dış İşleri Bakanı Laurent Fabius tarafından onaylandı.
François Hollande ve Laurent Fabius, Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu, Sarayda temizlik görevini yapan personel üzerinden ortak bir operasyon düzenleyerek Cumhurbaşkanı Beşar Esat ve Dış İşleri Bakanı Velid Mualim’e bir Suikast düzenlediler. Ancak bu operasyon başarısızlıkla sonuçlandı.
Türkiye, 2013 yılı yazında Şam kırsalı Doğu Guta’da kimyasal silah kullanılma organizasyonuna katıldı ve Suriye yönetimi yapmış gibi Şam’ı suçladı. Türkiye hükümeti, Fransa’nın da desteğiyle, ABD güçlerini Başkent Şam’ı bombardıman ve Suriye Arap Cumhuriyetini yıkmaya katılma işine dâhil etmenin yollarını aradı. Her iki ülke Washington’un, Suriye Arap Cumhuriyetini yıkılması yönünde olan ilk plana dönmesi çabasını gösterdi.
ABD Kongresinde Ocak 2014’te yapılan gizli bir oturum sırasında, bölgede etnik temizlik yapmak üzere, Suriyeli isyancıların silahlandırılması ve finansman sağlanması kararı alındığını kanıtlayan bir belge Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine sunuldu. Fransa ve Türkiye yönetimleri elbirliğiyle DAİŞ/IŞİD’e karşı savaşmak ezere El-Nusra Cephesini el altında silahlandırmaya devam ettiler. Çünkü Washington’un Şam yönetimini devirme şeklinde olan ilk plana dönmesi isteniyordu.
Bu arada yalnızca Türkiye değil, ama aynı zamanda Fransa’da Hıristiyan Malula ve Keseb kasabalarına saldıran, kadınlara tecavüz eden, erkekleri öldüren, Kiliselere hakaret eden cihatçıları silahlandırdığı konusunu bir kez daha not edelim.

Türkiye’nin Fransız yetkilileri ikna etmesi

Bazı basın organlarında Katar Emirliğinin Fransız yetkilileri ikna ettiği konusunda haberlere sık sık yer verilirken, Türkiye’nin Fransız politikacılarına yaptığı büyük yatırım konusunda hiçbir haber çıkmıyor.
Bu baştan çıkarmanın kanıtı: Türkiye’de meydana gelen iç politika gelişmeleri (gazetecilerin, avukatların ve yüksek rütbeli bazı subayların ceza evine konulması rekoru), Türkiye’nin uluslararası terörizme verdiği destek (Türkiye yargısında Erdoğan’ın 12 kez El-Kaide bankeriyle görüştüğü yönünde açıklama yapıldı) Türkiye’nin, El-Kaideye ait dört adet kampa ev sahipliği yaptığı (on bin kadar cihatçı militanların Suriye’ye geçişini organize ettiği), Suriye’nin yağmalanması (Halep dolaylarında fabrika tesisleri sökülüp, Türkiye’ye transfer edildi) ve Suriye’de yapılan katliamlar (Malula, Keseb ve şimdi de Kobanê’de) konusunda Fransa yetkili makamlarının sessiz kalması.
Erdoğan’ın sadık müttefiki Türkiye İşverenler örgütü 2009’da, her iki ülke arasında işbirliği temasını kurmakla görevli Bosfor Enstitüsü kurdu [6]. Eş Başkanlığını Anne Lauvergeon’un yaptığı [7] Bilimsel Komitesi; Halk Hareketi Birliği (UMP) politikacıları (Jean François Coppe [8] ve Alain Juppe [9]), Sosyalist Parti (Elisabeth Guigou [10] ve Pierre Moscovici [11]) gibi en üst tabaka politikacılardan meydana geliyor. Devlet Başkanı Hollande yakın çevresinden birçok kişi (Jean-Pierre Jouyet [12] ve Henri Casteries [13]) ve hatta eski komünistlerden bile birkaç isim verilebilir.
Aralarında bazılarının saygıdeğer olduğu bu şahsiyetlerin elbette ki, Ankara’nın işlediği katliamları onaylama gibi bir düşüncesi bulunmuyor. Ancak, izlenen politika, yapılan işlerin onaylandığı anlamına geliyor. Fransa’nın Türkiye ile bu konularda ittifaka girmesi, Fransa yönetimini yapılan katliamların aktif ortağı haline getirmiştir.
ÇevİRİ;

[1] “Remarks by Joe Biden at the John F. Kennedy Forum”, by Joseph R. Biden Jr., Voltaire Network, 2 October 2014.
[2] “Remarks by U.S. Treasury Under Secretary David S. Cohen on Attacking ISIL’s Financial Foundation”, David S. Cohen, Carnegie Endowment for Internationale Peace, 23 octobre 2014.
[3] Statistics of Democide : Genocide and Mass Murder Since 1900, R.J. Rummel, Transaction, 1998, p. 223-235.
[4] Jön Türkler; Osmanlı Dönemi Milliyetçi Devrimci ve Reformcu bir siyasi parti mensupları. Resmi olarak İttihat ve Teraki Partisi adıyla biliniyorlar. Azınlıklarla ittifak yaparak, Sultan Abdülhamidi iktidardan indirdiler. Parti iktidara gelince, başta Ermeniler olamak üzere, azınlıklara soykırım planlaması yapmaya sevkeden Türkleştirme politikasını uygulamaya koydu.
[5] In « If Democracy Fails, Try Civil War », Al Kamen, The Washington Post, 25 septembre 2005.
[6] Bosfor Enstitüsü internet Sitesi, Institut du Bosphore.
[7] François Mitterrand’ın eski bir mesai arkadaşı, 2001-2011 dönemi Areva Genel Müdürü. İnovasyon konularında Komisyon Başkanı.
[8] Milletvekili, eski Bakan, UMP eski Başkanı.
[9] Bordeaux Belediye Başkanı, eski Başbakan ve UMP eski Başkanı. Ibya ve Suriye’ye karşı savaşın ilk başlarında Dış İşleri Bakanı oldu.
[10] François Mitterrand’ın eski bir mesai arkadaşı ve eski bir Bakan, Millet Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı.
[11] Milletvekili, eski Bakan, Avrupa Komiseri olarak atandı.
[12] Üst kademe broktrat, François Hollande’ın uzun zamandan beri ahbabaı, Elysé sarayı genel sekreteri.
[13] François Hollande’ın uzun zamandan beri ahbabı, AXASigorta Genel Müdürü.


..


6 Aralık 2014 Cumartesi

Suriye’de Uçuşa Yasak Bölge Oluşturulması,


Suriye’de Uçuşa Yasak Bölge Oluşturulması

TUZAĞA DİKKAT ( ÇEKİÇ GÜÇ II ) VERSİYONUDUR,


10 Ekim Cuma, 2014

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD dönüşünde, Türkiye’nin IŞİD ile mücadelesinde atacağı 3 adımı açıkladı: Uçuşa yasaklı bölgenin ilan edilmesi, Suriye tarafında güvenli bölge oluşturulması[1]  ve eğit-donat anlayışıyla sürecin kimlerle nasıl yürütüleceğinin belirlenmesi.[2]  Cumhurbaşkanı, bu doğrultuda TSK’nın sınırda uçuşa yasak bölge ve tampon bölge oluşturulması için hazırlık içinde olduğunu belirtti. Buna karşılık, ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel ve Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, IŞİD hedeflerine yönelik sürdürülen hava saldırılarıyla ilgili düzenledikleri basın toplantısında; “Tampon bölge, belli bir noktada mümkün olabilir ama şu anda bu bizim kampanyamızın bir parçası değil” açıklamasında bulundu.
Başlangıçta IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyonda bulunmayan Türkiye, rehinelerin kurtarılması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti sonrası gerekli adımları atmaya kararlı görünüyor. Aslında Suriye’de uçuşa yasak bölge ve tampon bölge talepleri Türkiye tarafından IŞİD teröründen önce de dile getirilmişti. Ancak Rusya ve İran tarafından desteklenen Esed rejimine karşı ABD, Türkiye’nin taleplerine olumlu yanıt vermemişti.  Yapılan açıklamalara bakıldığında IŞİD’in bölgede güç kazanmasından sonra da ABD’nin, Ankara’nın taleplerine öncelik verdiği söylenemez. Bununla birlikte, ABD Başkanı Obama’nın da bir konuşmasında belirttiği gibi IŞİD’le mücadelenin uzun bir müddet devam edeceği göz önüne alınırsa, Türkiye’nin uçuşa yasak bölge ve tampon bölge taleplerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu yazıda Türkiye’nin üzerinde ısrarla durduğu uçuşa yasak bölgenin hukuki ve siyasi yönleri ele alınacaktır.
Uçuşa Yasak Bölgenin Hukuki Boyutu
Coğrafi alanı tanımlayan uçuşa yasak bölge kavramı, bir devletin hava ülkesindeki egemenliğinin diğer bir devlet, devletler grubu veya uluslararası örgüt tarafından kısıtlanarak askeri uçuşlardan arındırılmasını kapsamaktadır. Temelde, uçuşa yasak bölge kavramının salt kendisi hukuki olmayan askeri bir terimdir. Bu doğrultuda, BM Güvenlik Konseyi’nin 781 (1992) ve 816 (1993) sayılı kararlarında uçuşa yasak bölge (no-fly zone) kavramı yerine uçuşların yasaklanması (flight ban) ifadesi kullanılmıştır. Sadece 1973 (2011) sayılı kararda uçuşa yasak bölgeye yer verilmiştir. Aynı fonksiyonu icra etseler de ilgili kararlar, uçuşa yasak bölge kavramının salt kendisinin hukuki olmadığını göstermektedir.[3]  
Uçuşa yasak bölgenin hukuki olabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) kararı gerekmektedir. BMGK, uluslararası barış ve güvenliğin tehdit edildiğini saptayıp BM Antlaşmasının 7. Bölümü çerçevesinde gerekli tedbirlerin alınmasını kararlaştırabilir. Uçuşa yasak bölgenin ilan edilmesi de BMGK’nın alabileceği tedbirlerden biridir.
Ayrıca BMGK kararı ile oluşturulan uçuşa yasak bölge, Uluslararası Sivil Havacılık Anlaşması’nın (Şikago Sözleşmesi) 9. maddesinden ayrılmaktadır. Sözleşme’nin 9. maddesi, devlete askeri zaruret ve kamu güvenliği hallerinde kendi hava sahasını diğer devletlere kapatma hakkı tanımaktadır.[4]  Uçuşa yasak bölge ise BMGK’nın aldığı tedbirlerden biridir.
Uçuşa yasak bölge, I. ve II. Dünya Savaşlarından sonra Almanya’da uygulanmış olmakla birlikte uluslararası hukuk literatüründe yerini alması 1992 yılında Bosna-Hersek’le olmuştur. BMGK, insani uçuşların güvenliğini sağlamak amacıyla Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin hava sahasını BM Koruma Gücü’nün (UNPROFOR) yetkisi dışındaki tüm askeri uçuşlara kapatmıştır. Yasağın ihlali halinde ise üye devletlere tüm gerekli önlemleri alma yetkisi tanımıştır. Kavramın gündeme geldiği diğer durum ise ABD, İngiltere ve Fransa tarafından (Çekiç Güç) 1991 yılından 2003’e kadar Kürtlerin bulunduğu 36. paralelin kuzeyiyle Şiilerin bulunduğu 32. paralelin güneyini Irak askeri uçaklarına yasaklanmasıdır. Çekiç Gücü oluşturan devletler, her ne kadar uçuşa yasak bölge ilanını 688 sayılı BMGK kararına dayandırmış olsalar da ilgili karar, BM Antlaşmasının 7. Bölümü çerçevesinde alınmadığı gibi uçuşa yasak bölge de ihdas etmemiştir. Bu nedenle Çekiç Gücün Irak’ta oluşturduğu uçuşa yasak bölgenin uluslararası hukuka aykırı olduğu kabul edilmektedir.[5]  
Güvenlik Konseyi kararıyla uçuşa yasak bölge ihdas edilmesinin son örneği ise Libya’dır. BMGK, 2011 yılında Libya’daki iç savaş nedeniyle uçuşa yasak bölgeyi içeren 1973 sayılı kararı almıştı. Libya savaş uçakları muhalif halk hareketini bastırmak için saldırılarda bulunuyordu. Bunun üzerine, BMGK kararıyla Libya hava ülkesinde uçuşa yasak bölge ihdas edilerek Kaddafi güçlerini etkisizleştirme ve sivilleri koruma amaçlanmıştır. Ek olarak 1973 sayılı kararda uçuşa yasak bölgenin kapsamı açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, sadece insancıl uçuşlar ve uçuşa yasak bölgenin uygulanması için yapılacak uçuşlar dışında Libya hava sahası tüm uçuşlara kapatılmıştır.
Görüldüğü üzere BMGK’nın konuya ilişkin bir kararı olmadan uçuşa yasak bölge ilan edilmez. Bunun tek istisnası ev sahibi devletin buna rıza göstermesidir. Ancak yaptırımın özü itibarıyla herhangi bir devletin kendi egemenliğini kısıtlamak istemesi örneklerde görüldüğü üzere olası değildir. Ev sahibi devletin rızasıyla uçuşa yasak bölgenin ihdas edilmesi günümüz şartlarında sadece bir terör örgütünün devletin hava sahasında aktif olması halinde gerçekleşebilecek bir yaptırımdır. IŞİD’e yönelik olarak ise Suriye hükümetinin böyle bir talebi veya rızası söz konusu değildir.
Özetle, Suriye’de ihdas edilecek uçuşa yasak bölgenin hukuki olabilmesi için ya BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ya da ilgili devletin talebi veya rızası gerekmektedir. Ancak Suriye hükümetinin herhangi bir rızası olmadığı gibi Rusya’nın Esed rejimine yönelebilecek her türlü yaptırımı veto edecek olması nedeniyle BMGK kararının çıkabileceği de söylenemez.
 Uçuşa Yasak Bölgenin Oluşturulması İçin Uluslararası Konsensüse İhtiyaç Vardır
Türkiye’nin Suriye’de uçuşa yasak bölge ilan edilmesini talep etme sebeplerine geçmeden önce böyle bir bölgenin oluşturulmasının ‘zor ve riskli’ bir görev olduğunun ve devletlerin bireysel olarak başvurabilecekleri bir yaptırım olmadığının altının çizilmesi gerekmektedir. Bunun için uluslararası bir konsensüs ve işbirliğine ihtiyaç vardır. Geçen yıl Esed rejimine karşı uçuşa yasak bölgenin oluşturulması gündeme geldiğinde ABD Genelkurmay Başkanı Dempsey, bunun ABD’ye aylık 1 milyar dolar maliyetinin olacağını ifade etmişti.[6]  Böyle bir yaptırımın risklerinin yanında maliyetli olduğu açıktır. Dolayısıyla Türkiye veya yalnızca ABD’nin girişimiyle Suriye’de uçuşa yasak bölgenin oluşturulması zor görünmektedir.
Türkiye’nin Uçuşa Yasak Bölge Talep Etmesinin Gerekçesi
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaşta Batılı devletler doğrudan herhangi bir askeri müdahaleye başvurmamasına rağmen IŞİD’le mücadele için Suriye’de hava saldırılarına başladılar. ABD ve müttefiklerinin müdahalesindeki asıl amaç IŞİD’in bitirilmesi iken Türkiye’nin uçuşa yasak bölge ilan edilme talebinin ise IŞİD’ten ziyade Esed rejimine yönelik olduğu görülüyor. Öncelikle, uçuşa yasak bölge yukarıda belirtildiği üzere askeri uçakların saldırılarına yöneliktir. IŞİD ise şu an için havadan herhangi bir tehlike oluşturmamaktadır. Bu nedenle uçuşa yasak bölgenin ilan edilmesi, IŞİD’e yönelik olmasından ziyade Esed rejimini hedef almaktadır.
Ayrıca, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Esed’in devrilmesi şartıyla Suriye’ye asker gönderilebileceğini açıklaması[7], Türkiye’nin taleplerinin temel hedefinin Esed rejimi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Suriye iç savaşında Esed’in yüz binlerce insanı özellikle hava saldırılarıyla öldürdüğü bilinen bir vakıadır. Esed rejimi meşruiyetini yitirmiş olması nedeniyle Türkiye’nin rejimi insani gerekçelerle hedef alması doğrudur. Ancak uluslararası kamuoyunun gündeminde Suriye’de şu an için rejim probleminden ziyade terörizm sorunu ilk plandadır. Esed rejimine yönelik her eylem ise Rusya ve İran tarafından engellenilmektedir.
Ek olarak Türkiye’nin Suriye’de uçuşa yasak bölge ilan edilmesini istemesinde insani gerekçelerin yanında siyasi avantaj yakalama çabasının da yer aldığı kabul edilmektedir. Buna göre Hükümet, Suriye’deki iç savaşın başlangıcından beri  desteklediği Özgür Suriye Ordusu’ndan Esed’i devirip Mısır’daki Müslüman Kardeşler örneğinde olduğu gibi kendileri ile yakın ilişkiler içine girmesini beklemektedir. Anılan nedenle Türkiye’nin, Batılı devletlerin Suriye sınırlarında IŞİD’e müdahalesini fırsata çevirme arayışında olduğu görüşü söz konusudur.
Sonuç
Ankara’nın sıklıkla dile getirdiği uçuşa yasak bölgenin ABD ve müttefikleri tarafından ne derece dikkate alınacağı zaman içerisinde görülecektir. Ancak uçuşa yasak bölgenin uluslararası hukuka uygun olabilmesi için ya BM Güvenlik Konseyi kararı ile ya da ilgili devletin rızası gerekmektedir. Bunun dışında devletlerin bireysel eylemleri hukuka aykırı olacaktır. Türkiye’nin bu talebinin arkasında insani saiklerin olduğunu göstermesi için Esed’le beraber IŞİD’e karşı da sarih bir biçimde atılacak adımların belirlenmesi gerekir. Bu açıdan uçuşa yasak bölge sadece Esed rejimini nazara veren bir taleptir ve IŞİD için halihazırda gerekli görülmemektedir. Ancak kangren haline gelen Suriye sorununda her talep ayrıntılarıyla ele alınmalıdır.
Abdullah Tunç


[1]Cumhurbaşkanı, gazeticelerin sorularını cevaplarken tampon bölge yerine güvenli bölge denmesinin daha uygun olduğunu belirtmişti.
[3] Stefan A. Kaiser, No-Fly Zones Established by the United Nations Security Council, ZLW 60. Jg. 3/2011, s. 402
[5] Kaiser, a.g.m, s. 406-407