Ondokuz Mayıs Üniversitesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ondokuz Mayıs Üniversitesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2017 Pazar

Lozan Antlaşmasında Azınlık Okulları ve Yabancı Okullar

Lozan Antlaşmasında Azınlık Okulları ve Yabancı Okullar 



In the Treaty of Lausanne Minority Schools and Foreign Schools 

İlhan AKSOY
1 İlhan Aksoy, 
Ondokuz Mayıs Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim üyesi,
 ilhan.aksoy@omu.edu.tr 


Toplumların ve devletlerin geleceği üzerinde rol oynayan en önemli kurumlardan biri eğitim kurumlarıdır. Toplumların şekillendirilmesi ve yönlendirilmesinde 
oynadığı rol her geçen gün önemini daha da arttırmaktadır. 

Lozan Barış Antlaşması Türkiye açısından, I. Dünya Savaşı’ndan sonra tarafları arasında eşit koşullarda müzakere edilmiş ve tarafların özgür iradeleri 
sonucunda imzalanmış en önemli uluslararası antlaşmadır. Zira bu antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası alanda bağımsız bir devlet olarak 
tanınmasını ve yeni Türk devletinin uluslararası alanda tescilini sağlayan kurucu bir belge özelliği gösterir. Ayrıca Lozan I. Dünya Savaşına resmen sona erdiren 
en son anlaşmadır. 

Ülkemizde, Yabancılara ait okullar denen “yabancı okullar” ve Türk vatandaşı olan azınlıklara ait okullardan oluşan “azınlık okulları” olmak üzere iki tür 
vardır. Osmanlı eğitim tarihi, ulusal kurumların oluşturulması yanında ayrıca imparatorluğun yapısından ve içinde yaşanılan yüzyılın özelliklerinden kaynaklanan gelişmelerle doludur. Gerek “yabancı” gerekse “azınlık” okulları sadece Osmanlı İmparatorluğu ile “Düvel-i Muazzama” arasındaki siyasi mücadelenin hukuksal birer sonucu olmaktan öte, sosyolojik olarak da Osmanlı modernleşmesinin çok sayıdaki dinamiğinin, değişik dini ve etnik cemaatler üzerinde yarattığı etkinin de birer ürünüdürler. 

Osmanlı Devletinin azınlıklara ilk önce bir “ihsan” olarak tanıdığı kendi dil, din ve kültürlerinde eğitim ve cemaat halinde yaşama hakkı, devletin zayıflamasına 
paralel olarak batılı devletlerin teşvik ve destekleriyle devletin siyasi birliği ve varlığına karşı kullanılan bir silah haline gelmiştir. Bu hak, batılı devletlerin 
sağladığı destekle azınlıklara siyasi bağımsızlıklarını kazanma yolunu açmıştır. Osmanlı Devleti ilk olarak 1914 yılında “Memalik-i Osmaniye’de Bulunan 
Ecanibin Hukuk ve Vezaifi” adlı kanuni düzenleme ve ardından 1915 “Kavanin-i Mevcudede Uhud-ı Atikaya Müstenit Ahkamın Lağvı Hakkında Kanun” 
ile kapitülasyonları kaldırma yoluna gitmiştir. 

Batılı devletler, kapitülasyonların sonucu olan yabancı okulları, hem azınlıkların kültürel kimliklerinin gelişmesi ve siyasi bağımsızlıklarını kazanmaları, 
hem de Osmanlı Devleti üzerindeki siyasi ve iktisadi emellerinin gerçekleşmesi için bir vasıta olarak kullanmışlardır. Avrupalı devletler, Türkiye’de sürekli olarak etnik ve azınlık gruplarla ilgilenmişler ve Türkiye’de insan haklarını sadece azınlık ve etnik grupların hakları olarak algılamışlardır (Taşdemirci, 2001). 

Türkiye’de, Lozan Antlaşmasına göre Rumlar Ermeniler ve Yahudiler, 1925 tarihli Türk Bulgar Dostluk Antlaşmasına göre de Hıristiyan Bulgarlar azınlık 
olarak kabul edilmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti azınlıkların belirlenmesinde dini mensubiyet esas kıstas olarak alınmıştır. 

Lozan Öncesi Yabancı ve Azınlık Okulların Durumu 

İstanbul’un fethinden Tanzimat devrine kadar eğitim hizmetleri Osmanlıda olduğu gibi, diğer din mensuplarında da kendi dinlerine mensup varlıklı ve cemaatine hizmet etme duygusuna sahip kişilere bırakılmıştır. Sonuçta her caminin yanında bir mektep, medrese doğarken kiliselerin yanında da okullar açılmasına engel olunmamıştır. 

Gayrimüslim cemaat okulları, Cemaat Ruhani Meclisleri ile kiliselerin denetiminde olan okullardır. Başlarda dini nitelikli bir eğitim hâkimken daha sonraları milli bir eğitime doğru kayma olmuştur. Vakıf okullarıdır. Eğitim ilk-orta-meslek veya yüksekokul olarak değerlendirilebilir. 

Osmanlı Devletinin eğitimi bir kamu görevi olarak görmesi ve üstlenmesi ise Tanzimat’tan sonra olacaktır (MEB, 1973). Tanzimat Fermanına kadar azınlık 
ve yabancı okulları denetleyen bir mekanizma olmaması nedeniyle okulların sayısının artmasını engelleyememiştir. Önce okulları açıp sonra ruhsat sürecine 
girmişlerdir. Yabancı ve azınlık okulları Osmanlı devleti zamanında bu okulların; kendi finansman ve tesisleri üzerinde olduğu gibi öğretim elemanları, yönetimi, 
açılması ve denetiminde asla hâkim değildir. Bir takım yasaklamalar ve raporlarla engelleme yoluna gidilmiştir (Akyüz, 1970). 

Yabancı okullar ise misyoner teşkilatlarının ve emperyalist düşüncenin ürünü okullardır. Bu bağlılık misyoner teşkilatının bağlı olduğu veya himayesinde 
bulunduğu devlete kadar uzanmaktadır. Bu okullar; 16. Yüzyılda Cizvitler tarafından, 17. yüzyılda ise Kapuçinler tarafından açılmıştır. Müslüman topluluklar üzerinde misyoner faaliyetlerde bulunmanın nafile bir gayret olduğunu anlayan bu dini örgütler çabalarını Hıristiyan unsurlar üzerine yöneltmek zorunda kalınca, Osmanlı millet sisteminin cemaatlere tanıdığı kolaylıklardan yararlanarak ve büyük ölçüde ruhsatsız olarak faaliyetlerine devam etmişlerdir. 

Ulusal bilinçlenme dolayısıyla balkanlardaki gayrimüslim unsurlar üzerinde bile etki kuramayan bu okullar, daha çok bu tür bir bilinçten uzak Hıristiyan Arap 
ve Ermeni toplulukları üzerinde daha etkili olmuşlardır. 

Yabancı okul açılmasıyla ilgili ilk düzenleme 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesine kadar yapılmamıştır. Yabancı okullar kendi ülkelerinde okutulan 
ders programlarını, kitaplarını aynen okutmaya, Türklük aleyhinde telkinde bulunmaya, Türk çocuklarını ayinlere götürmeye, okullarına müfettiş sokmamaya devam etmiş, buna karşılıkta devlet Türk çocuklarının bu okullara gitmesini yasaklamaktan öteye de gidememiştir (Okan, 1971). 

En doğru tanımlamayla “Yabancılara ait okullar” denebilecek bu okullar İtalya, İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’ne son bir kısmı ise, “diğer 
Devletlere ait” bulunmaktadır. Lozan Antlaşmasında “yabancı” eğitim kurumlarından hiç bahsedilmemesine rağmen, Lozan Mektupları denen mektuplarla 30 Ekim 1918’en önce Osmanlı ülkesinde mevcut yabancı okulların imtiyaz ve garantilerinin devam edeceği bildirilmiş ve Türk Devleti bu mektuplara, Lozan Antlaşmasının bir maddesiymiş gibi bağlı kalmıştır. 

Osmanlı Devleti zamanında, ABD’ye ait ve gerçekte misyoner kurumları tarafından kurulan öğretim kurumları ise, 1922 tarih ve 1718 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile “yenileri açılmamak” ve “mevzuata uymak” koşulu ile çalışmalarına devam edebilme hakkı tanıyordu. Diğer ülkelere ait öğretim kurumları ise, Avusturya, Almanya, İran ve Bulgaristan’a ait bulunmaktaydı. Şu halde, bugünkü haliyle ülkemizde toplam yedi yabancı ülkeye ait “yabancı okul” bulunmaktadır. 

19. Yüzyılda Azınlık (Gayr-i Müslim) Okulları (Taş, 2005)

Azınlık Okulları Okul Sayısı 

Rum Okulları 240 
Yahudi Okulları 150 
Protestan Okulları 392 
Katolik Okulları 660 
Ermeni Okulları 863 
Toplam 2305 

20. Yüzyıl Başlarında Osmanlı Topraklarındaki Yabancı Okullar (Vapaoğlu, 1990) 

Yabancı Okullar Okul Sayısı Öğrenci Sayısı 

Fransız Okulları 72* 13.000 
İngiliz Okulları 83 12.000 
Alman Okulları 7 
Avusturya Okulları 7 
İtalyan Okulları 24 
Rus Okulları (Beyrut) 44 
İran Okulları 2 
Yunan Okulları (İzmir) 3 
Amerikan Okulları 465 25.000 

Toplam 707 50.000 

Azınlık okulları, devletin okulu olarak değil de, devlet karşısında Lozan Antlaşması ile garanti altına alınmış, özel okullardan faklı olarak da azınlık cemaatlerine ait bulunmaktadır. Böylece, bu okulların varlıkları, ilgili cemaatin fiilen ve hukuken varlığını sürdürüp sürdürmemesine bağlı bulunmaktadır. Lozan Antlaşması ile “azınlık statüsü”nde garanti altına alınmış bulunan, mensupları birer Türk vatandaşı olan Rum, Ermeni ve Yahudi Cemaatlerine, yani ülkemizde resmen tanınmış tek azınlık grubu olan gayrimüslimlere ait bulunmaktadırlar. Hukuksal dayanak ve çerçevesi itibarıyla her iki okul türü de, artık tamamı ile uluslararası hukukun konusudur. Nitekim 1982 Anayasası da eğitim alanında uluslararası yükümlülüklerin ifası ve özellikle yabancıların müktesep haklarının korunması açısından, eğitime hakkına ilişkin 42. maddenin 9. fıkrasının son cümlesinde: “(...)Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır” demektedir. Bundan azınlık okullarının kastedildiği açıktır. 

Lozan’da Okullar Meselesi 

a) Azınlık Okulları Meselesi: Lozan Konferansında “azınlıklar” meselesi iç tüzüğün 5. maddesi gereğince kurulan 3 komisyondan ikincisi, yani “Yabancılar 
ve Azınlıklar Komisyonu’nda” görüşülecekti. Ancak meseleyi Lord Curzon’un ele almasıyla konu I. Komisyonda görüşülmüştür. Azınlıklar sorunu ilk defa, 12 
Aralık 1922’de toplanan Arazi ve Askerlik Komisyonu’nda görüşüldü. Genellikle bir gün öncesinden heyetlere tebliğ edilen toplantı gündemi bu defa Türk 
delegesine o gece yarısı tebliğ edilmiştir (Yalçın, 2000). 

Konunun özel olarak ele alındığı Azınlıklar alt komisyonu 14 Aralık 1922’de Uşi Şatosunda çalışmalarına başlamıştır. Komisyon başkanlığına da oy birliği ile 
İtalya temsilcisi Montogna seçilmiştir. 

Lozan Konferansının başladığı günlerde Atatürk “Azınlıklara gelince, bu konuda değiş tokuşu ileri sürmüştük. Öbür devletlerin temsilcileri de bu konuda 
bizim fikrimizi izlemişler ve onaylamışlardı. Ama bir fesat ve hıyanet ocağı olan, ülkede ayrılık ve uyuşmazlık tohumları saçan, Hıristiyan hemşerilerimizin huzur 
ve refahı için de uğursuzluk ve felaket simgesi olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımızda barındıramayız. Bu tehlikeli örgütü ülkemizde tutmamız için 
ne gibi vesile ve nedenler ileri sürülebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için topraklarında bir sığınma göstermeye ne zorunluluğu vardır? Bu fesat yuvasının 
gerçek yeri Yunanistan değil midir? (Atatürk’ün…1954)” demiştir. Patrikhanenin Türkiye dışına çıkarılması teklif edilmiş fakat Patrikliğin dini statüde kalıp, 
patriğin de dini faaliyetler dışına çıkmaması şartı kabul edilmiştir (Bilsel, 1998). 

b)Yabancı Okullar Meselesi: Lozan Konferansı görüşmeleri sırasında tartışılan konulardan biri de Türkiye’deki yabancı okullar meselesi olmuştur. 20 
Kasım 1922 tarihinde başlayıp 4 Şubat 1923’e kadar süren evrede bu konuda hiçbir anlaşmaya varılamadı. Hatta İtilaf devletleri Türkiye’de bulunan yabancı 
okul ve kurumları hakkında bazı özel isteklerde bulundular. Türk murahhas heyeti Lozan’da her konuda olduğu gibi okullar meselesinde de hassasiyetini ve 
kararlı tutumunu devam ettirdi. Görüşmeler sırasında Fransızlar kapitülasyonlarla birlikte eskiden elde ettikleri imtiyazları kaybetmemek ve okulların sayısını arttırmak için uğraştılarsa da, bu istekleri (Türkiye bu kurumların kısmen de olsa ülke ilerlemesindeki katkısını devam etmekle birlikte ülke bütünlüğü aleyhine zararlı fikirlerinde telkin edildiğini ve dini propaganda yapılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirilerek) reddedildi (Sezer, 1999). Lozan Antlaşması maddelerinde Azınlık Hakları aşağıda verilmiştir (Soysal, 2000). 

KESIM III 

AZINLIKLARIN KORUNMASI MADDE 37 

Türkiye, 38. maddeden 44. maddeye kadar olan maddelerin kapsadığı hükümlerintemel yasalar olarak tanınmasını ve hiç bir kanunun, hiç bir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiç bir kanun, hiç bir yönetmelik (tüzük) ve hiç bir resmi işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir. 

Bu madde gereğince, azınlıkların korunması ile ilgili söz konusu maddeler, üstün hukuk kuralı olarak öngörülmüş ve bu maddelerdeki hükümlerin temel 
yasalar olarak tanınması kabul edilmiştir. Bu kapsamda Türkiye hiçbir hukuk düzenlemesinin, azınlıkların korunması ile alakalı maddelerin hükümleri ile çelişkili ya da bunlara aykırı olamayacağını onaylamıştır. Diğer taraftan Türkiye, hiçbir yasa yönetmelik ve resmi işlemin bu dokuz maddedeki hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenmiştir (Bilsel, 1998). 

Sadece bu madde ile Türkiye zaten hiçbir iç hukuk düzenlemesinin, azınlıkların korunması ile ilgili madde ve hükümleri ile çelişkili ya da bunlara aykırı 
olmayacağını antlaşmanın imzası ile kabul etmiştir. 

MADDE 38 

Türk Hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olma [milliyet, nationality], dil, soy ya da din ayırımı yapmaksızın, hayatlarını ve 
özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir. 

Türkiye’de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkta isterse özel olarak, 
serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır. 

Gayrimüslim azınlıklar, bütün Türk uyruklarına uygulanan ve Türk Hükümetince, ulusal savunma amacıyla ya da kamu düzeninin korunması için, ülkenin 
tümü ya da bir parçası üzerinde alınabilecek tedbirler saklı kalmak şartıyla, dolaşım ve göç etme özgürlüklerinden tam olarak yararlanacaklardır. 

Bu Madde ile Türk Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy ya da din farklılığı gözetmeksizin, Türkiye’de yaşayan herkesin yaşam ve özgürlüklerini, tam ve 
eksiksiz olarak korumayı üstlenmiştir. Buna göre taahhüt altına alınan yaşam ve özgürlükler kamu düzeni ve genel ahlak kuralları ile sınırlandırılmış, korumanın 
şartı olarak “kamu düzeni” ve “genel ahlak” ile bağdaşma önkoşulu getirilmiştir. Gayri Müslim azınlıklar seyahat ve göç hakkından bütünüyle yararlanacaklardır. 
Yine bu madde de milli savunma ve kamu düzeninin korunması ile ilgili ulusal ya da mahalli boyutta bütün Türk vatandaşlarını kapsayan önlemler saklı kalmak 
kaydıyla söz konusu hürriyetler güvence altına alınmıştır (Şimşek, 2006). 

MADDE 39 

Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk uyrukları, Müslümanların yararlandıkları ayni yurttaşlık [medeni] haklarıyla siyasal haklardan yararlanacaklardır. 

Türkiye’de oturan herkes, din ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşit olacaktır. Din, inanç ya da mezhep ağrılığı, hiç bir Türk uyruğunun, yurttaşlık 
haklarıyla [medeni haklarla] siyasal haklarından yararlanmasına, özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme, yükseltilme, onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve is kollarında çalışma bakımından, bir engel sayılmayacaktır. 

Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili 
kullanmasına karşı hiç bir kısıtlama konulmayacaktır. 

Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri 
bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır. 

Gayrimüslim azınlık kapsamında yer alan Türk vatandaşları için, Müslümanların yararlandıkları tüm yurttaşlık hakları ile siyasal haklardan yararlanma güvence si getirilmiş, ardından Türkiye’de oturan herkesin din ayrımı gözetmek sizin, kanun önünde eşit kabul edileceğine hükmedilmiştir. Din, İnanç veya mezhep ayrılığı, hiçbir Türk uyruğunun yurttaşlık hakları ve siyasal haklardan yararlanmasına özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme yükseltilme onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve iş kollarında çalışma bakımından, bir engel sayılmayacak tır. 

MADDE 40 

Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla ayni işlemlerden ve ayni güvencelerden 
[garantilerden] yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar 
ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe 
yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır. 

Bu maddede gayrimüslim azınlıkların hukuken ve filen diğer Türk vatandaşlarına uygulanan işlemler ve sağlanan güvencelerin aynısından yararlanmaları öngörülür. Bu madde sayılan alanlarda azınlıklara göre negatif haklar sağlamakta yani diğer vatandaşlarla eşit haklar getirmektedir. Madde hiçbir biçimde gayrimüslim azınlıkların istediği şekilde hayır kurumu, dinsel ya da sosyal kurum ya da okul açabileceklerinin garantisini vermemektedir. Önemli olan gayrimüslim azınlığın sayılan alanlarda diğer vatandaşlarla eşit hakka sahip olmasıdır. Lozan antlaşması azınlık hakları konusunda temel olarak hakları 
garanti altına almış, okullarla ilgili olan 40. madde kapsamında herhangi bir imtiyazdan bahsedilmemiştir. Buna göre yabancı ve gayrimüslim okulları 
Türk okulların kanun ve yönetmeliklerine tâbi olmak şartıyla varlıklarını sürdürebileceklerdir. Lozan Antlaşması’yla birlikte yabancı ve gayrimüslim okullara tanınan imtiyazlar tamamen ortadan kalkmış ve bu okullarda Türk kanun ve yönetmeliklerine tabi kılınmıştır. Bu açıdan Ruhban Okulu, talep edilen statüsü bakımından hatta kapatıldığı andaki statüsü de dahil olmak üzere, Lozan Antlaşmasının 40. maddesi kapsamında yer almamakta, dolayısıyla da okulun 
kapatılması da bu madde hükmüne aykırılık oluşturmamaktadır. 

MADDE 41 

Genel [kamusal] eğitim konusunda, Türk Hükümeti, Gayrimüslim uyrukların önemli bir oranda oturmakta oldukları il ve ilçelerde, bu Türk uyruklarının çocuklarına ilkokullarda ana dilleriyle öğretimde bulunulmasını sağlamak bakımından, uygun düşen kolaylıkları gösterecektir. Bu hüküm, Türk Hükümetinin, söz konusu okullarda Türk dilinin öğrenimini zorunlu kılmasına engel olmayacaktır. 

Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk uyruklarının önemli bir oranda var oldukları il ve ilçelerde, söz konusu azınlıklar, devlet bütçesi, belediye bütçesi 
ya da öteki bütçelerce, eğitim, din ya da hayır işlerine, genel gelirlerden ayrılacak paralardan yararlanmaya ve pay ayrılarak, adı geçen azınlıklar eşit biçimde yararlanacaktır. 

Bu paralar, ilgili kurumların yetkili temsilcilerine ödenecektir. 

Burada gayrimüslim azınlıklara tanınan pozitif hak “ilkokullarda kendi dillerinde eğitim yapma imkânı” olup, uluslararası bir Teoloji Yüksekokulu olarak 
yeniden açılması talep edilen Ruhban Okulu 41. madde kapsamında yer almamaktadır. Azınlıklara ait öğretim kurumlarını düzenleyen 41. maddeye göre Türk hükümeti, gayrimüslimlerin yoğun olarak yerleşmiş bulundukları kentler ve kasabalarda azınlık ilkokullarının kendi dilleriyle öğrenim görmeleri için gerekli 
kolaylığı gösterecektir. Ancak bu, Türk hükümetinin söz konusu okullarda Türk dilinin öğretilmesini zorunlu kılmasına engel değildir. 

MADDE 42 

Türk Hükümeti, gayrimüslim azınlıkların aile durumlarıyla [statüleriyle, aile hukukuyla] kişisel durumların [şahsi hükümleri, şahsın hukuku, şahsi durumları] konusunda, bu sorunların, söz konusu azınlıkların gelenek ve görenekleri uyarınca çözümlenmesine elverecek bütün tedbirleri almayı kabul eder. 

Bu tedbirler, Türk Hükümetiyle ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden kurulu özel Komisyonlarca düzenlenecektir. Anlaşmazlık çıkarsa, Türk Hükümetiyle, Milletler Cemiyeti Meclisi, Avrupalı hukukçular arasından birlikte seçecekleri bir üst hakem atayacaklardır. 

Türk Hükümeti, söz konusu azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarına tam bir koruma sağlamayı yükümlenir. Bu azınlıkların 
Türkiye’deki vakıflarına, din ve hayır isleri kurumlarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak ve Türk Hükümeti, yeniden din ve hayır kurumları kurulması 
için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan hiç birini esirgemeyecektir. 

MADDE 43 

Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk uyrukları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmağa zorlanamayacakları gibi, 
hafta tatili günlerinde mahkemelerde hazır bulunmaları ya da kanunun öngördüğü herhangi bir işlemi yerine getirmemeleri yüzünden haklarını yitirmeyeceklerdir. 

Bununla birlikte bu hüküm, söz konusu Türk vatandaşlarını, kamu düzeninin korunması için, diğer Türk vatandaşlarına yükletilen yükümler dışında tutar anlamına gelmeyecektir. 

MADDE 44 

Türkiye, bu Kesimin bundan önceki maddelerdeki hükümlerin, Türkiye’nin Gayrimüslim azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümler 
meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyetinin güvencesi [garantisi] altına konulmalarını kabul eder. Bu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca uygun bulunmadıkça, değiştirilemeyecektir. İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca razı olunacak herhangi bir değişikliği reddetmemeği, işbu Antlaşma uyarınca kabul ederler. 

Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin, bu yükümlerden herhangi birine aykırı herhangi bir davranışı ya da böyle bir davranışta bulunma 
tehlikesini Meclise sunmaya yetkili olacağını ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkili sayacağı yolda davranabileceğini ve gerekli göreceği yönergeleri [talimatı] 
verebileceğini kabul eder. 

Türkiye, bu maddelere ilişkin olarak, hukuk bakımından ya da uygulamada, Türk Hükümetiyle imzacı öteki devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti 
Meclisine üye herhangi bir başka Devlet arasında görüş ayrılığı çıkarsa, bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Misakının 14. maddesi uyarınca uluslararası 
nitelikte sayılmasını kabul eder. Türk Hükümeti, böyle bir anlaşmazlığın, öteki taraf isterse, Milletlerarası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Divanin kararı kesin ve Milletler Cemiyeti Misakının 13. maddesi uyarınca verilmiş bir karar gücünde ve değerinde olacaktır. 

MADDE 45 

Bu Kesimdeki hükümlerle, Türkiye’nin gayrimüslim azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan’ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır. 

Dolayısıyla çok taraflı bir uluslararası antlaşma olan Lozan Antlaşmasında karşılıklılık ilkesi sadece Türkiye ve Yunanistan açısından öngörülmüştür. 
Yunanistan’ın 37-44. Maddelerde belirtilen muameleyi üstlenmesi söz konusu 45. Maddenin kabulü ile olmuştur. Hatta mübadeleden ve diğer nedenlerden 
ötürü Türkiye’de Ortodoks dininden hiç kimsenin kalmaması dahi Yunanistan’a bu hükümleri uygulamama hakkını vermeyecektir. 

Anılan maddede geçen karşılıklılık, azınlıkları diğer vatandaşlarla eşit seviyede tutan negatif haklar2 kapsamında karşılıklılık olmayıp, pozitif haklar3 açısından 
karşılıklılıktır. Türkiye’de bulunan gayrimüslim azınlığa tanınan pozitif bir hak, ancak Yunanistan’daki Müslüman Türk azınlığa tanınan hakkın karşılığı 
olabilecektir. Bu itibarla; Ruhban Okulunun uluslararası bir teoloji okulu olarak faaliyet göstermesi aynı yöndeki imtiyazın Yunanistan’daki azınlık statüsündeki 
Müslüman Türkler için de tanınmasını zorunlu kılacaktır. Bunun karşılığı, Yunanistan’da İslam ilahiyatı veren, yabancı ülkeden öğrenci kabul eden, tedrisatı Yunan hükümetinden bağımsız olarak belirlenen bir özel okuldur. 

Lozan Antlaşmasında Yabancı Okullarla İlgili Hükümler 

Lozan Barış Konferansı maddelerinde Yabancı Okullarla ilgili bir hüküm yer almamasına rağmen hukuken tanınması delegelerin karşılıklı mektuplarına bağlıdır. Bu antlaşmaya ilişkin belgelerde önemli bir yer tutan mektuplarda, oturma ve yargı yetkisi konusundaki sözleşmeye atfen yazılmış karşılıklı üç mektup yer almaktadır. Bunlar İsmet İnönü tarafından İngiltere, İtalya ve Fransa’ya yazılan mektuplar ve bunlara cevap olarak muhatap devletlerin yazdıkları mektuplardır. 

Bununla alakalı olarak “din, öğretim, sağlık ve yardım kurumlarının rejimi” konularını içeren 24 Temmuz 1923 tarihli İngiltere temsilcisine yazdığı mektubu 
örnek olarak alınmıştır. 

Lozan Konferansında İngiltere Yüce Kralının Temsilcisi Sir Horace Rumbold, 

Ekselans, 

Lozan’da bugün imzalanan Oturma Sözleşmesine dayanarak ve bu sözleşmeye eklenmesi öngörülen Açıklama’nın yerine Mektupların geçmesi yolunda 
Birinci Komitenin 19 Mayıs 1923 günkü oturumunda alınmış olan karar uya-rınca Türkiye Hükümetinin Türkiye’de 30 Ekim 1914 gününden önce tanınmış 
Büyük Britanya’ya bağlı n, öğretim, sağlık ve yardım kurumlarının [Oeuvres religieuses, scolaires et hospitalières ainsi que des İnstitutions d’Assistance] bu 
varlıklarının gene tanıyacağını ve Barış Antlaşmasının bugün imzalandığı sırada Türkiye’de edimsel olarak yaşayan benzeri öbür İngiliz kurumlarının durumlarını 
yasalara uygun biçime getirmek üzere, anlayışla inceleyeceğini, Hükümetim adına açıklamakla onur duymaktayım. 

Her türlü parasal yüküm bakımından, yukarıda sözü geçen kurumlar, benzeri Türk Kurumları ile tam eşit bir işlem görecek ve onlara ilişkin kamu düzeni hü
kümleri ile yasalara ve yönetmeliklere bağlı tutulacaktır. Bununla birlikte, şurası da kararlaştırılmıştır ki, Türkiye hükümeti işbu Kurumların çalışma koşullarını 
ve Okullar konusunda, öğretimlerinin gereği olan kuruluş biçimlerini [organisation pratique de leur enseignement] göz önünde tutacaktır. 
Ekselans, en derin saygılarımın güvencesini kabul buyurmanızı dilerim. M. İsmet (Soysal, 2000) 


2 Negatif Haklar: Azınlıkların korunmasına ilişkin söz konusu hükümler incelendiğinde; azınlıklar için hem hiçbir ayrıma maruz kalmadan tüm vatandaşlarla eşit hak ve özgürlükler tanınmasıdır. 
3 Pozitif Haklar: Azınlık grupların kendi dil, gelenek ve kültürlerini sürdürmelerini sağlayacak bir takın özel haklardır. 

Mektuptan da anlaşılacağı gibi İngilizlere ait 30 Ekim 1914 tarihinden önceki tanınmış olan; din, öğretim, sağlık ve yardım kurumları tanınmıştır. Bunun 
yanında öteki kurumların da hukuki düzenlemelere uygun biçime getirilmesi taahhüt edilmiştir. Mektupta yer alan “Türkiye’de var olan kurumlar” ibaresi diğer yabancı okullar için de müktesep bir hak yaratmış kabul edilmektedir. Yabancı okullar tarafından yeni açılacak öğretim kurumları konusunda antlaşma metninde ya da mektuplarda bir düzenleme yapılmamıştır. Lozan Antlaşması ile yabancıların öğretim kurumları özgürlüğü ortadan kaldırılmamıştır. Yabancı okullarla ilgili o dönemde yürürlükte bulunan uygulama “Mekatib-i Hususiye Talimatnamesi”dir. Bu düzenleme sadece yabancı tüzel kişilerin öğretim kurumu açamayacakları esasını getirmiştir. Lozan bu uygulamayı ortadan kaldırmamıştır (Erhan, 2003). Oturma ve Yargı yetkisi konusunda sözleşmenin 20. maddesinde yer alan “işbu sözleşme, yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak, 7 yıllık bir süre için yapılmıştır (Erhan, 2003).” Hükmü gereği 13 Ağustos 1930’da fesh edilmiştir. Bir yıl sonra da tamamen bağlayıcı özelliği ortadan kalkmıştır. 

Halen yürürlükte olan 1982 Anayasasının D Bendinde (Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma); uluslararası antlaşmalarla ilgili olarak hüküm yer almaktadır. 

“MADDE 90.– Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak antlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet 
Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. 

Ekonomik, ticarî veya teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan antlaşmalar, Devlet Maliyesi bakımından bir yüklenme getirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayımlanma ile yürürlüğe konabilir. Bu takdirde bu antlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulur. 

Milletlerarası bir antlaşmaya dayanan uygulama antlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticarî, teknik veya idarî antlaşmaların 
Türkiye Büyük Millet Meclisince uygun bulunması zorunluluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan ekonomik, ticarî veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren 
antlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz. 

Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü antlaşmaların yapılmasında birinci 
fıkra hükmü uygulanır. 

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” 

Söz konusu hüküm kapsamında Lozan Antlaşmasının T.C. Anayasası ile en azından eşit değerlerde olduğu ortaya konmuştur. Buna ek olarak normlar 
hiyerarşisinde de Lozan’ın ilgili Kanunların da üstünde bir hukuk normu olduğu açıkça belirtilmiştir. 

Lozan Antlaşması Sonrası Okullar 

a) Azınlık Okulları: 

Azınlık okulları “vakıf”4 sistemi ile idare edilmekteydi. Lozan Antlaşmasında karşılıklılık esası güdülerek hüküm koyduğumuz tek devlet Yunanistan idi. 
Antlaşmada İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerini alakadar eden maddelerin yer alması devletlerarası hukukun yorumunu ortaya çıkardı. Bu konularla 
ilgili sıkıntılar en çok Heybeliada Ruhban Okulu’nun5 faaliyetlerinde karşımıza çıkacaktır. 
Ruhban Okulu her zaman orta derecede eğitim veren bir kurum olmuştur. Yapılan din eğitimi lise seviyesinde olup yüksekokul sayılmamaktadır. 1951 öncesi dönemde okul, 4 yıl ortaokul 3 yıl da teoloji olarak eğitim vermiştir. 1951 sonrasında ise okulun statüsü lise sonrası Yüksekokul olarak kabul edilmiştir 
(Özel, 2008).MEB Talim Terbiye Dairesi’nin 25 Eylül 1951 tarih ve 151 sayılı kararı ile “Rum Rahipler Okulu Yönetmeliği” (Özel, 2008) onaylanmıştır. 

4 Vakıf; genel olarak mevcut bir imkânın kamu yararına sunulmasıdır. Bu nedenle vakıf kavramı değişik şekillerde tanımlanabilmektedir. Vakfın konu ile alakalı en isabetli açıklaması “özel mülkiyete konu olan bir hakkın arzu ve irade ile toplumun yararına tahsis edilmesinden ibarettir.” 
Bkz. Hasan Güneri, “Azınlık Vakıflarının İncelenmesi”, Vakıflar Dergisi, S. 10, Ankara 1973, s. 

Heybeliada Ruhban Okulu, ya da verdiği teoloji eğitiminin türü nedeniyle Rum Ortodoks Ruhban Okulu olarak bilinen, Türkiye’de kısaca Ruhban Okulu şeklinde de adlandırılan, Heybeliada’da bulunan özel yüksek okuldur. 
Adanın kuzeybatısında Ümit Tepesinde bulunan okul, Atina Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden sonra kurulan bu alandaki ilk akademik okuldur. 1844 yılında din 
adamı yetiştirmek için faaliyete geçen okul, 1923 yılına kadar Yüksek Ortodoks Teoloji Okulu adını taşır. Daha sonra bulunduğu ada ile özdeşleşerek Heybeliada 
Ruhban Okulu olarak anılmaya başlar. Bkz. Emruhan Yalçın, “Heybeliada Ruhban Okulu’nun Yeniden Açılması”, 

AÜ TİTE Atatürk Yolu Dergisi, S. 41, Mayıs 2008, s. 127. 

Teoloji bölümünün eğitimi bir yıl olduğu için lise sonrası ihtisas eğitimi veren bir yüksekokul olmuştur. Okul Yönetmeliğinin 1. maddesinde “Okulun amacı, 
rahiplik mesleğine girecek olanları yetiştirmektir (Gökçen, 2003). O dönemde özel yüksekokullar yasak olmasına rağmen bu yapılmıştır. Aynı zamanda bir yıl 
eğitimle yüksekokul olması da imkânsızdı. Öğrenimleri müddetince dışarıdan alınan yabancı öğrencilerde dâhil Türkçe eğitimi almaya mecburdular. 

Azınlık okullarının durumu Lozan Antlaşmasına ek olarak ÖÖKK’nda belirtilmiştir. 64. Madde “Lozan Antlaşmasına göre açılan okulların işleyişi” başlığı 
altında eğitim ve öğretimin nasıl yapılacağını düzenlemiştir. Bu okullarda kendi azınlıklarına mensup T.C. vatandaşları bakanlığın verdiği program çerçevesinde 
eğitim alınacaktır. Bugün Türkiye’de faaliyetlerini sürdüren yaklaşık 30 adet azınlık okulu bulunmaktadır (Erhan, 2003). 

1950-60 dönemi; Hem Patrikhanenin hem de Ruhban Okulu’nun, Milli politikalarımız ve Lozan’da oluşan statünün aksine bazı faaliyetler giriştiği ve Türk Hükümetinden tavizler elde ettiği bir dönem olmuştur. Soğuk Savaş sürecinde Patriklik üzerinde bir ABD ve Sovyet baskısının oluştuğu bir dönemde, mevcut patrik Maksimus istifa ettirilerek ABD vatandaşı olan Athenegoras “ Fevkalade Telsik ” yoluyla T.C. Vatandaşı yapılarak patrik yapılmıştır (Güler, 1999). 

1950 yılından sonra 38 Rum asıllı T.C. vatandaşına karşılık; 8 İngiliz, 1 Fransız, 8 Etiyopyalı, 2 Suriyeli, 1 ABD, 3 Lübnan vatandaşı olmak üzere toplam 187 
öğrenci mezun olmuştur (Özyılmaz, 2000). Mezunlara resmi diplomanın yanı sıra Rumca düzenlenen bir belge ile Ortodoks Hıristiyan Teolojisi Öğretmeni 
unvanı verilmiştir (Özyılmaz, 2000). 

Heybeliada Ruhban Okulu, 127 yıl içinde 930 mezun vermiş, bunlardan 343’ü Piskoposluğa, 12’si de Patriklik makamına yükselmiştir. 930 mezunun sadece 
38’i Rum asıllı Türk vatandaşıdır. Kıbrıs’ı adım adım Rumlaştıran, Türklerin kıyımına sebep olan Makarios ile terör örgüt liderleri gibi çalışan Trabzon 
Metropoliti Hrisantos, Samsun Metropoliti Germanos, İzmir Metropoliti Hrisostomos, Edirne Metropoliti Palikaryos, Doroteos, Yakovas ve Bartholomeos bu okuldan mezun olmuşlardır. İstiklal Harbi yıllarında, Yunanistan’ın Anadolu’yu işgali sırasında okul, önemli bir terör merkezi haline gelmiştir (Yalçın, 2000). 
Heybeliada Ruhban Okulu, Fener Rum Patrikhanesinin kendisine sağladığı özel ödenekle 127 yıl çalıştıktan sonra Özel Okulların Devletleştirilmesi uygulaması 
sonucunda kapatılacaktır (AMK, 1971-3). 1971 yılındaki Türkiye’deki tüm özel yüksekokulların devlet denetimine girmesi ile ilgili karar neticesinde, bu değişikliğe razı olmayan Fener Rum Patrikhanesinin karşı tutumu nedeniyle okulda teoloji eğitimi kaldırılır, okul yalnız lise düzeyinde eğitim vermeye devam eder. 1971-1972 eğitim döneminde “Heybeliada Özel Rum Lisesi” adını taşıyan okul, sonraki yıl patrikhane tarafından eğitimine son vermiştir. 

Öğrenci sayısının azlığı nedeniyle Patrik Dimitrios 4 Ağustos 1984 tarih 491 sayılı mektupla Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’e müracaat ederek okulun 
tamamen kapatılmasını talep etmiştir. Fakat bu istek karşılıklılık ilkesi gereğince Batı Trakya’daki Türkleri de ilgilendirdiği için kabul edilmemiştir (Macar, 
2003). Kapatma kararı Lozan Antlaşmasının 40. maddesinde dayanılarak yapılmıştır. Maddede geçen hususlar “aynı muamele” ve “eşit haklar” hususlarıdır. 

Diğer Türk vatandaşları özel yüksekokul olarak teoloji eğitimi veren bir okula sahip iken Ruhban Okulu kapatılmış olsaydı, Lozan anlaşmasının 40. maddesine 
aykırılık söz konusu olabilirdi. Ancak bütün özel yüksekokullar kapatılırken Ruhban Okulu da onlarla birlikte kapatıldığı için uygulamada bir eşitsizlik söz 
konusu değildir. Aksi yönde bir uygulama olsaydı diğer vatandaşlar aleyhine eşitsizlik doğuracağı için azınlık statüsündeki vatandaşlar açısından da ayrıcalıklı 
bir sonuca yol açmış olacaktı. 

Okulun kapanmasının ardından iki önemli çözüm yolu ortaya konmuştur; 

1. Ruhban Okulu’nun İlahiyat Fakültelerinden birine bağlayarak Ortodoks dini konusunda eğitim veren bir bölüm veya “Dünya Dinleri Kültürü Bölümü” 
adı altında Üniversite bünyesinde faaliyet gösterebilecek. (21 Aralık 1971 AÜ Senatosunun kararı) 
2. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bünyesinde “Dünya Dinleri Kültürü Bölümü” kurulmasına karar verilmiş ve diğer cemaat ruhani liderlerine çağrıda 
bulunulmuştur. (14 Eylül 1999 İÜ) Her iki teklifte okul yönetimi ve Patrik tarafından reddedilmiştir (Özyılmaz, 2000). Patriğin bu teklifleri reddetmesinin temelinde şu talepleri yatmaktadır; 

1. Okul, sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan öğrenci değil, dünyanın her tarafından öğrenci alabilmeli, 
2. T.C.devletinin bu okul üzerinde hiçbir şekilde denetim hakkı olmamalı, 
3. Patrik ve kendine bağlı metropolitlerde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şartı kaldırılmalıdır. 

Patrik ABD gezisi sırasında Los Angeles Times’e verdiği demeçte “Heybeliada Ruhban Okulunun açılmasının, Patrikliğin geleceği açısından vazgeçilmezliğini” 
üzerine basa basa vurgulaması, konunun sadece basit bir eğitim faaliyeti olmadığının kanıtıdır (Yalçın, 2000). 

Mevcut mevzuat çerçevesinde doğrudan Patrikhaneye bağlı ve devlet denetimi dışında ve dünyanın her yerinden gelecek yabancılara açık bir okul olarak 
Uluslar arası Teoloji Yüksekokulu statüsünde bir Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması mümkün değildir. Aksi bir uygulama belirtilen hukuki düzenlemelere ve Ayrıca anayasanın 130. ve 132. maddelerine aykırılık oluşturacaktır. Dolayısıyla yürürlükteki mevzuat, başta anayasa değiştirilmeden Patrikhane’nin talep ettiği standartlarda Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için iç hukuk bakımından mümkün olmayacaktır. Türkiye’de mevcut “Milli Eğitim Sistemi”ne aykırı bir yükseköğretim kurumunun açılması sonucu doğuracak ve ülkede Rum azınlık lehine imtiyazlı bir durum yaratarak diğer Türk vatandaşları açısından eşitsiz bir uygulama olarak sonuçlanacaktır (Erkan, 2009). 

Lozan Antlaşmasındaki statüsü, sadece Rum azınlığın dinî kurumu olarak belirlenmiş olmasına ve siyasi her hangi bir faaliyette bulunduğunda sınır dışı 
edileceği ilgili devletlerin temsilcilerince de kabul edilmiş olan bu kurum, Türkiye Cumhuriyeti’nin Tapu Senedi durumunda olan bu antlaşmayı her fırsatta ihlâl 
etmektedir. Ruhban Okulu açma girişimlerinin İstanbul’da bulunan 1500-2000 Rum azınlığın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade, Helen ve Ortodoks 
emellerini simgeleyen siyasi bir talep niteliğinde olduğu değerlendirilmektedir. Patrikhanenin niyeti kendisine bağlı, devlet denetiminde olmayan “Uluslararası Patrikhane Özel Yüksek Okulu” kurmaktır. Böylelikle eskiden olduğu gibi, Türk 
düşmanı din adamları yetiştirerek, Ekümenikliğini sağlamak, İstanbul’u kültür ve Turizm merkezi adı altında Vatikanvari bağımsız bir dinî şehir devlet statüsüne kavuşturmak, TC’nin parçalanmasını ve bu parçalanan topraklar üzerinde Megali İdea çerçevesinde Büyük Bizans İmparatorluğunu hortlatmak emellerine ulaşmayı sağlayabileceklerdir. 

b) Yabancı Okullar: 

Yabancı okulların Osmanlı zamanında bariz bir şekilde ortaya koydukları tavırları cumhuriyet döneminde sıkı denetim ve kontrollere rağmen değişik adlar 
altında devam etti. Eskiden aşikar bir şekilde yaptıkları misyonerlik faaliyetlerine “ahlaki eğitim” başlığı altında, “isimsiz Hıristiyanlaştırma olarak devam 
ettirdiler. 

Lozan Mektuplarının resmi bağlayıcılık süresinin 13 Ağustos 1931 tarihinde sona ermesinin ardından 22 Eylül 1941 tarih ev 140 sayılı Yabancı Okullar 
Yönergesinin 17-19. maddesine göre “Hiçbir yabancı okul yeniden şube açamaz, yabancı okullarda ihzari (hazırlık) sınıflar açılamaz, yabancı okullarda
 Bakanlığa kaydettirdikleri sınıfların sayısı arttırılamaz (MEB, Md. 17)” hükmü yer almaktadır. 

Bu okullar hakkında daha sonra T.C. Dışişleri Bakanlığınca “Lozan 
Mektupları hükümden düşmüş olmakla beraber, tanımaya devam edilmesi 

(MEB, Türkiyedeki…)” gereği üzerinde ısrar edilmiş sonuç olarak bu tanımayla beraber bu kurumlarla ilgili hak kazanılma durumu ortaya çıkmıştır. 
ABD ile imzalanan 1 Ekim 1931 tarihli İkamet Sözleşmesi (MEB, Türkiyedeki…)” ile kurumlara İngiltere, İtalya ve Fransa’ya tanınan haklar verilmiştir. 
Bunu dışındaki yabancı eğitim kurumlarına da aynı statüye bağlı kalınarak faaliyetlerini sürdürmelerine müsaade edilmiştir (Vahapoğlu, 1990). 

Öğrencilerinin büyük bir çoğunluğu Türk olan bu okullara Cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda eğitim yapmaları şartıyla varlıklarını sürdürebilmelerine izin 
verilmişti. Kapitülasyonların kaldırılması ve milli devlet ilkesi ile de bu okullar tamamen iç mesele haline gelmiştir. 
Türkiye’nin laikleştirme politikasının bir gereği olarak 1924’te yabancı okullara gönderilen bir genelge ile dini propaganda yapılması yasaklandı (Sezer, 1999).

Başta ABD, Fransa ve İngiltere olmak üzere bu kurala uymayıp dini simgeleri kullanmaları ve misyonerlik faaliyetlerine devam etmelerinden sebep okulları kapatılmış ve cumhuriyetin ilk yıllarında sorun ile karşılaşılmıştır. 

Lozan’dan sonra Türkiye, yabancı okulların Lozan’da dondurulan şekliyle faaliyet göstermelerine dikkat etmiş, hiçbir zaman müktesep durumlarını ihmal 
etmemiş, ancak müktesep durumlarından daha fazla menfaatlerden istifade etmelerine de engel olmaya çalışmıştır (Ökçün, 1962). 

Kızını mükemmel bulduğu Amerikan Kız Koleji’ne gönderen bir baba kızının bu okulda geçirdiği değişikliği şöyle anlatmaktadır (Sezer, 1999); 

“Evvela çocuk evdeki şeyleri beğenmez oldu… Kızımda bu değişikliği görünce mektep hakkında tetkikata başladım… Mektebe gidip hocalarla temasa 
geldim… Bütün bu tetkikat bana şu neticeyi verdi. Amerikan Kız Koleji denilen bu yer, muhteşem binalar içine gizlenmiş bir manastırdan başka bir şey değildi. 
Muallimleri âli tahsil görmemiş, pedagoji nedir anlamamış, cahil ve zavallı bir takım rahiplerdi… Bunun için her hafta Hıristiyan ahlakına dair konferanslar 
verirler… Çocuk bu kozmopolit arkadaşlar arasında yavaş yavaş kendi benliğini kaybediyor… Kızım mektebe giderken Türk’tü fakat çıkarken kozmopolit olmuştu. Amerikan kolejlerinde okuyan Türk çocuklarından Hıristiyan olanlar bile vardı. Hatta bazı çocuklar imtihanlarda sınıf geçmek için kendilerini Hıristiyanlığı kabul ediyor gibi gösterirler…” 

Atatürk döneminde yabancı okullardaki düzenleme 1915 tarihli “Mekatib-i Hususiye Talimatnamesi (Milli Eğitim, 1960)” ve 1935 tarihli “Yabancı Okullar 
Yönergesi” ile yapılmıştır. Okullar, denetim ve kontrol altına alınmış, binalarının genişletilmesi, onarımları yeni okul açmaları vb. gibi kısıtlamalarla kontrol 
altına alınmıştır. Kitap ve programları ile yönetici ve öğretmenlerinin de MEB tarafından denetlenmesi de ciddi uygulamalardandır. 

Yabancı okulların Lozan sonrası dönemini özetleyecek olursak (Erhan, 2003); 

1. Lozan Antlaşması 
2. Lozan’dan 1965’e kadar olan dönem (müktesep haklar dönemi): 
a. Yabancı okulların varlığı kabul edilmiş, 
b. Kazanılmış haklar korunmuştur. 
c. Bu dönemde yabancı okulların açılması istisnaidir. 
d. Yeni yabancı okul açılmasına ilişkin Lozan’da bir hüküm yoktur. 
e. Mekatib-i Hususiye Talimatnamesi bu dönemde yürürlüğe girmiştir. 
f. Yabancı tüzel kişilerin okul açmasını yasaklar 
g. Yabancı gerçek kişilerin okul açmasına müsaade eder. 

3. 1965-1984 dönemi: 

a. 1965’de çıkarılan Özel Öğretim Kurumları Kanunu (ÖÖKK) çıktı. 
b. Yeni yabancı okulların kurulması yasaklandı 

4. 1984’ten sonra: ÖÖKK ile yabacılara, sadece yabancıların devam edebileceği milletlerarası öğretim kurumları açılmasına izin verildi (Resmi Gazete, 1985, m. 18923). Örneğin; İstanbul Batı Üniversitesi (Almanya), Galatasaray Üniversitesi (Fransa). 

Yabancı okulların statüsü enternasyonal statüye getirilerek uzun vadede yabancılık vasıfları kaldırılıp Milli Eğitim ve YÖK’e yaklaşımı arttırılmaya çalışılmaktadır. 

KAYNAKÇA 

Akyüz, Y. (1970). “Abdülhamid Devrinde Protestan Okulları ile ilgili Orijinal İki Belge” 
A.Ü. Eğitim Fakültesi Dergisi, Ankara. 
Anayasa Mahkemesi Kararı (AMK), 12 Ocak 1971 tarih ve 1971-3 sayılı kararı. 
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, (1954). C. III (1918-1937), İstanbul. 
Bilsel, M. C. (1998). Lozan, C. II, İstanbul. 
Erhan, Ç. (2003). Yaşayan Lozan, Ankara. 
Erkan, Ş. (2009). Lozan Antlaşması’nda Yer Alan Düzenlemeler Kapsamında Heybeliada Ruhban Okulu Ve Günümüze Yansımaları, 
(Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi) Gazi Üniversitesi, Ankara. 
Gökçen, S. “Ortodoks Teolojisi Akademisi: Heybeliada Ruhban Okulu Yanılsamaları”, (erişim) 
http://www.stradigma.com/turkce/aralik2003/makale_05.html, 30.04.2013 
Güler, A. (1999). Dünden Bugüne Yunan-Rum Terörü, Ankara. 
Güneri, H. (1973). “Azınlık Vakıflarının İncelenmesi”, Vakıflar Dergisi, S. 10, Ankara. 
Macar, E. (2003). Cumhuriyet Döneminde İstanbul Rum Patrikhanesi, İstanbul. 
MEB, (1973). Cumhuriyetin 50. Yılında Milli Eğitimimiz, İstanbul. 
MEB, Türkiye’deki Yabancı Müesseselerin Durumu Hakkındaki Rapor. 
Milli Eğitim Bakanlığı Tebliğler Dergisi, Md. 17. 
Milli Eğitimle İlgili Kanunlar, (1960). C 2, Ankara. 
Okan, K. (1971). Türkiye’deki Yabancı Okullar Üzerine Bir İnceleme, Şubat. 
Ökçün, A. G. (1962). Yabancıların Türkiye’de Çalışma Hürriyeti, Ankara 1962. 
Özel, S. (2008). Fener- Rum Patrikhanesi’nin Ekümeniklik İddiası ve Heybeliada Ruhban Okulu Meselesi, İstanbul. 
Özyılmaz, E. (2000). Heybeliada Ruhban Okulu, Ankara. 
Resmi Gazete, 9.11.1985, madde 18923. 
Sezer, A. (1999). Atatürk Döneminde Yabancı Okullar, Ankara. 
Soysal, İ. (2000). Tarihçeleri ve Açıklamaları İle Birlikte Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, C.I (1920-1945), Ankara. 
Şimşek, H. (2006). “Lozan’ın Getirdiği Statü ve Türkiye’de Azınlıkların Durumu (19231947)”, HÜ, AİİTE, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara. 
Taş, K. Z. (2005). “20.Yüzyılın Başında Güneydoğu Anadolu’daki Azınlık/Ermeni Okulları”, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, Eylül, Sayı 6, (Bkz. Ek -2) 
Taşdemirci, E. (2001). “Türk Eğitim Tarihinde Azınlık okulları ve Yabancı Okullar”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 10, Kayseri. 
Vahapoğlu, M. H. (1990). Osmanlı’dan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okulları, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları (Bkz. Ek -3), Ankara. 
Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lausanne Konferansı (1922-1923) Konferanstaki Görüşmelerin Tutanakları ve Belgeler, Konferansta İmzalanan Senetler 
(30 Ocak ve 24 Temmuz), (1923). İkinci Takım, C. II, Paris, Devlet Basımevi. 
Yalçın, E. S. (2000). Atatürk’ün Milli Dış Siyaseti, Ankara. 
Yalçın, E. (2008). “Heybeliada Ruhban Okulu’nun Yeniden Açılması”, AÜ TİTE Atatürk Yolu Dergisi, S. 41, Mayıs. 


***

23 Mart 2017 Perşembe

ATATÜRK CUMHURİYETİ’NİN NİTELİĞİ

ATATÜRK CUMHURİYETİ’NİN NİTELİĞİ 


Prof. Dr. Dursun Ali AKBULUT
* Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi. 


Atatürk cumhuriyetinin üç önemli aşamada vuku bulduğu söylenebilir. Birincisi TBMM’nin açılması, ikincisi saltanatın kaldırılması ve üçüncüsü de cumhuriyetin ilanıdır. Bunların arasını dolduran, her üç olayı birbirine bağlayan gelişmeler de cereyan etmiştir. Millî Mücadeleyi başlatmak üzere Samsun’a çıktığı andan itibaren Atatürk millî bağımsızlık isteğimiz kadar millî egemenlik ve millî irade 
kavramlarını da kuvvetle vurgulamış, böylece yeni Türk Devleti’nin temel dayanaklarının bunlar olması gerektiğini daha işin başında belirtmişti. TBMM’nin açılışına takaddüm eden günlerde yoğun anayasa hukuku tartışmaları yapıldığı gözlerden kaçmamaktaydı. 
Mustafa Kemal Paşa’nın 17 ve 19 Mart 1920 tarihli iki ayrı genelgesinde meclisin Ankara’da toplanmasının yasal, anayasal şartlarını tartışmaya açması, bu konuda kolordu komutanları ile yazışması ve onların görüşlerine baş vurması bu durumu açıkça ortaya koymaktaydı 1. 
Öte yandan İstanbul’dan Anadolu’ya gelmekte olan Mebuslar Meclisi Başkanı Celalettin Arif Bey’le bağlantı kurup aynı yasallık gerekçelerini sorgulaması hadisenin esaslı boyutunu teşkil etmektedir. 

Celalettin Arif Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın 27 Mart 1920 tarihli telgrafına aynı tarihte verdiği cevapta, Osmanlı Anayasasında bir açıklık olmamasına rağmen anayasa hukuku esaslarına bağlı olarak mesela Fransız Anayasasında, meclisin kanunsuz bir şekilde kapatılması yada saldırıya uğraması karşısında kurtulabilen mebuslarla yeniden seçilenlerin “uygun bir yerde” toplanabileceklerini işaret etmişti.2 
Bunlardan çıkan sonuç anayasa hukukunun temel prensipleri çerçevesinde meclisin Ankara’da toplanabileceğiydi. 

Anayasal düzen olgusu bundan böyle Atatürk’ün bütün çalışmalarına yansıdı. Geçmişten gelen böyle bir özlemi vardı, şimdi ise mevcut koşullarda başka çıkış yolu bulunmuyordu. Osmanlı Anayasası ve yasalarına göre böyle bir meclisi toplamak, toplansa bile kararlarını geçerli kılmak mümkün değildi. TBMM kendini şeklen Meclisi Mebusan’ın devamı gibi göstermeye çalışmakla birlikte, mahiyeti itibariyle ondan çok farklı olup asla bir meşrutiyet parlamentosu niteliği taşımıyordu. Bu meclisin aldığı kararların ve çıkardığı kanunların üzerinden Ayan Meclisi’nin gölgesi, padişahın onayı kaldırılmış olmakla gerçek anlamda millet egemenliğinin önü ardına kadar açılmış bulunuyordu. TBMM’nin ikinci birleşiminin üçüncü oturumunda alınan kararda meclisin yetkileri açıkça ortaya 
konulmuştur. Buna göre mecliste toplanan millî iradeyi fiilen ülkenin geleceği için hâkim kılmak esas ilke kabul edilmiş, yasama ve yürütme erklerine sahip yeni bir meclis oluşturulmuş, TBMM’nin üzerinde herhangi bir kuvvetin bulunmadığı ilan olunmuş, bununla da yetinilmemiş meclisi yasalarla güçlendirme çalışmaları sürdürülmüştür. 

Nitekim 29 Nisan 1920 de kabul edilen Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun birinci maddesiyle vatan hainliğinin tanımı yapılırken, kanunda kuruluş amacı belirtilen TBMM’nin meşruiyetine karşı eylemli, yazılı, sözlü kalkışmada bulunan veya bozgunculuk çıkaranlar vatan haini sayılmışlardır. Ayrıca Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na bu özde maddeler konulmuş, dahası Osmanlı Anayasasının yedinci 
maddesiyle padişaha tanınan bütün hak ve yetkiler söz konusu kanunun yedinci maddesiyle meclise devredilmiştir. Böylece meclisin devlet hayatımızda en yetkili kurum olduğu şeklinde bir yönetim anlayışı ortaya çıkmıştır. 

Büyük Zafer’in kazanılması ve Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından, Lozan Barış Konferansı yolunun açılmasından sonraki gelişmeler yukarıda sözü edilen ikinci aşamanın başlangıcını oluşturmaktadır. 
Millî Mücadele’deki olumsuz ve yıkıcı rolü nedeniyle padişahlı bir yönetime karşı olanların sayısı bir hayli fazla olmakla birlikte, onun yerine getirilecek hükûmet biçimi hakkında zihinler de bir o kadar karışıktı. Trakya’yı tesellüme memur edilen Refet Paşa, İstanbul’a geldiği günden beri “meclis hükûmeti” ‘nden söz ederken anayasa hukuku alanında yetkili kişilerce itirazla karşılamış, böyle 
bir sistemin devlet hayatımızda uygulanamayacağı ifade edilmiştir 3.  Meclisin açıldığı günlerde 17 Temmuz 1920 de Mustafa Kemal Paşa, “ bizim görüşümüz ki halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, egemenliğin doğrudan doğruya halka verilmesi, halkın elinde bulundurulmasıdır.” demekte daha sonraki yıllarda “halk hükûmeti’nden, “halk devleti”’nden söz etmektedir. Ona göre halk hükûmeti, demokratik ve sosyalist bir hükûmet olmayıp, “millî hâkimiyeti, millî iradeyi tecelli ettiren tek hükûmettir.” Halk devleti ise halkın devletidir.4 Mazideki 
kuruluşlar bir şahıs devleti idi. Diğer taraftan basın yoluyla kitapçıklar halinde, tartışmalar sürdürülürken 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. TBMM’nin almış olduğu kararla hilafet ile saltanat birbirinden ayrılmış, saltanat ilga, hilafet ibka, olunmuştur. Bu gelişme tartışmaların büsbütün alevlenmesin, “risaleler savaşı”na yol açtı. Yeni Türk Devleti’nin başkanının kim olacağından, ya da kim 
olması gerektiğinden, hiçbir biçimde bir devlet başkanına tahammül gösterilmeyeceğine, bunun yeni bir saltanata yol açacağına kadar çok farklı görüşler ortaya konuldu. “İrade-i seniyyeye karşı irade-i millîye deyiminde olduğu gibi, şimdi de saltanat-ı şahsiyeye karşı bir saltanat-ı millîye edebiyatı alıp yürümüştü. Fakat bu kavram çeşitleniyor, bazen millî halk saltanatı, bazen de halk hükûmeti yada millî halk hükûmeti ve halkçılık şekillerinde tezahür ediyordu”.5 

Vahideddin’in firarı, padişah yanlılarını rahatlattı. Onlar şaibeli hükümdardan kurtulduklarına göre yeni halife Abdulmecit Efendi’nin pekala devlet başkanlığı makamını doldurabileceğini düşünüyor bu düşüncelerini ifadeden de kaçınmıyorlardı. Ancak bu durum 1 Kasım kararının ruhuna aykırıydı. 15 Nisan 1923 de Hiyanet-i Vataniye Kanunu’nun birinci maddesinin tadili hakkında kanunla saltanatın kaldırılması kararına aykırı davranışlar hıyanet-i vataniye kapsamına alınmış, siyasi irticaın önüne geçilmiştir. 

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda 29 Ekim 1923 te 364 sayılı kanunla yapılan değişiklikle hükûmet biçimi cumhuriyet oldu. Bu noktada cumhuriyet amaç olmaktan çok, anayasal düzenin yaşatılması için etkin bir araç olarak görülmüştür. Nitekim yakın çağla birlikte Amerikalılar 1776 da anayasal düzenlerini cumhuriyete emanet ederlerken Fransızlar 1789 ihtilalinden sonra meşrutiyeti tercih etmişler, fakat anayasal düzeni meşrutiyette yaşatamayınca onlar da çareyi cumhuriyeti ilan etmekte bulmuşlardı. Ardından Avrupa’da 
meydana gelen 1830 ve 1848 ihtilalleri öteki ülkelerde de anayasal düzenlerin kurulmasına zemin hazırlamıştı. İhtilalciler hükûmet biçimiyle uğraşmaktan çok anayasal düzenin yerleşmesine ve kökleşmesine gayret ediyorlardı. Onun için taçlı yönetimler başka bir biçimde, meşruti monarşi şeklinde varlıklarını korudular. Osmanlı Devleti de bu gelişmeden uzak kalamadı, 1876 Kanun-ı Esasisi ilan olundu. Fransa örneğinde görüldüğü gibi anayasal düzeni meşruti monarşi içerisinde muhafaza etmek her zaman mümkün olamıyordu. 
Mutlak monarşilerin meşruti monarşilere dönüşmesi hükümdarlar ve onların yönetimleri açısından bir eksiklik hatta bir düşüklük olarak algılanıyordu. Prusya Kralı IV. Wilhelm’e 1849 da millî meclis tarafından Alman İmparatorluk tacı takdim edildiğinde, parlamentoların taç verme geleneğini başlatmak, halkın temsilcilerinden kurulu parlamentoyu imparator atama yetkisine sahip bir kurum halinde görmek istemediği için o, bunu reddetmişti. Yönetim sistemindeki gelişmeler hükümdarların yetkilerini sınırlandırıyor, yasama erki onlardan alınarak halka veriliyor sadece yürütmeyle yükümlendiriliyorlardı. 

Meşruti monarklar yasamayı yürütmeden ayrı düşünemedikleri için meclis faaliyetlerini sınırlandırıcı, hatta engelleyici düzenlemeler yaparak anayasal sistemi daha işin başında çıkmaza sokuyorlardı. İki meclisli parlamento kontrol mekanizmalarının başında geliyor6, seçmen hakları da son derece kısıtlanmış bulunuyordu. 
Osmanlı meşrutiyetinde Mebuslar Meclisi’nin yanı sıra padişah tarafından atanmışlardan oluşan Ayan Meclisinin bulunması bunun açık bir göstergesiydi. Kaldı ki Kanun-i Esasi’de padişaha çok büyük yetkiler ve haklar tanınmıştı. Karizmatik hâkimiyet anlayışı, “zat-ı hazret-i padişahinin nefs-i humayunu mukaddes ve gayr-ı mesuldür.” biçiminde anayasanın beşinci maddesine yansıtılmış, yedinci maddede yürütme ve yargı ile ilgili olanların yanı sıra Mebuslar Meclisi’ni toplama, çalışmalarına ara verme, faaliyetlerini erteleme 
ve nihayet meclisi kapatma yetkisi padişaha verilmişti. Böylece o sorgulanamaz, denetlenemez, bir konuma getiriliyor, Kanun-ı Esasi’nin mi yoksa irade-i seniyyenin mi daha üstün olduğu tartışılıyor, bu da anayasanın sadece bu iki maddeye feda edildiğini açıkça ortaya koyuyordu. Bu düzenlemeye dahi tahammül gösterilemedi ve mebuslar meclisi padişah II.Abdülhamit tarafından fesholundu. 
Sonraki meclislerin kaderi de değişmedi. Çağrılı toplanan ilk meclis hariç, geride kalan beş meşrutiyet meclisi padişah buyruğu ile kapatıldı. 
Görülen o idi ki Türkiye’de anayasal düzeni meşruti monarşi içinde muhafaza etmek olanaksızdı. 

Mustafa Kemal Paşa böyle bir ortamda yetişti. Çocukluk ve gençlik yıllarını, anayasanın teoride var olduğu fakat uygulanmadığı, dolayısıyla ikilemlerin yaşandığı bir ülkede geçirdi. Henüz yüzbaşı iken Şam’da ve Selanik’teki manevi isyanının temelinde bu olgunun yer aldığını, Millî Mücadele’yi başlatırken böyle bir noktadan hareket ettiğini düşünmek yanlış sayılmamalıdır. Cumhuriyet 
ilan edilirken doğal olarak bunu anayasal düzenin korunabileceği en önemli araç olarak görmüş, bununla birlikte benzeri ikilemlerin yaşanmaması için hükûmet biçimini her türlü anayasa dışı güç odaklarından arındırmaya çalışmıştı. O biliyordu ki anayasal düzen ulusal egemenliktir ve bu bakımdan “cumhuriyetin dayanağı Türk topluluğu”dur. Cumhuriyet ancak millete dayanmak suretiyle yaşatılabilirdi. 

Bu nedenle yeni Türk devletinin kurum ve kuruluşlarını buna göre tanzim etmek zorundaydı. Halbuki mutlak monarşilerde yönetim halka değil, çoğunlukla sınıfsal düzene dayanmakta, asker, bürokrasi ve ruhban sınıflarından gücünü almaktaydı. Sınıfsal düzenin bulunmadığı mutlak monarşiyi ayakta tutmak çok zor, hatta imkansızdı. Bir anayasal düzen olan, ulus egemenliğine dayanan 
cumhuriyeti mutlak monarşinin kurumlarını muhafaza ederek yaşatmak da aynı ölçüde imkansızdı. Bu bir bakıma cumhuriyeti içten içe çürütecek olan kanser hücrelerine benzetilebilir. O halde cumhuriyet bir sonuç olduğu kadar aynı zamanda bir başlangıçtı. Sonuçtu, çünkü ulusal egemenlik yada anayasal düzen gerçek korunağını bulmuştur, başlangıçtır çünkü korunağını yani cumhuriyeti kendisine zarar verebilecek unsurlardan arındırmak kaçınılmazdı. Aksi takdirde cumhuriyet özlenen yada ideal hükûmet biçimi olmaktan çıkar, sıkıntı veren, kendisinden şikayet olunan bir rejim haline dönüşür ki bu bakımdan onun niteliğinin çok iyi konulması yada doldurulması esastır. Demek oluyor ki cumhuriyet bir başına yeterli olamadığından daha doğrusu olamayacağından yeni Türk Devleti’nin eski kurumlarla, mutlak monarşi kalıntısı sınıfsal düzenle bir arada, yan yana bulunmasındaki sıkıntılar, tehlikeler ortadaydı. Atatürk’ün 
cumhuriyetin ilanından sonra başlattığı inkılap hareketlerinin temelinde böyle bir kaçınılmazlığın varlığını düşünmek zorundayız. 

Söz konusu düzenlemelerin yada inkılap yasalarının gerekçelerine bakıldığında çağdaş dünyaya uyum için birer zorunluluk oldukları açıkça görülmektedir. Bununla birlikte aynı zamanda cumhuriyetin niteliğini doldurma arayışının bir çözümü olarak kabul edilmelerinin gerektiği de kuşkusuzdur. Cumhuriyetin ilanından dört ay sonra gerçekleştirilen üç ayrı inkılap yasası ile eski kurum ve kuruluşların tasfiyesine başlanmış, ulusal egemenlik ya da anayasal düzen açısından cumhuriyetimizi zaafa uğratacak unsurlar ortadan kaldırmış veya bunlar yeniden yapılandırılmıştır. 3 Mart 1924 de hilafetin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının hudutlarımızın dışına çıkarılması, 1 Kasım kararının eksikliğini gidermesi bakımından önemlidir. Bundan başka cumhuriyet idaresinde, elinde hilafet makamının bulunduğu bir hanedanın varlığına, imparatorluk bakiyesi Türkiye’de duygu ve düşünce birliğini bozan eğitim sistemine, dinin siyaset alanını işgal etmesine müsaade edilemezdi. 

Giyim kuşamın değiştirilmesine bir takım lakap ve unvanların kaldırılmasına dair yasaların gerekçelerindeki çağdaşlaşma savını görmezlikten gelmeyerek, fakat aynı zamanda onların basite indirgenme girişimindeki haksızlığa da işaret etmek istiyoruz. Ulusal egemenlik, eşit haklara sahip insanlarla gerçekleştirilir. Sınıfsal düzen ise mutlak monarşilerini dayanağıdır. 
Bir takım giysiler lakap ve unvanlarla toplumda kendilerini eşit bireylerden ayıran, eşitlere göre ayrıcalıklı ve üstün tutmayı hedef alan, bu hedef doğrultusunda faaliyet gösteren insanların varlığını yeni kurulan cumhuriyetin ulusal egemenlik açısından tehdit olarak algılanmasında büyük bir haklılık 
payı bulunmaktadır. 

Atatürk ulusal egemenlik yada anayasal düzenin cumhuriyet rejiminde muhafazaya karar verdiğinden ve bunu gerçekleştirdiğinden Atatürk cumhuriyetinin en önemli niteliğinin ulusal egemenlik olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. ”Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş kurumlar her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.”7 Ulusal egemenlik karizmatik hâkimiyet anlayışından kanuni hâkimiyet anlayışına geçişi ifade etmektedir. Mutlak monarşilerde tanrısal güç bir yönetim ilkesi olarak kullanılmış devletin asli fonksiyonlarını elinde tutan hükümdarlar yasa niteliğindeki buyruklarının tanrısal kökenli olduklarını iddia etmişlerdir. Ulusal egemenliklerde yasa koyma hakkı millete ait olduğundan yönetim ilkeleri dünyevileşmekte, laikleşmektedir. Bu açıdan bakıldığında anayasal düzen, ulusal egemenlik ve laiklik aynı şeylerdir. Biri diğerinin tamamlayıcısı değil, olmazsa olmaz şartıdır. Başka bir ifadeyle laiklik yoksa ulusal egemenlik, ulusal egemenlik yoksa anayasal düzen 
zaten mevcut değildir. Dolayısıyla millî egemenliği kabul ettiklerini söyleyenlerin, laikliği de aynı ölçüde savunmaları kaçınılmaz bir sonuçtur. Ulusal egemenliğin kısıtlanması yada sınırlandırılması laikliği zedeleyeceği gibi, laiklikten taviz de ulusal egemenliği sarsacak netice itibariyle ortadan kaldırılacaktır. 

Bu sistematiği gören Atatürk ulusal egemenliğin önündeki engelleri birer birer ortadan  kaldırdıktan sonra laikliği bir ilke olarak ortaya koymuştur. 

1924 anayasasının, ulusal egemenliğin tecelligahı TBMM’ni devlet yönetiminde en etkin güç haline getirmesi böyle bir anlayışın ürünü olsa gerektir. Yasa tasarısında bazı şartlar çerçevesinde cumhurbaşkanına meclisi feshetme yetkisi öngörülmesine rağmen, milletvekillerinin itirazları sonucunda genel kurulda kabul edilmemiş 8, cumhurbaşkanına bütçe ve anayasa kanunlarının dışındaki kanunları bir kez daha görüşülmek üzere meclise iade yetkisi tanınmıştır. 

1924 anayasasının değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek tek maddesi vardı ki o da devlet şeklinin cumhuriyet olduğuna dair olan birinci maddesi idi. Egemenlik millete aittir, bu bir hak olduğu kadar aynı zamanda görev ve yükümlülüktü. Millet, her halükarda egemenlik hakkını kullanacaktı. Egemenlik hakkının kullanımından vazgeçilemez, bu hak terk edilemezdi. Egemenlik hakkı egemenlikten vazgeçme hakkını içermiyordu. Söz konusu anayasanın 51. maddesi idari dava ve anlaşmazlıkları, özellikle hükûmetin kanun tasarıları üzerinde görüş beyan etmek üzere Şura-yı Devlet’in teşkilini ön görüyordu. Üyeleri TBMM tarafından seçilen, teşkilat olarak başbakanlığa bağlı bulunan Şura-yı Devlet’te her biri bir başkan dört üyeden oluşan beş daire vardı. İkinci daire Tanzimat Dairesi idi ki genellikle kanun ve tüzük tasarılarını inceleyerek görüşlerini yazardı. Kanun tasarılarının anayasaya uygunluğunu, öteki yasalarla 
uyumluluğunu sağlamak üzere geliştirilen sistemde son söz daima meclise ait olurdu. 

29 Ekim 1923 te cumhuriyet ilan edilirken tadil yasasının ikinci maddesi “Türkiye Devleti’nin dini din-i islamdır, resmi lisanı Türkçedir.” şeklinde düzenlenmiştir. ”Din-i islam” ifadesi 1924 anayasasında da muhafaza olunmakla birlikte uygulamalar laik devlet düzeni içerisinde cereyan ediyordu. 1925 yılı Şubatında Şeyh Sait ayaklanmasını çıkması üzerine hükûmetçe alınan tedbirler arasında 
25 Şubat 1925 te kabul edilen Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun birinci maddesinin tadili hakkında 15 Nisan 1339 tarihli kanuna müzeyyel kanun yer almaktadır. Yasanın birinci. maddesinde dini veya dince kutsal kabul edilen değerleri siyasi amaçlara esas ve alet etmek amacıyla cemiyetler kurmak yasaklanmış, bu gibi cemiyetleri kuranlar ve bu cemiyetlere girenler vatan haini sayılmışlardır. Olağanüstü şartlar altında çıkarılan bu kanunda dini siyasete alet edenlere en ağır cezaların verilmesi ön görülmüştür. Böylece siyaset ile dinin kulvarlarını 
birbirinden ayırmak için önemli bir adım daha atılmış, ulusal egemenlik açısından mahzurlu görülen bir uygulamanın daha önüne geçilmiş oldu. Bundan sonraki düzenleme ve uygulamalar bu yönde sürdürülerek laiklik ilkesi temel nitelik olarak anayasamızdaki yerini almıştır. 

DİPNOTLAR;

1. Teklif niteliğindeki 17 Mart1920 tarihli ilk genelgedeki hususları tartışırken, 18 Mart l920 de Kazım Karabekir Paşa’ya verdiği cevapta Mustafa Kemal Paşa 
şunları söylemekteydi: “Şu halde kavanin-i mevcudenin mer’iyetini ve tarz-ı idare-i kadimini kemafissabık muhafaza etmekle beraber memlekette vahdet-i 
idareyi temin ve icabında ittihaz edilecek tedabir-i fevkaladenin ittihazı için selahiyet-i teşriiyeyi milletten alan bir hey’ete lüzum vardır ki o hey’et meclis-i 
müessisan olabilir.” (Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, İstanbul l988, s. 514 vd.). 
2 Kemal Atatürk, Nutuk II, İstanbul 1967, s.424-425. 
3 “Evvel emirde şayan-ı dikkattir ki Refet Paşa şimdiye kadar hükûmetler hakkında hukuk-ı esasiyede malüm olan suret-i tasniflere yeni bir suret-i tasnif 
eklemiş oluyor. Şimdiye kadar mevcut olan suret-i tasniflerde meşruti hükümdarlıklarla cumhuriyetler daima birbirinden ayrı görülürdü ve bu pek tabii idi. 
Refet Paşa bu tasnife ehemmiyet vermiyor. O kendi tasnifini büsbütün başka bir nokta-i nazardan yapıyor: Müşarünileyh, ‘reis-i hükûmet’ lerin mevcudiyeti 
veya adem-i mevcudiyeti esası üzerinden bir tasnif icra ediyor. İtirafa mecburuz ki bu tarz-ı tasnifi biz indi ve şahsi bir mahiyette gördük...Halbuki 
Refet Paşa bahsi tevsiinde tamamen anlaşılıyor ki müşarünileyh esasen hiç kuvve-i icraiye taraftarı değildir. Vezaif-i hükûmeti doğrudan doğruya Millet 
Meclisi’ne vermek fikrindedir... Refet Paşa’nın mantığıyla (tasnifin) ‘heyet-i icraiyeli hükûmetler ve hey’et-i icraiyesiz hükûmetler’ suretinde olmak zaruri 
kalır. Mes’ele bu şekl-i garibe geldiği gibi itiraf etmek zaruri kalır ki bu surette hiçbir hükûmet olamaz.”(Lütfi Fikri, Hükümdarlık Karşısında Milliyet, 
Mes’uliyet ve Tefrik-i Kuva Mesaili, İstanbul 1338, s. 7.) Süleyman Nazif Bey, Lütfi Fikri Bey’e cevaben yayınladığı risalesinde “Fakat Refet Paşa’nın 
sözlerini İstanbul’un en ücra köşeleri gibi, alem-i islamın en uzak ufukları dikkatle dinleyecek ve Refet Paşa’nın makam-ı hilafetten ref’ettiği savt-ı davete, 
eminim ki her taraftan lebbeyk! Sedaları cevap verecektir. Halkımızın mütarekeden beri için için yanan kalbi, için için ağlayan vicdanı ve için için 
beddua eden imanı Refet Paşa’nın Anadolu’dan getirdiği müjdede bir teslimiyet, bir deva, bir şifa buluyor.” demekteydi (Süleyman Nazif, Lütfi Fikri 
Bey’e Cevap Hilafet, Milliyet ve Tefrik-i Kuva Mesaili, İstanbul 1341-1922, s. 3.) 
Lütfi Fikri Bey’e reddiye niteliğinde yazılan bir diğer risalede “Halbuki mücahid-i ekrem Refet Paşa Hazretleri kimseyi ne tahrik ne de teşvik etmedi. 
Bütün halk sevincinden müşarünileyh hazretlerinin askerlerini omuzlarında taşımakla, kimisi hasretinden ağlamakla, kimisi kendisini görmek için sabahtan 
akşama kadar mahfil önünde beklemekle ne yapacağını bilemiyor. Bu inkar olunur mu? Lütfi Fikri Bey bütün bunları görmemiş ve gazetelere mütalaa 
etmemiş ve bilhassa şimdiye kadar içimizde bulunmamış da yeni Paris’ten teşrif etmiş ve görmüş ki burada bir paşa nutuklar söylerken Montesquieu 
nazariyatından uzaklaşmış bunu tenkid ediyor (Fuad Şükrü, Halk Saltanatı, İstanbul 5 Teşrinisani 1338, s. 6.). 
Ahmed Hamdi Bey de Milli Halk Saltanatı unvanlı kitapçığında, hükümdarlıkla halk saltanatlarının uyuşma imkansızlığı karşısında milli saltanat etrafında 
kopartılan gürültüden fazla rahatsız olmuş görünmemekte ve bu noktada çok kimsenin samimiyat ve safvetle hareket etmekte ve kanaatlerini yine 
samimane ve safiyane bir surette gösterdiklerini söylemekte ve şöyle devam etmektedir: “Milli saltanat inkılabı üzerine yukarıda kaydettiğimiz vechile kapalı 
ve yarım açık şekillerde dedi-kodu yapanları üç kısma ayırmak kabildir. Bunlardan bir kısmı an’anekar ve mutaassıptır. 
Fikirleri yalnızca an’ane ve taassubun ve din hükümlerini yanlış esaslarla düşünmenin mahsulüdür... İkinci bir kısım daha vardır ki 2 Teşrinisani 338 
inkılabını lüzumsuz buluyorlar... Bu inkılap ile halk hâkimiyetine yeni bir şeyilave edilmeyeceğini... iddia ediyorlar. Üçüncü kısım iddialarında daha çok 
maddi delillere istinad ederek bu inkılabı Suret-i mutlakada zararlı bulanlardır.” 
(Ahmed Hamdi, Milli Halk Saltanatı, İstanbul 6 Teşrinisani 338, s.4-5.). Ayrıca Mehmed Emin Bey’in de Halk Hükûmeti ve Halkçılık (Ankara l339) 
unvanlı bir kitapçığı bulunmaktadır. 
4 Daniel Dumoulin, Atatürk’ten Düşünceler, Ankara 2000, s.49. 
5 Dursun Ali Akbulut, Saltanat, Hilafet ve Milli Hâkimiyet, Samsun 1994, s.9. 
6 1924 Anayasasına esas olan metinlerden biri Karesi Mebusu Ahmet Süreyya Bey’in 144 maddelik değişiklik teklifinde, TBMM’nden başka “Türkiye Devlet 
Meclisi” başlığı altında ikinci bir meclis teklif edilmiş, fakat komisyondan gelen 108 maddelik kanun tasarısında söz konusu ikinci meclise yer verilmemişti. 
Ayrıca yasa tasarısının genel kurulda görüşülmesi sırasında Bursa mebusu Refet ve on bir arkadaşı tarafından, “azası müntehap ve vazifesi müddet 
ile mukayyed olmak üzere ikinci meclisin teşkili” istenmiş (Türk Parlamento Tarihi, TBMM İkinci Dönem I cilt, Ankara s.483)., ancak genel kurulda 
buna karşı çıkılmıştı. Kütahya mebusu Ragıp Bey, ikinci meclisi zamansız bulduğunu söyleyerek buna karşı çıkmış, İzmir mebusu Saraçoğlu Şükrü Bey 
de konuşmasında, ikinci meclisi meşrutiyet parlamentosundaki Ayan’la karşılaştırmış ve “İkinci meclis milletin üzerinde bir ‘ur’dur. Bunların ne ilim ne 
fende yeri vardır.” demişti (Türk Parlamento Tarihi, s.476 vd.). 
7 Dumoulin, Atatürk’ten Düşünceler, s.94. 
8 Tasarının 25. maddesi, “Meclis kendiliğinden intihabatın tecdidine karar verebileceği gibi, Reisicumhur da Hükûmetin mütalaasını aldıktan sonra esbabı 
mucibesini Meclise ve millete bildirmek şartıyla buna karar verebilir.” Şeklinde düzenlenmişti. Madde ile ilgili olarak söz alanların sayısındaki çokluk, 
maddeye verilen önemi gösterdiğinden, bizzat komisyon başkanı Yunus Nadi Bey, “... bazı tadilat yapmak üzere...” komisyona iadesini talep etmiş, bu talep 
olumsuz karşılanmış, usül tartışmaları yapılmış, komisyona gitmemesi ve görüşülüp oylanması yönündeki istekler ön plana çıkmıştır. Saruhan mebusu 
Reşad Bey, maddenin Gazi Paşa tarafından serdedilen düsturlara aykırı olduğunu, onun sözlerinden örneklerle anlatarak, “ Ferdi saltanat, ferdi hâkimiyet mülahazalarında bulunanlar emin olunuz millet nazarında müttehim dir.” diyerek konuşmasını şöyle sürdürmüştür: “Allah reisicumhur olsa...Haşa...  Melaikei Kiram Heyeti Vekile olsa fesih selahiyetini verecek yoktur.” Bu sözler alkışlarla karşılanmış konuşmalar uzadıkça uzamıştı. Bu konuda verilen değişiklik önergeleri de kabul olunmayınca 25. madde tasarıdaki şekliyle oylandı, yeterli çoğunluğu sağlayamadığından bir sonraki birleşime bırakıldı. 24 Mart 
1924 te yapılan yirminci birleşimin birinci oturumunda ikinci kez tayini esami suretinde oya konuldu ve oylama neticesinde yine kabul edilmedi 
(TBMM Zabıt Ceridesi, Devre II. C. 7/1, s. 992 vd.). 


***