RECEP TAYYİP ERDOĞAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RECEP TAYYİP ERDOĞAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2018 Pazartesi

Türk-Rus İlişkilerinde Kriz: Jeopolitik Rekabetin Sonucu

Türk-Rus İlişkilerinde Kriz: Jeopolitik Rekabetin Sonucu




Sabir ASKEROĞLU*
* 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Amerika Araştırmaları Merkezi, Bilimsel Danışman.,



Osmanlı Devleti-Rusya Çarlığı, Cumhuriyet Türkiye’si-Bolşevik Rusya’sı, Türkiye-SSCB ilişkileri tarih boyunca savaş ve işbirliği şeklinde kendini göstermiştir. 
2000’lerden itibaren işbirliği niteliği taşıyan Türk-Rus ilişkileri aslında zımni deolsa her zaman tarihte de görüldüğü gibi, bir jeopolitik rekabet içermekteydi. 
Bölgesel istikrar devam ettiği sürece ikili ilişkileri stratejik ortaklık noktasına kadar ilerleyebilirken, siyasi meselelerle ilgili karar verilmesi gerektiğinde güç 
faktörü ve stratejik çıkarlar öncelik kazanmıştır. Arap Baharı ve ardından IŞİD’in Orta Doğu siyasetine yaptığı etki, Türk-Rus ilişkilerini etkilemiş, Uçak
Krizi’yle beraber bu gergin ilişki gün yüzüne çıkmıştır.

Türk-Rus ilişkileri tarih boyunca savaş ve barış içinde inişli çıkışlı seyretmiş olsa da iki güç arasında her zaman bir jeopolitik rekabet söz konusu olmuştur. Başta Osmanlı Devleti ile Rusya Çarlığı, Cumhuriyet Türkiyesi ile Bolşevik Rusya, NATO üyesi Türkiye ile Doğu  Blok’u lideri SSCB, Soğuk Savaş sonrası Türkiyesi ile Rusya Federasyonu arasında dönem dönem savaş ve işbirliği görülmüşse de her zaman potansiyel bir rekabet alanı olmuştur. Son dönemde bu rekabetin somut sonucu olarak ‘24 Ekim 2015 Uçak Krizi’ kendini göstermiştir.
Türk-Rus Jeopolitik Rekabetinin Alanları Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra eski Sovyet coğrafyası ve etki alanları üzerinde Türkiye’nin de etkin olma çabası, Ankara-Moskova rekabetini başlatmış oldu. 1980’lerde dış politikada değişime giden ve Batı ülkeleriyle işbirliğini esas alan Sovyetler Birliği, Türkiye ile de enerji alanında yakınlaşma yaşamıştır. Sovyetler Birliği ortadan kalktığında da bu ikili işbirliği Rusya ile sürdürülmüştür. Ancak Orta Asya ve Kafkasya’daki enerji kaynaklarının Batı’ya sevkiyatı konusunda Türkiye ile Rusya ters düşmüşlerdir. 
   En büyük rekabet Kafkaslarda yaşanmış, Bakü-Tiflis- Ceyhan petrol boru hattının inşa edilmesiyle bu rekabetten Türkiye kazançlı çıkmıştır. Orta Asya
enerji kaynaklarının Batı’ya sevkiyatı konusunda Hazar Denizi’nin hukuksal statüsü nedeniyle Rusya burada daha avantajlı çıkmış, hem Kazakistan
hem de Türkmenistan enerji kaynaklarının ya kendi ülkesi üzerinden sevkiyat yapılmasını sağlamış ya da iç pazarı için çok düşük fiyatlarla ithal etmiştir.

   Bu rekabet siyasi konularda da kendisini göstermiştir. Rusya Kosova’nın Sırbistan’a ait olduğunu savunurken, Türkiye 1999’da Sırbistan müdahalesine katıldı, 2008’e gelindiğinde ise Kosova’nın bağımsızlığını tanıdı. Türkiye Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya girmesini savunurken Rusya bunu karşı çıkarak engelledi. 2008’de Rusya’nın Gürcistan müdahale yaparken, Türkiye bunu önlemeye çalıştı. Rusya Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanırken Türkiye Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savundu. Kırım’ı ilhak eden Rusya, Ukrayna’nın doğusunda geleneksel olmayan karma/hibrit bir savaş yürütürken Türkiye bunu uluslararası hukuka aykırı saydı ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmaya devam etti. Öte yandan bu jeopolitik rekabet devam ederken her iki taraf da iyi gelişen ticari ilişkileri üzerinden işbirliğini üst düzeye taşımaya çalıştılar.

Diğer taraftan, Türk-Rus yakınlaşması ortak bir “Batı karşıtlığı” retoriği üzerinde inşa edilmişti. Rusya Avrupa güvenliğinden kendisinin dışlandığını öne  sürmekte ve NATO genişlemesinin Rusya’nın ulusal güvenliğine tehdit olarak algılamakta dır. Bunun en büyük sorumlusunun ise tek kutuplu dünya sisteminin 
kurmak ve kendi pozisyonunu güçlendirmek isteyen ABD olduğunu iddia etmektedir. Dünyadaki tüm büyük sorunların arkasında ABD’nin olduğu gerekçesiyle Washington karşıtı bir dış politika retoriği inşa etmektedir.

Diğer taraftan, ABD’nin Irak müdahalesiyle başlayan Washington-Ankara gerginliği vardı. Türkiye ABD’nin Irak’a müdahalesine destek vermemiş, Irak’ın kuzeyinde Türkiye’nin etkisinin azalması ve Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin güçlendirilmesiyle bu süreç devam etmiştir.

Türk-Rus İlişkilerinde Kriz: Jeopolitik Rekabetin Sonucu.,

ABD’nin demokrasi ihraç etme politikasının güç yoluyla desteklenmesi süreci boyunca Türkiye’de ABD karşıtlığı çok yüksek seviyeye çıkmıştı. İran nükleer programını engelleme gerekçesiyle müdahalenin gündeme getirilmesi de Türkiye tarafından olumsuz algılanmıştır. Türkiye’nin İran’la kurmak istediği yakın ilişkiye ABD’den karşı çıkılması ve AB üyeliği konusunda Türkiye’nin beklentisinin aksine karar alınması, AB dışında tutulmaya çalışılması Türkiye’nin Batı karşıtlığını artırmıştır. Bu bağlamda hem Rusya’da hem de Türkiye’de ortak bir “öteki” vardı. Türkiye’nin Batı ittifakı içerisinde olmasına rağmen Batı karşıtı tavrı, kendi ulusal çıkarlarının Batı tarafından dikkate alınması beklentisini açıkça dile getirmesi en fazla Rusya tarafından olumlu karşılanmıştı.

   Hatta Rusya ve Çin tarafından inşa edilen ve güçlendirilen Şanghay İşbirliği Örgütü Türkiye için Batı’ya karşı bir alternatif merkez olarak algılanmaya
başlandı. Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılmak istediğini açıklaması başta ABD olmak üzere Batı tarafından eleştirilmiştir. 
Bu çerçevede Türkiye’nin Çin yapımıı hava savunma sistemlerinin alımı konusundaki girişimi ABD tarafından eleştirilmiş ve engellenmiştir. Türkiye- ABD arasındaki  gergin ilişki Suriye kriziyle de devam etmiştir. 

  Türkiye, Rusya’nın Kırım’ı ilhakına karşı tepkisini de Batı’dan farklı koymuştur. Türk-Rus ilişkilerinde artan ticari ilişkiler ve Batı karşıtı “ortak öteki” üzerine 
kurulan ilişkileri jeopolitik mücadelenin önüne geçememiştir.

Bunun en belirgin örneği ise, Suriye kriziyle gün yüzüne çıkmıştır. Rusya’nın Ukrayna müdahalesinde stratejik önceliğini Avrupa ile yaşanacak ekonomik ilişkilerine tercih etmesi gibi Suriye konusunda da hem Türkiye hem Rusya stratejik çıkarlarına öncelik tanıyarak diğer alanlardaki ilişkilerini gözden çıkarmak zorunda kaldılar.

  Orta Doğu’da Türk-Rus Jeopolitik Mücadelesi 

   Orta Doğu’da Türkiye’nin stratejik derinliği Osmanlı İmparatorluğu dönemine dayanıyor.
Rusya’nınki ise Soğuk Savaş dönemine. Moskova bölgedeki ilişkilerini Baas rejimleri üzerinden ve İsrail’e karşı Mısır önderliğinde Araplara verdiği destek üzerinde geliştirmeye çalışmaktaydı. Türkiye isortak İslam kimliği üzerinden bölge üzerinde etkisini artırmak istemiştir. “Arap Baharı”yla başlayan Orta Doğu’nun dönüşümü hem Rusya hem de Türkiye tarafından farklı karşılanmıştır. Libya’da uçuşa yasak bölge ilan edilmesine destek veren Rusya, bu yönde BMGK’den karar çıkmasını sağlamıştır. Daha sonra verdiği kararın yanlış olduğunu dile getirerek iktidar değişikliklerine karşı çıkmaya başlamış, BMGK’nin tüm kararlarını veto etmiştir. Türkiye ise meydana gelen iktidar değişikliklerini desteklemeye başlamıştır.
Bölge ülkelerinde iktidara gelen yeni hükümetler, Türkiye’yi bir model ülke kabul etmiş, demokratikleşme süreçlerini bu çerçevede yürütecekleri izlemini
vermişlerdir. Türkiye açısından olumlu bir gelişme olarak görülen bu gelişme Rusya açısından bir tehdit olarak algılanmıştır. 

Bu karşıt görüşler, Suriye’de tezahür edecektir.

Rusya, kendisinin onayı olmaksızın yapılacak dış müdahaleler sonucu iktidar değişikliklerinin zaman içerisinde meşru hal almaya başlayacağını, Suriye’nin ardından İran’a, ilerleyen zamanda ise Orta Asya ülkelerine doğru domino etkisi yapacağına inanmaktaydı.
Hatta bunun Putin iktidarı için de tehdit oluşturacağı fikri hâkim oldu.

Şam rejimine en büyük desteğin İran’la birlikte Rusya tarafından yapılıyor olması da bu nedenledir. Dolayısıyla Rusya’nın Suriye’deki politikasının arkasında iktidar değişikliklerini engelleme çabası yatmaktadır. Bu anlamda Rusya’nın Orta Doğu politikası, ilk dönem bölgedeki dış destekli iktidar değişikliklerine engel olmak şeklindeydi.

  <  Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin kontrolü veya etkisi altında olan bölgeler, Soğuk Savaş sonrası Türk- Rus jeopolitik rekabetine sahne
olmuştur. >

Rusya’nın Orta Doğu politikasındaki ikinci dönem ise IŞİD ve El-Kaide gibi radikal terör örgütlerinin bölgede güç kazanmasının engellenmesi üzerine kurulacaktır. ABD önderliğinde kurulan IŞİD’e karşı koalisyonun hava operasyonlarının istenilen sonucu vermemesi Suriye savaşının daha uzun dönem devam edeceği anlamına gelmekteydi. Suriye iç savaşının en kısa zamanda bitmesi Türkiye’nin olduğu gibi Rusya’nın da çıkarınaydı.
Ancak Türkiye için savaşın bitmesinin önündeki en büyük engel Şam rejimi olarak görünürken,

Rusya için en büyük sorun Şam rejiminin iktidarının düşmesi sonucu bölgede IŞİD ve El-Kaide/ En-Nusra gibi radikal gurupların güçlenmesiydi. 
Rusya ile Türkiye’nin yaklaşımı bu noktada ayrışıyordu. Orta Asya’da aktif olan Özbekistan İslam Hareketi’nin IŞİD’e bağlılığını açıklaması, Afganistan’da IŞİD’in faaliyetlerinin artması ve Taliban’la çatışmaya girmesi nedeniyle IŞİD, Rusya için ciddi tehdit olarak görülmeye başladı. Nitekim Suriye ve Irak’ta hükümet güçlerine karşı başarılı mücadele vererek sempati kazanan IŞİD’in saflarına Rusya’dan, Rusya’daki Orta Asya kökenli işçilerden ve Orta Asya’dan çok sayıda insan katıldı.

IŞİD yanında savaşan toplam 30-35 bin civarındaki militanın 5 bininin Rusya vatandaşı olduğu belirtilmektedir. Bunların yanına bir de Rusya’yla ilişkili Orta Asya kökenli kişileri de kattığınızda bu sayı daha da artmaktaydı. IŞİD’in güçlenmesi ve yenilmez örgüt imajını kazanmasıyla birlikte Rusya’nın kendisinin bir hedef haline geleceği düşünülmeye başlandı. Çeçenistan’da gerçekleşen saldırılar, Dağıstan ve diğer bölgelerde IŞİD’in izlerine rastlanması Rusya’nın acilen müdahale etme ihtiyacı duymasının temel sebebiydi. Şam yönetiminin gücünün zayıfladığını ve iktidarının düşme tehdidiyle karşı karşıya kaldığını gören Kremlin acilen Suriye’ye müdahale kadarı almak zorunda kaldı. ABD için de artık öncelikli tehdidin IŞİD olması, Esad’ın iktidarda kalması tartışmasının ikinci plana atılması, Rusya’nın müdahalesinin önünü açmıştı. ABD, kendi liderliğinde kurulan koalisyona Rusya’nın katılmasını isterken, Rusya ya ortak bir koalisyonun kurulması ya da kendisinin Suriye, İran ve Hizbullah’ın dâhil olduğu bir koalisyon kurarak IŞİD’e karşı savaştan yanaydı.

70. Birleşmiş Milletler Toplantısı’nda IŞİD’e karşı ortak koalisyon kurulması çağrısı yapan Putin olumlu cevap alamayınca Suriye’ye tek taraflı müdahale etti. IŞİD’e karşı başlatacağı hava operasyonları ABD tarafından olumlu karşılandı. Rusya ve ABD Genelkurmay Başkanları hava operasyonları ilgili ortak iletişim ağının kurulması konusunda anlaşmaya vardılar. Washington, Rusya’nın hava operasyonlarından ve bölgedeki varlığından rahatsız olsa bile Moskova’yla işbirliğine gitmeyi seçti. Bunun birkaç nedeni vardır: IŞİD’le mücadelede en büyük yükü üstlenen ABD’nin yükünü paylaşacaktı. Rusya IŞİD’le mücadelenin finansmanını üstleniyor hem de bölgenin “jandarması” rolünü paylaşıyordu. Bunun yanında Rusya’nın Suriye savaşına bulaşmasıyla uzun vadede Rusya’nın ekonomik kaynağının hızla azalması ve İslam dünyasıyla karşı karşıya gelmesi
bekleniyordu. Ancak Rusya, Suriye savaşına doğrudan müdahil olmakla Suriye barış görüşmelerinde oynayacağı rolünü daha da artırmış oldu.

Türkiye açısından bakacak olursak, Suriye’de devam eden iç savaş ve çözümsüzlük, başta mülteciler olmak üzere Türkiye’nin doğrudan ulusal
güvenliğine tehdit oluşturmaktaydı. IŞİD ya da Suriye Hükümet güçleri tarafından muhalif güçlere yönelik saldırılar, göç dalgasını farklı boyuta
taşımaktaydı. Türkiye’nin, hem mülteci göçünü hem de kendi sınırında yaşanan çatışmaları minimize etmek için Suriye’nin kuzeyinde güvenlik bölgesi/tampon bölge oluşturulması ve bunun BMGK kararına bağlanması önerisi, Rusya’yla birlikte ABD tarafından da reddedilmiştir.

Rusya’nın Suriye müdahalesi Türk-Rus ilişkilerini daha da gergin bir düzeye çıkarmıştır. IŞİD’e karşı operasyon gerekçesiyle Suriye’ye müdahale
eden Rusya, operasyonlarının önemli bir bölümünü muhalif güçlere karşı gerçekleştirmeye başlamıştır. 

    Rusya’nın hava desteği ve Suriye Hükümet güçlerinin karadan yürütülen operasyonları Türkiye sınırındaki Bayır-Bucak Türklerinin  bölgesine kadar ilerlemiştir. Rusya’nın hava operasyonları çatışmaları daha da şiddetlendirerek Türkiye’ye yeni bir mülteci dalgasını başlatmış, Bayır-Bucak Türklerini de hedef haline getirmiştir. 24 Kasım 2015’te Rus bombardıman uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi, Suriye üzerinde yürütülen Türk-Rus jeopolitik rekabetinin doruk noktası olmuştur. Rus uçağının düşürülmesi Moskova için bir ulusal onur meselesi haline gelmiştir.

Türkiye’ye karşı yaptırım kararı almış, ilişkilerin düzeltilmesi için özür, tazminat ve soruşturma gibi şartlar öne sürmüştür.
Türkiye ile yaşanan krizi fırsat bilen Kremlin, Suriye hava sahasını Türk uçaklarına kapatmış, Suriye’deki birliklerini ve hava operasyonlarını artırmış,
Suriye’ye yeni askeri teknolojileri sevk ederek Suriye’deki pozisyonunu daha da güçlendirmiştir.

Türkiye’yi NATO’daki müttefikleri dahil olmak üzere uluslararası toplum karşısında suçlamaya çalışan Rusya, aynı zamanda Şam rejimine karşı en büyük tehdit olan Türk Kara Kuvvetlerini de Suriye dışında tutmaya çalışmıştır. Böylelikle Rusya, Suriye barış görüşmelerinde de Türkiye’nin devre dışı kalmasını çabalayarak diyalog yollarını kapatmıştır.

Uçak krizi ve Türk-Rus gerginliği sonrasında Suriye’de barışın sağlanması ve gelecekte Suriye’nin tekrar yapılandırılması Rus-Amerikan kararına bağlı hale gelmiştir. Suriye barış görüşmelerinde Suriye’nin toprak bütünlüğü, anayasa değişikliği, seçimlerin yapılması ve Esad’ın geçici de olsa birkaç sene daha görevde kalması konusunda ABD ile Rusya uzlaşmış, uzun görüşmeler sonucu ortak bir kararla ateşkes ilan edilmiştir. 15 Mart 2016’dan itibaren Rusya Suriye’deki askeri birliklerinin sayısını azaltma kararı alarak Suriye barışı konusunda elini daha da güçlendirmiştir.

 <  Rusya’nın Orta Doğu politikası iki döneme ayrılabilir:
     Dış destekli iktidar değişikliklerine engel olmak ve radikal terör örgütlerinin kendisine tehdit oluşturmasını engellemek. >

Rusya’nın Orta Doğu Stratejisi ve Türkiye Rusya, Suriye’de barış görüşmelerini hızlandırmak için ülkedeki askeri birliklerinin sayısını azaltma kararı almakla beraber önceye göre bölgedeki varlığını daha da güçlendirmiştir. Suriye krizi başlamadan önce ne Irak ne de Suriye üzerinde bir etkiye sahip olan Rusya, IŞİD’e karşı mücadele adı altında Irak yönetimine silah ithalatı yapmakta ve Bağdat’ta IŞİD’le mücadele için ortak istihbarat koordinasyon merkezi konusunda işbirliği yürütmektedir. Rusya, Şam rejiminin en büyük siyasi, askeri ve ekonomik destekçisi haline geldi. Daha önce neredeyse hiç kullanılmayan Tartus Limanı, şimdi Rusya’nın Akdeniz kıyısındaki en önemli deniz üssü haline gelmiştir. Lazkiye’deki Hmeymim hava üssü süresiz kullanımını elde etmiştir. Öte yandan ülke içi güvenliğinde de pozisyonunu güçlendirmiştir.

  Rusya uçak kriziyle birlikte bölgede Türkiye’ye karşı Kürt kartını oynamaya çalışmaktadır. Suriye Hükümetinin onayı olduğu takdirde ülkede federasyonu
destekleyeceğini dile getiren Moskova, bu çerçevede PYD’ye özerk bölge verilmesini desteklemeye çalışmaktadır. PYD’nin de Suriye barış görüşmelerine
katılmasını isteyen Rusya, PYD üzerinden Türkiye’ye baskı yapmaya çalışmakta dır. PYD üzerinde ABD ve İngiltere’nin büyük etkisi olduğunu bilen Rusya, PYD’ye silah desteği ve özerkliğinin desteklenmesi üzerinden bölgedeki etkisini artırmaya çalışmaktadır.
PYD ile işbirliğini artıran Rusya, PYD üzerinden de PKK’ya daha kolay ulaşabileceğini hesaplamakta dır. PYD aracılıyla silah elde edecek olan
PKK, Türkiye’nin iç istikrarını her zaman bozma potansiyeline sahip olacaktır. 
Bu da Türkiye’nin iç sorunlarıyla boğuşmasına, bölgesel meselelerden
daha uzak durmasına neden olacaktır.

Rusya’nın özellikle PKK/PYD üzerinde kurguladığı strateji Türk-Rus ilişkilerinin uzun vadede gergin tutulmasına neden olacaktır.

Sonuç

2000’lerden itibaren işbirliği niteliği taşıyan Türk-Rus ilişkileri aslında zımni de olsa her zaman bir jeopolitik rekabet içermekteydi. Bölgesel istikrar devam ettiği sürece söz konusu ikili ilişkileri stratejik ortaklık noktasına kadar çıkartılabilirken, siyasi meselelerle ilgili karar verilmesi gerektiğinde güç faktörü ve çıkarlar öncelik kazanmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra daha önce Moskova’nın kontrolü ya da etkisi altında olan bölgelerde Türkiye etkisini artırma çabasında olmuştur.

<  Türkiye, Suriye kaynaklı güvenlik tehditlerinin önüne geçmek için Suriye’nin kuzeyinde güvenlik bölgesi/tampon bölge oluşturulması nı önermiş ancak Rusya ile ABD tarafından reddedilmiştir. >

Türkiye’nin bölgesel politikaları ve Rusya’nın eski etki alanlarına tekrar dönme çabası iki güç arasında rekabetin artmasına neden olmuştur. Bu rekabet
bazen işbirliği artırarak ya da olan bitene sessiz kalarak atlatılmaya çalışılsa da, her zaman bir krize dönüşme potansiyeli taşımaktaydı. Bu da tarafların “kırmızı çizgileri” ve askeri yeteneklerine göre belirlenmektedir. Balkanlardan Kafkaslara, Orta Asya’da Orta Doğu’ya uzanan bölgelerde inişli çıkışlı Türk-Rus rekabeti en sert bir şekilde Suriye kriziyle gün yüzüne çıkmıştır. Eğer taraflardan biri beklentilerinden vazgeçmez ise ya da uluslararası konjonktürde herhangi bir şekilde radikal bir değişim yaşanmazsa Türk-Rus krizinin önümüzdeki dönemde de devam edeceği söylenebilir.

21. YÜZYIL DERGİSİ
Nisan’ 2016 • Sayı: 88 


***

15 Aralık 2017 Cuma

KUZEY IRAK TÜRKİYE İLİŞKİLERİ, BÖLÜM 5

KUZEY IRAK TÜRKİYE İLİŞKİLERİ, BÖLÜM 5


5. 2010’lar: Bölgesel Kürt Yönetimi ve Türkiye 

5.1 Bölgesel Kürt Yönetimi ve Irak 

2010’lu yıllara gelindiğinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Irak Merkezi Hükümeti arasındaki anlaşmazlıklar daha da derinleşmiştir. Petrol paylaşımı konusundaki anlaşmazlıklar, Kerkük dahil tartışmalı bölgelerin durumundaki belirsizlik anlaşmazlıkların kaynağı olmuştur. 2009 yılında yapılan seçimlerden sonra Kürtler, Irak’ta diğer partilerle kuracakları ittifakları söz konusu sorunlarına çözüm getirip getirmeyeceğine göre şekillendirmişlerdir. Kürtler seçim sonrası koalisyon arayışlarında 19 maddelik bir liste hazırlamış ve hükümeti kurabilecek güçte bulunan Allawi ile Maliki’ye sunmuştur. Listede anayasanın 140. maddesinin en geç iki yıl içerisinde uygulanması, Kürt partilerin koalisyondan çekilmesi durumunda hükümetin düşmesi, peşmerge güçlerinin maaşlarının Irak Savunma Bakanlığı tarafından ödenmesi, petrol yasası taslağının onaylanması gibi talepler yer almıştır.35 Allawi bu talepleri büyük oranda reddederken, Maliki bazılarını kabul edip Kürtlerle anlaşmış ve hükümeti kurmuştur. 2011 Şubatına gelindiğinde Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Kürdistan 
Bölgesel Yönetimi’nin yaptığı petrol anlaşmalarının geçerliliğini tanımış ve böylece 2006 yılından beri devam eden petrol anlaşması imzalama yetkisinin kimde olduğuna dair anlaşmazlık çözülmüştür.36

2012 Nisan ayında ise yeni bir petrol gerginliği açığa çıkmıştır. Bağdat, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin taahhüt ettiği petrol miktarını ihraç etmediğini ileri sürerek bölgedeki petrol şirketlerinin alacaklarını ödememiş böylece Kürt Bölgesi ile merkezi hükümeti tekrar karşı karşıya gelmiştir. Bunun üzerine Kürdistan Bölgesel Yönetimi Kerkük-Yumurtalık petrol hattına verilen ham petrolü kesmiştir.37 Ağustos ayında petrol ihracının yeniden başlamasına rağmen kriz bitmemiştir. Bunun üzerine şirketlerin alacaklarının ödenmesi için yeni bir adım atılmıştır. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Bağdat’ın kontrolünde bulunan Kerkük-Yumurtalık hattı üzerinden yaptığı ihracatı kesmiş ve bölgede faaliyet gösteren ve en yüksek üretimi yapan firma olan Genel Enerji’ye “Kürdistan petrolü”nü ihraç etme izni vermiştir.38 Genel Enerji de bu petrolleri tankerlerle Türkiye’ye ulaştırmış ve buradan dünya pazarlarına sunmuştur. Gerginliğin arttığı bu dönemde merkezi hükümet Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni %17’lik payını azaltmakla tehdit etmiş ve 2014 yılı bütçe görüşmelerinde de Kürt Bölgesi’nin bütçesini kısmaya çalışmıştır.39 

Bu dönemde Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin geleceğini ilgilendiren bir başka önemli gelişme ise Ekim 2013’te yapılan parlamento seçimleri olmuştur. Seçim iki açıdan önemliydi. 
İlk olarak bu seçimi önceki seçimlerden ayıran yeni parlamentonun Kürdistan anayasası çalışmalarını sonuçlandırması beklentisiydi. Uzun süre boyunca üzerinde tartışılan fakat bir türlü nihayete erdirilemeyen anayasa sorununun aşılması hem kamuoyu tarafından hem de siyasi partiler tarafından seçim öncesinde sıkça dillendirilmiştir. İkincisi, Bölgesel Yönetim’in Ankara ve Bağdat ile ilişkileri de muhalefet partileri tarafından seçim çalışmalarında eleştiri konusu olmuştur. Bu iki parametre bağlamında oluşacak yeni parlamentonun 
önünde Kürdistan anayasa çalışmalarının sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, yeni hükümetin iç ve dış politikalarında yeni bir dizaynının söz konusu olup olmayacağı seçimler öncesi tartışmaların temel konusu olmuştur.40 Bunların yanı sıra, KDP ve KYB’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin seçimlerine ilk kez ayrı listeler halinde katılmış olmaları da seçime ayrı bir önem yüklemiştir. Fakat KYB’nin seçimlere Aralık 2012’de beyin kanaması geçiren ve siyasete dönemeyen Celal Talabani’nin yokluğundan dolayı ciddi bir dezavantajla girdiğini de belirtmek gerekiyor. 

Seçim sonuçları açıklandığında Kürt bölgesinde ilk kez KYB üçüncü parti konumuna düşmüştü. Seçimin galibi %37.79 ile Barzani’nin partisi KDP olmuş, seçimin diğer kazananı ise %24.21 ile Kürdistan bölgesinde ikinci büyük parti olmayı başaran Goran Hareketi olmuştur. KYB ise %17.08 oranında oy alarak üçüncü parti konumuna düşmüştür. 

İslami partilerden Yekgirtu %9.49, Komal ise %6.01 oranında oy almıştır. Seçimler eyalet bazında değerlendirildiğinde şu sonuçlar ortaya çıkmıştır: Erbil’de %48.22, Duhok’ta %70.03 oy oranlarıyla KDP en çok oyu alan parti olmuştur. KYB’nin kalesi olarak sayılan Süleymaniye’de ise en çok oyu alan %40.08 Goran Hareketi olmuş, KYB %28.62 oy oranında kalmıştır. Fakat hiçbir parti tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu elde edemediği için geleneksel ittifak anlayışı yeniden devreye girmiş ve KDP ile KYB birleşerek hükümeti 
kurmuşlardır. 


Tablo 5: Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamento Seçimlerinde Partilerin Aldığı Oylar 

30 Nisan 2014’te yapılan Kürdistan Bölgesi Vilayet Seçimleri de Kürt partiler arasındaki dinamikleri fazla değiştirmemiş fakat KYB küçük bir farkla da olsa Goran’ı geçerek tekrar ikinci parti konumuna yükselmiştir. Aynı tarihte Irak genelinde yapılan seçimlerin ise Irak geneli için çok parçalı bir görüntü sunması bunun aksine Kürt partilerin blok hareket edebilme esnekliği Bağdat ve Erbil arasında işgalden itibaren var olan yapısal farkı daha da arttırmıştır. Bağdat siyasal istikrarsızlıkla ve çatışmalarla “başarısız devlet” görüntüsü vermeye 
devam ederken, Erbil siyasal istikrarın kurumsallaştığı ve güvenlik sorunlarının önemli ölçüde çözüldüğü bir de facto devlet görüntüsünü sağlamlaştırmaya devam etmektedir. 

5.2 Türkiye ve Bölgesel Kürt Yönetimi İlişkisi 

2009 ve sonrasındaki gelişmeler Ankara ve Erbil arasında yeni bir dönemin başladığının işaretleriyle doluydu. İlişkilerdeki bu kırılma Türkiye iç siyaseti bağlamında Kuzey Irak ile ilişkilerde güvenlik odaklı bir politika izlenmesi gerektiği konusunda ısrarcı olan askeribürokratik yapının 2008 yılı itibariyle dış politika belirlenmesi sürecinde etkinliğini kaybetmesi ile ilişkili olduğu kadar bazı dışsal gelişmelerin de sonucuydu. ABD’nin 2011’de Irak’tan çekileceğini açıklaması Türkiye’nin Irak’a yönelik ilgisini artırdığı gibi özellikle Erbil 
yönetimi ile hızla gelişen ekonomik ilişkiler, ekonomik işbirliği temelinde bir dış politika izleyen Ankara’yı Irak Kürtlerine yakınlaştırmıştır. ABD’nin Irak’tan çekilmesini açıklaması ile birlikte Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve merkezi Irak yönetiminin arasının açılmaya başlaması da Iraklı Kürtleri Türkiye’ye yakınlaştıran bir başka unsur olmuştur (Özcan, 2010b: 175). 

Bu yakınlaşmanın en dikkat çekici adımlarından biri Türkiye tarafında dışişleri bakanı düzlemindeki diplomatik ilişkinin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mart 2011’de Erbil’i ziyaret etmesi ve burada Mesut Barzani ile görüşmesinin ardından üst düzeyde seyretmeye başlaması olmuştur. Türkiye’den ilk kez bir başbakanın ziyaret ettiği Erbil’de konuşan Erdoğan, bölgeye yönelik politika değişimlerini şöyle ifade etmiştir: “İktidardaki ilk iki yılımızda Irak denince hep Türkmenler konuşulurdu. Gerilim istemediğimiz için biz de fazla zorlamadık. Sırf Türkmen odaklı politikadan tüm Irak’a bakan politikaya geçmek için çok sabır gösterdik. Önce bürokratla, sonra özel temsilciyle, daha sonra bakanla adım attık. 
Artık bizim gelme zamanımız geldiğini düşününce de Erbil’e geldik.”41 Bu ziyaretten kısa bir süre sonra da, 12 Ekim’de Erbil’de Türkiye Başkonsolosluğu hizmete girmiştir.42 

Erdoğan’ın Erbil ziyareti sırasında ikili ilişkilerde kırılma teşkil edecek bir başka önemli gelişme ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi Doğal Kaynaklar Bakanı Aşti Hawrami’nin Erdoğan ile görüşmesi olmuştur (Balcı, 2014). Bu görüşme ile birlikte Ankara’nın Erbil’e yönelik enerji ilgisi önemli ölçüde artmaya başlamış ve enerji ilişkileri 2012 yılına damgasını vurmuştur. 

Türkiye’nin ucuz enerji bulma, Rusya ve İran’a enerji alanında yaşanan bağımlılığı azaltma ve bölge için enerji transfer merkezine dönüşme politikaları Ankara’yı hızla Erbil’e yakınlaştırmıştır. Enerji boyutuna bir de Suriye iç savaşı bağlamında Ankara ve Bağdat’ın arasının açılması ve PKK’nın Suriye’de güçlenmesi eklenince Erbil ile ilişkiler kendisine ciddi yapısal bir dayanak da bulmuştur. Bütün bunların sonucunda, 20 Mayıs 2012’de Türkiye Enerji Bakanı Taner Yıldız, Erbil’e yaptığı ziyaret sırasında Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Doğal Kaynaklar Bakanı Aşti Hawrami ile merkezi Irak yönetiminin onayı olmaksızın çeşitli enerji antlaşmaları imzalamıştır. Bu antlaşmalarla Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin petrol ve doğalgaz kaynaklarını Türkiye üzerinden transfer edilmesi öngörülürken bu miktarın günde bir milyon varilin üzerinde olacağı açıklanmıştır. 

2014 yılına gelindiğinde Erbil, Ankara’nın en önemli enerji partneri haline geldiği gibi, Arap Baharı sonrası dengelerin yeniden karıldığı Ortadoğu’da ilişkilerin en iyi yürütüldüğü aktör statüsüne yükselmiştir. Ankara ve Erbil arasındaki bu ciddi yakınlaşma PKK konusuna da yansımış ve Erbil’in desteği ile birlikte Ankara 2012 sonunda yeni bir barış süreci başlatmış ve bu süreç kapsamında PKK militanlarının Kuzey Irak’a çekilmesi öngörülmüştür. 

5.3 PKK ve Bölgesel Kürt Yönetimi 

Mart 2009 tarihinde Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani PKK’nın önünde iki seçenek olduğunu ve PKK’nın ya silah bırakmayı ya da Irak’tan çekilmeyi seçmesi gerektiğini açıklamıştır. 
Talabani’nin bu açıklamasını Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Başkanı Neçirvan Barzani’nin PKK’nın Türkiye’ye saldırmak için kendi topraklarını kullanmasını eleştirdiği açıklamaları izlemiştir. Irak’taki Kürt liderler ile Türkiye arasındaki bu yakınlaşma PKK’nın Kandil’deki liderlerinden Murat Karayılan’ın tepkisine neden olmuş ve Karayılan “Talabani’nin Türk generalleri memnun etmeye çalıştığını iddia ederek onun Kürt sorununun çözümünde olumlu bir rol oynaması umutlarını kaybettiklerini, kimsenin kendilerini o dağlardan çıkaramayacağını” açıklamıştır (Özcan, 2010a: 165). 2010’da Kürdistan Bölgesel Yönetimi yapılan seçimlerden yaklaşık bir ay sonra Dışişleri Bakanı Müsteşarı Feridun 
Sinirlioğlu, Kuzey Irak’a giderek Mesut Barzani ile seçim sonrası oluşacak muhtemel durumu görüşmüştür. Görüşmenin en önemli gündem maddelerinden biri PKK konusuydu. 

Ankara, Kuzey Irak’ta son dönemde artan hareketlilikle ilgili olarak Türkiye-ABD-Irak arasındaki üçlü mekanizmanın daha iyi işlemesini istemiş ve bu doğrultuda da Erbil’den daha fazla istihbarat talep etmiştir. Bunun gerekçesi olarak da PKK’nın Türkiye-Irak sınırını tekrardan aktif bir şekilde kullanmaya başlaması göstermiştir.43 

Harita 8: Türkiye-Irak Kürdistan Özerk Bölgesi Petrol Boru Hattı 

Bu karşılıklı açıklama ve görüşmelere rağmen 2011 ve 2012 yılları 2004’te ateşkesin bozulmasından sonra PKK ve Türk Silahlı Kuvvetleri arasında yaşanan çatışmaların en şiddetlilerine tanık olmuştur. Özellikle 2011 yılındaki çatışmalar kapsamında kamuoyuna yansıdığı kadarıyla Irak’taki Kürt liderlerin temel politikası PKK eylemlerini eleştirmek ve Ankara’ya destek verileceğini açıklamakla sınırlı kalmıştır. Örneğin, 19 Ekim 2011’de PKK’nın Hakkari’nin Çukurca ilçesinde düzenlediği saldırıda 24 askerin hayatını kaybetmesi 
üzerine Türkiye’ye gelen KDP Başkan Yardımcısı Neçirvan Barzani, hiçbir eylemin Türkler ile Kürtler arasındaki kardeşlik ilişkisini bozmaması gerektiğini dile getirmiştir (Özcan, 2012: 274). 

Önemli bir ayrıntı da 2007 ve 2008 yıllarında olduğu gibi bu tarihte Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarına Iraklı Kürt liderlerden bir tepki gelmemesidir. 
Hakkari saldırısının ardından TSK Kuzey Irak’a havadan ve karadan operasyon başlatmıştır ve dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Tosun, operasyon kapsamında 270 PKK’lının ölü olarak ele geçirildiğini söylemiştir.44 

2012 yılına gelindiğinde Ağustos ayında PKK’nın Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’na düzenlediği saldırı Türkiye ile kısa süre önce 20 Mayıs’ta çeşitli enerji antlaşmaları imzalayan Bölgesel Kürt Yönetimi’ni rahatsız etmiştir.45 Bu saldırı Erbil’in enerji bağımsızlığı konusunda geliştirdiği yeni strateji bağlamında PKK’nın önemli bir istikrarsızlık unsuru olduğunu ortaya koymuş ve Erbil yönetimini bu konuda adım atamaya zorlayacak bir motivasyon olmuştur. Öte yandan Suriye’de devam eden iç savaşta PKK’ya yakınlığı ile bilinen 
PYD’nin (Partiya Yekitiya Demokrat – Demokratik Birlik Partisi) Suriye’nin kuzeyinde kontrolü ele geçirmesi Ankara ve Erbil’in PKK konusundaki hassasiyetine yeni bir boyut eklemiştir. Dolayısıyla Suriye’deki PYD’nin varlığı Ankara ve Erbil’i PKK konusunda bir başka ortak noktada buluşturan bir etki yapmıştır. 2012 yılı boyunca TSK’nın Kuzey Irak’a yaptığı hava operasyonlarına ses çıkarmayan Erbil, PKK’nın bölgedeki etkinliğinin ortadan kaldırılması noktasında Türkiye ile ortaklaşa bazı adımlar atmaya başlamıştır. Bu politika 
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani ve PKK’nın üst düzey yöneticilerinden olan Duran Kalkan’ın dolaylı tartışmasında kendisini net bir şekilde göstermiştir. Barzani Türkiye’den Kürdistan bölgesi için umut kapısı olarak söz ederken46 Kalkan, Barzani’yi açıklamalarından ve Ankara ile olan yakınlaşmalarından ötürü sert bir şekilde eleştirmiş ve Kürdistan Bölgesi’nin değil Türkiye’nin Kürdistan Bölgesi’ne muhtaç olduğunu ifade etmiştir.47 

Bu gelişmelerin yanı sıra, Mesut Barzani 20 Nisan 2012’de gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti sırasında PKK konusundaki tavrını daha da sertleştirmiş ve şu ifadeleri kullanmıştır: 
“Bundan sonra PKK silahlı yöntemini sürdürürse sonucuna kendi katlanır. Ben PKK’nın Irak Kürdistanı’nda hüküm sürmesine müsaade etmem. Bundan sonraki süreçte savaş Kürt meselesine zarar verecektir. Bu konuyla ilgili PKK beni dinlerse iyi eder”.48 PKK’nın Kuzey Irak’ı bir konuşlanma alanı olarak kullandığı düşünüldüğünde Barzani’nin PKK’nın silah bırakması konusunda zorlayıcı gücü devreye soktuğu da söylenebilir. Üstelik Barzani 2012 yılı itibariyle AK Parti hükümetinin çözüm konusunda bir adım attığına kanaat getirmiş 
ve bu bağlamda aynı ziyaret sırasında PKK ve BDP’ye de çağrıda bulunarak “Türkiye devletinin bu yeni bakışına PKK ve BDP’nin daha fazla destek vermelerinin daha iyi olacağına inanıyorum” ifadelerini kullanmıştır.49 Barzani’nin ziyaret sırasında Başbakan Erdoğan ve AK Parti’nin Kürt açılımları konusunda yetkilendirdiği isim olan Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ile birlikte Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde üçlü bir görüşme gerçekleştirmesi, Erbil’in PKK meselesinin çözümü konusunda aktif bir politika izlemeye başladığının göstergesi olmuştur (Balcı, 2013b: 131).

2013 yılıyla birlikte Erbil, Ankara’nın başlattığı barış sürecine mutlak desteğini açıklamıştır. Abdullah Öcalan’ın 21 Mart’ta Newroz mesajında hükümetin Kürt sorunu konusunda kültürel ve siyasi reformlar gerçekleştireceğinden, PKK’nın da ateşkes ilan ederek çekileceğinden bahsetmesi ile50 başlayan barış sürecinde Erbil kritik bir rol oynamıştır. Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’daki mitingine katılan Mesut Barzani Türkiye’deki çözüm sürecine destek verdiklerini ve atılan adımlardan memnun olduklarını dile getirmiştir.51 

Öte yandan Barzani’nin Diyarbakır’a geldiği gün KDP’nin Facebook sayfasında Türkiye sınırlarını da kapsayan bir Büyük Kürdistan haritası paylaşılması Türkiye’de küçük çaplı da olsa tartışılmış ancak harita kısa bir süre sonra kaldırılarak tartışmaların büyümesinin önüne geçilmiştir. Haritanın sayfada paylaşılması değil ama kaldırılması, KDP’nin Ankara’yla arasını açmak istememesi olarak yorumlanmıştır.52 

6. Sonuç 

Yaklaşık yarım yüzyıllık bir süreye bakıldığında Türkiye ve Irak’taki Kürt gruplar arasındaki ilişkilerin “güvenlik” merkezli bir ilişki olmaktan çıkıp “işbirliği” odaklı yeni bir ilişki doğrultusunda dönüştüğü rahatlıkla söylenebilir. Türkiye uzun yıllar Irak’taki Kürt hareketlerini kendi Kürt nüfusundan duyduğu “tehdit” üzerinden ele almış ve bu nedenle Irak’taki Kürt siyasal hareketlerini tehdit olarak görmüştür. Bunu destekleyen iki temel parametreden bahsedilebilir. Birincisi Irak’ta bir Kürt otonom bölgesinin oluşması ile Türkiye-Irak sınırının Türkleri ve Iraklıları ayıran bir sınır değil aksine Türkiye’deki Kürtler ve Irak’taki Kürtleri bölen bir sınır işlevi gördüğü ortaya çıkacaktır. Bu durum Türkiye’nin ulus-devlet karakterini tahrip eden bir özellik taşımaktaydı. İkincisi Türkiye’nin güneydoğu bölgelerinde bağımsız bir Kürt devleti kurulması amacıyla kurulan PKK’nın, Irak’ın kuzey bölgelerini üs olarak kullanması Ankara için açık bir tehdit anlamına geliyordu. Dolayısıyla uzun bir süre Türkiye Kuzey Irak’taki Kürt siyasal hareketini bu iki parametre ekseninde okumuştur. 

İki gelişme kuzey Irak’a yönelik güvenlik odaklı bakışın değişmesini imkanlı kılmıştır. 

Birincisi daha çok yapısal olarak değerlendirilebilecek ABD’nin Irak müdahaleleri ve bu müdahalelerin ardından kuzey Irak’ta de facto bir Kürt devletinin ortaya çıkması. Bu durum Türkiye’nin değiştirme ya da etkileme gücünün olmadığı bir olgu karşısında politikalarını yeniden gözden geçirmesini gerektirmiştir. İkincisi Türkiye iç siyasetinde 2000’li yılların başında yaşanan iktidar değişikliği Ankara’nın Kuzey Irak’a bakışını önemli ölçüde değiştirmiştir. 

Bu iki temel dinamiğin yanı sıra PKK, enerji ve başka çok sayıda dinamik 2000’lerin ikinci yarısından itibaren Ankara ve Erbil arasında yeni bir ilişki biçiminin kapısını aralamıştır. 2000’lerin ikinci on yılına gelindiğinde ise Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Ankara’nın en iyi ilişkilere sahip olduğu komşusu haline gelirken, Türkiye siyasetçilerinin bölgesel güç olma hedeflerinde Erbil merkezi bir konum almıştır. Bu değişimin iki önemli etkisi oluştur. Birincisi Ankara PKK sorununu Erbil ile işbirliğine giderek çözmeye başlamış ve bu durum Türkiye için daha esnek bir Kürt siyasetini beraberinde getirmiştir. İkincisi ilişkilerde en önemli dinamik olarak devreye giren enerji konusu bir taraftan Erbil’in otonom gücünü Türkiye üzerinden artırmasına olanak sağlarken diğer taraftan da Türkiye’yi ciddi bir enerji aktörü konumuna taşımaktadır. Fakat bu iki “olumlu” çıktıya rağmen Ankara-Erbil ilişkileri çok önemli risklerle de karşı karşıyadır. Radikal bir çizgi izleyen Irak-Şam İslam Devleti (bkz. Gürler ve Özdemir, 2014) 2014 yılıyla birlikte de facto Kürt devletini ciddi şekilde tehdit etmeye başlamıştır. Yine İran başta olmak üzere bölge ülkelerinin ve Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere küresel güçlerin bu yeni oluşan duruma yani Bağdat’ta bağımsız hareket eden ve Ankara’ya bir hayli yaklaşan Erbil siyasetine yönelik tavırları henüz netleşmemiştir. 

DİPNOTLAR,

1 “PKK I. Konferansı yapıldı”, Serxwebûn, Ocak 1982, Sayı: 1, ss. 1-8. 
2 “PKK ve I-KDP, Faşist Türk Ordusunun Güney Kürdistan’ı İstilasına Karşı Ortak Direniş Kararı Aldılar” Serxwebûn, Temmuz 1983, s. 10.
3 Rafet Ballı, “Türkiye’ye Dost, PKK’ya Düşmanız”, Milliyet, 28 Ağustos 1987, s. 9.
4 Merkezi Ankara’da bulunan Irak Ulusal Türkmen Partisi oluşacak yeni yönetime meşruiyet kazandıracağı düşüncesiyle seçimlere katılmayı reddetmiştir (Gunter, 1993: 298).
5 Dışişleri Bakanlığı Siyaset Planlama Dairesi Başkanlığı, Önerge Cevaplanma Tarihi: 17.07.1992, Tutanak Tarihi: 25.08.1992 
http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d19/c016/b094/tbmm190160940169.pdf 
6 Sami Kohen, “Sözler Şimdi Açık”, Milliyet, 11 Kasım 1998, s. 20
7 Rafet Ballı, “Kardeşliğimizin İlerlemesini İstiyoruz”, Milliyet, 11 Haziran 1991, s. 14. 
8 Rafet Ballı, “Kardeşliğimizin İlerlemesini İstiyoruz”, Milliyet, 11 Haziran 1991, s. 14.
9 Nur Batur, “Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin, Jetlerimiz Emir Bekliyor”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s.17.
10 “TSK Başıbozuk Müessese Değildir”, Milliyet, 24 Eylül 1992, s. 20. 
11 “Şırnak’ta Gece Baskını”, Milliyet, 20 Ağustos 1992, s. 17.
12 Şekil 8’de görüldüğü gibi Kürt Bölgesi sınırındaki Selahaddin, Musul ve Diyala eyaletleri tartışmaları bölgelerdir.
13 15 Ekim 2005 tarihinde kabul edilen Irak Cumhuriyeti Anayasası, Madde 117. 
14 Kürdistan Bölgesi Seçim Yasası’nda 21 Ekim 2004 tarihinde yapılan ikinci değişiklik, 2. Bölüm. 
15 “Kürt Yönetiminin anlaşmaları geçersiz!”, Haber Türk, 26 Kasım 2007.
16 Rakamlar Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin resmi web sitesinden alınmıştır, bkz. www.krg.org 
17 Fikret Bila, “İşte 10 Yıldır Tartışılan Belge”, Milliyet, 12 Eylül 2013.2008: 2). 
18 “Türkiye’den Kürt yerleşimci tepkisi”, ntvmsnbc.com, 19 Ocak 2005. 
19 Ferai Tınç, “Kürt hükümeti ile yakınlaşırız”, Hürriyet, 15 Şubat 2007.
20 Rakamlar Türkiye İstatistik Kurumu resmi web sitesinden alınmıştır, bkz. www.tuik.gov.tr 
21 Rafet Ballı, “Kuzey Irak’la resmi temaslar başladı, Neçirvan Barzani Türkiye’ye gelecek”, Zaman, 2 Mayıs 2008. 
22 Fotoğraf Kürdistan Bölgesel Yönetimi resmi web sitesinden alınmıştır. 
23 Deniz Çiçek, “Kuzey Irak’taki yatırımların yüzde 70’ini Türkler kaptı”, Akşam, 1 Kasım 2009.
24 Deniz Çiçek, “Kuzey Irak’taki yatırımların yüzde 70’ini Türkler kaptı”, Akşam, 1 Kasım 2009. 
25 Genel Energy web sitesi: http://www.genelenergy.com/ 
26 Rıfat Başaran, “Kuzey Irak’tan ilk petrol ihracatı başladı”, Radikal, 2 Haziran 2009. 
27 Barçın Yinanç, “Devlet Peşinde Değiliz”, Milliyet, 31 Mart 2000. 
28 “Ecevit, Barzani ile Görüştü”, ntvmscnbc.com, 7 Ekim 2000.
29 “Tüm Kürtler PKK’ya karşı birleşmeli”, Hürriyet, 25 Aralık 2000. 
30 “Kürdistan’da Yerel Yönetim Sorunları ve Çözüm Perspektifi”, Serxwebûn, Aralık 2003, (264), s. 21-27. 
31 “Çözümü Zorlaştıran İnkarcı ve İmhacı Siyasettir”, Serxwebûn, Kasım 2003, (263), s. 3. 
32 “Zebari’den PKK sözü”, Sabah, 15 Haziran 2004.
33 “Kürtlerden PKK’ya Silah Bırakma Çağrısı”, Yeni Şafak, 18 Haziran 2004. 
34 “Talabani PKK’yı Kınadı”, Zaman, 22 Haziran 2004.
35 Namo Abdullah, “Kurds send 19 conditions to Allawi and Maliki”, rudaw.net, 18 Ağustos 2010. 
36 “Bağdat, bölgesel yönetimin petrol anlaşmalarını tanıdı”, Hürriyet, 6 Şubat 2011. 
37 “Kuzey Irak petrol ihracatını kesti”, Sabah, 1 Nisan 2012.
38 “Barzani Türkiye üzerinden ilk kez petrol sattı” ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2013. 
39 “Irak’ta bütçe krizi derinleşiyor” aljazeera.com.tr, 7 Mart 2014. 
40 Seçim sonuçları www.rudaw.net haber sitesinin seçim özel sayfasından alınmıştır.
41 Abdulhamit Bilici, “Başbakan Erdoğan: Erbil’i ziyaretin zamanı gelmişti ama bu kolay olmadı”, Zaman, 31 Mart 2011. 
42 Ahmet Haşim Muhtaroğlu, “Erbil Başkonsolosluğu açıldı”, Radikal, 12 Aralık 2010.
43 Uğur Ergan, “Barzani’den PKK’ya karşı etkin mücadele istedi”, Hürriyet, 28 Nisan 2010. 
44 “Sınır ötesi operasyonlarda 270 terörist öldürüldü”, Haber Türk, 24 Ekim 2011. 
45 Mehmet Selim Yalçın, Dündar Sansur, “Kerkük-Yumurtalık boru hattında yangın”, Hürriyet, 27 Ağustos 2012. 
46 “Umut kapımız Türkiye kapanırsa Bağdat’a teslim oluruz”, t24.com.tr, 25 Aralık 2012. 
47 “Türkiye Kürt bölgesine Muhtaç”, Milliyet, 26 Aralık 2012. 
48 “Barzani’den PKK’ya rest”, Zaman, 20 Nisan 2012.
49 “Barzani: PKK beni dinlerse iyi eder”, Hürriyet, 20 Nisan 2012. 
50 “İşte Öcalan’ın Nevruz mektubu”, Radikal, 21 Mart 2013. 
51 Uğur Ergan, “Barzani ve “ Diyarbakır’da”, Hürriyet, 16 Kasım 2013. 
52 “İşte Barzani’nin Kürdistan haritası”, Cumhuriyet, 17 Kasım2013.


Kaynakça, 

Anderson, Liam ve Stansfield, Gareth. (2009), Crisis in Kirkuk: The Ethnopolitics of Conflict and Compromise, Pennsylvania: 
University of Pennsylvania Press 
Aykan, Mahmut Bali, (1996), “Turkey’s Policy in Northern Iraq, 1991-95”, Middle Eastern Studies, 32 (4), ss. 343-366 
Balcı, Ali (2013a), Türkiye Dış Politikası, İstanbul: Etkileşim Yayınları 
Balcı, Ali (2013b), “Türkiye’nin Irak Politikası 2012: İki Irak Hikâyesi”, İnat, K., Duran, B., Ulutaş ve U., (Ed.), Türk Dış Politikası Yıllığı 2012, Ankara: 
Seta Yayınları, ss. 119-135 
Balcı, Ali (2014), ‘Enerji’sine Kavuşan Komşuluk: Türkiye-Kürdistan Bölgesel Yönetimi İlişkileri, SETA Analiz Serisi, (94), Haziran 2014 
Bila, Fikret (2007), Komutanlar Cephesi, İstanbul: Detay Yayıncılık 
Bölme, Selin M. (2012), İncirlik Üssü: ABD’nin Üs Politikası ve Türkiye, İstanbul: İletişim Yayınları 
Bölükbaşı, Süha (1991), “Ankara, Damascus, Baghdad, and the Regionalization of Turkey’s Kurdish Secessionism”, Journal of South Asian and 
Middle Eastern Studies, 14(4), ss. 15-36 
Bruinessen, Martin van (2006), Ağa, Şeyh, Devlet, Çeviren: Banu Yalkut, İstanbul: İletişim Yayınları, 6. Baskı 
Danly, J., (2009), The 2009 Elections, Instıtute for the Study of War, Military Analysis and Education for Civilian Leaders 
Charountaki, Marianna (2012), “Turkish Foreign Policy and the Kurdistan Regional Government”, Perceptions, Winter, 17(4), ss. 185-208 
Ferris, Elizabeth, Fellow, Senior, Stoltz, Kimberly, (2008), The Future of Kirkuk: The Referendum and Its Potential Impact On Displacement, 
The Brookings Institution 
Galbraith, Peter (2007), Irak’ın Sonu, Çeviren: Mehmet Murat İnceayan, İstanbul: Doğan Kitap 
Gunter, Michael M. (1993), “A De Facto Kurdish State in Northern Iraq”, Third World Quarterly, 14 (2), ss. 295-319 
Gunter, Michael M. (1996), “The KDP-PUK Conflict in Northern Iraq”, The Middle East Journal, 50 (2), ss. 225-241 
Gunter, Michael M. (1996), PKK-KDP Hostilities. Olson, Robert W. (Ed.), The Kurdish Nationalist Movement in the 1990s, Kentucky: 
The Univeristy Press of Kentucky 
Gunter, Michael M. (2011), Historical Dictionary of the Kurds, İkinci Baskı, Maryland: Scarecrow Pr. 
Gürler, Recep Tayyip, Özdemir, Ömer Behram, “Tevhid ve Cihad Örgütü’n”den “İslam 
Devleti”ne, SETA Perspektif, (60), Ağustos 2014 
ICG (2008), “Turkey and Iraqi Kurds: Conflict or Cooperation?”, International Crisis Group, 
Middle East Report, No: 81, 13 November 
İmset, İsmet G. (1993), PKK: Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı 1973-1992, Ankara: Turkish Daily News Yayınları 
İnat, Kemal (2006), “Türkiye’nin Ortadoğu Politikası 2005”, Kemal İnat ve Ali Balcı (Ed.), Ortadoğu 
Yıllığı 2005, Ankara: Nobel Yayınları, ss. 1-49 
İnat, Kemal (2008), “Türkiye’nin Ortadoğu Politikası 2006”, Kemal İnat ve Muhittin Ataman (Ed.), 
Ortadoğu Yıllığı 2006, Ankara: Nobel Yayınları, ss. 1-54
Kakayi, Falakaddin (1994), The Kurdish Parliament. Hazelton Fran (Ed.), Iraq since Gulf War: 
Prospects for Democracy, London: Zed Books 
Katzman, Katzman ve Prados, Alfred B., (2006), “The Kurds in Post Saddam Iraq”, CRS Report for 
Congress, Order Code: RS22079, 12 December 
Katzman, Kenneth (2010), “The Kurds in Post-Saddam Iraq”, CRS Report for the Congress, Order 
Code: RS22079, 1 October 
Kısacık, Raşit (2007), Kuzey Irak’a Son Operasyon, İstanbul: Truva Yayınları 
Miroğlu, Orhan (2012), Silahları Gömmek, İstanbul: Everest Yayınları 
Oran, Baskın (1998), Kalkık Horoz: Çekiç Güç ve Kürt Devleti, 2. Baskı, İstanbul: Bilgi Yayınevi 
Oran, Baskın (Ed.) (2005), Türk Dış Politikası Cilt II, 8. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları 
Oran, Baskın (Ed.) (2013), Türk Dış Politikası Cilt III, 1. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları 
Öcalan, Abdullah (2010), Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler ve Görevlerimiz, Abdullah Öcalan 
Sosyal Bilimler Akademisi: Azadi Matbaası 
Özcan, Mesut (2009), “Irak 2007”, Kemal İnat, Muhittin Ataman ve Murat Yeşiltaş (Ed.), Ortadoğu 
Yıllığı 2007, İstanbul: Küre Yayınları, ss. 33-59 
Özcan, Mesut (2010a), “Türkiye’nin Irak Politikası 2009”, Burhanettin Duran, Kemal İnat ve Muhittin 
Ataman (Ed.), Türk Dış Politikası Yıllığı 2009, Ankara: SETA Yayınları, ss. 61-95 
Özcan, Mesut (2010b), “Turkish Foreign Policy Towards Iraq in 2009”, Perception, 15, (3-4), ss. 113-132 
Özcan, Mesut (2012), “Türkiye’nin Irak Politikası 2011”, Türk Dış Politikası Yıllığı 2011, Ankara: 
SETA Yayınları, ss. 265-281 
Özdağ, Ümit (1999), Türkiye, Kuzey Irak ve PKK: Bir Gayri Nizami Savaşın Anatomisi, Ankara: Asam Yayınları 
Özdağ, Ümit (2007), Türk Ordusunun PKK Operasyonları, 5. Baskı, İstanbul: Pegasus Yayınları 
Özdağ, Ümit (2008), Türk Ordusunun Kuzey Irak Operasyonları, İstanbul: Pegasus Yayınları 
Romano, David (2006), The Kurdish Nationalist Movement Opportunity, Mobilization and 
Identity, New York: Cambridge University Press 
Stansfield, Gareth R. V. (2003), Iraqi Kurdistan: Political Development and Emergent Democracy, 
London: Routledge Curzon 

Süreli Yayınlar Gazeteler,

Cumhuriyet 
Haber Türk 
Hürriyet 
Milliyet 
Sabah 
Serxwebûn 
Yeni Şafak 
Zaman

Türkiye’nin hem kendi içerisindeki Kürt vatandaşları ile hem de sınır ötesindeki Irak Kürdistan Bölgesi ile olan ilişkisi Ankara için bir “doğu problemi” niteliğindeydi. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasını izleyen süreçte Türkiye’deki iç siyasi gelişmelerin de etkisi ile Ankara’nın Kürt politikasında hayati değişiklikler yaşandı. Özellikle Erdoğan liderliğindeki AK Parti’nin hem iç hem de bölgesel politikalarda daha etkin olabilmenin anahtarı olarak Kürt sorununun çözümünü görmesi bu anlamda önemli adımların atılmasını sağlamıştır. 
Türkiye içerideki Kürt sorununu demokratikleşme çerçevesinde çözerken sınır ötesinde de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimiyle daha yakın işbirliği kurarak kendisine yönelik olası bir tehdidi eleme yoluna gitmiştir. Böylece Ankara bölgesel siyasette daha emin adımlarla ilerlemeye başlamış, iç barışın sağlanması ve demokratikleşme yolunda hızlı adımların atılması konusunda da önemli ilerlemeler kaydetmiştir. 
Yaşanan bu gelişmeler zorlu süreçlerin ve siyasi çekişmelerin gölgesinde uzun çabaların ardından gerçekleşebilmiştir. 
Bu sürecin uzmanlar, siyaset yapıcılar ve kamuoyu tarafından kapsamlı bir biçimde anlaşılması kat edilen mesafenin ve elde edilen kazanımların doğru okunabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede yapılacak bilimsel çalışmalar, saha araştırmaları ve kapsamlı raporlar literatüre katkılarının yanında kamuoyunun aydınlanması açısından da gereklidir. 

Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORMER)
Kuzey Irak - Türkiye İlişkileri: PKK, Güvenlik ve İşbirliği 

***

KUZEY IRAK TÜRKİYE İLİŞKİLERİ, BÖLÜM 4

KUZEY IRAK TÜRKİYE İLİŞKİLERİ, BÖLÜM 4


Kürt Bölgesi’ne Irak’ın geri kalanından daha otonom bir şekilde hareket etme imkanı sağlayan gelişme 2006 yılında yürürlüğe konulan petrol yasası olmuştur. Bu yasayla birlikte Kürt bölgesi petrol şirketlerinin dikkatini çekmiş ve bölgede hızlı bir petrol arama faaliyeti başlamıştır. Söz konusu yasa Erbil ile petrol şirketleri arasında imzalanan sözleşmelerin anayasaya aykırı olduğunu savunan merkezi hükümetle yeni bir çatışma alanı doğurmuş olsa da bu yasa ve beraberinde getirdiği petrol antlaşmaları Erbil’i hızla Bağdat’tan otonom bir yapıya doğru kaydırmıştır. Petrol anlaşması imzalama yetkisinin bulunduğunu ve bunun anayasal bir hak olduğunu savunan Erbil, yeni anlaşmalar imzalamaya devam etmiş ve bu anlaşmalar sayesinde ekonomik bir özerkliğin adımlarını atmıştır.15 
Petrol yasasının yanı sıra Bağdat ve Erbil arasındaki bir başka önemli sorun ise 2007 yılına gelindiğinde tartışmalı bölgeler ve Kerkük özelinde yeniden gündeme gelmiştir. 
Irak Anayasası’nın 140. Maddesine göre Kerkük dahil tartışmalı bölgelerin Kürdistan Bölgesi’ne mi yoksa Irak merkezi hükümetine mi bağlanacağına karar verilmesi için 2007 yılı sonuna kadar referandum yapılması gerekmekteydi. Fakat söz konusu referandumun belirlenen tarihte yapılamayıp ertelenmesi Erbil ile Bağdat’ın arasının açılmasına neden olmuştur. Erbil önemli petrol rezervlerine sahip Kerkük’ün Kürtlerin eline geçmesinin önüne geçmek için Bağdat’ın bu durumu bilinçli olarak ortaya çıkardığını iddia ederek çözümsüzlükten 
Bağdat’ı sorumlu tutmuştur (Ferris ve Stoltz, 2008: 12). 

2009 yılına gelindiğinde Bölgesel Kürt Yönetimi için iki önemli dönüm noktasından bahsedilebilir. İlki Gulf Keystone’un Ağustos 2009 yılında kuzeyde Türkiye sınırına yakın Şekhan’da keşfettiği büyük petrol rezervinin Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni enerji piyasasının en önemli aktörlerinden biri haline getirmiş olmasıydı (Balcı, 2014). Dolayısıyla bu tarihe kadar büyük enerji şirketleri ile bir antlaşma yapmayı başaramamış olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi, hızla enerji piyasasının güçlü aktörlerini bölgeye çekerek, Bağdat karşısında önemli bir koz elde etmeye başlayacaktır. 2009 yılının ikinci önemli gelişmesi ise yapılan seçimlerde KDP ve KYB dışında bir başka siyasal hareketin Kürt siyasetine güçlü bir aktör olarak dahil olmasıdır. Nisan 2009’da Celal Talabani’nin yakın çalışma arkadaşlarından Noşirvan Mustafa KYB’den ayrılıp Goran Hareketini (Değişim Hareketi) kurmuş ve bu parti temel siyasetini KYB’nin KDP ile olan ortaklığını eleştirmek ve ekonomik ve politik şeffaflık vaadi üzerine kurmuştur (Danly, 2009: 6-7). Parlamento seçimlerinin galibi KDP ve KYB’nin oluşturduğu Kürdistani Liste olmuştur. 1 milyondan fazla oy olan liste %57.34 oy oranıyla 59 sandalyeye sahip olmuştur. Böylece hükümet kurmak için gerekli olan 56 sandalyeyi kazanabilmiştir. Fakat seçimlere ilk kez katılan Goran Hareketi de %23.75 oy oranıyla 25 sandalye kazanmış16 ve böylece KDP-KYB ikilisi dışında yeni bir parti bölge siyasetine talip olmuştur. 



Tablo 4: Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamento Seçimlerinde Partilerin Aldığı Oylar 


4.2 Türkiye’nin Bölgesel Kürt Yönetimi Politikası 

ABD’nin Irak’ı işgali öncesinde Türkiye göreli olarak kolay bir işgal için Washington’un planlarında önemli bir yer tutmaktaydı ve bu bağlamda taraflar arasında bir pazarlık süreci yaşanmıştı. Olası bir işbirliğinde Ankara, Türk askerlerinin Irak’ın kuzeyine girmesi ve yaklaşık 30 km derinliğinde bir alanı kontrol altına almasını planlamaktaydı. Böylesi bir planlama PKK’ya yönelik sık sık sınır ötesi operasyon düzenleyen Türkiye’nin elini rahatlatacağı gibi diğer yandan da Ankara Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devlet yapılanmasını 
engelleyecek ve Irak’ın geleceği ile ilgili söz sahibi olabilecekti.17 1 Mart 2003’de TBMM’de tezkerenin reddedilmesi Ankara’nın 1990’lar boyunca Kuzey Irak üzerinde elde ettiği stratejik kazanımları sona erdirmekle kalmamış aynı zamanda bu tarihe kadar sürdürdüğü kırmızı çizgilerinin de ihlal edilmesi ile sonuçlanmıştır. Irak Savaşı sırasında ABD’nin en önemli müttefiki olan kuzeydeki Kürtler, Amerikalılardan önce Kerkük’e girmiş ve savaştan kısa bir süre sonra Irak’ın merkeziyetçi devlet yapısı federal yapı olarak değiştirilmiştir (ICG, 

Bu tarihe kadar Irak’a yönelik politikasını önemli ölçüde Kerkük’ün “Türk ağırlıklı” etnik yapısı üzerine kuran Ankara, savaş sonrası süreçte Kerkük’ün Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dahil olması karşısında etkisiz kalmıştır. Benzer bir şekilde Irak’ın bütünlüğünü koruma ve Kürtlerin gelecekte bir devlet oluşturacak şekilde otonom bir yapı kazanmasını engelleme politikaları da sekteye uğramıştır. 

Irak genlinde 30 Ocak 2005’te yapılması planlanan geçici parlamento seçimleri hızla Türkiye ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki ilişkilerin en önemli gerginlik alanlarından birisine dönüşmüştür. Seçimden önce Baas rejimi döneminde yerlerinden edilen vatandaşların eski yerlerine dönmesini sağlayan yasanın onaylanmasıyla birlikte birçok eski Kerkük yerleşimcisi de Kerkük’e dönmeye başlamıştır. Türkiye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü bu demografik hareketlilik karşısında Kerkük’ün demografik yapısının değiştirildiğini ve 
Kerkük’e Kerküklü olmayan yüzbinlerce yerleşimci kaydırıldığını bu yerleşimlerin de “belli siyasi parti ve oluşumlarca” madden ve siyasi olarak teşvik edilip ve desteklendiğini ifade ederek Kürtlerin şehrin demografisini kendi lehlerine değiştirdiklerini savunmuştur.18 Yine benzer bir şekilde dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ 26 Ocak 1995’te yaptığı bir açıklamada “Kerkük’teki durumun bir iç savaşı tetikleyebileceğini” ve “böyle bir durumda Türkiye’nin seyirci kalmayacağını” söylemiştir (İnat, 2006: 3). Türkiye’den gelen 
bu eleştirilere Kürdistan Bölgesel Yönetimi, yapılan düzenlemelerin Saddam döneminde uygulanan Araplaştırma politikası nedeniyle Kerkük’ten zorla çıkarılanların geri getirilmesinden ibaret olduğu şeklinde cevap vermiştir. Bu açıklama Ankara’yı ikna etmediği gibi, Türkiye iddialarına özellikle Iraklı Türkmenlerden alınan bilgiler doğrultusunda yapılan seçimlere hile karıştırıldığı Kerkük’e kayıtlı olmayan Kürtlerin şehre getirilerek oy kullandırıldığı 
gibi suçlamalarla devam etmiştir (İnat, 2006: 7). 

Kerkük için yapılması gereken referandum tarihi yaklaştıkça Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi ilişkileri de gerilmeye başlamıştır. Türkiye şehirdeki Türkmen nüfusu üzerinden şehrin tarihsel kimliğinin Türk olduğunu ve bilinçli bir şekilde demografik yapısının değiştirildiğini bundan dolayı referandumun ertelenmesi gerektiğini savunmuştur. Türkiye ayrıca Kerkük’ün özel bir statüyle yönetilmesini önermiştir. 
Bunun üzerine Nisan 2007’de KDP lideri Mesut Barzani’nin “Türkiye Kerkük’e karışırsa biz de Diyarbakır’a karışırız”   açıklamasında bulunması Ankara’nın sert tepkisine neden olmuş ve Türkiye Irak’a nota vermiştir (Özcan, 2009: 52). Fakat aynı yıl Kerkük üzerinde yaşanan gerilimle eş zamanlı olarak Ankara ve Erbil ilişkilerinde olumlu bir seyrin ilk işaretleri de verilmeye başlanmıştır. 
İlerleyen yıllarda Bağdat’ın gittikçe merkezileşen bir politika izlemeye başlaması ve İran’ın Irak üzerindeki etkisini artırması Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni Türkiye’ye yakınlaştırırken, PKK’nın şiddet eylemlerine yeniden ivme kazandırması da Ankara’yı Erbil ile yakınlaşarak PKK’nın Kandil’deki mevcudiyetini sınırlandırma yönünde motive etmiştir (Balcı, 2014). Dolayısıyla, henüz 2007 yılının ilk aylarında Türkiye Başbakanı Erdoğan Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle görüşebileceğini açıklamıştır.19


Resim 2: Davutoğlu-Barzani Görüşmesi, Erbil 

2008 ve 2009 yılları ise Türkiye’nin Kürt Bölgesi ile ilişkilerinde yeni bir sayfanın açıldığı yıllar olmuştur. Türkiye iç siyasetinde güvenlikçi politikanın temel kaynağı olan askerin siyasi alandan tasfiyesi ile dış politikada hükümetin daha etkin hareket edip karar alabilmesi mümkün olmuş ve böylelikle taraflar arasında yakınlaşma ve diyalog imkanlı hale gelmiştir. Bu zamana kadar Irak Kürtleriyle inişli çıkışlı fakat sürekliliği olan gerilimler yaşayan Türkiye, 
artık Kürt Bölgesi’yle ilişkilerini ekonomik entegrasyon ve enerji ilişkileri üzerine tesis etmeye başlamıştır (Balcı, 2013b). 2008’den itibaren başlayan yakınlaşma ekonomik açıdan değerlendirildiğinde tablo daha da netleşmektedir. Örneğin 2004 yılında Irak ile olan ticaret hacmi 1,8 milyar dolar iken 2008 yılına gelindiğinde 3,9 milyar dolara ulaşmıştı.20 Hızlı bir biçimde yükselişe geçen ticaretin %75 gibi büyük bir payı Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile yapılmaktaydı. Fakat olumlu ekonomik göstergeler siyasi gerginlikler yüzünden yavaş 
ilerlemekteydi. Bundan dolayı siyasi gerginlikler de ekonomik yakınlaşmayla tezat oluşturmakta ve sürdürülebilir görünmemekteydi. 

Yakınlaşma resmi ziyaretlerle ilerletilmiş ve Mayıs 2008’de Ahmet Davutoğlu’nun da yer aldığı Türk heyeti Bağdat’a gitmiştir. Cumhurbaşkanı Talabani ile görüşmesinin ardından ilk kez Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile açıktan ve resmi temas gerçekleşmiştir.21 Bu tarihten itibaren karşılıklı ziyaretler daha da sıklaşmış, ekonomik ve siyasi ilişkiler derinleşmeye başlamıştır. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 1 Kasım 2009’da Erbil’e giderek Mesut Barzani ile görüşmüştür.22 Davutoğlu “daha iki sene önce Türk dışişleri ve ticaret bakanları Erbil’e gidecekler ve bu kadar kapsamlı görüşmeler yapacaklar denilseydi, kimse buna pek ihtimal vermezdi”23 ifadeleriyle ziyaretin önemini vurgulamıştır. Aynı gün Kürt Bölgesi’nde Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın da katıldığı Türkiye-Kürt Bölgesi İş Forumu gerçekleştirilmiştir. Forumda Bölgesel Yönetimin Ticaret Bakanı Sinan Çelebi bölgede kayıtlı bulunan 450 Türk şirketinin bulunduğunu teşvik ruhsatlarının ise %70’inin de Türk şirketlerine ait olduğunu açıklamıştır.24 

Yine Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde büyük enerji kaynaklarının keşfedilmesi de 
enerji bakımından dışarıya bağımlı olan Türkiye’yi Irak Kürtlerine yakınlaştıran bir diğer unsur olmuştur. Bu konuda siyasi adımlardan çok önce örneğin 2002 yılından beri Kürt Bölgesi’nde petrol sahaları bulunan Türkiye menşeili Genel Enerji, 2007 ve 2008’de Tawke ve Tak Tak alanlarında petrol üretimine başlamıştı.25 Haziran 2009’da ise Kürt bölgesi Kerkük-Yumurtalık petrol hattına petrol vermeye başlamış ve böylece Kürt Bölgesi’nden çıkan petrol ilk kez Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaşmıştır. Boru hattına ilk petrolü 
de Çukurova holding bünyesindeki Genel enerji vermiştir. Barzani petrol ihracı için yapılan töreni Kürt tarihinde bir milat olarak nitelendirmiştir.26 Yeni keşifleri dışa bağımlılık karşısında kaynak çeşitliliğini sağlamak ve enerji transfer merkezi olmak gibi hedeflerine ulaşmak için bir fırsat olarak değerlendiren Türkiye Kürt bölgesi ile ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır. Böylece Kürt Bölgesi ile gelişen ekonomi ve enerji ilişkileri siyasi ilişkilerin de yumuşamasına yardımcı olmuştur. 

4.3 Türkiye, PKK ve Kuzey Irak 

2000’li yıllara girildiğinde Türkiye, PKK ve Kuzey Irak arasındaki ilişkilerde çok önemli değişiklikler yaşanmıştır. Bu gelişmelerden en önemlisi kuşkusuz PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi olmuştur ve bu gelişmenin devamında, Öcalan 2 Ağustos 1999’da PKK’lılara “ateşkes ilan et ve Türkiye’yi terk et” emrini vermiştir (Özdağ, 2008: 256-257). Dolayısıyla Öcalan’ın yakalanması uzun bir süre devam edecek olan bir ateşkes sürecini başlatmış ve bu ateşkes süreci Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını önemli ölçüde etkilemiştir. KDP lideri Neçirvan Barzani Mart 2000’de Milliyet gazetesi  ne yaptığı açıklamada “Türkiye’ye tüm komşularından yakın olmak istiyoruz… Kürtlerin bağımsız devlet kurma dileği, dilekten öteye geçemez” demiş ve bu açıklama Neçirvan Barzani’nin Ankara ile olan mesafeleri aşma, Türk kamuoyuna mesaj gönderme çabası olarak yorumlanmıştır.27 4 Mayıs 2000’de Türkiye ile KDP arasında yapılan görüşmeye KDP tarafından Neçirvan Barzani başkanlığında üç kişilik bir heyet, Türkiye’dense Genelkurmay Başkanlığı, Dış İlişkiler Bakanlığı ve MİT temsilcileri katılmış, görüşmenin 
içeriği önemli ölçüde Türkiye’nin Kuzey Irak’tan yapacağı ithalat oluşturmuştur (Özdağ, 2008: 260). 
Bu görüşmeyi 3-7 Ekim 2000 tarihinde Ankara’ya gelen Barzani’nin dönemin 
başbakanı Bülent Ecevit, Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Büyükanıt ve Dışişleri Bakanlığı’na bağlı temsilcilerin katıldığı daha geniş kapsamlı bir görüşme takip etmiştir. Bu görüşmelerin sonucunda Barzani, bir kez daha Türkiye ile yakın ilişki içerisinde olmak istediklerini ve PKK ile mücadelede Türkiye’ye destek vermeye hazır olduklarını açıklamıştır.28 Barzani, bu açıklamasını destekleyecek şekilde yaklaşık bir ay sonra 21 Aralık 2000’de Erbil’de yaptığı bir konuşmada PKK’nın sivillere yönelik saldırılarını eleştirmiş ve tüm Kürtlere “PKK’ya karşı birleşin” çağrısı yapmıştır.29 

Türkiye ile KDP arasındaki ilişkiler her ne kadar gelişse de Ankara, KYB’nin PKK’ya destek vermesinden kaygılıydı. Bu kaygı, Talabani’ye iletilmiş ve PKK’ya karşı tutum alması istenmiştir. Bu bağlamda Talabani, PKK ile olan mücadelede Türkiye’ye aktif destek vereceğinin sözünü vermiş ve Kandil Dağı bölgesinde Groşi-Dola-Koga arasında 3 bin peşmergeden oluşan bir “Güvenlik Kuşağı” oluşturularak PKK’ya verilen lojistik destek kesilmiştir. 
Bunun karşılığında da Türkiye, KYB’ye sağlık ve gıda malzemesi yardımında bulunmuştur (Özdağ, 2008: 261-262). 
PKK ise Güvenlik Kuşağı’nı tehdit olarak algılamış ve KYB ile PKK arasında çatışma başlamıştır. Çatışma süresince KYB Türkiye’den destek alırken PKK 
da İran’dan destek almıştır. Yaklaşık bir ay süren çatışmaların ardından önce 126 kayıp veren PKK ardından da KYB ateşkes ilan etmiştir. Bu ateşkes sırasında Ankara önemli bir adım atarak İran ile yüksek güvenlik komisyonu toplantısı yapmış ve sınır üzerinden gerçekleştirilen kaçakçılığın önüne geçmek için sınır boyunca güvenlik kordonu oluşturulacağı açıklanmıştır. 

Anlaşmanın ardından İran’ın PKK’ya desteği kesilirken Ankara, PKK ile savaşan 
KYB’ye gıda ve sağlık malzemesi desteğine devam etmiştir. 3 Aralık 2000’de KYB, PKK’ya karşı tekrardan harekete geçmiş ve çatışmalarda 335 PKK militanı etkisiz hale getirilmiştir. Ancak bu çatışmanın on gün öncesinde Türk Silahlı Kuvvetleri, 22-25 Kasım tarihlerinde Şırnak ve Hakkari’de iki tümenin katıldığı bir sınır ötesi operasyon düzenlemiş ve bu operasyon sonucunda, PKK Kandil Dağı’nı büyük ölçüde terk ederken Ankara-KYB ilişkileri de gelişmiştir (Özdağ, 2008: 262-263). 

22-25 Kasım operasyonunun ardından Türk Silahlı Kuvvetleri, sınır ötesinde PKK ile sıcak çatışma içerisine girmemiş, yapılan küçük çaplı birkaç sınır ötesi operasyon da gelen istihbarat üzerine PKK’nın cephanelerini ele geçirme amacı taşımıştır (Özdağ, 2008: 264). 

Bu tarihleri izleyen bir buçuk yıl içerisinde herhangi bir sınır ötesi operasyon olmazken bu dönemde, gelecekteki birçok olayı etkileyecek iki önemli gelişme yaşanmıştır. Bunlardan bir tanesi ABD’nin 20 Mart 2003’te Irak’ı işgal etmesi ve Saddam Hüseyin’in devrilmesi, diğeri ise 2 Kasım 2002 seçimlerinden birinci çıkan AK Parti’nin hükümet kurmasıdır. Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi ile birlikte PKK, Kuzey Irak’ta kendisi için yeni bir alanın oluştuğunu görmüş ve yeni bir strateji geliştirmiştir. Murat Karayılan, bu yeni (askeri-politik) stratejiye “Meşru Savunma Savaşı” adını vermiştir. PKK’nın yayın organı Serxwebûn’da 
yayımladığı yazısında “Ortadoğu Rönesansı” olarak adlandırdığı yeni gelişmeler sayesinde, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Lozan’da kurulan düzenin artık geçerliliğini kaybettiğini ve yeni gelişmelere ayak uydurabilmek için hem siyasi hem de askeri adımlar atılması gerektiğini açıklamıştır.30 

ABD’nin Irak işgalinin oluşturduğu yeni güç dengesini lehine çevirme bağlamında Ekim 2003’e gelindiğinde PKK, Ankara’nın, İran’ın sınır bölgelerinde PJAK’a karşı düzenlediği operasyonlara destek verdiği gerekçesiyle “tek taraflı ateşkes olmaz” açıklaması yaparak ateşkesi kaldırdığını duyurmuştur.31 Fakat dönemin Irak Dışişleri Bakanı Zebari32 sonrasındaysa Barzani33 ve Talabani’nin34, PKK’ya silah bırakma çağrısında bulunması üzerine ateşkesin devamı yönünde bir politika izlenmiştir. 2004 yılına gelindiğinde Türkiye’de yapılan yerel seçimlerde Kürt partisinin önemli oranda oy kaybetmesi ve Kürtlerin koşullarına ilişkin yasal ve politik iyileşmelerin yapılmaması gibi gerekçelerle PKK 1 Haziran 2004’te ateşkesi bozduğunu açıklamış ve yeniden silahlı eylemlere başlamıştır. 2004 yılı boyunca PKK herhangi bir eylem gerçekleştirmese de Haziran 2005’te Kuzey Irak’tan Türkiye’ye 2000 civarında militanını sokan PKK geniş ölçekli saldırılar düzenlemeye başlamıştır. PKK 
saldırılarının artırması üzerine 14 Temmuz 2005’te Erdoğan uluslararası hukukun müsaade ettiği sınır ötesi operasyon “hakkımızı kullanırız” açıklamasında bulunmuştur. Benzer bir açıklama da dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ’dan gelmiş ve Başbuğ, Bağdat Yönetimi’nin gerekenleri yapmaması durumunda Türkiye’nin harekete geçeceğini dile getirmiştir (İnat, 2006: 17). 

Türkiye’nin sınır ötesi operasyon konusundaki ısrarları 2006 yılı boyunca da devam etmiş ve sınırda artan hareketlilik üzerine Irak’taki Kürt grupların talebi üzerine Bağdat Yönetimi kendisini bilgilendirme talebini içeren bir notayı 26 Nisan tarihinde Ankara’ya iletmiştir. Ankara bu notaya cevabında kendi topraklarını kontrol edemeyen ve PKK’nın faaliyetlerini engelleyemeyen Irak’ın Türkiye’nin sınırdaki faaliyetlerinden rahatsız değil aksine hoşnut olması gerektiğini dile getirmiştir (İnat, 2008: 9). Türkiye’nin sınır ötesi operasyon 
konusundaki ısrarlı tavrı Kürt grupları PKK’ya yönelik bir açıklama yapmaya zorlamış ve KYB’nin üst düzey yöneticilerinden İmed Ahmed 5 Mayıs 2006’da PKK’ya “bizim topraklarımızda kalmak istiyorsanız yasalarımıza uymak zorundasınız” mesajını vermiştir (İnat, 2008: 11). Kuzey Irak’taki Kürt gruplardan PKK’ya yönelik iletilen mesajlar bununla sınırlı kalmamış daha sonra aynı zamanda Irak Dışişleri Bakanı olan KDP’nin önde gelen isimlerinden Hoşyar Zebari Ağustos 2006’da PKK ile mücadelede ciddi olduklarını ve bu doğrultuda örgütün Bağdat’taki bürosunun kapatılacağını açıklamıştır. Irak Devlet Başkanı 
Talabani ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Başkanı Neçirvan Barzani de benzer açıklamalarda bulunarak PKK lideri Murat Karayılan’ı Türkiye’ye karşı yaptığı saldırılarda Kuzey Irak’ı kullanmaması noktasında uyarmışlardır (İnat, 2008: 15-16). Irak Kürtlerinin Ankara’dan gelen sınır ötesi operasyon baskısı konusunda elini güçlendiren ve bu baskıya direnmesini mümkün kılan temel unsur Washington’un 1 Mart Tezkeresi sonrasında Ankara ile gerginleşen ilişkileri olmuştur. Erbil’in bu konudaki temel stratejisi sınır ötesi operasyona izin vermeksizin PKK’nın Kandil’deki etkinliğini sınırlandırmak yoluyla Türkiye ile ilişkileri makul bir çizgide tutmak yönündeydi. Nitekim Türkiye’den gelen baskılar sonucunda 23 Eylül 2007’de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, 
PKK ve PJAK’ı terör örgütü olarak ilan etmiş (Özdağ, 2008: 325), fakat sınır ötesi bir operasyona sıcak bakmadığını açıklamıştır. Sınır ötesi operasyon politikasını bir ölçüde Ankara ve Washington arasındaki soğuk ilişki üzerine inşa eden Kürdistan Bölgesel Yönetimi için, dönemin ABD Başkanı George W. Bush ve Türkiye Başbakanı R. Tayyip Erdoğan arasında 5 Kasım 2007’de imzalanan PKK’ya karşı işbirliği antlaşması bir dönüm noktası olmuştur. ABD ve Türkiye arasında imzalanan antlaşmaya göre, PKK ile mücadele kapsamında ABD Türkiye’ye operasyonel istihbarat sağlamanın yanı sıra, PKK liderlerinin yakalanıp 

Türkiye’ye teslim edilmesi, PKK’nın lojistik desteğini sona erdirmek için Irak’taki kamplarının kapatılması ve Türk ordusunun Kuzey Irak’taki operasyonlarında işbirliğine gitmek gibi destekler vermeyi taahhüt etmiştir (ICG, 2008: 8). Antlaşmanın etkin bir şekilde hayata geçirilmesi Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki işbirliğine bağlıydı ve Washington yönetimi her iki tarafa da yakınlaşma önerisinde bulunmuştur. Sonuçta, bu tarihe kadar Türkiye’nin PKK konusundaki sınır ötesi operasyon taleplerine etkin bir cevap vermeyen 
Kürdistan Bölgesel Yönetimi, antlaşmanın ardından Türkiye’yi destekleyen ve PKK’nın Kuzey Irak’ta üstlenmesini eleştiren açıklamalara daha fazla ağırlık vermeye başlamıştır. 5 Kasım antlaşmasının hemen öncesinde 17 Ekim’de toplanan TBMM Türkiye-Irak sınırı boyunca PKK hedeflerinin bombalanması konusunda orduya yetki vermişti. Bu yetki doğrultusunda ilk operasyon 16 Aralık’ta yapılmış ve daha sonra aynı kapsamda 2008’in Ocak ayı boyunca beş hava saldırısı daha gerçekleştirilmiştir. Bu hava operasyonlarının ardından 
Türk Silahlı Kuvvetleri 21 Şubat 2008’de Güneş Harekatı adı altında Kuzey Irak’a yönelik bir hafta süren kapsamlı bir kara operasyonu düzenlemiştir. Bu aynı zamanda Kuzey Irak’a 2000’lerde yapılan ilk kara harekatıydı ve harekat sırasında dikkati çeken önemli bir husus ABD ile Türkiye arasında 5 Kasım’da yapılan anlaşmaya ABD’nin harfi harfine uyması olmuştur. Bu durum KDP lideri Barzani’nin operasyona karşı olma politikasının etkin bir şekilde devreye sokulmasını engellemiş ve Barzani’nin açıklamaları ABD yönetiminin 
Irak Özel Temsilcisi David Satterfield’in PKK’ya karşı Türkiye’nin yanında oldukları şeklindeki tavrının gölgesinde kalmıştır. Fakat operasyonun kapsamlı olmasına rağmen kamuoyunun beklentisinin tersine kısa süreli (bir hafta) kalması, Türkiye’nin gerektiğinde Kuzey Irak’a girebilecek pozisyonda olduğunu gösterme amacı taşıdığı şeklindeki yorumlara neden olsa da (Oran, 2013: 290-291), temelde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güvenlikçi siyasetinin sonunu temsil etmesi açısından önemlidir. 

Göreli olarak beklentileri karşılamayan sınır ötesi harekatın ardından PKK ve Kuzey Irak’a yönelik politikaların belirlenmesi önemli ölçüde hükümetin eline geçmiştir. Nitekim operasyonun sona ermesinden sadece bir hafta sonra 7 Mart 2008’de Celal Talabani Ankara’ya bir ziyaret gerçekleştirmiştir. İlişkiler bu ziyaretle sınırlı kalmamış bu tarihten itibaren iki taraf arasında yoğun bir ziyaret trafiği başlamıştır. Ankara’nın bölgedeki Kürt grupları ile yakınlaşması ve bunun sonucunda Kürt gruplarının bölgede PKK’yı zor durumda bırakması sonucunda Cemil Bayık, KDP’yi ve KYB’yi ihanetle suçlamış ve Türkiye ile Kürt grupları arasındaki yakınlaşmayı “üçüncü uluslararası komplo” olarak ifade etmiştir 
(Oran, 2013: 291). Ancak ilişkilerdeki tüm iyileşmelere rağmen Ankara’nın her görüşmede “sınır güvenliği” başlığını tartışmaya açması PKK konusundaki kaygılarının devam ettiğinin açık bir göstergesi olmuştur. Yine de önceki dönemlerle kıyaslandığında bölgenin üç aktörü arasında (Ankara-Erbil-Bağdat) Türkiye’nin PKK ve Kuzey Irak’a yönelik kaygıları noktasında önemli bir ayrılık görünmüyordu (Özcan, 2010b: 115-116).

5 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR;


***