Murat Yeşiltaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Yeşiltaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2017 Cumartesi

Ortadoğu’da Parçalanma ve Revizyonist Dönem


Ortadoğu’da Parçalanma ve Revizyonist Dönem



Türkiye, Rusya ve İran arasındaki Halep mutabakatı Türkiye’nin dış politika kodlarında bundan sonra müstakil bir revizyonizm siyaseti mi izleyeceği yoksa mevcut parçalanma ve tehditler yüzünden dengeleyici ve statükocu rolüne geri mi döneceği konusuna dair ipuçları içeriyor.

Murat Yeşiltaş 
25 Aralık 2016




Cumhurbaşkanı Erdoğan en son yaptığı açıklamalardan birinde, bölgenin içinden geçtiği kritik dönemde “Eğer durmaya kalkarsak kendimizi bulacağımız yer Sevr şartlarıdır” ifadesini kullandı. Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş ise, benzer bir biçimde Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın etnik olarak bölünmek istendiğini belirterek bu durumu “İkinci Sykes-Picot oyunu” olarak tanımladı. Her iki açıklama da Ortadoğu’nun içinden geçtiği hali açık bir biçimde ortaya koyuyor aslında. Tarihsel olarak her iki anlaşma, hayata geçirilememiş olsa da öyle ya da böyle Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı sorunların kaynağını oluşturuyor. Her iki anlaşma da bölgeye dışarıdan dayatılmaya çalışılan emperyal düzenin tesis edilmesine yönelik bir çabaydı ve temelinde bölgenin emperyal ülkelerin çıkarlarına uygun bir şekilde bölünerek sömürülmesi yatıyordu.

Her iki anlaşmanın üzerinden nerdeyse 100 yıl geçmesine rağmen, bugün Ortadoğu yeni bir emperyal dizaynın parçası haline getirilmiş durumda. Ancak bu yeni dizayn, 100 yıl öncesiyle karşılaştırılamayacak ölçüde şiddetli bir parçalanmayla bölgeyi karşı karşıya bıraktığı gibi, parçalanmanın bölge içi dinamiklerini önemli ölçüde değiştirdi ve bölge içi aktörleri daha sert bir meydan okumayla karşı karşıya bıraktı.

Arap Baharı’nın ilk ortaya çıktığında en temel vaadi, bölgesel düzenin içerden ve tabandan dinamiklerle yeniden inşa edilmesine yönelikti. Diğer bir ifadeyle, eski rejimlerin düşmesiyle birlikte, sosyo-politik düzeyde toplumu aşağıdan yukarıya taşımayı hedefleyen halk gösterileri beraberinde otoriter rejimleri yıkacak, sonra da demokratik bir sağlamlaştırma dönemine geçiş yaşanarak bölgesel ölçekte sistemik düzeyde jeopolitik bir dönüşüm ortaya çıkacaktı. Bu jeopolitik dönüşüm nihayetinde Ortadoğu’yu uluslararası sistemin istikrarsız bir alt bölgesel sistemi olmaktan çıkaracak ve uzun dönemde “Ortadoğu barışının” koşulları oluşacaktı. Ne var ki Arap Baharı hızla demokrasi, refah ve eşitlik eksenli politik taleplerin ortaya çıkardığı masumane bir kriz olmaktan uzaklaşarak silahlı bir çatışma dönemine girdi. Suriye’deki dönüşümün siyasal değil sistemik olduğu anlaşıldığı anda da Arap Baharı’nın bölgesel ölçekte, Libya’dan Yemen’e üzerinde oturduğu jeopolitik zemin büyük bir sarsıntı geçirdi. Mısır’da yaşanan kanlı darbe ile de Arap Baharı demokrasi zemininden büyük ölçüde uzaklaştı. Hem jeopolitik ekseni kayan hem demokratik zeminini bütünüyle kaybeden bölge, çatışmanın giderek derinleştiği ve yaygınlaştığı bir alana dönüştü. Böylesi bir dönemde bütün aktörler, kendisini hayatta kalmak ile parçalanma arasında iki büyük meydan okumayla karşı karşıya buldu. Bu durumun bir sonucu olarak bölgesel ölçekte geleneksel düzenin taşıyıcı aktörlerinin hemen hemen hepsinin nüfuz alanlarında kendilerinin kontrol edemediği jeopolitik boşluk alanları oluştu.

JEOPOLİTİK BOŞLUK ALANLARI

Bu jeopolitik boşluk alanlarının devlet düzeyinde dolduramaması ise devlet altı silahlı aktörler ve terör örgütlerinin yükselişiyle sonuçlandı. Böylece geleneksel bölgesel düzenin parametreleri büyük ölçüde yapısal bir sarsıntı ile karşı karşıya kaldı. PKK,  YPG, DEAŞ, El-Kaide, Hizbullah, Haşdi Şaabi ve diğer silahlı gurupların alan kontrolü ve yeni devlet iddiasına dayalı askeri ve politik stratejileri, zaten zayıf olan ulus devlet mefhumunu daha fazla zayıflattı ve meşru şiddeti organize etme ve kullanma tekelini devlete sağlayan egemenlik pratiğinin bölgesel düzeyde işleyişini bozdu. Alan kontrolüne dayalı silahlı çatışma temel olarak etnik ve mezhepsel bir temele oturunca da bölgesel ölçekteki bütün sosyolojik fay hatları tek tek kırılmaya başladı. Kuzeyden güneye doğru Kürt, Sünni Arap ve Türkmen; güneyden kuzeye doğru da Şiilik ekseninde baskı oluşturan etnik ve mezhepsel çatışma Arap Baharı sonrası Ortadoğu’yu parçalayan ve her bir devleti ayrı ayrı tehdit eden bir noktaya ulaştı. Bu nedenle her bir aktörün, yerelden ulusala, ulusaldan bölgesel ölçeğe savaşmak zorunda kaldığı bölgesel bir anarşi durumu ortaya çıkmış oldu. Anarşi, düzenleyici üstün bir otoriterin olmadığı bir sistem içinde bütün aktörlerin güvenliklerini ve savunmalarını maksimize etmeye çalıştığı bir bölgesel sistemin de doğmasına neden oldu.

Neticede Ortadoğu’nun hali hazırdaki görüntüsüne bakıldığında, bütün aktörlerin (devlet veya devlet dışı) savaştığı karmaşık bir çatışma ortamı oluştu. Türkiye, Irak, Suriye, İran, Suudi Arabistan başta olmak üzere bölgesel devletler; etnik ve mezhepsel düzeyde Kürtler, Sünni Araplar, Türkmenler, Afganistan’dan Lübnan’a kadar savaşmak için mobilize edilmiş Şiiler; Sünni ve Şii Türkmenler; PKK, YPG, DEAŞ ve El-Kaide gibi devlet dışındaki terör örgütleri ve bölge dışından Rusya ve ABD gibi büyük güçler bir bütün olarak Ortadoğu coğrafyasında savaştıkları bir anarşi artık yerleşik hale geldi. Söz konusu aktörler arasında stratejik davranışları açısından bir sınıflandırma yapıldığında ise şöyle bir sonuç ortaya çıktı.

REVİZYONİST AKTÖRLER

Revizyonist kategoride yer alanlar, var olduğu statüden memnun olmayan, bölgesel çatışma ortamını fırsata çevirerek mevcut statüsünü değiştirmeye çalışan aktörlerden oluşuyor. Bu tür aktörlerin temel stratejik davranış biçimi ise savunma ve güvenlik stratejilerini kendi dışındaki jeopolitik boşluk alanlarına yönelterek bu alanları doldurmaya çalışması. Bu aktörlerin başında elbette devlet düzeyinde İran yer alıyor. Halep ile Tahran arasında stratejik savunma açısından bir illiyet kuran Tahran yönetimi, aynı zamanda Şii mezhebinin pragmatik ve araçsal bir yorumu vasıtasıyla dini, jeopolitik mücadelenin merkezine yerleştirerek bölgesel ölçekte Suriye ve Irak üzerinden bir ön jeopolitik hat kurmaya çalışıyor. Bu revizyonizmi dışarıdan dizayn etmeye çalışan ABD ise, bölgede etnik ve mezhepsel düzeyde yeni sınırların oluşturulmasına yönelik bir politika izliyor.

DENGECİ VE STATÜKOCU AKTÖRLER

Dengeci ve statükocu grupta yer alan aktörlerin temel önceliği, toprak bütünlüğünün korunmasına dönük korumacı ve ön alıcı bir stratejiye sahip olmaları. Örneğin Türkiye, Arap Baharı’nın başında sınırlı bir siyasal revizyonizmden yana olsa da temelde bütün devlet aktörlerinin var olan toprak bütünlüğünün korunmasına dönük bir politika izledi. Revizyonist aktörler, Suriye ve Irak’ta toprak bütünlüğünü bozarken Türkiye aynı anda hem bölge içine yönelik hem de bölge dışındaki büyük aktörlere karşı hem kendi hem de Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumaya çalışıyor. Revizyonist aktörler etnik ve mezhepsel çatışmayı yukarı doğru hızlı iterken dengeleyici ve statükocu aktörler aşağıya doğru bastırmaya çalışıyor.

FIRSATÇI AKTÖRLER

Bölgede çatışma ve sınır değişimine yönelik baskının bir diğer ayağını ise fırsatçı aktörler oluşturuyor. Bu aktörlerin temel özellikleri, devlet yapılarının çöktüğü alanlarda fiili durum oluşturarak yeni sınırlar üretmeye çalışmaları. Fırsatçı devletler dışında bölgenin fırsatçı diğer aktörlerinin başında DEAŞ ve PKK gelmektedir. DEAŞ Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki Sünni orta kuşak üzerinde yeni devlet ilan ederek fırsatçılığını açık şekilde icra eden bir örgüt niteliğindeyken, PKK Türkiye, Suriye ve Irak üzerinde etnik düzeyde otonom bir coğrafi alan yaratmak peşinde.

Bölgedeki çatışmayı derinleştiren ve sınır değişimi istediğini daha kanlı bir sürece sokan ise temel olarak bu üç farklı aktör grubu arasında her hangi bir şekilde çatışmanın frenlenmesine neden olacak stratejik dengeleme mekanizmasının çalıştırılamıyor olması. Aktörler birbirilerini dengelemeye çalıştıkça çatışma daha da derinleşmekte, çatışma derinleştikçe de parçalanmanın hızı ve boyutu daha hızlı genişlemektedir. Bu durum bir bütün olarak bütün aktörleri yeni bir revizyonizmin içine sokuyor. Diğer bir ifadeyle çatışmanın derinleşmesi ve bütün aktörler için beka sorunu oluşturması aktörleri daha mütecaviz politikalar izlemeye sevk ediyor.

TÜRKİYE’NİN YENİ POZİSYONU

Peki, Türkiye’nin bütün bu sürece yönelik politikaları, onu mevcut dengeleyici ve statükocu statüsünden çıkarıp, bölgesel parçalanma karşısında özellikle askeri gücü merkeze alan müdahaleci bir revizyonizme doğru mu yöneltiyor? Bu soruya hem “Evet” hem “Hayır” cevabını vermek mümkün. Ancak bana kalırsa “Evet” cevabı vermek daha mümkün. Çünkü Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı bölgesel ve ulusal türbülansın ortaya çıkardığı riskler, onu bir bütün olarak savunmacı politikalardan uzaklaştırarak daha ileride olmasını gerektiren aktif bir müdahaleci askeri güç olarak hareket etmesini zorunlu kılıyor. PKK ve DEAŞ’ın varlığı ve Türkiye’ye yönelik oluşturduğu çok boyutlu güvenlik riskleri, Türkiye’nin bu iki meseleyi kendi sınırları içinde halletmesini imkânsız hale getirdi. PKK’nın Suriye’deki varlığının ortaya çıkardığı yeni dinamiklerin Türkiye’nin geleneksel müttefik ilişkilerini sorgulayan bir boyuta ulaşması, Türkiye’nin hem uluslararası ilişkilerini istikrarsızlaştırma riski taşıyor hem de içeride giderek 1990’lara benzer yeni bir Sevr sendromu söyleminin psikolojik ağırlığının yerleşmesine neden oluyor. Bir bütün olarak bu güvenlik risklerini aşmak ve bölgesel parçalanmanın ülke iç siyasetini zehirlemesinin önüne geçmek gerekliliği Türkiye’yi, daha mücadeleci ve müdahaleci bir revizyonizme zorluyor. Öte yandan, Türkiye’nin PKK konusunda geleneksel müttefikleriyle ters düşmesi ve bunun karşılığında Rusya ile daha da yakınlaşması, Türkiye’nin bölgesel düzeydeki politikalarını daha fazla değiştirme ihtimalinin olduğunu gösteriyor.

Son günlerdeki Türkiye, Rusya ve İran arasındaki Halep mutabakatı Türkiye’nin dış politika kodlarında bundan sonra müstakil bir revizyonizm siyaseti mi izleyeceği yoksa mevcut parçalanma ve tehditler yüzünden dengeleyici ve statükocu rolüne geri mi döneceği konusuna dair ipuçları içeriyor.

[Star Açık Görüş, 25 Aralık 2016]


http://www.setav.org/ortadoguda-parcalanma-ve-revizyonist-donem/



***

2 Mart 2017 Perşembe

TÜRKİYE DÜNYANIN NERESİNDE



TÜRKİYE  DÜNYANIN  NERESİNDE

Turkish Journal of Middle Eastern Studies 
Cilt: 2, Sayı: 1, 2015, ss.169-175 
Türkiye Dünyanın Neresinde? Hayali Coğrafyalar, Çarpışan Anlatılar 
Murat Yeşiltaş, Sezgi Durgun, Pınar Bilgin (Der.) (İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2015) ss. 272 
Değerlendiren: 

Selma Bardakçı* 
* Bahçeşehir Üniversitesi, İstanbul; 
e-mail: selmabardakci@gmail.com 


TÜRKİYE ORTADOĞU ÇALIŞMALARI DERGİSİ 


Türkiye Dünyanın Neresinde? Hayali Coğrafyalar, Çarpışan Anlatılar” adlı çalışma, özellikle Soğuk Savaş dönemiyle birlikte Türkiye’de etkisini 
ve popülaritesini oldukça artıran güvenlik merkezli klasik jeopolitik yaklaşımı,eleştirel jeopolitiğin yöntemleriyle derinlemesine analiz eden bir kitap 
olarak literatürdeki yerini almıştır. Kitap dokuz makaleden oluşmaktadır. Bu makalelerin ana noktası ve çalışmanın özünü oluşturan fikir; Türkiye’de 
devlet merkezli klasik jeopolitik anlayışın uzun yıllar boyunca egemen olması ve sorunların çözümü konusunda coğrafi determinizme dayanan bu 
anlayışın bir ideoloji haline dönüşerek belirli aktörler aracılığıyla kutsallaştırılmasıdır. Bu kutsallığın karşısında farklı seçeneklerin ve inanışların 
da var olabileceğini göstermeye çalışanların buluşma noktası olan eleştirel jeopolitik yaklaşım bu çalışma içerisindeki yazarları biraraya getiren ortak 
bir perspektif olmuştur. 

Türkiye’nin coğrafi konumunu ve kimliğini tanımlamak için kullanılan tüm kavramlar siyasal ve toplumsal olarak bir inşa sürecinden geçmektedir. 
Jeopolitik söylemler etrafında iktidarların kendi siyasalarını meşrulaştırmak için coğrafyayı bir kader olarak kabul ettiği, bunun sonunda pek çok 
farklı jeopolitik Türkiye tahayyülünün tarih içerisinde iç içe geçtiği ve bir güç mücadelesi halinde olduğu kitabın vurguladığı önemli noktalardandır. 
Çalışma; “ Türkiye Dünyanın Neresinde? sorusuna verilen cevapların hangi ideolojik tasavvurların temsili olduğunu ve bu tasavvurların hangi aktörler 
tarafından nasıl inşa edildiğini göstermesi açısından okuyucuyu tatmin edici bir içerik sunmuştur. 

Yeşiltaş ve Durgun’un giriş makalelerinde; eleştirel jeopolitik perspektifinden yararlanılarak klasik jeopolitiğin sorunları ve kısıtları analiz 
edilmiştir. En önemli sorun olarak ise jeopolitiğin “bilimsel gerçeklikleri yansıtan bir ideoloji” olarak değer görmesi ve farklı siyasi düşüncelerin 
şeklini alarak devletin tüm vücuduna nüfuz eden bir “ilim” iddiasıyla ortaya çıkmış olması gösterilmiştir. Türkiye’de hakim bir paradigma olarak 
en son örneğini Prof.Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik adlı çalışmasında gördüğümüz klasik jeopolitik gelenek içerisinde yer alan jeopolitik 
söylem Türkiye tarihinde sadece belli siyasi gruplar tarafından kullanılmamıştır. Yazarlar; Kemalist jeopolitik, Türkçü- Milliyetçi jeopolitik ve  İslamcı – Muhafazakar jeopolitik olarak üç farklı modelden bahsederler. (ss.18) İdeolojik olarak birbirinden farklı olan bu grupların, Türkiye’nin  konumu ile ilgili kendi inandıkları jeopolitik tahayyülü somutlaştırmak için kullandıkları söylemler farklı da olsa, hepsinin ortak noktası coğrafyanın  ülkelerin kaderlerini belirlediğine dair yaptıkları vurgudur. 

Klasik jeopolitik yaklaşım; çok taraflı ve çoğulcu bir aktörler birimi etrafında hareket etmemektedir. Jeopolitik konusunda akıl yürütebilecek ve devletin politikalarını şekillendirebilecek kesimler çoğunlukla devlet merkezli bir anlayışa sahip, homojen, ayrıcalıklı bir karar vericiler grubu olmuştur. Çünkü onlara göre gerçek tek ve tartışılmazdır. Ortada olan tek gerçek ise; Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal coğrafya ve bu siyasal coğrafyanın dikte ettiği politikalardır. Karar vericiler bir veri olarak gördükleri coğrafi konumdan yola çıkarak kendi Türkiye tahayyüllerini gerçekleştirmek ve jeopolitik söylemlerle beraber bu tahayyüllerini somutlaştırarak bir iktidar pratiği haline dönüştürmek, politikalarını meşrulaştıracak ları bir zemin oluşturmak isterler. Eleştirel jeopolitik sayesinde bu karar vericilerin ülkenin jeopolitik gerçeklikleri karşısında uygulamaya koydukları politikaların başarısızlığı halinde sorumluluklarından kaçmak için günahlarını yine jeopolitik gerçekliklere yükledikleri görülmektedir. 

Pınar Bilgin’in kaleme aldığı makalede; jeopolitik yaklaşımın nasıl kutsallaştırıldığı, bilimsellik atfedilerek tartışma götürmez hale getirildiği 
ve sonunda “Jeopolitik Dogma” olarak Türkiye’nin dış ve iç siyasetinde uzun yıllar boyunca güvenlik eksenli bir anlayışın hâkim olmasına neden olduğu anlatılmaktadır. Türkiye’nin coğrafi konumunun gerektirdiği şekilde önceden belirlenmiş ve değişmez olan gerçek temel alınarak politikaların üretilmesi gerektiği “jeopolitik dogma”nın önemli özelliklerindendir. Bu düşünceye dayanarak; Türkiye’de siyasetin hükmü göz ardı edilmiş ve asıl temel alınması gerekenin coğrafyanın şekillendirdiği bilimsel politikaların olması gerektiği ordu tarafından üretilmiştir. Makalede sadece belli bir kesimin siyasi amaçlarını meşrulaştırmak için jeopolitiği kullandığı iddiası da doğrulanmamaktadır. Türkiye’de var olan sorunların çözümü ve jeopolitik endişelerin giderilmesi noktasında pek çok siyasi aktör jeopolitik söyleme ihtiyaç duymuş ve eylemlerini meşru kılacak zeminin şartlarını oluşturmaya çalışmıştır.( s.52) 


Murat Yeşiltaş’ın; farklı yaklaşımlara sahip oldukları bilinen üç Genel Kurmay Başkanı’nın, (Başbuğ, Büyükanıt ve Koşaner) “Türkiye’nin güçlü bir ordu tarafından korunmaya muhtaç olduğu ve tehlikeli bir coğrafya üzerinde bulunduğu” önkabulüyle yaptıkları açıklamalarla başlayan makalesinde; Türkiye’deki güvenlik kültürünü sürekli ve yeniden üreten bir aktör olarak ordunun jeopolitik üretimi içerisindeki rolü analiz edilmiştir. 
Ordunun Türkiye siyasetini ve sorunlarını açıklamada kullandığı yöntemi “jeopolitikleştirme” olarak tanımlayan Yeşiltaş; ordunun jeopolitiği Türkiye’nin güncel siyasi meselelerini açıklamada kullandığı ve eylemlerine meşruluk kazandırmak amacıyla başvurduğu bir araç olarak gördüğünü de vurgulamaktadır. (ss.66) Örneğin Kürt sorunu uzun yıllar boyunca TSK’nın yayınladığı metinlerde bir güvenlik sorunu olarak anlatılmış, Türkiye’nin 
sahip olduğu jeopolitik konumdan dolayı Türkiye’yi karıştırmak isteyen güçlerin, milli birlik ve beraberliği bozmak için kurguladıkları bir durum olarak ortaya konmuştur. 

Devlet merkezli klasik jeopolitik yaklaşımın söylemler üreterek bunları bir iktidar pratiği haline getirmesinde önemli rollerden biri de eğitim sistemine düşmektedir. Toplumun zihinsel inşası ve dönüşümü, devletin en önemli aygıtlarından biri olan okullar aracılığıyla sağlanır. Bu kapsamda Sezgi Durgun, okullarda verilen coğrafya eğitimini formel jeopolitiğin bir ifadesi olarak tanımlamıştır. (ss.97) Türkiye’nin kuruluşundan bu yana okul coğrafyasındaki Türkiye anlatılarında farklılıklar olsa da sürekliliği temsil eden temel nokta; Türkiye’nin sahip olduğu hassas coğrafya ve iç-dış düşmanların sürekli tehdit olarak yer alması sebebiyle güçlü bir ordunun gerekliliğidir. Türkiye’deki siyasi atmosfere ve farklı ideolojideki grupların iktidarı devralmasıyla birlikte Türkiye’nin konumlandırılması ile ilgili coğrafya kitaplarına farklı tanımlar yansımıştır. Örneğin; 1940’lı yıllardan itibaren coğrafya ders kitapları okul coğrafyası, Türkiye’yi bir köprü ülke olarak konumlandırırken 2000’lerin ortasından itibaren iktidarın siyasi duruşunu da yansıtan ” Merkez Ülke ” metaforu ön plana çıkmaya başlamıştır. 

Bu merkez ülke olma karakteri iç politikada farklı kimliklerin tanınması ve çok kültürlü bir topluma referans verirken, dış politikada ise bölgesinde aktif küresel bir aktör olma halini, ifade eder. Ebru Thwaites Diken’in makalesinde de belirttiği gibi bu dönemde Türkiye “ Doğu” ile “Batı” arasında bir köprü olmaktansa (ss.196), bölge ülkeleriyle entegre ve model bir ülke olma durumunu yansıtmaktadır. Bu vesileyle; okul coğrafyasının devleti 
yönetenlerin jeopolitik zihniyetlerini yansıttığını ve pekiştirdiğini görebiliyoruz. 


Daha önce de vurgulandığı gibi Türkiye’nin kuruluş yıllarından itibaren “iç ve dış düşmanlar” söylemiyle beslenen siyaseti, devletin yönetimi ve idaresi konusunda orduya bu alanda hareket edebilmesi için meşru bir zemin hazırlamaya yardımcı olmuştur. Gencer Özcan’ın ilgili makalesinde; Türkiye siyaseti içerisinde yıllara göre değişiklik gösteren, ancak çoğunlukla özgürlüklerin kısıtlanması ve güvenlik odaklı bakışın sürdürülmesi sonuçlarını doğuran jeopolitik söylemin bir iktidar pratiği haline getirildiği görülmektedir. Özcan’ın makalesinin önemli noktalarından biri jeopolitik söylemin iç siyasette oluşturduğu anormal durumdur. Genelde jeopolitik konuşulurken dış politika ve bölgesel sonuçları dikkate alınırken, Özcan’ın makalesinde askerlerin sahip olduğu jeopolitik söylemin Türkiye’nin demokrasisine olan etkisi örneklendirilmiştir. Başbakan Nihat Erim; Türkiye’nin jeopolitik konumunu “ Dünyanın en Tehlikeli bir Noktası” olarak tanımlarken, 1961 Anayasası’nın getirdiği hakları bir lüks olarak değerlendirmektedir. 
(ss.134) Bu gibi jeopolitik söylemler sonucunda; Türkiye siyasetinde ordu önemli bir aktör olarak ortaya çıkmış ve bu söylemler çerçevesinde hareket etmeyenler “vatan haini” olarak nitelendirilmiş böylece demokrasinin kesintiye uğratılmasına zemin hazırlanmıştır. Jeopolitik söylemin Türkiye’de güvenlik kültürünün toplumsallaşmasında ve güvenlik karşısında özgürlüklerin askıya alınmasında sahip olduğu araçsal rol bu makalenin önemli bir tespitidir. 


Eleştirel jeopolitiğin önemli dallarından biri olan popüler jeopolitik yaklaşım; Lerna Yanık’ın makalesinde popüler kültür öğelerini açıklamakta kullanılmıştır. Türkiye ile ilgili farklı jeopolitik tahayyüllerin varlığına dikkat çeken ve bu tahayyüllerin belli dönemlerde popüler kültür üzerinden vücut bulduğunu anlatan yazar, Kurtlar Vadisi Irak filmi ve Fatih Akın, Orhan Pamuk gibi isimlerin eserleri üzerinden “jeopolitiğin gündelik yansımalarını” ortaya koymuştur. (ss.160) Popüler kültür alanında ortaya koyulan bu eserlerin temsil ettiği ideolojilerin veya kimliklerin büyük ölçüde farklı olduğu görülmektedir. Kurtlar Vadisi Irak filmi, dönemin siyasi elitlerinin de Türkiye’yi konumlandırdığı jeopolitik zihniyet ile paralellik gösteren Ortadoğu bölgesinde bir “düzen kurucu” ülke modelini, popüler kültür aracılığıyla pekiştirmektedir. Türkiye’nin sahip olduğu zorlu coğrafyanın ve imparatorluk bakiyesinin, Türkiye’ye özel bir misyon yüklediği inancı bu film aracılığıyla yeniden üretilmiştir. Fatih Akın ve Orhan Pamuk’ın 
eserlerinde ise; Türkiye’nin çokkültürlü kimliğine, hiçbir coğrafyaya ait olmama durumuna ve arada kalmışlığına vurgu yapılmaktadır. Yanık’ın bu makalesi; Türkiye’nin kimliği ve konumu ile ilgili pek çok farklı hikâyenin popüler kültür aracılığıyla toplumsal düzlem üzerinde iç içe girdiğinin somut bir göstergesidir. 

Türkiye’de klasik jeopolitik anlayıştan yola çıkılarak çoğu zaman iç ve dış siyaset ayrımı muğlaklaştırılmıştır. Bunun en başarılı örneklerinden biri Behlül Özkan’ın makalesine konu olan Kıbrıs meselesidir. Kıbrıs meselesi; 1950’li yıllarla birlikte “milli dava” adı altında devlet aygıtları tarafından topluma benimsetilmeye çalışılmıştır. Yazar, Kıbrıs meselesinin farklı ideolojik söylemler etrafında nasıl bilimselleştirildiğini, Kıbrıs politikasını toplumun tüm kesimleri gözünde meşru hale getirebilmek ve üzerinde tartışma açılmayacak bir konu haline getirmek için ortaya atılan “doğallaştırılmış jeopolitik” söylemleri incelemiştir. (ss.207) Türkiye’deki iktidar grupları tarafından adeta bir iç politika meselesi haline getirilen Kıbrıs, Türkiye’ye olan coğrafi yakınlığı ve tarihi bağlarından dolayı vazgeçilemeyecek bir dava olarak Türkiye siyasetindeki yerini almıştır. Bu makalede de görüldüğü gibi coğrafi determinizm ve coğrafyanın politika karşısındaki üstün olma durumu uzun yıllar boyunca dış politikada ve günümüzde de devam eden Kıbrıs meselesinde önemli bir rol oynamıştır. 

Özellikle Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin dış politika ajandasında önemli bir yer tutan Avrasya coğrafyasının kapsamı ve sınırları Türkiye’deki farklı siyasi düşünceler tarafından farklı şekilde tanımlanmıştır. Erşen makalesinde; formel jeopolitik açıdan Avrasya coğrafyasının üç farklı şekilde idealize edildiğine işaret etmiştir. (ss.251) 
Örneğin; 
Avrasya coğrafyası; 2000’lerde askerlerin farklı çekinceleri sebebiyle destekçisi olmadıkları Avrupa Birliği reformları karşısında, alternatif olarak gördükleri bir coğrafya olarak karşımıza çıkarken; bugün AK Parti’nin Türkiye’yi merkez ülke olarak değerlendiren jeopolitik yaklaşımı Avrasya’yı Osmanlı mirası düşüncesi altında geçmişten gelen bir verili coğrafya olarak tanımlamaktadır. 

Buradan da anlaşılacağı gibi Avrasya pek çok farklı kesim için alternatif bir coğrafi temsil olurken bu coğrafi temsile onları yönlendiren nedenler ve kimlikler farklılık göstermektedir. Avrasya’yı Türklük vurgusuyla okuyanların yanı sıra İslam dünyası merkezli bir gelenekten beslenen Avrasya yorumları da özellikle 2000’li yıllarla birlikte ön plana çıkmıştır. 

Sonuç olarak Türkiye’de bulunan pek çok farklı aktör, jeopolitiğin unsurlarına sarılarak politikalarını meşrulaştırma ve sahip olduğu etki alanını koruma imkânı bulmuştur. Türkiye’de jeopolitiğin bu kadar tartışılmaz ve kutsal olduğu vurgulanırken, bu “tek gerçeklik” ile ilgili birçok farklı ve çatışan Türkiye temsilinin var olduğunu göstermesi de kitabın önemli katkılarından biridir. Çalışmada da vurgulandığı üzere; Türkiye’yi yönetenler tarafından coğrafya temel alınarak yapılan açıklamalar çoğu zaman kurtarıcı bir görev görmüş ve aktörlerin jeopolitik söylemler etrafında politikalarını meşrulaştırmak amacıyla kullandıkları bir araç olarak güncel ajandalarında her zaman yerini almıştır. 

Kitap içerisinde ele alınan konular Türkiye’de varolan hâkim ideolojileri, bu ideolojilerin oluşturduğu jeopolitik tahayyülleri ve dönemin ruhunu anlamak açısından da önemli bir kaynak niteliğindedir. 2000’li yılların or-tasından itibaren özellikle dış politikada güvenlik eksenli yaklaşım zemin kaybetse de klasik jeopolitik yaklaşım bugün Türkiye’nin bölgesel konumunu belirlemede ve buna uygun politikaların üretilmesinde kayda değer bir ilgiye sahiptir. Artık ordunun ülke siyasetinde yer almıyor olması, bu, devlet ve güvenlik merkezli jeopolitik yaklaşımların sona erdiği anlamına gelmez. Özellikle güvenlik – özgürlük ikilemi açısından günümüzde yapılan tartışmalara ışık tutması açısından jeopolitik söylemin geçmiş muhasebesi yapılarak bugünün jeopolitik söylemleri analiz edilmeye çalışılmalıdır. Kitapta yapılan tüm tartışmalar bugünün güncel tartışmalarını eleştirel jeopolitiğin ışığında değerlendirme imkânı sağlamakta ayrıca gelecek çalışmalar için de bir kapı aralamaktadır. Günümüzde özellikle Ortadoğu bölgesinin geçirdiği transformasyon, Rusya’nın sahalara geri dönüşü, Amerika’nın göreceli olarak dünya siyasetinde azalan etkisi, Asya’nın ekonomik olarak yükselişi, Avrupa Birliği’nin varolma sorunsalı gibi gelişmeler Türkiye’nin karar vericilerine yeni jeopolitik söylemleri ve pratikleri oluştururken kullanacakları zengin bir menü sunmaktadır. 

“ Türkiye Dünyanın Neresinde ? Hayali Coğrafyalar, Çarpışan Anlatılar ” bu değişimlerin ortaya çıkaracağı yeni jeopolitik söylemleri eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmek ve 
Türkiye’nin dünya coğrafyasındaki konumunu mitlerle, popüler kültürle, akademiyle inşa etmek isteyen aktörleri analiz etmek isteyenlerin mutlaka 
başvurması gereken bir çalışmadır. 


****