Ortaklık Konseyi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortaklık Konseyi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2019 Salı

TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKASI 2009 BÖLÜM 2

TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKASI 2009  BÖLÜM 2




KKTC’de Genel Seçimler

19 Nisan 2009 tarihinde KKTC’de genel seçimler yapıldı ve 2005 yılından bu yana KKTC’de ana muhalefet partisi olan Ulusal Birlik Partisi (UBP) Derviş Eroğlu liderliğinde geçerli oyların yüzde 44.06’sını alarak sandıktan birinci parti olarak çıktı. KKTC parlamentosundaki 50 sandalyenin 26’sını ele geçiren UBP böylece tarafından doldurdu ve böylece UBP tek başına iktidar olmak için yeterli 
çoğunlu elde etmiş oldu. Ferdi Sabit Soyer liderliğindeki Cumhuriyetçi 
Türk Partisi ise oyların yüzde 29.25’ini kazanabildi. 

Hem genel seçimlerde hem de 18 Nisan 2010 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde UBP ve Derviş Eroğlu’nun başarılı olması neticesinde Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikası ile KKTC’nin yeni yöneticileri arasında nasıl bir uyumun kurulacağı kamuoyunda tartışılmaktadır. Seçimden önceki tartışmalarda özellikle Mehmet Ali Talat ve taraftarları Eroğlu’nun KKTC Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi halinde Kıbrıs müzakerelerinin bundan olumsuz etkileneceğini, müzakerelerin 
ortadan kalkacağını, çözüm yanlısı AK Parti hükümeti ile Eroğlu’nun uyum içinde çalışamayacağını, Kıbrıs konusunda eskiye dönüleceğini ve hatta Kıbrıs sorununun çözülmemesi nedeni ile Türkiye’nin AB macerasının sonunun geleceğini ileri sürmüşlerdi. Talat’ın bu görüşleri zaman zaman Türkiye’de bazı köşe yazarları tarafından da dile getirilmişti. 15 

Ancak, öyle görünmektedir ki, bazı üslup ve siyaset farklılıkları yaşansa dahi, Eroğlu ile birlikte, mevcut Kıbrıs politikasının ana omurgasının değişme ihtimali çok yüksek değildir. AK Parti hükümetinin Eroğlu ile de uyumlu çalışabileceği tahmin edilmektedir. Zaten Türkiye hükümeti KKTC’deki seçimlerde açık bir pozisyon belirlememiş ve çıkan netice ne olursa olsun milli çıkarlara uygun 
dış siyasetin sürdürüleceğini ifade etmiştir. 

Türkiye-AB İlişkilerinde Vize Sorunu ve Avrupa Topluluğu 
Adalet Divanı (ATAD)’nın Soysal Kararı

Türkiye-AB ilişkilerinin hukuki temelini teşkil eden Ankara Anlaşması ve Katma Protokol Türkiye’ye serbest dolaşım hakkını vermesine rağmen çeşitli nedenlerden dolayı ülkemiz bu hakkına hiçbir zaman sahip olamadığı gibi AB ülkelerinin zorluklarla dolu vize uygulamalarına maruz kalmaktadır. 1963 Ankara Anlaşması’nın imzalanmasından sonraki dönemde yapılan bazı mevzuat değişiklikleri ve konulan deregasyonlarla bu konuda gerileme yaşanmıştır. Adalet Divanına yapılan bireysel başvurular neticesinde bu konuda bazı kararlar 
alınmış olmasına rağmen gene de durum tam netleşmemiştir. 

AB ülkelerinin vize meselesini bir haktan ziyade ‘imtiyaz’ ve ‘lütuf’ şeklinde algıladıkları anlaşılmaktadır. Dahası, AB, bu konuda Türkiye’yi bir ortak olarak dahi görmemekte ve Türkiye’ye yönelik vize uygulamalarında ciddi sorunlar çıkarmaktadır. Özellikle işadamlarının bu konuda mağdur oldukları aşikârdır. 1995 tarihinden itibaren AB ile Gümrük Birliği içinde olan Türk işadamları, AB ülkelerinden vize almalarının çok uzun ve meşakkatli işlemler gerektirmesi 
nedeni ile bu ülkelerde bulunan rakipleri ile rekabet etmekte zorlanmaktadırlar. Bir işadamından, vize alabilmek için gizliliği anayasa ile sabit dokümanlar da dâhil olmak üzere 25’e ulaşan sayıda belge istenebilmektedir. Oysaki herhangi bir AB ülkesinin işadamı istediği zaman Türkiye’ye gelebilmektedir. Yüksek vize ücretleri, vize alınmasının çok uzun sürmesi, uzun kuyruklar, hantal bir onay 
mekanizması ve konsolosluk çalışanların nazik olmayan davranışları genelde şikâyet edilen hususlar arasındadır. 16 

ATAD’IN 2009 Soysal Kararı

Serbest dolaşım ve AB ülkelerinde serbest ticaret Türkiye’nin Ankara 
Anlaşması ve daha sonraki anlaşmalardan elde ettiği haktır. Bu bağlamda, Avrupa Adalet Divanı, 20 Eylül 2007 tarihinde aldığı kararla, İngiltere’ye iltica başvurusunda bulunan ve bu ülkede bulundukları süre içinde iş yeri sahibi olan iki Türk vatandaşının Ankara Anlaşması gereği oturum sahibi olma talebini haklı bulmuştur. Daha öncede birçok kez bu konu ATAD bünyesinde tartışılmıştır. Bu bağlamda ilk ATAD kararı 1987 tarihli ‘Demirel’ kararı iken en son kararla 
birlikte ATAD Türklerle ilgili olarak toplam 38 karar vermiştir. 

ATAD’ın 1987 yılında verdiği ilk karar olan ‘Demirel’ kararı, 2000 yılındaki ‘Savaş’ kararı; Ekim 2003 tarihli ‘Abatay’ kararı bunlardan çokça üzerinde durulanlar arasındadır. Benzer şekilde, ATAD, 1/80 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı (OKK)’nın yorumlanması için İngiliz Temyiz Mahkemesi tarafından yapılan bir başka ön karar başvurusuna ilişkin kararında bir Türk vatandaşının, bir üye devlete çocuk bakıcısı (au-pair) ya da öğrenci olarak girmiş olmasının, işçi statüsünde kabul edilmesini veya 1/80 sayılı OKK’nın 6/1. maddesi anlamında 
“bir üye devletin iş gücü piyasasına yasal olarak girmiş” sayılmasını 
engellemeyeceğini ifade etmiştir. ATAD kararına göre Katma Protokol m. 41/1 hükmü gereği Katma Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihte AB üyesi olan bir ülke Türk vatandaşları için vize alma şartı aramamalıdır. 

İki Türk TIR sürücüsü, bir Alman firmasına ait nakliye şirketinin kamyonlarını, Türkiye ile Almanya arasındaki mal taşımada kullanırken, sürekli vize almak zorunda kaldılar. 2000 yılına kadar verilen bu vizeler, bu tarihten itibaren reddedilmeye başlanınca, Mehmet Soysal ve İbrahim Savatlı, Berlin Mahkemesi’nde dava açtılar. Bu davalar daha sonra temyize taşındı ve Alman temyiz mahkemesi de, davayı görüş almak üzere, Avrupa Adalet Divanı’na sundu. 

19 Şubat 2009 tarihinde, Lüksemburg’daki ATAD, TIR şoförleri İbrahim Savatlı ve Mehmet Soysal’ın Berlin Eyalet Mahkemesine başvurarak vize uygulamasının iptalini istemesiyle ilgili görüşü sorulması üzerine, “Türkiye ve Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında imzalanan 23 Kasım 1970 tarihli Katma Protokol’ün 41’inci maddesinin, yürürlüğe girdiği tarihte vize yükümlülüğü olmadığı için, Türkiye’de kurulu şirketlerde çalışan Türk vatandaşlarına hizmet sunumu için AB üyesi ülkelere girişlerinde vize şartı getirilemeyeceği şeklinde yorumlanmalıdır” kararını almıştır.

Diğer bir deyişle, Adalet Divanı, 1 Ocak 1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol’ün 41 maddesinin 1. fıkrası uyarınca, bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihten itibaren hizmet sunmak amacıyla AB ülkelerine giden Türk vatandaş larına yeni kısıtlamalar getirilemeyeceğini ifade etmiştir. Divan, bu anlamda vizenin, yeni bir kısıtlama olduğunu belirterek, bu tarihte uygulanmayan vizenin, bugün uygulanmasının hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir.

Adalet Divanı’nın 2008 yılının Eylül ayında yaptığı duruşmayla incelemeye başladığı davada, davacıların karşısına, Alman Dışişleri Bakanlığı ve Alman Çalışma Kurumu’nun yanı sıra, AB üyesi ülkelerden Danimarka, Yunanistan ve Slovenya müdahil oldular. Bu ülkeler, duruşmada, Türk vatandaşlarına uygulanan vizenin kalkması halinde, bütün uyuşturucu kaçakçılarının Avrupa’ya dolacağını iddia etmişlerdir. Avrupa Komisyonu sözcüsü de, bugüne kadar olan görüşlerinin aksine Türk vatandaşlarına yönelik vizenin devamı yönünde görüş bildirmiştir. 

ATAD daha önce de Abatay-Şahin ve Tüm-Darı ve benzer kararlarında olduğu gibi bu konu ile ilgili kararlar almıştır ancak bu kez, vizenin de ilk kez açık olarak 41. madde anlamında yeni bir kısıtlama olduğunu söylemesi bakımından, oldukça açık-seçik bir karar olmuştur.

Bu kararda esas olan vizenin iş dünyası için uygulanmasının Katma Protokol’e aykırı olacağı şeklindeki hükümdür. Yani diğer bir deyişle, bu davanın sonucu esasta iş dünyasını ilgilendirir. Ancak, “iş dünyası” tabirinin sınırları tabiatı ile kesin hatlarla ile belirlenmiş değildir. İlk yorumlara göre, bu tanıma bütün çeşitleri ile iş kurmak, hizmet sunmak ya da almak kategorileri dâhil olabilecektir.

Bu karar bütün AB ülkelerini bağlamaktadır. Ancak, kararın iç hukuka ne şekilde uygulanacağı henüz netlik kazanmamıştır. Yani, ATAD kararı genel ilkeyi belirlemiştir. Bu genel ilkenin sınırları içinde AB ülkeleri kendi iç kanunlarında değişiklikler yapmak zorundadırlar. 
Bununla birlikte, “şeytan ayrıntıda gizlidir” ilkesine binaen bu ülkelerin detayda nasıl bir kanuni düzenleme yapacakları henüz tam olarak belli değildir. Bazı yorumculara göre, AB Adalet Divanı’nın kararının ardından AB üyesi ülkelerin “vize başvurusu” yerine muhtemelen “vizeden muafiyet başvurusu” uygulamasına geçebilecektir. Muhtemelen diğer AB ülkelerinde de vize  uygulaması aleyhine Türkler tarafından yeni davalar açılacak ve ATAD’ın bu kararının yaygınlaşması için hukuki mücadeleler verilecektir. Bir taraftan, Tır dışında diğer sektörlerden ATAD’a Almanya aleyhine başvuru yapılabilecekken; diğer AB ülkelerine yönelik de davalar açılabilecektir. 

Türkiye-AB İlişkileri ve Nabucco Meselesi

Rusya-Ukrayna gaz krizi nedeniyle daha “hayati” bir hale gelen Nabucco projesine ilişkin “yol haritası”nı görüşmek üzere, 27 Ocak 2009 tarihinde Macaristan’da iki günlük “kritik” bir toplantı yapılmıştır. Zirveye, Türkiye’den Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Nabucco’ya üye olan diğer ülkeler, Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ve ayrıca, AB, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Irak, Mısır ve Gürcistan temsilcileri de katılmıştır. Toplantıya İran davet edilmemiştir. 13 Temmuz 2009 tarihinde 
Nabucco Projesi bağlamındaki Anlaşma Ankara’da törenle imzalanmıştır. 
Bu törene Gürcistan, Romanya, Avusturya, Bulgaristan, Macaristan ve Irak yanında AB Komisyonu da katılmıştır. 

Bilindiği gibi, 3300 kilometrelik Nabucco boru hattı projesinin Rusya’yı by-pass ederek 2013 yılında devreye girmesi beklenmektedir. 
Hat maliyetinin 8-10 milyar avro arasında olacağı tahmin edilmektedir. Bu hat ile enerji zengini Orta Asya’dan, Türkiye, Bulgaristan ve Macaristan üzerinden Avusturya’ya gaz taşınması öngörülmektedir. Avusturya’ya ulaştırılacak gazın da, buradan Orta ve Batı Avrupa’ya aktarılması düşünülmektedir. Boru hattı 
için ilk aşamada Azerbaycan’dan, daha sonra da Gürcistan üzerinden 
Türkmenistan’dan gaz sağlanması planlanmaktadır.

Ancak hat açısından en büyük sorunun enerji tedariki olduğu ifade edilmektedir. Nabucco hattının anlamlı olabilmesi için özellikle 

Türkmenistan’dan gaz tedariki çok önemlidir; ancak Türkmenistan’ın bu gazı verip vermeyeceği hala şüphelidir. Bu şüphenin bir nedeni Türkmenistan’ın Rusya ve Çin ile olan enerji anlaşmalarıdır. Bu nedenle İran gazına ihtiyaç duyulduğu ifade edilmektedir. Bununla birlikte, Kuzey Irak kaynaklı yeni enerji arayışları da gündeme gelmektedir. 

Nabucco hattı AB içinde tartışmalara yol açmaktadır. Almanya kendi menfaati açısından Kuzey koridorunu ön planda tutmaya çalışırken, AB Komisyonu ve diğer bazı ülkeler, meseleye stratejik bir açıdan bakarak Rusya bağımlılığını azaltmak için Nabucco konusunda ısrar etmektedirler. 8 milyar avroluk finansmanı olan projede AB’nin verdiği 200-250 milyon avroluk para, miktarından daha ziyade AB’nin bu projeyi destekliğini gösterdiği için güvence açısından daha önemli görülmektedir.17 

2009 İlerleme Raporu

Bilindiği gibi, Türkiye için İlerleme Raporları 1998 tarihinden bu yana her sene yayınlanmaktadır. 2009 ilerleme raporunda da Türkiye’nin siyasi ve ekonomik resmi çekilmekte ve bu bağlamdaki olumlu ya da olumsuz gelişmeler ifade edilmektedir. Türkiye’den beklenen, yapılan eleştiriler doğrultusunda siyasi ve ekonomik yapısını modernleştirmesi ve AB ile uyumlu hale getirmesidir. Ayrıca, 
Türkiye’nin AB müktesebatına uyum yönündeki çalışmaları da 2009 ilerleme raporunda yer almaktadır. 

Siyasi açıdan bakıldığında, raporun ilk eleştirisi Kıbrıs ile ilgilidir. Türkiye’nin ek protokolü yerine getirmesi tekrar istenmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, Türkiye ise bu konuda AB’den vermiş olduğu sözleri yerine getirmesini beklemektedir. Bu sözler, KKTC’yi izolasyondan kurtarıcı tedbirler içermekteydi. Ancak bunlar AB tarafından yerine getirilmemiştir. Bununla birlikte, raporda, Talat ile Hristofyas arasında devam edegelen görüşmelerden övgü ile bahsedilmekte; ve Kıbrıs sorununun çözülmemesi durumunda müzakerelerin 
duracağına ilişkin bir tehditte bulunulmamaktadır. 

Diğer yandan raporda, yargı reformunun gerekliliği, yargının bağımsızlığı 
ve yansızlığının sağlanması istenmektedir. Ayrıca, “Ergenekon” davası da raporda bahsedilmekte, basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı hükümler dile getirilmektedir. Bunlar arasında, TCK ve internete ulaşımdaki kısıtlamalar da ifade edilmektedir. Ayrıca, sivil-asker ilişkilerinde olumlu birçok gelişmeler olmasına karşın, Türkiye’nin hala bu konuda alması gereken mesafe olduğu da raporda zikredilmektedir. Raporda, Türkiye’nin dış politikasından genelde 
övgü ile bahsedilmekte ve Ermenistan ile olan yakınlaşma büyük takdir görmektedir. Ayrıca, müstakil bir başmüzakerecinin atanması da övgüler arasında yer almaktadır.18

Avrupa Parlemantosu’nun Türkiye Raporu

Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu, Hollandalı parlamenter Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Türkiye raporunu 12 Mart 2009 tarihinde kabul etti. Oylamadan 528 ‘’Evet’’, 52 ‘’Hayır’’ oyu çıktı. Esasen bu rapor, AB Komisyonu’nun 2008 Türkiye İlerleme Raporu hakkında AP’nin görüşlerini bildirmek maksadı ile kaleme alınmıştır. AP Genel Kurulu, sadece Türkiye’nin değil diğer adayların da (Hırvatistan ve Makedonya) ilerleme raporlarını kabul etmiştir. 

Rapor, genel anlamda, Türkiye 2008 ilerleme raporunun bir değerlendirmesi 
olduğu için, bu doğrultuda, Türkiye’ye AB üyeliği yolunda reformların hızlandırılması çağrısı yapmıştır. Raporda, özetle, Türkiye’nin reform hızını arttırması, Kopenhag kriterlerini karşılama yönünde daha fazla çalışmaların yapılması, yeni anayasa çalışmalarına tekrar girişilmesi, Ermenistan ile ilişkilerin daha da iyileştirilmesi ve normalleştirilmesi, Kıbrıs sorununun çözümü yolunda 
adımlar atılması istenmiştir. Ergenekon davası ve bu davanın Türkiye açısından önemi, Kürt sorunu ve bu bağlamda TRT 6’nın yayın faaliyetine geçmesinin önemi gibi hususlar da ele alınmıştır. Rapor 1915 olaylarını Ermeni soykırımı şeklinde değerlendirmemektedir. Daha önceki raporlarda zaman zaman bu ifadeler kullanılmıştır. Vize konusunda Türkiye’ye daha fazla kolaylıklar tanınması isteği de raporda yer almıştır.19 

Bütün AP raporları gibi bu raporun da aslında legal bir bağlayıcılığı olmasa da bu rapor şüphesiz çok önemlidir. AP, bütün AB Kurumları içinde yetkisi ve etkisi gittikçe artan bir kurumdur. Öte yandan hem AP’nin hem de bu raporların Türkiye’nin üyelik sürecine etkisi abartılmamalıdır. 
Üyelik süreci genel anlamda, AB üye devletlerinin ve bir ölçüde de AB Konseyi’nin inisiyatifi dâhilindedir. 
Diğer bir deyişle, AB’ye katılım süreci büyük ölçüde devletlerin kontrolündedir. Bu nedenle, AP’nin olumlu ya da olumsuz raporlarının bu sürece etkisi sınırlıdır.

Ortaklık Konseyi Toplantıları

Bilindiği gibi, Ortaklık Konseyi, 1963 Ankara Anlaşması’ndan buyana Türkiye-AB ilişkilerinin görüşüldüğü en üst merci niteliğini haiz olan kurumdur. 2009 yılı itibarı ile, 47’nci AB-Türkiye Ortaklık Konseyi toplantısı 19 Mayıs 2009 tarihinde Brüksel’de yapıldı. Bu toplantıya, Türkiye’den dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu ve başmüzakereci Egemen Bağış katılırken, AB tarafından Olli Rehn, AB dönem başkanı Çek Cumhuriyeti dış işleri bakanı Jan Kokout ve İsveç dışişleri bakanı Carl Bildt katılmıştır. Bu toplantıda, genel anlamda Türkiye-AB ilişkilerinin durumu ele alınırken, Gümrük Birliğinin işleyişindeki bazı sıkıntılar da görüşülmüştür. 

Venedik Komisyonu’nun Mart 2009 Tarihli Türkiye Kararı

Venedik Komisyonu Avrupa Konseyi’ne (Council of Europe) bağlı olarak çalışan ve Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin demokratik anayasalar hazırlamasına destek vermek amacı ile kurulmuş büyük ölçüde anayasa hukukçularından oluşan bir komitedir. Bu komitenin gündeme gelmesi siyasi bir partinin hangi gerekçelerle kapatılmasının gerektiğini ifade eden demokratik kriterleri ilan etmesi ile olmuştur. Bu kriterlere “Venedik komisyonu kriterleri” denmektedir 
ve çok özetle, bu kritere göre, bir siyasi partinin demokratik bir ülkede kapatılması için bu siyasi partinin görünür bir şekilde siyasi şiddeti bir metot olarak kabul etmesi gerekmektedir. Venedik Komisyonu’nun doğrudan AB ile ilişkisi olmamasına karşın dolaylı olarak Komisyonu’nun kararları AB tarafından izlenmektedir.20 

Avrupa Konseyince yapılan açıklamada, Venedik Komisyonu’nun, 13-14 Mart 2009 tarihlerinde gerçekleştirdiği toplantılarında benimsenen, Türkiye’deki 
siyasi partilerin yasaklanmasına ilişkin raporunda, Türkiye’deki durumun Avrupa uygulamalarından farklı olduğu kanısına vardığına dikkat çekilerek bu önemli 
farklılıklar şu şekilde sıralanmıştır: 

- Türk Anayasası’nın 68. maddesinde ve Siyasi Partiler Yasası’nda belirlenen uzun kriter listesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince (AİHM) meşru olarak tanınan kriterlerin çok ötesine gitmektedir;

- Parti yasaklanması veya feshedilmesi sürecinin başlatılmasına ilişkin prosedür, bu yöndeki girişimleri, diğer Avrupa ülkelerine göre daha keyfi ve demokratik kontrole daha az tabii hale getirmektedir.

Sonuç

Türkiye’nin AB üyeliği öyküsü gün geçtikçe, reelpolitik bir nitelik kazanmaktadır. Yani, artık Türkiye’nin siyasi kriterler konusunda ne yaptığı, dikkat edilirse, eskisi kadar AB kamuoyunda ve AB devletleri yetkilileri tarafından ele alınmamaktadır. 
Bunun en güzel örneği, Türkiye’nin 2009 yılında gerçekleştirmeye çalıştığı “açılım” siyasetinin AB nezdinde yeterince ses getirmemesidir. Örneğin, 1 Ocak 
2009 tarihinde Kürtçe yayın yapan TRT-6’nın yayına başlaması AB tarafında çok fazla heyecan yaratmamıştır. Oysa ki, bu konuda AB senelerdir Türkiye’ye tazyik yapmaktaydı. 

Diğer bir deyişle, Türkiye, demokrasisinin bütün sorunlarını anında halletse dahi, Kıbrıs gibi uluslararası bir sorunu çözmeden, süreçte hızlı ilerlemesi beklenemez. Ayrıca, Fransa, Avusturya, Almanya gibi devletlerin Türkiye karşıtı tutumları da unutulmamalıdır. Oysaki bu konuların AB siyasi ve ekonomik kriterleri ile uzaktan ya da yakından bir ilgisi yoktur. Bu nedenle, yukarıda ifade edilen 
hususlar çözülmeden, Türkiye-AB ilişkilerinde radikal bir dönüşümün beklenmesi doğru olmayacaktır. 

AK Parti hükümetinin de AB’nin “oyunun kurallarını değiştirme” politikasını “gördüğünü” de belirtmek yanlış olmayacaktır. Tabii burada, Türkiye hükümeti sürekli olarak, ve haklı bir şekilde, AB’nin, konu Türkiye olunca, kriterlerde değişiklikler yaptığından şikayet etmekte, ve bu şikayetini en üst noktalarda dile getirmektedir. Örneğin bu konuda, Başbakan Erdoğan AB’nin Türkiye siyasetini eleştirirken, “oyun devam ederken penaltının kuralları değişmez” şeklinde futbolla, AB kriterleri arasında benzerlik kurmuştur.21 

Bununla da birlikte, hükümetin, AB-Türkiye ilişkilerini belli ölçüde de olsa reel-politik eksende değerlendirdiğini görmek mümkündür. 
Buna iki örnek verilebilir: Örneğin Hükümet Nabucco hattı projesine jeo-stratejik anlam yükleyerek bu hat ile birlikte, Türkiye’nin AB için daha değerli ve vazgeçilmez olduğunu vurgulamaktadır, böylece AB’nin Türkiye’nin üyeliğini kolay kolay ret edemeyeceğini bazen açıktan bazen de ima yoluyla ifade etmektedir.22 İkinci örnek ise, Türkiye’nin Afrika’da artan dış politika aktivitesidir. Türkiye’nin Afrika’da aktif dış siyaset tercihinin şüphesiz birçok nedeni var olmakla birlikte, bir nedeninin de özellikle Afrika’da etkili olan ve 
Türkiye’nin AB üyeliğine sık sık engel koyan Fransa’yı Afrika’da sıkıştırmak 
olduğu görülmektedir.23 

Burada, AK Parti hükümetinin siyasi kriterleri unutup, Türkiye-AB ilişkilerini tamamıyla reel-politik bir eksende gördüğünü iddia etmemekle birlikte, Türkiye-AB ilişkilerinin yeni bir safhaya girdiğini düşünmekteyiz. 2009 yılı, Türkiye-AB ilişkilerinde, bu yeni safhada ilişkilerde reel-politik eksenin pekiştiği bir yıl olarak tarihin sayfalarında yerini almıştır.24 

Türkiye’nin Avrupa Birliği Politikası 2009 Kronoloji

27 Ocak Nabucco projesine ilişkin “yol haritası”nı görüşmek üzere 
Macaristan’da iki günlük “kritik” bir toplantı yapılmıştır. 
Zirveye, Türkiye’den Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Nabucco’ya üye olan diğer ülkeler, Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ve ayrıca, AB, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Irak, Mısır ve Gürcistan temsilcileri de katılmıştır.

12 Mart Hollandalı parlamenter Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Türkiye raporu Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu tarafından kabul edildi.

13-14 Mart Venedik Komisyonu gerçekleştirdiği toplantılarda Türkiye’deki siyasi partilerin yasaklanmasına ilişkin bir rapor hazırlamıştır ve Türkiye’deki durumun Avrupa uygulamalarından farklı olduğu vurgulanmıştır.

19 Nisan KKTC’de genel seçimler yapıldı ve 2005 yılından bu yana KKTC’de ana muhalefet partisi olan Ulusal Birlik Partisi (UBP) Derviş Eroğlu liderliğinde geçerli oyların yüzde 44.06’sını alarak sandıktan birinci parti olarak çıktı.

19 Mayıs 47’nci AB-Türkiye Ortaklık Konseyi toplantısı Brüksel’de yapıldı. 
Bu toplantıda, genel anlamda Türkiye-AB ilişkilerinin durumu ele alınırken, Gümrük Birliğinin işleyişindeki bazı sıkıntılar da görüşülmüştür.

30 Haziran Yedinci Hükümetlerarası Konferans ile birlikte “Vergilendirme” 
faslında müzakerelere başlanmıştır

13 Temmuz Nabucco Projesi bağlamındaki Anlaşma Ankara’da törenle 
imzalanmıştır

29 Kasım AB Komisyonu yaptığı açıklamada Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne limanlarını, havaalanlarını ve hava sahasını açmayan Türkiye ile Gümrük Birliğine ile ilişkin görülen sekiz fasılda müzakereye gidilmeyeceği kararına ilaveten, geri kalan 26 başlıkta ise müzakerelere başlanabileceği fakat 
Türkiye’nin ek protokolü tam olarak yerine getirmediği takdir de teknik olarak tamamlansa dahi fasılların kapanmayacağını belirtmiştir.

7-8 Aralık GKRY dışişleri bakanı Markos Kiprianu yaptığı basın toplantısında, GKRY’nin altı müzakere başlığına “benchmark” (açılış kriterleri) getirdiğini duyurmuştur

21 Aralık Sekizinci Hükümetlerarası Konferans ile 27. müzakere başlığı olan “çevre” faslı müzakerelere açılmıştır.


DİPNOTLAR;

1. Türkiye’nin AET’ye başvurusunun detayları hakkında, bkz. Mehmet Ali Birand, 
Türkiye’nin Avrupa Macerası 1959-1999, İstanbul, Milliyet Yayınları, 2000.
2 Türkiye’nin AET, AT ve AB ilişkilerinin detaylı tarihsel verilerle analizleri için, bkz. İlhan Tekeli ve Selim İlkin, Türkiye ve Avrupa Topluluğu 1, Ankara, Ümit Yayınları, 1993; İlhan Tekeli ve Selim İlkin, Türkiye ve Avrupa Topluluğu 2, Ankara, Ümit Yayınları, 1993; İlhan Tekeli ve Selim İlkin, Türkiye ve Avrupa Birliği 3. Kitap, Ankara, Ümit Yayınları, 2000. 
3 Bu dönem için bkz., Ramazan Gözen, “Turgut Özal and Turkish Foreign Policy: Style and Vision”, Foreign Policy, Cilt.20, No.3-4, 1996, ss. 69-101; Berdal Aral, “Turkish Politics and International Society during the Özal Decade, 1983- 93”, Middle Eastern Studies, Cilt 37, No 1, 2001, ss.72-88.
4 G. Avery ve F. Cameron, The Enlargement of the European Union, Sheffield, Sheffield Academic Press, 1998; M. Cremona (der.), The Enlargement of the European Union, Oxford, Oxford University Press, 2001.
5 Bu konuda, bkz., B. Brandtner ve A. Rosas, “Human Rights and External Relations of the European Community: An Analysis of Doctrine and Practice”, European Journal of International Law, Cilt 9, No 3, ss. 468-490; Ali Resul Usul, “Drawing a General Framework for the EU’s Human Rights Policies toward Third Countries”, The Review of International Affairs, Cilt 1, No 3, ss. 49-66; Mehmet Uğur, Avrupa Birliği ve Türkiye: Bir Dayanak/İnandırıcılık İkilemi, İstanbul: Everest Yayınları, 2000.
6 Bu konuda, daha kapsamlı bir analiz için, bkz. Ali Resul Usul, Democracy in Turkey: The Impact of EU Political Conditionality, Londra, Routledge, 2010; H. Arıkan, Turkey and the EU: An Awkward Candidate for EU Membership? Aldershot, Ashgate, 2006.
7 Bkz, Ali Resul Usul, “The Justice and Development Party and the European Union: from euro-skepticism to euro-enthusiasm and euro-fatigue”, Ümit Cizre (der.) Secular and Islamic Politics in Turkey: The Making of the justice and Development Party, Londra: Routledge, 2008, ss. 175-198.
8 ..............................Bu gezinin bir değerlendirilmesi için, bkz, Mehmet Ali Birand, “Erdoğan Kendi Çocuğunu Ölüme mi Terkedecek, Yoksa?”, Posta, 20 Ocak 2009.
9 “Türkiye Hız AB Reform İstiyor”, Milliyet, 27 Haziran 2009.
10 Bu konuda bir analiz için, bkz. Utku Çakırözer, “Rum vetosuna misilleme şart”, Akşam, 20 Aralık 2009.
11 “Enerjiye Geçit Yok”, Milliyet, 24 Mart 2010.
12 Sami Kohen, “AB ile Yol Kazası Önlendi”, Milliyet, 11 Aralık 2009.
13 .....................Çevre faslının kapsamlı içeriğinin bir özeti için, bkz. “Çevre faslı hangi değişiklikleri öngörüyor”, Hürriyet, 21 Aralık 2009. Ayrıca, bkz. Recep Akdur, Avrupa Birliği’nde ve Türkiye’de Çevre Koruma Politikaları ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Uyumu, Ankara, Ankara Üniversitesi ATAUM yayınları, 2005.
14 Kıbrıs sorunu ve AB ile ilişkisi konusunda, bkz., Thomaz Diez (der.), The European Union and Cyprus Conflict, Manchester, Manchester University Press, 2002; ve uluslararası hukuk bakış açısından, bkz. Enver Bozkurt ve Havva Demirel, Birleşmiş Milletler ve Avrupa kapsamında Kıbrıs sorunu,, Ankara, Nobel, 2004.
15 Örneğin, Mehmet Ali Birand, “Kıbrıs Halkı Neyi Seçecek? Çözüm mü Çözümsüzlük mü?”, Posta, 17 Nisan 2010.
16 .....................Bu konuda, TOBB ve İKV’nin birlikte yürüttükleri “vize şikâyet hattı” projesi raporu yayınlanıştır. Bkz, Zeynep Özler ve Melih Özsöz, “Vize Şikayet Hattı” Proje Raporu, İstanbul, İktisadi Kalkınma Vakfı, 2010; Narin İdriz Tezcan, “Vize Şikayet Hattı” AB’de Türk Vatandaşlarının Hakları, İstanbul, İktisadi Kalkınma Vakfı, 2010. Sorunun daha kapsamlı bir analizi için, bkz. Kemal Kirişçi ve R. Erzan, Turkish Immigrants in the European Union: Determinants of Immigration and Integration, Routledge, Londra, 2007. 
17 Nabucco hattı için dışarıdan bir değerlendirme, Edward C. Chow, “Turkey as an Energy Bridge”, Turkey’s Evolving Dynamics. Strategic Choices for US-Turkey Relations, Final Report of the CSIS US-Turkey Strategic Initiative, 2009, ss. 73-80.
18 2009 ilerleme raporu için, http://ec.europa.eu/enlargement/pdf/key_documents/2009/
tr_rapport_2009_en.pdf
19 Rapor için, bkz. http://www.europarl.europa.eu/meetdocs/2004_2009/documents/
re/748/748541/748541en.pdf
20 Bu konuda kendisi de Komisyon üyesi olan Ergun Özbudun’un yazısı: Ergun Özbudun, “Venedik Komisyonu ve Siyasi Partilerin Kapatılması”, Zaman, 25 Mart 2009. Venedik Komisyonu hakkında detaylı bilgiyi Komisyon’un web sayfasından erişilebilir: http://www.venice.coe.int/.
21 “Penaltının Kuralları Maç Oynanırken Değişmez”, Milliyet, 11 Eylül 2007
22 Başbakan ‘ın bu husustaki konuşması için, bkz., “Türkiye’yi AB’ye yakınlaştıracak proje”, Sabah, 13 Temmuz 2009.
23 .......................Örneğin, bkz. “Dışişleri bakanı Davutoğlu: Sarkozy Kafasını Kaldırdığı yerde Türk bayrağı görecek”, Yeni Şafak, 24 Kasım 2009.
24 ......................Bu konuda daha önceki bir yazım için, bkz. Ali Resul Usul, “Turkey-EU Relations: The Return of High Politics”, Today’s Zaman, 6 Ekim 2009.

***

TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKASI 2009 BÖLÜM 1

TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKASI 2009  BÖLÜM 1



Ali Resul Usul*
* Doç. Dr., Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü.



TÜRK DIŞ POLİTİKASININ 2009 YILI GELİŞMELERİ

ÖNSÖZ

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya” son verme konusunda üzerimize düşeni yapmak kaygısıyla serüvenine başlayan Türk Dış Politikası Yıllığı ülkemizde uluslararası ilişkiler literatüründe halen daha var olmaya devam eden büyük boşluğu doldurma konusunda katkı sunmayı amaçlamaktadır. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’de, özellikle Türkçe yazılmış uluslararası ilişkiler konulu eserlerin gerek sayı ve gerekse içerik olarak ciddi eksiklikleri olduğu ilgili alanın uzmanları tarafından sürekli olarak dile getirilmektedir. 
Mevcut eserlerin nicelik olarak yetersiz olmalarının yanında uluslararası ilişkiler alanında Türkiye’nin yaşadığı en temel problem, konunun uzmanları tarafından yazılmamış, bilgi üzerine inşa edilmeyen, dayanaksız analiz ve yorumlar ile komplo teorileri ve spekülatif varsayımlardan oluşan kitapların sayısının her geçen gün artmasıdır. 

Türk Dış Politikası Yıllığı, Türkiye’nin dış politikasının değişik alanlarına ilişkin verilerin, konunun uzmanları tarafından belirli bir sistematik içerisinde ve olayların anlaşılmasını kolaylaştırıcı bir biçimde okuyucuya aktarılmasını sağlamayı hedeflemektedir. Aktarılan bu verilerin analizi konusunda okuyucuya yol gösterilmekte, ancak aktarılan bilgilerden okuyucunun kendi analizini yapmasına da fırsat tanınmaktadır. Bunun yanında, yıllığın ikinci bölümünde yer alacak olan Türk dış politikasına ilişkin bağımsız makaleler daha çok analiz ağırlıklı olacaktır.

Türkiye gibi, giderek artan bir şekilde bölgesinde önemli roller üstlenen bir ülkenin dış politikasını inceleyen düzenli bir yıllık çalışmasının bugüne kadar yapılmamış olmasının ciddi bir eksiklik olduğu düşüncesiyle 2009 yıllığıyla başlayan bu projenin sürekli olacağını, her yılın ortasında, bir önceki yıla ilişkin Türk dış politikası gelişmelerinin inceleneceği yeni bir kitabın yayınlanmasının planlandığını ifade etmek istiyoruz. Bu şekilde, Türk dış politikasına ilgi duyan okuyucuların, öğrencilerin ve araştırmacıların faydalanacağı bir çalışmanın Türk uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırılması temel amacımızdır.

Söz konusu olan bir yıllık olduğu için, atıflar ve kaynakça konularında farklı bir yöntem izlenmiştir. Okuyucuyu sıkmamak amacıyla, yararlanılan gazetelerin ve haber ajanslarının önemli bir kısmı internetten alınmasına rağmen, internet adresleri verilmemiş, sadece haberin ismi, hangi gazete ya da haber ajansından alındığı ve haberin yayınlandığı tarih bilgileri yazılmıştır. Söz konusu haberlerin asıllarına ulaşmak isteyen okuyucuların, ilgili gazete ya da haber ajanslarının internet sitelerinden, haber başlığı ve tarihini yazmak suretiyle arama yapmaları yeterli olacaktır.

Bu kitabın ve Türk Dış Politikası Yıllığı’nın bundan sonraki sayılarının okuyucuya faydalı olmasını diliyoruz.

Burhanettin Duran
Kemal İnat
Muhittin Ataman

Giriş

Türkiye’nin, o zamanki adı ile Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET), 31 Temmuz 1959 tarihinde ortaklık için yaptığı başvurudan bu yana Avrupa Birliği (AB) iç ve dış siyasetimizin gündeminde sürekli olarak var olmuştur. Bugün ise, sıkıntılı da olsa, devam eden tam üyelik sürecinin ortasındayız. Bu yazıda, Türkiye-AB ilişkilerini şümullü bir şekilde tartışmaktan ziyade 2009 yılında bu ilişkileri 
belirleyen önemli hususları temel hatları ile ele alınacaktır. 2009 yılı, genel anlamda, Türkiye-AB ilişkilerinin çok parlak olduğu bir yıl olmamıştır. 
Türkiye-AB ilişiklerini belirleyen ana faktörlerde değişiklikler ve bu ilişkilerin omurgasında yakın zamanda dönmüşümler olduğu görülmektedir. 
Bu dönüşümlerden biri de “siyasi kriterler” merkezli tartışmalardan “reel politik” eksenli tartışmalara geçiştir. 

Türkiye-AB ilişkilerini kabaca dört dönemde ele almak mümkündür. 
Buna göre, birinci safha Türkiye’nin 31 Temmuz 1959 tarihinde, Yunanistan’ı takip ederek AET’ye ortaklık anlaşması yapmak için başvurması ile başlar.1 Bu süreçte 12 Eylül 1963 Ankara Anlaşması ile Türkiye-AET ilişkilerinin temel çatısı kurulmuştur. 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğü giren bu Ortaklık Anlaşması’na ilaveten 23 Kasım 1970 tarihinde Türkiye ile AET arasındaki Gümrük Birliği’ne ilişkin düzenlemeler içeren “Katma Protokol” Brüksel’de imzalanmıştır.

Bu sürecin 1986 yılına kadar devam ettiği düşüncesindeyiz. 
Buna göre, bu birinci safhada, Türkiye-AB ilişkileri genel anlamda, ticari ve ekonomik dinamikler çerçevesinde sürdürülmüştür. 
Bu süreçte, tam üyelik tartışmaları ve bu tartışmalar çerçevesinde Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları ihlalleri tartışmalarına, istisnalar hariç, pek yer yoktur. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra 22 Ocak 1982 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nun baskıları sonucu ilişkilerin fiili olarak dondurulması bir yana bırakılırsa, bu safhanın karakterini belirleyen hususlar, ekonomik, mali ve ticari 
ilişkiler olmuştur. Ayrıca, Yunanistan’ın AB’ye girmesi ile birlikte, AB’yi Türkiye’ye karşı kullanmak için gösterdiği olağanüstü gayret, bu gayretin getirdiği olumsuz gelişmeler ve taraflar arasındaki gerginlikler de bu zaman dilimine damgasını vuran gelişmeler olarak ifade edilebilir.2

16 Eylül 1986 tarihi ile birlikte ikinci safhadan bahsetmek mümkündür. 
Bu tarihte Türkiye-AET Ortaklık Konseyi toplanmış ve ilişkilerde bir canlanma süreci başlamıştır. Daha da önemlisi artık bu dönemde ki bu döneme Turgut Özal her türlü şekilde damgasını vurmuştur 3, Türkiye’nin AB üyeliği tartışmaları başlamış ve sonuçta da Türkiye, Başbakan Turgut Özal’ın inisiyatifi ile 14 Nisan 1987 tarihinde “Roma Antlaşması’nın 237’nci, AKÇT Antlaşması’nın 98’inci 
ve EURATOM Antlaşması’nın 205’inci maddelerine istinaden” üyelik için AB’ye, o zamanki adı ile AT’ ye başvuru yapmıştır. Bu ikinci safhadaki gelişme, 18 Aralık 1989 tarihli AB Komisyonu “Görüş” ü ve 1989 sonunda Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye üye olmak için sıraya girmeleri neticesinde Türkiye’nin arzuladığı istikamette olmamıştır. Yine bu safha içinde değerlendirdiğimiz Türkiye-AB arasında 6 Mart 1995 tarihinde alınan 
“Gümrük Birliği” kararı Türkiye-AB arasında var olan temel yapıyı değiştirmeye yeterli olmamıştır. Bu safhanın içinde, 12-13 Aralık 1997’de yapılan tarihi Lüksemburg zirvesi de bulunmaktadır. Bu zirve ile birlikte, Türkiye, fiili olarak genişlemenin dışında tutulmuş; ancak diğer bütün Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerine şöyle ya da böyle net üyelik perspektifi sunulmuştur.4 İnsan hakları ve demokrasi gibi kavramlar Türkiye-AB ilişkilerine bu dönemde kısıtlı olarak 
da olsa girmiştir. Bu durum hem Türkiye’nin AB’ye üyelik başvurusu yapması ile Türkiye’nin genel Avrupa siyasi standartlarına uyumu meselesinin ortaya çıkması hem de AB içinde insan hakları ve demokrasi konusunun daha fazla ön plana çıkması ile izah edilebilir.5

Aralık 1999 Helsinki Zirvesi ile birlikte, Türkiye-AB ilişkileri gerçek anlamda yeni bir safhaya girmiştir. Bazı sorunlar olmasına rağmen, Türkiye’yi yönetenler, Helsinki Zirvesi kararlarını çok önemsemişler ve ilk kez AB üyeliğinin kapılarının Türkiye için açıldığına inanmaya başlamışlardır. Bu amaçla, 2000-2004 arasında Türkiye’de demokrasinin kalitesini yükseltmek, hak ve özgürlükleri AB standartlarına getirmek maksadıyla birçok reform çalışmaları yapılmıştır. 
Bütün bu reform çalışmalarının Türkiye’de demokrasi sorununu tamamı ile çözdüğünü iddia etmek zor olsa da bu konuda belli bir mesafenin AB üyeliği perspektifi ile alındığı yadsınamaz bir gerçektir.6 

Bu sürecin 17 Aralık 2004 yılının sonunda belli bir kırılmaya uğradığı 
görülmektedir. Aralık 2004 Brüksel Zirvesi ile birlikte, Türkiye müzakerelere başlama sözü almıştır. Ancak bunun yanında, müzakere sürecinin ve hedefin bulanıklaştığı görülmektedir. Sürecin “ucunun açık olduğu”, “özümseme kapasitesinin” güçlü bir şekilde vurgulandığı ve “kalıcı deragasyonların” altının çizildiği bu sürecin belli ölçüde zarara uğradığı görülmektedir. 3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere başlama kararının alınmasının ve 12 Haziran 2006 tarihinde de müzakerelerin fiilen başlanmasının Türkiye’nin AB üyeliği 
bağlamında çok mühim olduğu bir gerçektir. Ancak bunun yanında, 23 Ocak 2006 tarihli “Türkiye ile Katılım Ortaklığı Belgesi” de yukarıda ifade ettiğimiz tam üyelik hedefinin bulanıklaşması açısından mutlaka dikkate alınması gereken bir belgedir. 

Ayrıca, AB içinde genişleme karşıtı görüşlerin ve “İslamo-fobi” ya da “Türko-fobi” şeklinde isimlendirilen bir çeşit yabancı düşmanlığının yükselmesi, hem AB içindeki hem Türkiye’deki havayı olumsuz etkilemiştir. Sarkozy ve Merkel gibi liderlerin Türkiye’nin üyeliğini hedef alan ifadeleri de bu olumsuz havanın oluşmasına katkı sağlamıştır. Hepsinden önemlisi, aşağıda ele alınacağı üzere, Kıbrıs sorununun 11 Aralık 2006’dan itibaren bütün bir üyelik sürecini esir alması yapısal anlamda ilişkilere büyük zarar vermiştir. Dışarıdaki bu 
gelişmeler iç siyaseti de etkilemiş ve içeride AB heyecanı görece azalmaya 
başlamıştır.7

İşte böyle bir ortamda, 2009 yılının başında, Türkiye-AB ilişkilerinde belli bir ivme kazanılması amacıyla, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve birçok bakanın 18-20 Ocak tarihleri arasında, dört yıl aradan sonra ilk kez, Brüksel’de birçok ziyaret gerçekleştirdikleri görülmektedir. Türk heyeti, bu amaçla, Avrupa Komisyonu başkanı J. M. Barroso, AB Komisyonu Genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Enerji’den sorumlu üyesi Andris Piebalgs, Ortak Dış ve Güvenlik 
Politikası Yüksek Temsilcisi Javier Solana ve Avrupa Parlamentosu (AP) başkanı Hans Ger Pöttering ile önemli görüşmelerde bulunmuştur.8

Benzer şekilde, Türkiye-AB ilişkilerinde ivmeyi yükseltmek maksadına matuf olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de 26 Mart’ta Brüksel’de temaslarda bulunmuştur. Bu ziyaretten sadece 3 ay sonra, Başbakan Erdoğan’ın 24-27 Haziran tarihlerinde 2009 yılı içinde Brüksel’e ikinci ziyaretini yaptığı görülmektedir.9 2009 yılından önce dört yıl Brüksel ziyaretinde bulunmayan Başbakan Erdoğan’ın 2009 yılında iki kez Brüksel’e ziyarette bulunmasını Türkiye-AB ilişkilerinde var olan durgunluğun aşılması yönünde bir faaliyet olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Ancak bu çabaların arzu edilen neticeler 
doğurduğunu tam olarak iddia edemeyiz. 

Devam Eden Müzakereler ve Müzakere Sürecinde Durgunluk

2009 yılı itibarı ile Türkiye-AB ilişkilerine bakıldığında birkaç hususun ön plan çıktığı görülmektedir. Türkiye’nin AB üyeliği hususundaki müzakerelerin durumu, açılan veya açılamayan başlıklar ve bu başlıkların açılması sırasında Türkiye ve bazı AB ülkeleri arasında yapılan pazarlıklar ilk ele alacağımız husus olarak karşımızda durmaktadır. 

3 Ekim 2005 tarihinde resmen; 12 Eylül 2006 tarihinde de fiili olarak başlayan müzakere süreci bir süredir durgunluk içerisine girmiştir. 
31 Aralık 2009 itibarı ile Türkiye-AB arasındaki üyelik müzakere sürecinin özeti aşağıda tablolarda verilmiştir (bkz. Tablo 1ve 2).


Tablo-1 Müzakerenin (geçici olarak) tamamlandığı fasıl-2009 

Buna göre, 12 başlıkta müzakerelere başlanmış ve yalnızca bir 
başlık geçici olarak kapanmıştır. 11 Aralık 2006 tarihli AB Konseyi 
kararı ile Kıbrıs sorunu bahane gösterilerek Türkiye’nin AB süreci 
kısmen askıya alınmış ve sekiz fasılda Türkiye ile müzakerelerin 
yapılmayacağı kararı verilmişti (Tablo-3). Bu yetmezmiş gibi, alınan 
bu kararla, açılan herhangi bir fasılın Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum 
Yönetimi’nin (GKRY) Gümrük Birliği’ne girmesini onaylamadığı sürece 
geçici olsa dahi kapanmayacağı ilan edilmiştir.


Tablo-2 11 Aralık 2006 Kararı ile Askıya Alınan Sekiz Başlık

   Bütün bunlara ilaveten, Sarkozy yönetimindeki Fransa, hiçbir meşru neden göstermeden, tam üyeliğe giden yolda çok önemli başlıklar oldukları gerekçesi ile beş başlıkta Türkiye ile müzakereleri engelleyeceğini resmen ve defaatle ilan etmiştir. Fransa, “Kurumlar”, “Ekonomik ve Parasal Politikalar”, “Bölgesel Politika”, “Mali ve Bütçesel Hükümler”, “Tarım ve Kırsal Kalkınma” başlıklarında müzakerelerin başlamasını veto etmektedir. Böylece, 12 başlıkta fiili olarak 
müzakere etme imkânı ortadan kalkmaktadır. Ayrıca, son olarak, 7-8 Aralık 2009 tarihinde Brüksel’de yapılan AB dışişleri bakanları toplantısı sonrasında GKRY dışişleri bakanı Markos Kiprianu, yaptığı basın toplantısında, GKRY’nin altı müzakere başlığına “benchmark” (açılış kriterleri) getirdiğini duyurmuştur. Bunlar, “İşçilerin serbest dolaşımı”, “enerji”, “yargı ve temel haklar”, “adalet, özgürlük ve güvenlik”, “eğitim ve kültür”, ve “dış, güvenlik ve savunma 
politikası”dır.10 

2009 yılı ile birlikte, Çek Cumhuriyeti AB dönem başkanlığını görevini Fransa’dan devralmıştır. Fransa’nın genel olarak Türkiye’nin AB üyeliğine olan mesafeli duruşu göz önüne alındığında, Çek Cumhuriyeti’nin dönem başkanlığında müzakerelerde daha fazla ilerleme sağlanacağı ümidi genel olarak Türkiye’yi yönetenlerde mevcuttu. 

İlk başlarda, Çek Cumhuriyeti döneminde iki başlığın açılması beklenmekteydi. Bunlar “Sosyal Politika ve İstihdam” ile “Vergilendirme” idi. Hatta, AB Dönem başkanı Çek Cumhuriyeti’nin ev sahipliğinde 26 Mart 2009 tarihinde Hluboka nad Vltavou kasabasında başlayan AB Dışişleri Bakanları gayri resmi toplantısı neticesinde Türkiye’nin üyelik sürecine ilişkin bilgi veren Olli Rehn, Çek Cumhuriyeti dönem başkanlığı sırasında Türkiye ile AB arasında sosyal politika ve istihdam ile vergilendirme başlıklarının açılacağını ifade etmiştir. Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu Genel Müdürü Michael Leigh’in, Haziran sonunda müzakereye açılması beklenen başlıkları Ankara’da ilgili bakanlar ve üst düzey bürokratlarla görüştüğü basına yansımıştır. Ancak, “Sosyal Politika ve İstihdam” başlığının açılma ihtimali, açılış kriterleri karşılanmadığı için düştü. Bu başlıkta istenen en önemli yasal değişiklikler sendikal haklarla ilgilidir. Sendikal hakların AB standartları ve ILO Konvansiyonları ile uyumlaştırılması bu başlıkta kilit önemi taşımaktadır. “Vergilendirme” başlığıyla ilgili teknik uzlaşının sağlandığı görülmektedir. Bu başlıkta, bilindiği gibi, alkollü ürünler, ithal ürün ve ithal sigaralara ilişkin “ayrımcı vergilendirmeyi” azaltacak önlemler alınılması istenmektedir. 

Bu arada, Türkiye ile Avrupa Komisyonu arasındaki temaslarda hem Türkiye, hem de Komisyon’un açılmasını çok arzuladığı “Enerji” başlığı da ele alınmıştır. Bilindiği gibi, AB Komisyonu Türkiye ile Enerji başlığının açılmasını özellikle Nabucco hattı nedeni ile arzularken, GKRY Akdeniz’de ilan ettiği “münhasır ekonomik bölge”deki petrol aramalarının Türkiye tarafından engellediği iddiasıyla başlığın açılmasını tek başına bloke etmeyi sürdürmektedir.11 

Sonuç itibarı ile 30 Haziran 2009 tarihinde gerçekleştirilen yedinci  Hükümetler arası Konferans ile birlikte “Vergilendirme” faslında müzakerelere başlanmıştır. Bu başlığın açılması için 18 Mayıs 2009 tarihinde bir eylem planı hazırlanmış ve bu doğrultuda Türkiye’nin “Tutum Belgesi” AB Komisyonu’na gönderilmiştir. 

2009 yılı itibarı ile açılacak olan müzakere başlıkları tartışmaları Aralık ayı içinde yeniden başlamıştır. Aşağıda Kıbrıs konusunda da ele alınacağı gibi, müzakerelerin geleceği bir ölçüde AB Konseyi’nin 10-11 Aralık 2009 tarihinde yaptıkları toplantıda Kıbrıs sorununa ilişkin olarak nedeni ile Türkiye ile ilişkilerin ne şekilde yürütüleceği hususunda nasıl karar vereceği ile yakından ilişkiliydi. 

Bu Konsey’de bazılarının beklediği “felaket senaryosu” gerçekleşmemiş ve AB Konseyi, 8 Aralıkta Türkiye’nin limanlarını GKRY’ye açması yönünde  yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği konusunun gelecek yıl ele alınacağını ilan etmiştir. Diğer bir deyişle, “kriz” ötelenmiştir. 

“Ek protokol” nedeni ile müzakerelerin tamamı ile askıya alınma ihtimali bu şekilde, en azından bir süre daha, bertaraf edilmiştir.12 

Böylece, 21 Aralık 2009 tarihinde gerçekleşen sekizinci Hükümetlerarası 
Konferans ile 27. müzakere başlığı olan “çevre” faslı müzakerelere açılmıştır. “Çevre” faslı, bilindiği gibi, en zorlu fasıllardan bir tanesidir.13 Bu faslın açılması için, yerel ve ulusal seviyede birçok planlar hazırlanmıştır. Bilhassa bu noktada müktesebata uyum için gereken mali kaynaklar hakkında detaylı çalışmaların yapıldığı anlaşılmaktadır. Hükümetin bu notada 1500 sayfalık bir strateji 
belgesini AB Komisyonu’na sunduğu bilgisi basında yer bulmuştur. 

Bu belgenin Komisyon tarafından değerlendirilmesinden sonra, Türkiye 13 Kasım 2009 tarihinde müzakere pozisyon belgesini AB Komisyonu’na sunmuş ve netice fasıl bu şekilde 21 Aralık’ta açılmıştır. 

Türkiye-AB İlişkileri Bağlamında Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs meselesi Türkiye-AB ilişkilerini birkaç koldan belirlemeye 2009 yılında da devam etmiştir. Bilindiği gibi, AB Komisyonu 29 Kasım 2006 tarihinde çok önemli bir açıklamada bulunmuştu. Buna göre, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne limanlarını, havaalanlarını ve hava sahasını açmayan Türkiye ile Gümrük Birliğine ile ilişkin görülen sekiz fasılda müzakereye gidilmeyeceği kararına ilaveten, geri kalan 26 başlıkta ise müzakerelere başlanabileceği fakat Türkiye’nin ek protokolü tam olarak yerine getirmediği takdir de teknik olarak tamamlansa dahi fasılların kapanmayacağı kararı alınmıştır. 

Bu şekilde AB Komisyonu Türkiye’nin müzakere sürecinin tamamlanmasını ek protokolün uygulanmasına ve Kıbrıs meselesinin çözümüne bağlamış 
bulunmaktadır. Tavsiye niteliğindeki bu karar 11 Aralık 2006 tarihinde AB Konseyi tarafından onaylandı. Son olarak 15 Aralık tarihinde AB liderler zirvesinde AB Konseyi’nin almış olduğu bu karar bir kez daha teyit edilmiştir. 

AB bu kararı ile bir taraftan Türkiye’yi cezalandırırken, diğer taraftan da Türkiye’nin müzakere sürecinden ve AB limanından ayrılmasına engel olmaya gayret etmiştir. Bu nedenle, Komisyon 26 alanda fasılların açılmasını engellemeyerek sürecin devamını sağlamaya çalışmaktadır. Bununla birlikte, bu kararla 1999’da başlayan ve 2002’den sonra hız kazan AB tılsımı darbe yemiştir. 

Kıbrıs konusu ile ilgili olan bir diğer husus da Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün (DTT) bir an önce uygulamaya geçmesi ve KKTC’nin izolasyonlar konusunda nispeten rahatlaması konusudur. Bilindiği gibi DTT meselesi 22 Ocak 2007’de AB Konseyi’nin gündemine gelmiş ve bu konuda ileride bir düzenleme yapılması ihtiyacı muğlâk bir şekilde de olsa ifade edilmişti. Ancak bu konuda 2009 yılında kamuoyuna yansıyan somut bir ilerleme olmamıştır. Ayrıca, AB Komisyonu, 
2006-2011 yılları için Kuzey Kıbrıs’a 259 milyon Avro tutarında yardım yapma sözünü tam olarak yerine getirmemiştir. Bu konuda, 8 Temmuz 2009 tarihinde AB Komisyonu yardıma ilişkin 2008 yılı raporunu açıklamıştır. GKRY’nin yardımların etkin bir şekilde kullanılması noktasında, engelleyici bir tavırda olduğu görülmektedir.

Talat-Hristofyas Görüşmeleri

Kıbrıs sorununun çözümü noktasında KKTC lideri Mehmet Ali Talat ile GKRY lideri Dimitris Hristofyas’ın BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcileri ile birlikte yaptıkları görüşmeler 2009 yılında umut verici olmuştur. 2009 yılı için, ilk görüşme 28 Ocak tarihinde yapılmıştır. 17. toplantı olarak kayıtlara geçen bu zirvede mülkiyet konusunun temelde ele alındığı basına yansımıştır. Aynı şekilde, 4, 12, 25 Şubat; 5, 11, 17, 24 Mart; 10, 21 Nisan; 5, 14, 21, 28 Mayıs; 
3, 15, 26 Haziran; 2, 17, 23, 30 Temmuz ve 6 Ağustos tarihlerinde liderler 
arasında ikili görüşmeler yapıldı. Kırkıncı zirve olan 6 Ağustos tarihli buluşma ile birlikte, müzakerelerin ilk turu tamamlanmış oldu. Basına yansıdığı kadarı ile liderler, “yönetim ve güç paylaşımı” başlığı altında “göç”, “vatandaşlık”, “yabancılar” ve “sığınma” konularında müzakerelerde bulundular. Ayrıca, bu toplantılarda “ekonomi” başlığı altındaki hususlarda da görüş alış verişinin olduğu da basında yer almıştır. 

Talat ile Hristofyas arasındaki görüşmelerin ikinci turu 10 Eylül 2009 tarihinde başlamıştır. İkinci turun ilk görüşmesinde “yönetim ve güç paylaşımı” ve “yürütme” başlıklarının ele alındığı bilgisi ilan edilmiştir. Bu görüşmelerin 57’incisi 9 Aralık tarihinde gerçekleşmiştir. Görüşmelerde “ekonomi”, “yönetim ve güç paylaşımı”, “federal yürütme” ve “dış ilişkiler” konularında kritik konuların ele alındığı basına yansımıştır. Ancak bu görüşmelerin mahiyeti hakkında 
kapsamlı bilgiler kamuoyu ile paylaşılmadığından, görüşmeler hakkında 
detaylı bilgilere sahip değiliz. Aynı şekilde, “çözüm” noktasında ne ölçüde “yol” alındığı da gene aynı nedenden dolayı kamuoyunun bilgisi dâhilinde değildir. 14 

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***