Yrd. Doç. Dr. Emre OZAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yrd. Doç. Dr. Emre OZAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2020 Cuma

SURİYE İÇ SAVAŞI VE TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN GÜVENLİK GÜNDEMİ.

 SURİYE İÇ SAVAŞI VE TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN GÜVENLİK GÜNDEMİ. 


Rapor No: 2

Mayıs 2017

Yrd. Doç. Dr. Emre OZAN

TAKDİM

2011 yılında patlak veren Arap Baharı bölgenin jeopolitik denkleminde ve güvenlik paradigmalarında önemli bir sarsılma meydana getirmiş ve bu kapsamda önemli jeostratejik konuma sahip Suriye, küresel güç mücadelesinin düğümlendiği ve Ortadoğu’ya terör ve istikrarsızlık ihraç eden başarısız bir devlet haline gelmiştir. Türkiye, en uzun sınırı paylaştığı komşusu Suriye’de yaşayan gelişmeleri en başından beri dikkatle izlemiş, sorunun çözümü için Esad rejimi ile görüşmeler gerçekleştirmiş ve çatışma çözümü için uluslararası düzeyde birçok diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Türkiye, 2000’li yıllarda ortaya koyduğu yeni dış politika ilkeleri kapsamında kendini bölgesel ve uluslararası düzeyde yeniden konumlandırmaya ve eklemlendiği jeopolitik eksenden bağımsız politikalar geliştirmeye başlamıştır. Bu doğrultuda Türkiye bir taraftan etkin dış politik argümanlar üretirken diğer taraftan bölge jeopolitiğinde ve yakın çevre güvenlik mihverinde kuşatılmış ve böylelikle yalnızlaşmaya başlamıştır. Bu kapsamda Suriye, Türkiye’nin dış politika ve güvenlik konseptinde köklü değişikliklere yol açacak önemli bir kriz, dinamizm ve test alanı olmuştur. Türkiye’nin değişen güvenlik gündemini ve süreç içerisinde geliştirdiği yeni güvenlik konseptini incelemek, ülkenin ulusal güvenliğine yönelen ve bundan sonra yönelecek muhtemel risk ve tehditlerin farkına varılması açısından hayati önem arz etmektedir. 

Bu noktada Türkiye’nin güvenlik konseptine önemli bir dinamizm getiren ve büyük oranda dönüşmesine yol açan Suriye İç Savaşı’nı yine bu doğrultuda incelemek kaçınılmaz bir hal almıştır. 

“Suriye İç Savaşı ve Türkiye’nin Değişen Güvenlik Gündemi” adlı bu çalışmamızda, bölgesel güç olarak Türkiye ve onun Arap Baharı’nda Suriye İç Savaşı ve Türkiye’nin Değişen Güvenlik Gündemi üstlendiği rol, Türkiye’nin yakın dönem dış politikasında karşılaştığı zorluklar, Türkiye’nin yalnızlaşmaya giden süreci, Suriye’de değişen dengelerle birlikte Türkiye’nin yeni ulusal güvenlik konsepti arayışları Türkiye’yi bekleyen belirsizlikler, risk ve tehditler ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Türkiye’nin yakın dönem güvenlik paradigmalarını etkili bir şekilde analiz etmesi ve bundan sonra karşılaşacak risk ve tehditleri çözüm önerileriyle birlikte açıklaması, çalışmanın önemini arttırmaktadır. Çalışma, uluslararası terörizmin ve küresel güvenlik tehditlerinin zirve yaptığı bir dönemde Türkiye’nin etkin güvenlik politikaları üretebilmesi adına Suriye İç Savaşı’nın ve Türkiye’nin değişen güvenlik gündeminin başarılı bir şekilde okumasını yapmıştır. Çalışma Ortadoğu’ya ilgi duyan tüm meraklı okurların keyifle okuyacağı bir başucu kaynağı olacaktır.

ANKASAM tarafından yapılan bu çalışmanın literatüre önemli katkıda bulunacağı konusunda en ufak bir şüphemiz bulunmamaktadır.

ANKASAM önümüzdeki süreçte farklı alan ve disiplinlerdeki raporlarıyla fark yaratmaya devam edecektir.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL 

ANKASAM Başkanı

ÖZET 

  Türk Dış Politikasında 2000’li yıllar artan bir aktivizmle tanımlanmaktadır. 

   Bu dönemde Türkiye hem iç politikasında hem dış siyasal ortamda eskiye nazaran daha istikrarlı bir güvenlik ortamına sahip olmuştur. Ekonomi alanındaki gelişmeler ve iç siyasetteki yapısal dönüşüm Türkiye’nin dış politika aktivizmini olumlu etkileyen gelişmelerdendir. Türkiye yakın coğrafyasını tehditler ve güvensizliklerle değil fırsatlarla tanımlamaya başlamıştır. Bölgesel güç rolünü ön plana çıkarmış ve bunu merkez ülke kavramı ile ifade etmiştir. Türkiye’nin küresel konumu da bu eksende yeniden tanımlanmak istenmiştir. Türkiye’nin artan aktivizmi açısından Arap Baharı ve sonrasında Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler önemli bir sınav haline gelmiştir. 

Türkiye Arap Baharı’nda halkın taleplerine kulak vermiş ve Ortadoğu’da siyasal değişimi desteklemiştir. Bölgesel rolünün bir gereği olarak Türkiye Ortadoğu’daki dönüşümün etkin aktörlerinden biri olmak istemiştir. Ancak siyasal değişim her ülkede aynı doğrultuda gerçekleşmemiştir. Libya’da çöken siyasal yapı, Suriye’deki iç savaş, Mısır’daki darbe bu dönüşümün uzun vadeye yayılacağını ve her zaman doğru hedefe yönelmeyeceğini göstermiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin sınavı zorlaşmıştır. 

Suriye Krizi, Türkiye için özel bir öneme sahip olmuştur. Bu ülkeyle sahip olunan tarihsel bağlar, bu tarihe kadar kurulmuş olan yakın ilişkiler ve Türkiye’nin oynamaya çalıştığı bölgesel rol konuya özel bir önem verilmesini gerektirmiştir. Türkiye Esad rejimini reform konusunda ikna etmeye çalışmış ancak bu çabasından sonuç alamayınca Esad karşıtı bir pozisyon almıştır. Esad rejiminin iktidardan uzaklaştırılması Türkiye’nin Suriye’deki önceliklerinden biri haline gelmiştir. Ancak Suriye’deki muhalif kalkışma bir iç savaşa dönüşmüş ve rejim değişikliğinin uzun ve zorlu bir süreç olacağı anlaşılmıştır. 

Bu durum Suriye kaynaklı risk ve tehditlerin artmasına yol aşmıştır. 

Suriye’deki çatışma ortamı etkilerini hızla tüm bölgeye yaymıştır. Bu etkileri en çok hisseden ülkelerin başında Türkiye vardır. Öncelikle sınır güvenliği alanında büyük sorunlar yaşanmıştır. Uzun sınırlarda tam denetimin sağlanması kolay olmamıştır. Diğer yandan iç savaş ortamından kaçan insanların büyük kısmı Türkiye’ye sığınmış, izlenen “açık kapı politikası” nedeniyle çok Sayı:da mülteci Türkiye’de uzun süreli misafir olmuştur. Suriye İç Savaşı’nın Türkiye’nin dış ticaretine ve ekonomisine de olumsuz etkileri olmuştur. Ancak Suriye’den kaynaklanan en önemli güvenlik sorunu terörizmdir. DAEŞ terör örgütünün ortaya çıkışı ve Türkiye’ye yönelik saldırılarını artırması, Suriye’deki kaos ortamında kendisine zemin açmaya çalışan PKK terör örgütü ve onunla bağlantılı örgütlerin terör faaliyetleri, Türkiye’nin ulusal güvenliğinde büyük sorunlar yaratmıştır. 

Güvenlik alanında sorunlar artarken Türkiye ile benzer bir çizgide Suriye politikası izleyen Batılı ülkeler tutumlarını değiştirmeye başlamışlardır. 

Muhalif gruplar arasında radikal örgütlerin ve terör yapılanmalarının ortaya çıkması ve nihayet DAEŞ’in güçlenmesi Batılı ülkeler için Suriye’de rejim  değişikliğini ikinci plana itmiştir. Diğer yandan Mısır’daki darbe, Türkiye-AB ilişkilerindeki gerginlikler ve Türkiye-ABD arasında yaşanan diğer sorunlar Türkiye’nin Suriye’de yalnızlaşmasına yol açmıştır. 

Türkiye Suriye politikasında giderek yalnızlaşırken Suriye İç Savaşı’nda da dengeler değişmeye başlamıştır. 2015 yılında iki gelişme dengeleri değiştirmiştir. Birincisi; İran’ın uluslararası toplumla imzaladığı Nükleer Antlaşma Esad rejiminin yanında savaşan milis grupların daha fazla desteklenmesine imkân vermiştir. İkincisi; Rusya, İran’ın da teşvikiyle Eylül 2015’te Suriye İç Savaşı’na dâhil olmuştur. Böylece Esad rejimi ile muhalifler arasındaki denge rejim lehine değişmeye başlamıştır. 

Türkiye’yi Suriye politikasında değişime zorlayan gelişme ise Rusya ile yaşanan kriz olmuştur. Rus uçağının düşürülmesi sonrasında Türkiye aynı anda iki büyük güçle çatışma durumunda kalmıştır. ABD ile ilişkiler son derece olumsuz seyrederken bir de Rusya ile kriz yaşanması Türkiye’nin hareket yeteneğini sınırlamıştır. Üstelik bu süreçte Rusya, Esad rejimini tahkim etmekte ve muhalifler zemin kaybetmektedir. Türkiye ise aynı anda hem DAEŞ hem PKK hem de FETÖ ile mücadele etmek durumundadır. Bu zorlu güvenlik gündemi ile karşı karşıyayken ve Suriye’de izlenen politikanın aleyhine gelişmeler yaşanırken Türkiye’nin hem ABD hem Rusya ile çatışma halinde olması Türkiye’yi Suriye politikasında değişime zorlamıştır. 

2016 yılında Türkiye önce Rusya ile krizi aşarak Suriye’de kendi güvenliği aleyhine olabilecek gelişmeleri önlemek için harekete geçmiştir. İki ülke arasındaki bu yakınlaşma Suriye politikasındaki değişimi de beraberinde getirmiştir. Türkiye, Suriye’deki ilkelerinden vazgeçmemiş ancak rejim değişikliği gibi büyük hedeflerden önce acil güvenlik ihtiyaçlarına odaklanan bir strateji benimsenmiştir. Dış politikada bu önemli değişikliklerin yaşandığı sıralarda FETÖ’nün darbe girişimi Türkiye’yi güvenlik politikasında çok daha kapsamlı ve hızlı bir dönüşüm gerçekleştirmeye itmiştir. 

Türkiye’nin yeni güvenlik konsepti dış politika alanında çok taraflılık ilkesine dayanmaktadır. Türkiye hem bölgesel hem de küresel anlamda ilişkilerini iyileştirmeyi hedefleyen ve sorunlar yaşadığı ülkelerle bu sorunları çözmeye çalışan bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu yaklaşım aynı zamanda güvenlik alanında tek bir güce dayanmadan hareket etmeyi, ittifak ilişkilerini çeşitlendirmeyi gerektirmektedir. Batı ittifakı ile kurumsal ilişkiler korunurken Batı dışı ülkelerle de işbirliğinin güçlendirilmesi amaçlanmaktadır. İç güvenlik bağlamında ise teröre karşı mücadelede daha aktif bir yaklaşım ve sınır ötesinde başlayan önleyici bir strateji öngörülmektedir. Bu anlamda Fırat Kalkanı Operasyonu önemli bir örnektir. Sınır güvenliğinin sağlanması, Suriye’de mevzilenen terör örgütleriyle mücadele edilmesi, Suriye bağlamında Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atacak gelişmelerin önlenmesi bakımından bu operasyon önemli kazanımlar getirmiştir. 

Türkiye güvenlik politikasındaki değişimle Suriye’den kaynaklanan riskleri azaltmayı hedeflemiş ve başarılı da olmuştur. Ancak halen devam eden risk ve tehditler bulunmaktadır. Öncelikle Rusya’yla ilişkiler düzelmiş olmakla birlikte birtakım anlaşmazlıklar varlığını sürdürmektedir. Güvenlik alanında sadece Batı ittifakına dayanmak kadar sadece Rusya ile birlikte hareket etmek de riskleri beraberinde getirmektedir. Türkiye’nin Rusya’yla olduğu gibi ABD’yle de ilişkilerini iyileştirmesi Suriye’deki etnikliğini artıracaktır. Diğer yandan DAEŞ’e karşı uluslararası toplumun yürüttüğü mücadele büyük önem taşımaktadır. 

Bu mücadele ilerleyen yıllarda Suriye ve Irak’ın nasıl şekilleneceğini de etkileyecektir. PKK ile organik bağları bulunan PYD/YPG gibi terör örgütlerine bu süreçte rol verilmiş olması Türkiye açısından olumsuz senaryolara yol açabilecektir. Ortadoğu’da kurulacak yeni dengeler de bir diğer risk kaynağıdır. Bölgesel güç dengelerinde İran-Suudi Arabistan rekabeti öne çıkmaktadır. 

Filistin sorunu, Rusya’nın bölgedeki yeni rolü, Arap Baharı sonrasında çeşitli istikrarsızlıklarla ve sorunlarla karşılaşan ülkelerin geleceği ve nihayet Irak ve Suriye’nin çatışma sonrası nasıl bir görünüme sahip olacağı konusu diğer önemli meselelerdir. Türkiye’nin bütün bu sorunlara hazırlıklı olması, riskler ve tehditler karşısında önlemlerini alması gerekmektedir. Son olarak Türkiye’nin iç güvenliğinde yaşadığı sorunlar en önemli risk ve tehdit kaynaklarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Türkiye bu sorunlara da kapsamlı bir strateji ile çözüm bulmak durumundadır. 

1. GİRİŞ

    Türkiye’nin güvenlik paradigmasında köklü bir dönüşüm yaşanmaktadır. Bu dönüşüm büyük ölçüde güvenlik ortamındaki olumsuz gelişmelere verilen bir tepki niteliğindedir. Karşılaşılan güvensizliklerin ilk işaretleri Arap Baharı’nın ortaya çıktığı 2010 yılının son aylarına dek gözlemlenebilir. 

Bu tarihten itibaren Ortadoğu’nun stratejik mimarisinin sarsılması, muhalif kalkışmaların Suriye’de bir iç savaşa dönüşmesi, Türkiye’nin sınır güvenliğinin tehlikeye düşmesi, Suriye’deki ortamdan beslenen terör örgütlerinin Türkiye’yi tehdit etmeye başlaması vb. gelişmeler yaşanan güvenlik sorunlarının sadece bazılarıdır. 

    Güvenlik alanındaki değişim Türkiye’nin güvenlik politikasını gözden geçirmesini zorunlu kılmıştır. 2016’nın daha ilk aylarında Türkiye hem dış politikasındaki tıkanmayı hem de iç politikasındaki kırılganlıkları dikkate alarak köklü bir strateji değişikliğine gitmek istemiştir. Ancak Fethullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) devlet kurumlarını ele geçirme çabası ve 15 Temmuz’da darbe yoluyla demokratik yönetime son verme girişimi güvenlik sorunlarına daha hızlı ve net yanıtlar vermeyi gerektirmiştir. Bu tarihten itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet yetkilileri yeni güvenlik konsepti fikrini güçlü biçimde dillendirmeye başlamışlardır. Yeni konseptin tam olarak neleri içerdiği, tehditler arasında nasıl bir öncelik sıralaması oluşturulduğu, bu tehditlerle mücadelede hangi yöntemlerin kullanılacağı gibi soruların yanıtları henüz netlik kazanmamış olsa da atılan bazı adımlar önemli ipuçları sunmaktadır. Bu noktada Türkiye’nin karşılaştığı güvenlik sorunlarını tespit etmek ve bu sorunlara karşı şu ana dek geliştirilen yaklaşımları inceleyerek yeni güvenlik konseptinin içeriğine dair tahminlerde bulunmak mümkündür. Bu çalışmanın amacı tam olarak budur. 

   Çalışmada öncelikle bir durum tespiti yapılmak istenmektedir. Türkiye’nin güvenlik ortamındaki değişimi nasıl anlamlandırmak gerektiği noktasında tarihsel bir değerlendirme yapılacaktır. Türkiye’nin yükselen bir bölgesel güçten dört yanı tehditlerle çevrelenmiş ve hareket yeteneği kısıtlanmış bir aktöre nasıl dönüştüğü sorusuna yanıt aranmaktadır. Daha sonra Türkiye’nin güvenlik politikasında böylesine köklü bir değişime gitmesini zorunlu hale getiren ve büyük ölçüde Suriye İç Savaşı ile bağlantılı olan tehditler ele alınmaktadır. Ardından son dönemde Türkiye’nin attığı adımlara bakılarak yeni güvenlik konseptinin içeriği hakkında bir değerlendirme yapılacaktır. Nihayet Türkiye’nin ilerleyen dönemde karşılaşabileceği olası belirsizlikler, riskler ve tehditler üzerinde durulacaktır. 

2. BÖLGESEL GÜÇ OLARAK TÜRKİYE 

2000’li yıllar Türkiye’nin dış politika etkinliğini artırdığı ve güvenlik alanında iyileşme yaşadığı bir dönem olmuştur. Olumlu yöndeki bu değişimin ilk aşamasında iki gelişme belirleyicidir. Bunlardan ilki, 1999 yılında AB (Avrupa Birliği)’ye aday ülke statüsü kazanılmasıdır. Böylece Türkiye dış politika hedefinde önemli bir ilerleme sağlamış ve aynı zamanda iç politikada köklü demokratik reformlar gerçekleştirmiştir. İkinci gelişme, 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve ardından terör sorununun bir süreliğine de olsa hafiflemesidir. Bu süreçte PKK’ya ağır bir darbe vurulmuş, daha istikrarlı bir siyasal ortam yaratılmış ve AB ile bütünleşmenin etkisiyle demokratik reformlara hız verilerek terör sorununu siyaseten çözme arayışı güçlenmiştir. İç siyasetinde ve dış ilişkilerinde yaşanan bu köklü değişim Türkiye’yi kısa sürede yükselen bir bölgesel güç ve küresel aktör haline getirecektir. 

Türkiye’nin dış politika ve güvenlik bağlamında yaşadığı dönüşümün en belirgin şekilde gözlemlendiği alan komşuluk ilişkileridir. AB üyelik süreci Yunanistan’la ilişkilerin düzelmesine imkân vermiş ve Kıbrıs sorununda önemli adımların atılmasını beraberinde getirmiştir.1 Teröre vurulan darbeyse komşu ülkelerin PKK’ya desteklerini büyük ölçüde kesmelerini sağlamıştır. Böylece başta Suriye’yle olmak üzere tüm komşuluk ilişkilerinde işbirliği mekanizmaları güçlenmeye başlamıştır.2 

1999 yılında Yunanistan ve Suriye ile ilişkilerini iyileştirmeye başlayan Türkiye ilerleyen yıllarda kapsamlı bir komşuluk politikası geliştirmiştir. 

Sürekli sorunlar, gerilimler ve hatta çatışmalar yaşanan komşu ülkelerle ilişkiler AK Parti döneminde “komşularla sıfır sorun” şeklinde yeniden tanımlanmıştır.3 

Bu politikanın en başarılı olduğu ülkeler Yunanistan ve Suriye olmuştur. Ancak yeni yaklaşım iki ülke ile sınırlı kalmamıştır. Her ne kadar istenen sonuca ulaşılmasa da Ermenistan’la başlatılan “Futbol Diplomasisi” önemli örneklerden biridir.4 2003 Irak Savaşı sonrasında hem merkezi Bağdat yönetimi ile hem de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile ilişkilerin iyileştirilmesi bir diğer örnektir. Sadece ortak sınırın bulunduğu ülkelerle değil yakın çevrede bulunan komşu coğrafyalarla da ilişkiler geliştirilmiştir. Komşularla sıfır sorun politikası, Türkiye’nin yakın çevresini tehditlerle değil fırsatlarla tanımlamasına imkân vermiş, dış politikada paradigma değişikliği yaratmış ve Türkiye’nin bölgesel etkinliğini artırmıştır. 

Türkiye’nin komşuluk politikasındaki değişim, genel anlamda bölgesel ilişkilerinde de olumlu bir etki yaratmıştır. Türkiye komşularıyla ilişkilerinde değer üreten bir devlet haline geldikçe bölge barışına, istikrarına ve düzenine katkı yapabilecek bir aktör olarak öne çıkmıştır.5 Türkiye’nin bu şekilde önem kazanması hem bölgesel hem de küresel aktörler nazarında gerçekleşmiştir. Başlıca etkinlik alanı ise Ortadoğu olmuştur.6 Türkiye Ortadoğu coğrafyasında tüm hükümetler ve hükümet-dışı aktörler ile diyalog kurabilen, AB ile bütünleşme süreci içerisinde olan, ABD ile stratejik bir ortaklık yürüten, Batıyla kurumsal ilişkilerine rağmen kendi değerlerinden uzaklaşmamış, demokratik reformların hızla sürdürüldüğü bir ülke imajına sahip olmuştur. Artan etkinliğiyle Türkiye çeşitli ülkeler arasında arabuluculuk rolü üstlendiği gibi bölge kaynaklı uluslararası sorunların çözümünde de rol oynamaya başlamıştır. 

   Bölgesel yükselişine ek olarak Türkiye küresel bir aktör haline gelmek için çaba harcamıştır. Kendisini merkez ülke olarak tanımlayan Türkiye bölgesel misyonu üzerinden küresel rolünü yeniden inşa etmek istemiştir.7 Bu yaklaşıma göre Türkiye bölgesinde ne kadar etkin bir merkez haline gelirse küresel güçlerle ilişkilerinde o kadar fazla koza sahip olacaktır. Türkiye’nin merkez ülke haline gelebilmesi, oyun kurucu bir aktör olmasını gerektirmektedir. Bu amaçla Türkiye yakın coğrafyasında ve özellikle Ortadoğu’da ilişki yapılarının değişmesi için gayret göstermiştir. Devletler arası ilişkilerin güvenlik ikilemi temelinde tanımlandığı ve dünya politikasının en güç sorunlarını barındıran Ortadoğu coğrafyasında yeni bir yaklaşım temsil edilmek istenmiştir. Bu yaklaşıma göre devletler arasında kurulacak işbirliği ve karşılıklı bağımlılık bir anlayış birliği yaratacak ve bir devletin yükselişinin diğerinin düşüşü anlamına gelmediği, sıfır toplamlı olmayan bir ilişki modeli oluşturulacaktır. 

Bu hedeflere ulaşmak için izlenen strateji, Ortadoğu’daki kronik sorunların çözülmesi yönünde çaba göstermek ve arabuluculuk girişimlerinde bulunmaktır. 2004 sonrasında İsrail ve Suriye arasındaki görüşmelerde oynanan rol, İran’ın uluslararası toplumla yaşadığı nükleer krizi aşmak için 2008 yılından itibaren yapılan girişimler, Irak’taki birtakım yerel aktörler arasında yürütülen diyalog çabaları bunlardan bazılarıdır. Bunlara ek olarak Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Sırbistan arasındaki üçlü dayanışma toplantılarına sunulan katkı ve Türkiye, Afganistan ve Pakistan arasındaki üçlü zirveler Türkiye’nin yeni dış politika misyonu açısından önem taşımaktadır. 

Türkiye komşuluk ilişkilerindeki normalleşmeyi ve bölgesel politikalarındaki yükselişi bir adım daha ileri taşımak istemiştir. Kendi devlet-toplum modelini Ortadoğu halkları için ilham verici ve cezbedici bir model olarak tanımlamaya başlamıştır. Bu modelin bölge güvenliğine yapacağı katkı öne çıkarılmıştır. Bu çaba Türkiye’nin Batıyla ilişkilerine de yeni bir yön vermiştir. Türkiye’nin yükselişi sadece bölge ülkeleri tarafından değil Batılı ülkeler tarafından da takdir edilmiş, Türkiye model ortak haline gelmiştir. 2009 yılında ABD Başkanlığı koltuğuna oturan Barack Obama’nın ilk ziyaret ettiği ülkelerden biri olan Türkiye model ortak olarak tanımlanmıştır.8 

Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünün güçlenmesi küresel aktörlük imajını da güçlendirmiş, Batıyla ilişkilere olumlu bir katkıda bulunmuştur. 

Türkiye’nin model ülke olması sadece yükselen bir bölgesel güç olmasından ya da demokratik bir Müslüman ülke olmasından kaynaklanmamıştır. Muhafazakâr gelenekten gelen AK Parti’nin siyasi başarısı ve demokratik süreçlerle uyumu Ortadoğu’daki İslamcı hareketler açısından da önemli bir deneyim olarak değerlendirilmiştir. Arap Baharı’nın ilk safhasında genel olarak Türk demokrasisinin ve özelde AK Parti’nin model olma durumu daha da pekişmiştir. Türkiye’nin Ortadoğu’da halkın demokratik taleplerine kulak vermesi ve demokratik dönüşümü desteklemesi ise model ülke imajını güçlendirmiştir. Ancak devam eden süreçte Arap Baharının Ortadoğu’da gerçek bir demokratik dönüşüme yol açmadığı görülmüştür. Demokratikleşme bir yana Suriye’deki kalkışmanın iç savaşa dönüşmesi Ortadoğu’yu sonu gelmez bir çatışma alanı haline çevirmiştir. 

Bu gelişmenin Türkiye’nin bölgesel rolü, dış politikası ve ulusal güvenliği üzerinde çok önemli etkileri olacaktır. 

DİPNOTLAR;

1 Mustafa Aydın-Sinem A. Açıkmeşe, “Europeanization through EU Conditionality: Understanding the New Era in Turkish Foreign Policy”, Journal of Southern Europe and the Balkans, Cilt: 9, Sayı: 3, 2007, s. 263-274. 

2 Gencer Özcan, “Turkey‟s Changing Neighbourhood Policy”, Turkish Yearbook of International Relations, Cilt: 35, 2004, s. 1-15. 

3 Ahmet Davutoğlu, “Turkey’s zero-problems foreign policy”, Foreign Policy, 20 Mayıs 2010, 

 http://foreignpolicy.com/2010/05/20/turkeys-zero-problems-foreign-policy/, (Erişim Tarihi: 12 Ocak 2017). 

4 Michael Gunter-Dirk Rochtus, “Special Report: The Turkish-Armenian Rapprochement”, Middle East Critique, Cilt: 19, Sayı: 2, 2010, s. 157-172.

5 Mehmet Seyfettin Erol, “11 Eylül Sonrası Türk Dış Politikasında Vizyon Arayışları ve Dört Tarz-ı Siyaset”, Gazi Akademik Bakış, Cilt: 1, Sayı: 1, 2007, s. 33-55. 

6 Tarık Oğuzlu, “Middle Easternization of Turkey’s Foreign Policy: Does Turkey Dissociate from the West?”, Turkish Studies, Cilt: 9, Sayı: 1, 2008, s. 16. 

7 Ahmet Davutoğlu, Teoriden Pratiğe Türk Dış Politikası Üzerine Konuşmalar, Küre Yayınları, İstanbul 2011, s. 83. 

8 “Türkiye ile Model Ortaklık Önerisi”, Hürriyet, 6 Nisan 2009. 


ANKASAM | Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

Suriye İç Savaşı ve Türkiye’nin Değişen Güvenlik Gündemi 

www.ankasam.org

ANKASAM | ANKARA KRİZ VE SİYASET ARAŞTIRMALARI MERKEZİ 

Ehlibeyt Mah. Tekstilciler Cad. Sümer İş Merkezi 

15/17 Balgat Çankaya – Ankara/Türkiye 

Tel: +90 312 474 00 46 

Faks: +90 312 474 00 45 

E-posta: info@ankasam.org 


***