Ali Özsoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Özsoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2016 Cuma

Her Dönemin Kadını Türbana Nasıl İkna Oldu...




Her Dönemin Kadını Türbana Nasıl İkna Oldu...

Ali Özsoy

(Sayı 219, 12/02/2009)


Nur Serter, bir ilkesizlik abidesidir. Şimdi Baykal'ın yakın çevresinde bulunabilmek ve kendisi çok önemli olan milletvekili dokunulmazlığını bir dönem daha uzatabilmek için CHP'nin türban açılımını sonuna kadar destekliyor. Madem türban laikliğe aykırı değildi, neden Cumhuriyet Mitinglerinin başına geçtiniz. Yoksa tek amacınız halkı frenlemek miydi?


Oysa Necla Arat en azından karşı çıktı. Ancak Serter hızlı dönüşür. Bakın eskiden ikna odalarında türbanlıları laik olmaya ikna eden hızlı "Atatürkçü" şimdi Atatürkçüleri nasıl türbana ikna etmeye çalışıyor:


" Ben bu olayın CHP'nin laiklik çizgisinden bir sapma yarattığı görüşüne katılmıyorum. CHP bu olaydan önce olduğu gibi; her zaman laiklik ve Cumhuriyet kazanımlarına sahip çıkan bir parti olacaktır. "
İkna olan var mı? Biz olmadık. Ancak Nur Hanım türbana ikna olmuş. Kişilik yapısı buna müsait. Eskiden rektörlük ve iktidar için Atatürkçü gençlere yapmadığını bırakmayan bir insanın, şimdi de Baykal'ın yakın çevresinde ve mecliste kalabilmek için 180 derece dönüşüm geçirmesi bizi şaşırtmıyor.



Çarşafın ve Kürdün şeref partisi


CHP'nin son günlerdeki açılımları herkesin malumu haline geldi. İlk başta Baykal bir poşu giydi ve "etnik kimlik şereftir" dedi. Daha sonra çarşaf "milli giysi" ilan edildi. Atatürk dönemi "tek parti dikta zihniyeti" denerek karalandı.
Şimdi düşünün bir kere Baykal'ın bu abartılı açıklamalarını AKP'li biri veya Tayyip yapsa ne olur? Tüm Atatürkçüler ayağa kalkmaz mı? Ama söz konusu olan CHP olunca takiyyecilik ne yazık ki kabulleniliyor.
Bunun da ötesinde bir de kavramsal "açılım" yapmıştı Baykal. Türban "irticaiydi", çarşaf ise "milli giysi"ydi. Halkın %70'i bu milli giysiyi giymekteydi.
Sağduyulu bir insan ancak "bu adam aklını kaçırmış olabilir" diyebilir. %70 çarşaflı bugün İran'da bile yok. Acaba Baykal partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasını mı istiyordu. Bu yalanlar sadece oy avcılığı için olamazdı.
Çarşaf açılımına CHP teşkilatınında tek bir karşı ses bile çıkmadı. Bütün teşkilatlar örgütlü bir şekilde üye alımı törenleri düzenlemeye başladılar. Hepsinde Sultanbeyli'ndeki manzara. Poşulu tipler, kapalılar. Kimse CHP'nin yeni açılımı işe yaramış, bakın akın akın üyeler geliyor demesin. Çünkü CHP'de bu üyelerin hiçbir işe yaramadığı, sadece basın için şov nitelikli olduğu, pek çok bölgede CHP'nin oy sayısının üye sayısından bile az olduğu bilinen bir gerçektir.
Son günlerde CHP'ye katılanlar genellikle türbanlıydı. Hatta öyle ki türbanlı katılım açık katılımdan fazlaydı. Zaman gazetesinin yıllar sonra Baykal ve CHP'yi göklere çıkarmasından belli ki; partiye sızmalara karşı çok sert olan Baykal; açıkça bazı tarikatlarla işbirliği yapmaktaydı. Tıpkı bir zamanlar Ecevit'in yaptığı gibi. CHP'nin kapısı Atatürkçülere kapalıydı ama tarikatlara açıktı. Fakat bu tarikatçılar bile çarşafı değil türbanı tercih ediyordu. Baykal ise pek politik davranmamış, Sultanbeyli'de çarşaflıları bağrına basarken, türbanlıları "adeta bir tek parti diktatörü" gibi dışlamıştı öyle değil mi? Oysa onların da oyu var. Açılım gecikmedi. Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, partisinin Ardahan'da düzenlediği üye töreninde neredeyse hepsi türbanlı 40 kadına rozet taktı ve etnik kimlikten sonra ikinci bir şeref açılımı yaptı: " Başörtüsü bizim şerefimizdir. Ardahan halkının yüzde 80'inin kıyafeti böyle."

Bu sözü Tayyip Erdoğan söylese AKP için ikinci bir kapatma davası açılmaz mı? Ne demek türban bizim şerefimizdir. Bu anlayışa göre türbansızlar şerefsiz mi oluyor? Refah Partisi yıllar önce türban bizim sancağımız dediği için kapatılmadı mı?

Baykal'ın yarım bıraktığı açılım böylelikle tamamlanmış oldu. Hem de Baykal'ın %70'de bıraktığı tesettürlü oranı, Öğüt'ün gaza gelmesiyle bir yüzde on daha arttı ve yüzde 80'e çıkmış oldu.
Gerçekten de Baykal'ın dediği gibi türban sorununu herhalde CHP çözecek. Yakında yüzde yüzü türbanlı yapacaklar, olacak bitecek.
Ensar Öğüt türbanlılarına rozet taktıktan sonra; CHP'li gençleri de yanına almış ve bir kahvehaneye girmiş. Burada televizyonda yeni yayına başlayan TRT Kürtçe'yi açmışlar ve başlamışlar hep birlikte halay çekmeye. Ne güzel bir Türkiye manzarası değil mi?
"Vur patlasın, çal oynasın" diye bir deyim vardır. Kürt-İslam faşizminde siyasi manzara bu: DTP vurup patlatıyor, AKP çalıyor, aslan CHP'liler de halay çekip oynuyorlar.
Ancak Ensar Öğüt'ün "açılımları" bunlarla sınırlı değil. Kendini internet sitesinde "Kürt politikacı" olarak tanıtan bu milletvekili adeta CHP'nin Doğu Anadolu Bölge Komitesi sorumlusu gibi doğuda il il dolaşıp, gerici ve bölücü propagandaya her ilde farklı bir söylemle gaz veriyor.
Ardahan'dan Van'a giden "Kürt politikacı" burada Türkiye'nin %80'ini tesettürlü yaptıktan sonra hızını alamıyor ve Türkiye'nin yüzde seksenini bu sefer Kürt yapıyor:
"Şimdi Türk açılımı ve Kürt açılımı değil. Sayın Baykal 1989 yılında bunu söylemiştir. Bugün de diyor ki Kuzey Irak'taki gençler gelip Türkiye'de okusunlar ve 15 yıl sonra bizim elçimiz olsunlar.
Evet ben iddia ediyorum Türkiye'de yaşayan nüfusun yüzde 80'i Kürt'tür. Kız alıp kız vermişiz. Her tarafta akraba olan insanlar vardır. Ben niye Antalya'yı İstanbul'u ve İzmir'i bir başkasına bırakayım. Türkiye'nin her tarafı benimdir. Bu toprakları toplum olarak biz vatan yaptık. Bizim ecdadımızın kanıyla oldu."
İşte açılımlarıyla, saçılımlarıyla karşınızda yeni CHP. Yüzde sekseni kapalı, yüzde sekseni Kürt bir Türkiye özlemi duyuyorsanız gidin oy verin.

Ve sonunda Nur Serter de türbana "ikna" oldu

CHP'nin bu açılımlarına tüy diken bir zamanların laiklik mücadelesinin en önde gideni Nur Serter oldu. Nur Serter önemli bir isim. Çünkü tıpkı CHP gibi açılımların ve dönüşümlerin ürünü kendisi... Hayatının bir yılı diğer yılını tutmuyor.
Eskiden türban karşıtlığının şampiyonu, sembol ismi olan Nur Serter; partisinin son günlerdeki meşhur üyeleme kampanyaları çerçevesinde, Tuzla'da türbanlı katılımcılara rozet takmış. Bunun da son derece normal ve laik bir açılım olduğunu savunmuş. Yani üniversiteye yasak ama partiye serbest. Ya da belki de vazgeçmiştir. Üniversiteye de serbest olabilir. Çünkü ne de olsa türban artık CHP'lilere göre şeref...
Nur Serter'in türbanlı kadına rozet takarken verdiği poz aslında tarihi bir dönüşümün belgesidir. Bilindiği gibi 28 Şubat döneminin sembol isimleri Nur Serter ve Kemal Alemdaroğlu'dur. Üniversiteye gericiliğin simgesi olan türbanı sokmamak için büyük bir mücadele verildiği günlerdi. Ama ne hikmetse tüm üniversitelerde bu iki isim ön plana çıkmıştı. Oysa mücadele tüm Türkiye'de verilmekteydi. Mücadelenin en tehlikeli hattında ise türban yasağını bizzat savunan Atatürkçü gençlik hareketi bulunmaktaydı.
Hizbullah'tan ÖDP'ye, Ülkü Ocakları/ndan PKK'ya kadar geniş bir türban ittifakı kurulmuştu. Üniversitelerde gericilerin 1980'den itibaren egemen olduğu, satırlı ve kanlı bir dikta rejimini yürüttükleri, öğrencilerin 10 Kasım anması için bile hayatlarını tehlikeye attıkları bir dönemdi. 1990'larda üniversitede Cumhuriyet'i savunmak kolay iş değildi.
28 Şubat gelince Türkiye'nin dengeleri alt üst oldu. İşte o tarih gericilerin sinmeye başladığı, bazı kesimlerin ise birden bire en kral Atatürkçü kesildiği bir dönemi başlattı.
Nur Serter gibilerinin dönüşümü de o dönem başladı. Aslında geçmişinde ülkücülük, tarikatçılık ve İkinci Cumhuriyetçilik olan bu bayan birden bire Cumhuriyet kadınlarının sözcüsü olarak sivrildi. Pek çok Amerikancı ve Mason, 28 Şubat döneminde Atatürkçü kesilip, 28 Şubat hareketini yozlaştırdılar.
Bu tür "Atatürkçüler" ısrarla Altı Ok'u yok sayıp, Atatürkçülüğü sadece laikliğe indirgediler. Oysa laikliğin sağlanabilmesi için devrimcilik, milliyetçilik ve özellikle halkçılık şarttı.
28 Şubat böylelikle fazla ilerleyemedi. 28 Şubat ABD'nin kontrolünde "normalleşti" ve iktidar usulce AKP'ye devredildi.
ABD'den bağımsız, devrimci, devletçi ve halkçı bir idare olmadan laikliğin korunamayacağı kesindi. Atatürkçü gençler bunu savunuyordu. Oysa Serter ve rektörü bu kavramlara adeta tiksinerek bakıyorlardı. Atatürkçü gençler devrimci gençlik hareketini örgütledikleri, paralı eğitime, ABD'ye, İsrail'e ve iktidara karşı eylemler düzenledikleri için soruşturmaya uğruyordu. Bu öyle bir "Atatürkçü" idareydi ki; türban eylemlerini örgütleyen, dinci provokatörlere bile verilmeyen cezalar Atatürkçü gençlere verildi.
Atatürkçü gençlere PKK'lıların saldırabilmesi için okulda kimlik kontrolleri kaldırıldı. Satırların ve bıçakların okul içine saklanmasına izin verildi. En sonunda Atatürkçü Düşünce Kulüplerinin hepsi kapatılarak ve yöneticileri üniversiteden atılarak Atatürkçü gençlik sorunu çözülmeye çalışıldı.
O dönem hiçbir Atatürkçü çevre linç edilmek istenen Atatürk gençliğine sahip çıkmadı. Nur Serter ve Kemal Alemdaroğlu adeta tanrı ilan edilmişti. Onlar yapıyorsa mutlaka bir bildikleri vardı.
Aynı Nur Serter "Atatürkçülük" kariyerini Cumhuriyet Mitingleriyle zirveye taşıdı. Mitingler milyonları toplayan, kendiliğinden gelişmiş bir halk hareketi olarak başladı. Halk kitleleri AKP iktidarına, ABD'ye, bölücülüğe ve gericiliğe karşıydı.
Ancak cırtlak sesli, sarı saçlı "Cumhuriyet kadını" kürsüye çıkıyor ve ABD ile AKP'ye karşı olmadıklarını, Çankaya'da uzlaşma istediklerini söylüyordu. Siyasi sloganların yasak olduğunu, tek sloganın "Çankaya'da uzlaşma" olduğunu belirtiyordu.
Türkiye'nin Kürt-İslam faşizmiyle bir iktidar sorunu vardı. İlk defa bir halk hareketi bu faşist iktidarı devirebilirdi. Ancak anti-türban şampiyonu meseleyi Çankaya'dakinin karısının türbanına indirgedi. Mitinglerde bundan başka her türlü slogan yasaktı.
İzmir'deki üçüncü miting ile birlikte işin rengi iyice değişti. İki tane ahı gitmiş vahı kalmış merkez sol partinin, CHP ve DSP'nin seçim ittifakı meselesine dönüştürüldü tüm mesele. Milyonlarca insanı "Birleşin, birleşin!" diye bağırttılar. Birleşeceklerdi de ne olacaktı? Türkiye mi kurtulacaktı? Seçimler mi kazanılacaktı?
Böyle olmadığı, pazarlığın çok daha farklı olduğu ortaya çıktı. ABD bu sözde Cumhuriyetçileri kandırmıştı: "Siz kitleyi frenleyin. Ben de CHP-MHP koalisyonuna olur vereyim."
Meydanlarda toplanan milyonların sırtında pazarlık masaları kuruldu. Türkiye kurtulmadı ama Nur Serter gibileri kurtuldu. Meclise kapağı attılar.
Nur Serter, bir ilkesizlik abidesidir. Şimdi Baykal'ın yakın çevresinde bulunabilmek ve kendisi çok önemli olan milletvekili dokunulmazlığını bir dönem daha uzatabilmek için CHP'nin türban açılımını sonuna kadar destekliyor. Madem türban laikliğe aykırı değildi, neden Cumhuriyet Mitinglerinin başına geçtiniz. Yoksa tek amacınız halkı frenlemek miydi?
Oysa Necla Arat en azından karşı çıktı. Ancak Serter hızlı dönüşür. Bakın eskiden ikna odalarında türbanlıları laik olmaya ikna eden hızlı "Atatürkçü" şimdi Atatürkçüleri nasıl türbana ikna etmeye çalışıyor:
"Ben bu olayın CHP'nin laiklik çizgisinden bir sapma yarattığı görüşüne katılmıyorum. CHP bu olaydan önce olduğu gibi; her zaman laiklik ve Cumhuriyet kazanımlarına sahip çıkan bir parti olacaktır."
İkna olan var mı? Biz olmadık. Ancak Nur Hanım türbana ikna olmuş. Kişilik yapısı buna müsait. Eskiden rektörlük ve iktidar için Atatürkçü gençlere yapmadığını bırakmayan bir insanın, şimdi de Baykal'ın yakın çevresinde ve mecliste kalabilmek için 180 derece dönüşüm geçirmesi bizi şaşırtmıyor.

Atatürkçü kişilik yapısı ve oportünist döneklik

Sıradan bir Atatürkçü, Nur Serter'deki bu dönüşüme şaşırabilir. Ancak Nur Hanım'ın geçmişini bilenler ve bu tür oportünist kişilik yapısını tanıyanlar için süreç o kadar da anormal değil.
Nur Serter'in siyasi ilk eylemi 1976'da ülkücü asistanlar bildirisine attığı imzadır. Dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün 27 Mayıs 1976'da yaptığı "Türkiye için en büyük tehlike Pan-Türkizm ve Pan-İslamizmdir" açıklaması üstüne üniversitelerdeki ülkücü ve İslamcı asistanlar Cumhurbaşkanını kınayan bir bildiri yayınlarlar. Nur Hanım o dönem Cumhurbaşkanına karşı çıkacak kadar radikal sağcıdır.
1980 sonrasında ise uzaylılar ve İsa Mesihle kafayı bozan Beyti (kebap değil liderlerinin ismi bu) isimli bir tarikatın mensubu olan Nur Hanım, tarikatın Sevgi Dünyası isimli "teorik" dergisinde makaleler yazar.
1990'ların başında ise hızlı bir İkinci Cumhuriyetçidir. Atatürkçülüğü ve kılık kıyafet devrimini çağdışı bulmaktadır:
"Ne din, ne Atatürkçülük olarak tanımlanan dar kalıplar, Türkiye'nin sorunlarını çözümlemeye yetmiyor. Her ikisi de kendi dönemleri içinde gerçekçi, tutarlı, ilerici, yenilikçi. Ancak zaman hızla akarken, toplum değişmiş, sorunlar farklılaşmış, sosyal ve ekonomik ilişkiler çeşitlenmiş, ortaya ihtiyaçlara cevap veren yeni kurumlar çıkmış."
Nur Hanım'ın ifadesiyle "zamanın gerisinde kalan Atatürkçülüğü" aşan Türkiye'yi kurtaracak müthiş çözüm önerileri de şöyle sıralanıyor:
"Devletçilik ilkesinden vazgeçilmesi, demokratik rejime yük getiren başörtüsü yasağının bir-iki kurum istisna tutularak kaldırılması, mesai saatlerinin ibadet saatlerine -Ramazan'da iftar saatine- göre düzenlenmesi, Türk aydınlarının fikirsel üretimlerini tarihin parlak şahsiyetlerine mal ederek dayatmaması."
Sonrası bildiğimiz hikâye. 28 Şubat gelir ve her dönemin kadını bu sefer Atatürkçü olur. Bugün ise türbanı savunuyor. Türbanlılara rozet takıyor. Niye şaşırıyoruz. Kadın zaten yıllar önce "başörtüsü yasağı demokrasinin üstünde yüktür" dememiş mi? Bir ara Atatürkçü yükseliş olunca dalganın üstüne atlamış. Kendini meclise atmış. Niye kızıyoruz şimdi bu kadına? Kızmamız gereken bu insanları içinde barındıran ve besleyen Atatürkçüler.
Nur Serter uzaylı tarikatına üyeliğiyle ilgili kendisine soru soranlara bakın ne yanıt vermişti:

"Dergide, böyle çok insancıl yazılar vardı. Tamam Nostradamus filan gibi şeyler de vardı, ama bunda da garip bir şey yok; bir dönem çok popülerdi, ben de okudum. Ayrıca bu olay, yıllar önceydi ve ben de büyüdüm geliştim"
İşte bu kadar basit! Tıpkı Tayyip gibi. Ha "büyüdüm geliştim" ha "gelişerek değiştim." Ne fark eder. Bu insan tipi son derece tanıdıktır. Her zaman dört ayaküstüne düşerler. Nur Hanımın MİT'çi albay babası da Talat Aydemir cuntasına katılıp, ne hikmetse yargılanmayan tek kişidir. ABD'nin ihtiyaçları çerçevesinde böyleleri hamur gibi şekle girerler. Bazen Hikmetyar'ın bazen Şaron'un dizinin dibinde otururlar. Bazen türbana karşı çıkarlar, bazen türbana rozet takarlar.
Atatürkçüler yıllarca bu tür kişilik yapısını sırtlarında taşıdılar. Bunun tek nedeni var. Bazılarına devrimcilik, halkçılık ve milliyetçilik çok ağır geldi. Oportünizm ile daha rahat Atatürkçülük yapabileceklerini düşündüler.
Bugün bu günahını bedelini sadece Atatürkçüler değil tüm Türkiye ödüyor. Artık Çankaya'da türban, İstanbul Üniversitesi'nin başında ise tarikatçı bir rektör var. Devrimci ve gerçek Atatürkçülere yaşam hakkı tanımayan, üniversiteden atan, tutuklatmaya çalışanların "Atatürkçülüğünün" yarattığı bir Türkiye manzarasıdır bu.

Bu tür "Atatürkçü"lerin gözünde halkın, Cumhuriyet'in ve Atatürk İlkelerinin hiçbir önemi yoktur. Kendi rahatları ve mevkileri için herşeyi feda edebilirler. Bugün türbana rozet takanlar TÜRKSOLU'nun söylediği gibi yarın o türbana da girecektir.,




11 Şubat 2016 Perşembe

Sen Adam Satmayı iyi bilirsin Tayyip Bey




Sen Adam Satmayı iyi bilirsin Tayyip Bey


ali



Ali Özsoy
08 Şubat 
2016


Bile bile lades
Tayyip Erdoğan’ın siyasi kariyerindeki dönüm noktası hocası dediği ve hatta oğluna ismini verdiği Necmettin Erbakan’ı ABD ve İsrail’e satması oldu.
AKP denen hareket; kelimenin tam anlamıyla bir değer satma, dava satma, adam satma hareketidir.
AKP’nin kuruluşunda Tayyip’in sarf ettiği simge cümle bu satışı özetliyor: “Biz Milli Görüş gömleğini çıkardık.”
Açıkça “ben Türkiye’yi pazarlamakla yükümlüyüm” diyen kişi, adam mı satmaz, dava arkadaşını mı satmaz?
Bu yüzden sonda söyleyeceğimizi başta söyleyeceğiz. Yaşananlar Abdullah Gül’üne de, Bülent Arınç’ına da, Hüseyin Çelik’ine de müstahak!..
Orada, o adamın yanında kalma çılgınlığına devam edenlere, diğerlerine de ders olsun.
“O zat”
arinc-aciklama










Bilindiği gibi AKP’nin Bülent Abisinin adı geçen hafta Tayyip tarafından “o zat” olarak değiştirildi.
Tartışma Bülent Arınç’ın Dolmabahçe Mutabakatı’yla ilgili çıkışıyla başladı. 28 Şubat 2015’te açıklanan meşhur 10 maddelik Dolmabahçe Bildirgesi teröristbaşı Öcalan’ın yol haritasıydı. Metnin Apo tarafından yazıldığını HDP’liler zaten kabul etmişti. “Ekoloji, kadın, demokratik cumhuriyet, yol haritası, yeni anayasa, anadil, özyönetim” v.s…
O zaman yeni bir AKP ihaneti olarak algılanan bildirge; AKP’nin ve Tayyip’in 7 Haziran seçim hezimetinden sonra birden bire önem kazandı. Çünkü Tayyip ve AKP bir milliyetçi (!) kesilmiş ve yeniden seçimlerin yapılması için hepimiz bildiği bol kaoslu bir süreç başlatmıştı. Tabi hem AKP’nin o zamana kadarki ortakları PKK-HDP hem de CHP ve MHP gibi muhalif çevreler bu mutabakatı sık sık tekrar gündeme getirdi.
Tayyip ise yine her zamanki gibi kendini kurtarmak için pis işleri için kullandığı adamlarını sattı. Bu sefer kimleri mi? Yalçın’ı ve Efkan’ı…
Tayyip’e göre Yalçın ve Efkan ona sormadan gitmişler Dolmabahçe’ye, oturmuşlar HDP’lilerle… Hep beraber teröristbaşının şartlarını konuşmuşlar, kabul etmişler, sonra da “milletin başkanı”, “dünyanın lideri”, “ümmetin halifesi” Recep Tayyip Erdoğan’a haber bile vermeden kameraları çağırmışlar, biz kabul ettik; işte yol haritamız demişler!!!
“Ataşehir’deki kupon araziyi bile bana danışacaksınız, Habertürk’teki altyazıyı bile bana soracaksınız, ben saksı değilim” diyen şahsın tüm bunlardan hiç haberi olmamış. Böyle bir şey olabilir mi?
Bülent Arınç da sonunda dayanamadı canlı televizyon programına çıktı ve Tayyip’in yalanladı.
Ve böylelikle gitti Bülent Abi geldi “o zat.” Haydi hayırlısı.
Bülent Arınç neden bu son satışa kızdı?
arinc-aciklama2












Bülent Arınç “O zat” ilan edilince, yandaş medya da saldırıya başladı. Atış serbest…
Zaten “paralelci” olduğu sık sık söyleniyormuş, “FETÖ” vakfının kurucusuymuş, milletvekili yapılmayınca gerçek yüzünü göstermiş.
İşin ilginci “ Paralelci ” dedikleri, cemaat çevresi Bülent Arınç için hiç de muhabbet beslemiyor. Bülent Arınç Cemaati “ Özür dilemeye ” çağıran ilk AKP’li liderlerden biriydi. Cemaat Arınç’ın muhalif açıklamalarına bile tepkisel davranıyor ve onu çoktan “ Kendisini tüketmiş” biri olarak eleştiriyordu.
Bülent Arınç tutarsız mı değil mi bilemeyiz. Ancak kendisinin hakkını vermek zorundayız. Bu Dolmabahçe olayında daha ilk baştan Arınç sağlam tavır aldı. Tayyip 13 yıldır iktidarda. 13 yıldır yanındakileri satıyor. Ne Abdullah Gül kaldı, ne Cemil Çiçek ne de başka bir önemli figür ilk yol arkadaşlarından…
Bülent Arınç bunların hiçbirinde kendini ortaya atmadı. Risk almadı.
Ama tek bir satış ona çok koydu. Tayyip Dolmabahçe rezaletinden sonra nedense 20 gün beklemiş sonra beni haberdar etmediler diye Akdoğan ve Ala’yı suçlamıştı. Yalçın Akdoğan ve Efkan Ala’nın satışa gelmesinden hemen sonra Arınç bu iki isme sahip çıktı.Hayır dedi. “Bugün yapılanlardan, yarın geleceğimiz noktadan sayın Cumhurbaşkanımızın habersiz sayılması mümkün değildir, her şeyi çok iyi bilmektedir.”dedi.
Peki hiçbir dava arkadaşının satılmasında sesini çıkarmayan Arınç neden bu sefer ilkesel davrandı?
Çünkü Arınç’ın üzüldüğü Akdoğan ve Ala’nın satılması değil, HDP’nin, PKK’nın ve Apo’nun satılmasıydı. Nasıl bir Kürtçülük refleksidir ki, Arınç ilk kez bütün saldırıları göze aldı ve göğsünü Akdoğan için siper etti.
Satan satana
Aslında Yalçın Akdoğan ilk önce Tayyip tarafından ofsayda düşürülünce bozulmuştu. Basit bir mesele değil bu sonuçta. Terör örgütüyle mutabakat yapıyorsun ama cumhurbaşkanı “ben bilmiyorum, onlar yapmış” diyor. Adamı teröristbaşının ifadesiyle “ipe götürür”ler. Nitekim seçimlerden önce konu yine alevlenince Arınç Akdoğan’ın kendisine teşekkür ettiğini açıklamıştı: “Abi, iyi ki bi açıklamayı yaptın, beni rahatlattın.”
Bülent Arınç nedense geçtiğimiz hafta canlı yayında Taha Akyol’a Dolmabahçe iddiasını yineledi:
“Dolmabahçe Mutabakatı’nda okunan metin hükümetin önüne gelinmişti. Oturma düzenine kadar her şey kararlaştırılmıştı. Cumhurbaşkanının haberi olduğunu biliyorum tahmin ediyorum. Yalçın Akdoğan anında haberi olduğunu aktarmıştı.”
Tabi bu sefer Tayyip Erdoğan haziran ayındaki Tayyip Erdoğan değil. Konuyu sessizlikle geçiştirmek yerine Bülent Arınç’a açıkça saldırdı:
“Bahsettiğiniz televizyon programında, bundan benim haberimin olduğunun, benim müsaademle yapıldığının iddia edilmesi kesinlikle dürüst, doğru bir hareket değildir. Kaldı ki o zat, benimle çalıştığı zaman içerisinde bunları konuşmamıştır. Parlamentodan çıktıktan sonra kalkıp da Cumhurbaşkanı hakkında böyle doğru olmayan ifadeler kullanılmasını kabul etmek mümkün değildir.”
Akdoğan da 8 ay önceki Akdoğan değil. Satışa geldikten sonra kendisine sahip çıkan Bülent Abisine minnettar olan Yalçın gitmiş yerine “Bülent’e bir taş da benden” diyen Yalçın gelmiş:
“Sayın Cumhurbaşkanımızın tavrı net, speküle etmek art niyetliliktir.”
Kısacası Tayyip’in satıp, PKK ile izinsiz mutabakat yapan adam durumuna düşürdüğü Yalçın Akdoğan süreci iyi okumuş. Belki ilerideki bir tarihte bu satış başına yine iş açacak; ama en azından bugün o da Bülent’i satarsa şimdilik başına bir şey gelmez. Yani “satılma kuyruğunda” Bülent Abiyi öne it; günü ve paçayı kurtar.
Satan satana! Ne hareketmiş ne “beraber yürüyüş”müş bu?! İnsan “beraber yürür yağmurda”, hatta taş yağsa bile yürür de; bir de sürekli şu sırtından hançerlenme ve dava (!) lideri tarafından bozuk para gibi harcanma korkusu olmasa…
Son satılan tam satılacak
Tayyip tarafından “o zat”, savunduğu Akdoğan tarafından “art niyetli”, yandaş basın ve kendi ifadesiyle trolliçeler tarafından “FETÖ”cü ilan edilen Arınç bir açıklama daha yaptı:
“Madem böyle büyük bir hata yapıldı neden mutabakatta görevli kişiler bakan olarak kabinede yer aldı.”
Arınç’ın kıvrak zekâsını zaten hepimiz takdir ediyor. Güzel polemik de kime laf anlatıyorsun?  Tayyip dâhil 70 milyon herkes senin yalancı olmadığını, Tayyip’in Dolmabahçe konusunda yalan söylediğini bal gibi biliyor. Ama sizin yarattığınız Türkiye’de kimse mantığı, delili, gerçeği önemsemiyor ki. Reis ne derse o doğrudur. “İş üstünde görsem bile, gözlerime değil, kendisine inanırım”cı muazzam (!) kitlenizle gurur duyun.
Yıllarca bu oyunu oynayan, pişkin pişkin milletle dalga geçen sendin Arınç. Hadi bakalım çıldırıp, saç baş yolma sırası sende.
Arınç’ın Yalçın Akdoğan’a seslenişi ise biraz daha sert:
“Tüm bildiklerimi tarih huzurunda Sayın Yalçın Akdoğan’ın namusuna emanet ediyorum.”
Namusa emanet… Gülümsedik.
Ama Arınç’ın açıklamasının son kısmı o kadar dokunaklı ki; ne gülümsemesi önce ağladık sonra da kahkahalarla koptuk:
“Sayın Cumhurbaşkanı’m, zat-ı alinizle 30 yılı aşkın dava arkadaşlığımız ve dostluğumuz var. Sevgiyle, dayanışma ve sabırla, çile çekip, bedeller ödeyerek bugünlere geldik. Siz benim rahmetli annemin 5. oğluydunuz. Evlatlarım rahmetli Mehmet Fatih, Ayşenur ve Mücahid’in Tayyip amcasıydınız. Bütün ağabeylerim sizi benden çok daha fazla severdi. Ben, sizlerle birlikte olduğum süre içinde nefsime çok ağır gelen şeylere davam ve partim adına, zatınıza büyük bir hüsn-ü zan ve lidere itimat düsturu ile sabrettim. Sizin yükünüzü paylaşmaya, her türlü zorlukta yardımcı olmaya ve gizli açık tehlikelerden de korumaya çalıştım. Siz de lütfen bu sevgi ve dava arkadaşlığı adına, en azından geçmiş günlerin hatırına nefsinize uyarak samimiyetsiz kişilerin tahriki ile hareket etmeyin…”
“Rahmetli annesinin beşinci oğlu, evlatlarının amcası”ymış…
Ya komik olma Bülent! Adam kendi öz evladı Bilal’e “koynumda yılan beslemişim, haini başka yerde arıyorduk yanı başımızdaymış” diyecek tıynette biri.
Tayyip de biliyor ya sonunu. Bu kadar satıştan sonra en son kendisi bir satılacak tam satılacak. Hem de tam da tahmin ettiği gibi en yakınları, “koynunda besledikleri” tarafından… Bir de seni, rahmetli anneni ve “Tayyip amca”larını özleyen manevi yeğenlerini mi düşünsün? Adam haklı.


..

1 Mart 2015 Pazar

APO YU İPTEN DEVLET BAHÇELİ VE MHP Lİ VEKİLLER KURTARDI ..

APO YU İPTEN DEVLET BAHÇELİ VE MHP Lİ VEKİLLER KURTARDI ..



Apo’yu ipten kurtaran MHP  ve Devlet Bahçeli’dir!
MHP’nin ihaneti ve gerçek milliyetçiliğin doğuşu

Ali Özsoy




















Ulusal Parti’nin başlattığı yeni kampanya ile tüm Türkiye’nin sokakları Türk’ün sesiyle çınlamaya başladı. Artık sokaklarda yepyeni bir gündem var.
Ulusal Parti standına her siyasi görüşten, her partiden vatandaş geliyor. Şu bir gerçek ister AKP’ye, ister CHP’ye, ister MHP’ye oy vermiş olsun, kendini Türk hisseden herkes idam cezasının geri gelmesini, Apo’nun asılmasını istiyor.
Türk siyasi hayatında artık yeni bir saflaşma yaşanıyor: Türklüğe bağlı olanlar ve karşı olanlar...
Bu yüzden eski partilerin seçmenleri, üyeleri ve hatta yöneticileri bile Ulusal Parti’yi büyük ilgiyle karşılıyor. Kendi partilerinin ihanetleri onları yeni arayışlara yöneltiyor.
Geçmişte yaşanan ihanetler adeta halkımızın boynuna zincir, ayaklarına pranga oldu. Herkes geçmişte verilen sözleri bize hatırlatıyor. Kimisi “asamazsınız, ABD izin vermez” diyor. Kimisi“Sizin dediğinizi MHP de demiyor mu? Onlar da Apo asılsın diyor ama asamadılar.”
Samimi bir eski ülkücü hayıflanıyor: “Siz asın valla sizden olacağım. Bizimkiler sözünü tutamadı, asamadı.”
Şu gerçek herkesçe iyi bilinmelidir. MHP asamadı değil!
Asmadı, astırmadı.
MHP Apo’yu asmanın değil, astırmamanın partisiydi.
Bu amaçla 1999’da iktidara getirilmişti.
Türk milliyetçiliğini yok etmek, halkın milliyetçiliğe olan güvenini ortadan kaldırmak için bu parti elinden gelen her şeyi yaptı.


İhanetin kısa tarihçesi


İşte Apo’yu asmama belgesi  Altında Bahçeli’nin İmzası var!
























Apo’nun idam kararı TBMM’ye sevk edilmek üzere Başbakanlığa gönderildi. Ama bu dosya Başbakanlık’tan TBMM’ye asla gönderilmedi. Tam 3 yıl boyunca dosya hasıraltı edildi. Bu Türkiye tarihinde bir tektir. Apo’ya bu iltimas ve kıyak dönemi boyunca MHP iktidardı.
Dosyayı Meclise getirmek için tek bir eylem yaptılar mı? Kıllarını kıpırdattılar mı? Hayır! Tersine dosya başbakanlıkta kalsın diye ellerinden geleni yaptılar.
12 Ocak 2000 tarihinde Başbakanlıkta kritik bir toplantı yapıldı. Başbakan Bülent Ecevit ve koalisyon ortakları Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz tam 7,5 saat boyunca Apo’nun idamıyla ilgili dosyayı görüştü. ABD ve AB idama karşıydı. Koalisyonun temel hedefi ise AB’ye katılmaktı. Her üç lider mutabakata vardı. Bu yazılı olarak zapta geçildi. A­po’nun idam dosyası Meclis’e getirilmeyecekti.


MHP yönetimi özellikle son günlerde yeniden idamdan bahsediyor. DSP-MHP-ANAP koalisyonu döneminde diğer partilere sözlerini dinletemedikleri için idam edemediklerini ileri sürüyorlar.
Birincisi MHP mağdur değildir. Tersine şehit ailelerini ve Türk milletini mağdur etmiştir. Apo’yu kurtarmışlardır. Hem de tek bir sloganla, “asacağız” diye milyonlardan oy toplamalarına ve iktidara gelmelerine rağmen.
İkincisi idamın kaldırılması MHP’ye rağmen değil, MHP sayesinde gerçekleşmiştir. Bu gerçek çok iyi algılanmalıdır. Çünkü “MHP bile asamadı” söylemi halkımızı yılgınlığa sevk etmek için sürekli öne sürülmektedir.
Yakın tarihi hatırlayalım. 16 Şubat 1999’da Kenya’da teröristbaşı bordo bereliler tarafından yakalandı. Tam da bu süreçte Türkiye seçim sürecine girdi. İktidarda DSP-ANAP koalisyonu vardı. Bu iki parti Apo’nun yakalanmasının primini seçimlerde toplamayı hesaplıyordu.
Bir diğer parti MHP ise tek bir sloganla seçimlere giriyordu: “Apo’yu asacağız!” Ve bu sayede oylarını neredeyse üçe katlayarak tarihinde görmediği büyük bir seçim zaferi kazandı.
18 Nisan 1999’da DSP-MHP-ANAP koalisyonu kuruldu. Bu üç partiyi iktidara taşıyan dalga ulusalcılıktı. Oysa her üç parti çok daha gizli bir gündemi savunuyordu: İdamı kaldırmak ve AB’ye üye olmak.
Abdullah Öcalan’ın yargılanmasına 31 Mayıs 1999’da başlandı. İmralı’daki mahkeme 29 Haziran 1999’da son buldu. Karar oybirliğiyle idamdı. Hiçbir hafifletici neden ve indirim de söz konusu değildi.
Yargıtay kararı 25 Kasım 1999’da onayladı.
Karar TBMM’ye sevk edilmek üzere Başbakanlığa gönderildi.
İşte bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en utanç verici sayfaları dönemin iktidarı tarafından yazılmaya başlanacaktı.
Bu dosya Başbakanlık’tan TBMM’ye asla gönderilmeyecekti. Oysa kanunlar açıktı. İdam cezasının infazı için dosyanın Meclis’e getirilip oylanması şarttı. Tam 3 yıl boyunca dosya hasıraltı edildi.
Bu Türkiye tarihinde bir tektir. Apo’ya bu iltimas ve kıyak dönemi boyunca MHP iktidardı.
Dosyayı Meclise getirmek için tek bir eylem yaptılar mı?
Kıllarını kıpırdattılar mı?
Hayır!
Tersine dosya başbakanlıkta kalsın diye ellerinden geleni yaptılar.
12 Ocak 2000 tarihinde Başbakanlıkta kritik bir toplantı yapıldı. Başbakan Bülent Ecevit ve koalisyon ortakları Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz tam 7,5 saat boyunca Apo’nun idamıyla ilgili dosyayı görüştü.
ABD ve AB idama karşıydı. Koalisyonun temel hedefi ise AB’ye katılmaktı. Her üç lider mutabakata vardı. Bu yazılı olarak zapta geçildi. Apo’nun idam dosyası Meclis’e getirilmeyecekti.
Çıkışta onlarca tv kamerası üç lideri bekliyordu. 70 milyon canlı olarak liderlerin aldıkları bu kararı dinledi.
Şimdi Devlet Bahçeli hangi yüzle milliyetçilikten bahsetmektedir?
“Apo’yu bize astırmadılar” sözü tamamen yalandır. Siz hep birlikte astırmadınız.


DSP-MHP-ANAP’ın Ulusal Programı

Şimdi sözü Devlet Bahçeli’ye bırakalım. Böylelikle hiçbir MHP’li bizim iftira attığımızı ileri süremez. Aşağıdaki sözler Devlet Bahçeli’nin 25 Haziran 2002’de Ertuğrul Özkök ile yaptığı röportajdan.
Bu tarihlerde kimilerinin ulusalcılık şampiyonu ilan ettiği dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer AKP dâhil AB’ye üyeliği destekleyen tüm partileri köşke topla-
mış, bir tek MHP bu toplantıya çağrılmamıştı. Tüm Türkiye idam meselesi yüzünden koalisyonun çatırdayacağını düşünüyordu.
Oysa bakın Devlet Bahçeli, Ertuğrul Özkök’e ne kadar kesin konuşuyor. 25 Kasım 1999 tarihinden itibaren Apo’nun idamının büyük bir rezaletle Başbakanlıkta saklanmasının nedeninin kendi imzaları olduğunu nasıl itiraf ediyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre kesinleşmiş idam cezalarının yerine getirilmesi kararı münhasıran TBMM’nin yetkisindedir. Hükümet, TBMM’nin 1984 yılından bu yana yaşama hakkının özüne dokunulmaması yönünde benimsediği uygulamaya saygılıdır. Türk ceza hukukundan ölüm cezasının kaldırılması hususu, şekil ve kapsamı itibariyle TBMM tarafından orta vadede ele alınacaktır.’”
Devlet Bahçeli’nin bahsettiği bu metin DSP-MHP-ANAP’ın AB’ye taahhüt olarak imzaladıkları Ulusal Programın 2.1.8 No’lu bölümünden alıntıdır.
Devlet Bahçeli 25 Haziran 2002’de Ertuğrul Özkök’e neden Apo’yu asamayacaklarını çok açık bir şekilde itiraf etmektedir. Devlet Bahçeli’nin “Apo asılmayacak” taahhüdünün metninin altında imzası vardır.
Bu tarihi bir belgedir. Kimse inkâr edemez. Hükümet olmak için ilk başta bu sözü vermişlerdir.

“Sözünün eri”, “Mert Başbuğ”


İşte belgesi: Bahçeli idamı kaldırma sözü verdi 












































Devlet Bahçeli, Ertuğrul Özkök ile röportajında konuyu hep devlet adamlığı ciddiyetine getiriyor ve idamla ilgili verdikleri sözü tutmak zorunda olduklarını belirtiyor:
“Bir, bizim ölüm cezalarının uygulanmayacağı yolunda bir moratoryum ilan ettik. Buna sadığız. İki, idam cezasının kaldırılmasını orta vadeli bir karar olarak ilan ettik. Buna sadığız.”
“Sözünün eri” devlet adamımız ABD ve AB’ye verdikleri sözü tutmak için her şeyi yaptı.
Peki ya, seçim meydanlarında 70 milyon Türk halkına verdikleri “asacağız” sözüne ne oldu?
“Devlet adamı ciddiyeti” burada işlemiyor muydu?
Devlet adamlığı ABD ve AB’ye karşı “ciddi”, halka karşı ciddiyetsiz olmak mı?
Röportajda Ertuğrul Özkök Devlet Bahçeli’ye öylesine içten ve net sorular soruyor ki, o gün verdiği yanıtlardan Devlet Bahçeli bugün asla kıvırtamaz.
Özkök “kötü durum” senaryosu olarak şunu merak ediyor:
“Peki, Meclis’e geldiği takdirde, bazı milletvekilleri, biraz da seçim ortamının etkisiyle, ‘Getirin şu dosyayı Meclis’te oylayalım’ derse ne olacak?”
Bahçeli kesin emin. Milletvekillerinin hepsini kontrol altına almış. Asla Apo’yu asmayacaklarını bakın nasıl belirtiyor:
“İdam cezaları uygulanmayacak diyen o moratoryumu kim imzaladı? Altında bizim imzalarımız yok mu? Elbette imzamıza sadık kalacağız.”
Özkök bile bu yanıta şaşırıyor:
“Ya yıl sonunda AB bize tarih vermezse ne olur? Bunun sorumluluğu MHP’nin üstüne yıkılmaz mı?”
Bahçeli kendi partisinden ve siyasi geleceğinden çok AB ve Apo’yu düşünüyor. Bakın ne cesaretli bir yanıt veriyor:
“Siyaset risk alma sanatıdır. İnandığınız bir konuda elbette risk alacaksınız.”
MHP’nin aldığı riskin bedelini şimdi İmralı’daki katilin emriyle her gün şehit edilen Türk gençleri ödüyor.

Adalet Komisyonunda yaşanan rezalet


Bu röportajı internetten herkes okuyabilir. Zaten yakın tarihimiz Devlet Bahçeli’nin ABD ve AB’ye sadık kalma pahasına uyguladığı bu ihanet politikasının sonuçlarını içermektedir.
Bilindiği gibi idam cezasının kaldırılması adım adım oldu.
Önce 3 Ekim 2001 günü Anayasa’nın 38. maddesine ‘savaş, çok yakın savaş tehdidi ve terör suçları halleri dışında ölüm cezası verilemeyeceği’ ifadesi eklendi.
Devlet Bahçeli dâhil tüm MHP bakan ve milletvekilleri bu maddeye evet oyu kullandı. Bu madde “terör suçlarının” idamla cezalandırılıp cezalandırılmayacağının düzenlemesini kanun çerçevesinde meclise bırakıyordu. Aslında meclisin ne yapacağı da belliydi.
O dönem SP’den ayrılarak yeni kurulmuş olan AKP’nin lideri Tayyip Erdoğan çok sinsice bir politika yürütüyordu. Tayyip Erdoğan hükümetin ABD tarafından yıkılacağını biliyordu. Bir an önce başbakan olmak istiyordu. İdam meselesinin buna vesile olması için çalışıyordu. AKP, idamın kaldırılmasının Anayasal olarak hükme bağlanmasını istiyordu. İş Türk Ceza Kanunu (TCK) değişikliğine bırakılmamalıydı.
Hükümet ortakları AKP’nin bu taktiğine koalisyon dağılmasın diye başka bir taktikle yanıt verdi. İdamın kaldırılmasına yönelik idamla ilgili Anayasa değişikliği sınırlı ola-rak yapıldı. Böylelikle idamı tamamen kaldırmak için TCK değişikliğini beklemek ve bu sayede süreci uzatmak mümkün oldu.
Ancak Tayyip Erdoğan 2002 yazında yepyeni bir açıklama yaptı. İdamın kaldırılmasının kanun çerçevesinde yapılmasına artık karşı olmadıklarını belirtti. Bu konuda TCK değişikliği yapılırsa AKP olarak destek vereceklerdi. Böylelikle DSP-ANAP ile MHP arasındaki çatlak derinleşmiş olacaktı.
Bundan sonra TCK’da idamın kaldırılması için TBMM Adalet Komisyonuna teklif getirildi. Burada Türk tarihinin en büyük rezaletlerinden biri yaşandı. MHP’li Mehmet Gül de bunu itiraf etmektedir. Meclisteki Adalet Komisyonunda “Apo’ya af yasası” olarak bilinen idamı kaldıran düzenleme görüşülüyorken; AKP inanılmaz bir taktik adım daha attı. AKP’li milletvekilleri DYP milletvekili Sevgi Esen’in TCK değişikliğindeki “idam ile ilgili hüküm bu sefer için Meclise gelmesin” şeklindeki komisyona getirdiği yeni bir önergeye destek verdiler. Amaç belliydi: Koalisyon ortaklarını birbirine düşürmek.
Devlet Bahçeli’nin birden bire etekleri tutuştu. Komisyondaki MHP’li üyeler AKP önergesine destek verip, TCK değişikliğinde idam maddesini saf dışı etme eğilimindeydiler.
MHP’li üyeler Bahçeli’nin odasına çağrıldı. Odadan çıktıklarında hepsi kıpkırmızı kesilmişti. Mehmet Gül odadan çıkıyorken kendi ifadesiyle gözyaşları içindeydi. Apo’yu kurtarmak ülkücülere nasip olmuştu.
“Sert ülkücülerimiz” komisyonu terk edip gitti. Güya protesto etmek için. Bir tek MHP’li üye Orhan Bıçakçıoğlu ise idamın kaldırılmasının TCK değişikliğinden çıkarılması için verilen önergeye parti disiplinine rağmen evet oyu verdi.
Sonunda önergeye verilen bir MHP’li milletvekili, DYP’li ve AKP’li vekillerin toplam 7 evet oyuna karşı DSP-ANAP ve SP’lilerin 10 hayır oyuyla idamı kaldıran hüküm TCK değişikliğinde aynen kaldı.
Komisyondaki diğer 5 MHP milletvekili ise çekimser oy kullanmış oldular.
Eğer bu “çekimser” ülkücüler oy kullansaydı matematik 12’ye karşı 10 oy olacaktı.
MHP’liler o gün oy kullansalardı idamı kaldıran yasa meclise bile gelmeyecekti.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bunu engelledi.

Sahte milliyetçilerin millete ihaneti

Adalet Komisyonunda bu oyunları oynayan AKP 3 Ağustos’ta idamın kalkması için evet oyu kullanacaktı. Zaten oylamanın sonucu belliydi. Bütün partiler Apo’nun kurtarılmasından yanaydı. DSP-DYP-YTP-SP-AKP-ANAP evet oyu kullandılar.
MHP’liler ise güya şov yapacak ve oy toplayacaklardı. Ancak asıl yaptıkları evetçilere çanak tutmaktı. Çünkü isteseler oturumu engelleyebilirlerdi.
3 Ağustos 2002’de yasa Meclise gelmeden hemen önce, MHP’liler bal gibi Meclisten istifa edip yasayı engeller ve seçime gidebilirlerdi. Ve böyle bir restten sonra asla AKP iktidara bu gücüyle gelemezdi. Kim bilir belki MHP iktidar olurdu.
Ama onlar öylesine Amerikancıydılar ki; idam yasası geçmeden değil, yasa geçtikten sonra meclisi kilitleyip, “hadi seçime gidelim” dediler. Kendi partilerini barajın altına indirme pahasına ABD’ye hizmetlerini tamamladılar.
Böylelikle Türk halkına iki kazık attılar. Hem meclisten idamı geçirttiler, hem de iktidarı hemen AKP’ye teslim ettiler.
Oysa 3 Ağustos’tan önce TBMM’den istifa edebilirlerdi. Bunu yapabilselerdi hem idam yasalaşmaz hem de AKP ezici bir çoğunlukla iktidara gelmezdi. Adeta görünmez bir el onlara bu millet için olabilecek en kötü sonuç için yön vermişti.
Bu elin daha başbakan olmadan önce Tayyip Erdoğan’ı Beyaz Saray’da kabul edip elini sıkan Irak soykırımcısı ve Türk düşmanı George Bush’un eli olduğuna şüphe yok.
Devlet Bahçeli gerçekten de tam bir “Devlet Adamıydı.” Kendi partisini hezimete uğratmak pahasına Amerikan devleti için en iyi sonucu yarattı.
3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP de geri kalan ihanet yasalarını tamamladı. “Savaş, çok yakın savaş tehdidi ve terör suçları halleri” durumunda idama olanak tanıyan Anayasa’nın 38. maddesini değiştirmek ve idamı anayasal olarak yasaklamak da AKP’ye ve bunu destekleyen CHP’lilere nasip oldu. Apo’yu böylelikle Meclisteki tüm partilerimiz kutsamış oldu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin belki de en büyük ve en eli kanlı vatan haininin hayatını kurtarmak için tüm yasa ve Anayasa maddelerimiz bütün partilerin suç ortaklığıyla değiştirildi. Bu utanç hepsinindir. Ama MHP’nin suçu çok daha büyüktür.

http://www.turksolu.com.tr/290/ozsoy290.htm