Göçmen Geri Kabul Anlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Göçmen Geri Kabul Anlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2020 Çarşamba

AB GÖÇMEN FONU NERELERE HARCANDI BÖLÜM 3

AB GÖÇMEN FONU NERELERE HARCANDI BÖLÜM  3



KAYIT DIŞI SUÇLAMASI,AB Komisyonu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Göçmen Bürosu, Gözde Kazaz , Göçmen  Geri Kabul Anlaşması,


TBMM ARŞİVİNDEN GERİ KABUL ANLAŞMASI..

Konu: TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE AVRUPA BİRLİĞİ ARASINDA İZİNSİZ İKAMET EDEN KİŞİLERİN GERİ KABULÜNE İLİŞKİN 
               ANLAŞMANIN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR
Yasama Yılı: 4
Birleşim: 106
Tarih: 19/06/2014

CHP GRUBU ADINA OSMAN FARUK LOĞOĞLU (Adana) - 

    Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma konusunda Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Geri kabul anlaşması Genel Kurula gelmeden önce İçişleri ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonlarında görüşülmüş, sonrasında Dışişleri Komisyonunda ele alınmıştır. Anlaşmanın görüşüldüğü bütün komisyonlarda partimiz milletvekilleri kapsamlı muhalefet şerhleriyle itirazlarımızı kayda geçirmişlerdir fakat itirazlarımıza ne yazık ki kulak asan olmamıştır. Oysa, ciddi ulusal çıkarlarımız söz konusudur. Biliniz ki, biz, bu konuda siyaset yapma peşinde değiliz. Kaygılarımız ciddi ve samimidir. Amacımız, hep birlikte ülkemiz için uygun ve yararlı olanı bulmak ve yapmaktır.
Değerli milletvekilleri, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan geri kabul anlaşması mütekabiliyet temelinde Türkiye'de veya AB'ye üye ülkelerden birinde ülkeye giriş, ülkede bulunma veya ikamet etme koşullarını sağlayamayan veya sağlayamaz duruma düşen kişilerin anlaşmada belirlenen koşullar ve kurallar çerçevesinde ilgili ülkeye geri gönderilmesi işlem ve usullerini düzenlemektedir.
Bu anlaşmaya göre Türkiye, ülkesi üzerinden AB ülkelerine yasa dışı yollarla giden üçüncü ülke vatandaşlarını anlaşma yürürlüğe girdikten üç yıl sonra geri almaya başlayacaktır. Fakat, Türkiye'yle ikili geri kabul anlaşması veya benzer düzenlemeleri bulunan üçüncü ülkelerin vatandaşları ve vatansız kişilerin iadesi geri kabul anlaşması yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacaktır. Geri kabul anlaşması uygulanmaya başlandıktan sonra AB ülkelerine yasa dışı yollardan giriş yapmış veya AB ülkelerinde ikamet eden düzensiz göçmen grubuna düşen vatandaşlarımız da maalesef Türkiye'ye iade edileceklerdir.

Yukarıdaki gerçekler ortada dururken, 16 Aralık 2013 tarihinde imzalanan geri kabul anlaşması ve vize muafiyeti için yol haritası belgeleri üzerinden yanıltıcı bir ilgi ve algı yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu anlaşmanın "Adalet, Özgürlük ve Güvenlik" başlıklı 24'üncü Fasıl'ın otomatik ve standart bir gereği olduğu ileri sürülmekte iktidar tarafından ve sanki Türkiye'nin imzadan başka seçeneği olmadığı izlenimi verilmeye çalışılmaktadır. Oysa, geri kabul ile vize arasındaki bağlantı, Avrupa Birliği tarafının kurduğu ve dayattığı bir bağlantıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye-AB ortaklık hukukunda yeri olmayan bir kurguyla maalesef bu dayatmada bulunmuş, Türkiye bu dayatmaya direnmemiş ve müzakere masasında başarısız olmuştur.

Şimdi müzakere sürecinin niçin başarısız olduğunu size somut örneklerle açıklayacağım:

Birincisi: Hükûmet yetkilileri, önceleri, hep, önce vize muafiyetinin sağlanacağını sonra geri kabul anlaşmasının imzalanacağının sözünü halkımıza vermişler fakat bu sözler unutulmuş ve 16 Aralıkta iki anlaşmaya da aynı zamanda imza atılmıştır; hatta, geri kabul anlaşmasının daha önce yürürlüğe girmesini de onaylamışlardır. Kısacası, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı sözünde duramamış, hakkımız olan vize bağışıklığını da sağlayamamıştır.

İkincisi: Anlaşma metninde Türkiye'nin coğrafi konumundan kaynaklanan özellikleri nedeniyle ilgili Cenevre sözleşmelerine koyduğu çekinceleri yansıtacak hükümlere de yer verilmemiştir. Türkiye korumasız bırakılmıştır.

Üçüncüsü: Söz konusu anlaşmanın bazı hükümleri taraf olduğumuz Birleşmiş Milletler temel insan hakları sözleşmelerinden olan Tüm Göçmen İşçiler ve Aile Fertlerinin İnsan Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme'nin 22'nci maddesiyle çelişmektedir. Bu sözleşme göçmen işçilere ve aile fertlerine, sınır dışı edilmeden önce, bulundukları ülkede birtakım güvenceler sağlar. Oysa, geri kabul anlaşması bu insanların sorgusuz sualsiz sınır dışı edilmelerini öngörmektedir.

Dördüncüsü: Hükûmet üyelerinin büyük bir zafer edasıyla halkımızı inandırmaya çalıştıkları "vize muafiyeti" müjdesi maalesef doğru değildir, bir aldatmacadan ibarettir. Anlaşmada böyle bir hüküm yoktur. Zira, Avrupa Birliği tarafından belirlenen koşullara bağlı olarak en erken üç buçuk yıl sonra, o da o tarihte karşı tarafın yapacağı son bir değerlendirmenin olumlu olması hâlinde vize serbestisi hayata geçecektir. Yani, AB'nin çıkarları bakımından sonu belli, bizim kazanımımız açısından ise sonu belirsiz olan bir süreçten bahsediyoruz. Diğer bir deyişle, vize muafiyetinin belirli koşullara bağlı olduğu ve Türkiye bu koşulları yerine getirse bile dizginleri Avrupa'nın elinde olan ucu açık bir süreçle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini Hükûmet halkımızdan saklamaktadır.

Beşincisi: Geri kabul anlaşması, AB ülkelerinde doğmuş olanlar da dâhil olmak üzere, düzensiz konumda bulunan Türk vatandaşları ile düzenli konumlarını muhafaza edemeyen Türk vatandaşlarını da kapsamaktadır.
Arkadaşlar, bu, bu anlaşmanın en tehlikeli yönlerinden biridir ve Hükûmet hâlâ bu tehlikeyi görmezlikten gelmekte ısrar etmektedir. Bu ciddi tehlikeye burada özenle ve önemle dikkatinizi çekiyorum.

Değerli Arkadaşlar, Avrupa'da yaşayan yasal ikamet sahibi Türk vatandaşları, bu konumlarını çeşitli gerekçelerle kaybettikleri takdirde geri kabul anlaşması kapsamına girecekler ve sınır dışı edilecekler.
Bildiğiniz gibi, Türkiye ile Avrupa Birliği tarafından 1980 yılında imzalanan 1/80 ve 3/80 sayılı Ortaklık Konseyi Kararları, Türkiye-AB ortaklık hukukunu oluşturmaktadır. Vatandaşlarımızı bağlayan hukuk, işte bu ortaklık hukukudur. Dolayısıyla, AB ülkelerinde yasal ikamet hakkı bulunan Türk vatandaşlarının geri kabul anlaşması kapsamına alınmış olması hiçbir şekilde kabul edilemez. Zira bu anlaşma vatandaşlarımızın serbest dolaşımla ilgili bir dış kazanımlarını da tehdit etmektedir, bu tehdidi bertaraf eden bir hükmün geri kabul anlaşmasında yer almaması ise büyük bir eksikliktir.

Altıncısı: Ülkemize iade edilecek düzensiz göçmenlerin kaynak ülkelere, yani geldikleri ülkelere gönderilip gönderilemeyecekleri de belirsizdir. Ülkemizin konumu ve kara ve deniz sınırlarımızın yapısı düşünüldüğünde, önümüzdeki yıllarda ülkemizde uzun sürelerle kalan düzensiz göçmen sayısında önemli artışlar olacaktır. Zira Türkiye'ye gönderilecek göçmenler ile onların ülkeleri arasında bir geri kabul anlaşmamız yoksa ve o ülkelerde silahlı çatışma gibi insan hayatını tehdit eden durumlar varsa, bu insanları, Türkiye'ye geri kabul ettiğimiz göçmenleri kendi ülkelerine gönderemeyeceğiz.
Değerli Milletvekilleri, bu anlaşma, Türkiye'yi bir yasa dışı göçmenler deposu hâline getirecektir.

Yedincisi: Geri kabul anlaşması ülkemize aynı zamanda ağır ekonomik ve toplumsal külfetler getirmektedir. Ülkemize iade edilecek düzensiz göçmenlerin geri gönderme merkezlerinde idari gözetim altında tutuldukları süre boyunca barınma ve ülkelerine geri dönüşlerine ilişkin masraflar Türkiye tarafından karşılanacaktır. Geri kabul anlaşması bağlamında ülkemizin üstleneceği maliyetin Avrupa Birliği tarafından karşılanacağına ilişkin bir garanti bulunmamaktadır. Bu konuda AB İçişleri Komiseri Cecilia Malmström tarafından kamuoyu önünde yapılan sözlü bir taahhüt dışında somut herhangi bir taahhüt yoktur. AKP Hükûmeti, bu konuda sadece "Görüşmeler devam ediyor." demekle yetinmektedir. Dolayısıyla, arkadaşlar bilelim, faturayı Türkiye'nin ödeyeceği anlaşılmaktadır.

Sekizincisi: Vize serbestisini sadece geri kabul anlaşmasıyla yan yana getirerek sanki ikisi birbirlerinin net karşılığıymış izlenimi yaratılmaya çalışılmaktadır. Halkımızı eksik bilgilendiren AKP Hükûmeti, söz konusu anlaşmanın Avrupa Birliğine vizesiz girişin 4 ayrı koşulundan yalnızca 1'i olduğu gerçeğini de saklamaktadır. Bu koşullar şunlardır:

1) Belge Güvenliği,
2) Yasa Dışı Göç, ki bu geri kabul anlaşması bu bölümün bir parçasıdır,
3) Kamu Düzeni ve güvenliği,
4) Dış İlişkiler ve temel haklar.

4 Ana kriterden 3'üncüsü olan kamu düzeni ve güvenliği maddesinin içinde -burada özellikle iktidar partisi milletvekili arkadaşların dikkatini çekiyorum- bu maddede, bu başlık altında yolsuzlukla mücadele için uygulanacak stratejik eylem planı ve Avrupa Birliği ülkeleriyle bu konuda yasal iş birliği yükümlülüğü vardır.
Şimdi gerçekçi olalım, yolsuzluklar konusunda yüz kızartıcı bir sicile sahip olan ve temizlenmesine her türlü yolla karşı koyan AKP iktidarı, yolsuzlukla mücadele konusunda Avrupa Birliğiyle nasıl iş birliği yapacaktır?

Vize serbestisi için 4'üncü kriterin başlığı ise "Dış İlişkiler ve Temel Haklar"dır. Buna göre, vatandaşlarımızın ve yabancıların vatandaşlık haklarının uluslararası standartlara uygunluğunu düzenleme yükümlülüğü Türkiye için vardır.
Soruyorum: Nijeryalı Festus Okey'in İstanbul'un göbeğinde Beyoğlu Polis Merkezinde kurşunlanarak, iki gün önce de Afganistanlı Lütfullah Tacik'in Van'da polis tarafından dövülerek öldürülmesine seyirci kalan, kendi vatandaşlarının gaz bombalarıyla ve sokak ortasında öldürülmesine salık veren AKP Hükûmeti, vize serbestisi konusunda bu 4'üncü kriterin yani vatandaşlık hakları konusunun gereğini nasıl yerine getirecektir?

Dokuzuncusu: Vize serbestisi için Avrupa her ülkeye yönelik aynı yöntemi işletse de kararlar ülke bazında alınmaktadır. Her ülkenin farklı koşulları karar sürecini etkiler. Bu nedenle, Hükûmetin vize muafiyeti için halkımıza Avrupa Birliğiyle üçüncü ülkeler arasında vize muafiyet süreçlerini örnek göstermesinin Türkiye bakımından bir anlamı yoktur. Vize muafiyeti için yol haritası belgesi somut ve soyut birçok yükümlülük içermektedir. Türkiye'nin -bütün bu koşulları sağlasa da- vize muafiyetine ne zaman sahip olacağı kesin bir takvime bağlanmamıştır.

Onuncusu: Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve AB Bakanlığı, vize muafiyet diyaloğunun Türkiye'nin belli çekincelerinin yer aldığı meşruhatlı yol haritası üzerinden yürütüleceğini söylemektedir fakat imzalanan asıl anlaşmalarda Türkiye'nin çekinceleri yer almamaktadır. Sayın Davutoğlu'nun övgüyle bahsettiği meşruhatlı yol haritası bir anlaşma değildir, meşruhatlı yol haritasının hukuki bağlayıcılığı bulunmamaktadır.

Değerli milletvekilleri, yol haritası, Avrupa tarafının Türk tarafına talimatnamesi niteliğinde bir belgedir. Meclisimizin tam bir değerlendirme yapabilmesi için Hükûmetin yol haritası konusunda Meclise bilgi vermesi gerekirdi, oysa bu da yapılmamıştır.

Değerli milletvekilleri, sonuç olarak, geri kabul anlaşması ile vize konuları arasında hukuki bir bağlantı yoktur. Karşı tarafın dayatmasını Adalet ve Kalkınma Partisi itirazsız kabul etmiştir. Beceriksiz ve başarısız bir müzakere süreci sonucunda imzalanan ve Türkiye'nin hak ve çıkarlarını çiğneyen söz konusu anlaşma üzerinden "Vize kolaylığı sağladık." propagandası yapılmakta ve kamuoyumuz aldatılmaktadır.
Geri kabul anlaşması Türkiye'ye toplumsal, ekonomik ve güvenlik bağlamında ağır yükümlülükler getirmektedir. Türkiye, sayıları giderek artacak yasa dışı göçmenlerin barındığı ve uzun süreler kalacağı bir ülke hâline gelecektir. Buna karşılık, vize kolaylığı en erken üç buçuk yıl sonra devreye girecektir. O da farklı koşullara ve AB tarafının yapacağı değerlendirme ve karara bağlı olacaktır.
Avrupa Birliğinin bu anlaşmayı hızla onayarak 7 Mayıs 2014 tarihinde yani bundan üç beş hafta önce resmî gazetelerinde yayımlamış olmasının, herhâlde, bizim için bir uyarı olması lazım. Avrupa acele ediyor çünkü ciddi çıkarları söz konusudur. Biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak diyoruz ki: "Bizim de hayati çıkarlarımız var. Onun için bu konuya bir daha bakalım."

Başbakan Erdoğan bazen farkında olmadan doğruları ağzından kaçırabiliyor. Hatırlayınız, geri kabul anlaşması imzalandığında, Başbakan Erdoğan "Biz Avrupa'ya yük götürmüyoruz, Avrupa'dan yük almaya gidiyoruz." demişti. Evet, bu anlaşma Avrupa'nın yükünü alıyor ve Türkiye'nin omuzlarına yüklüyor. Ancak, Türkiye yük taşıyıcısı değildir ve olmamalıdır. Bir anlaşmada tarafların karşılıklı yararlarının dengede ve eş zamanlı olması gerekir. Geri kabulde, Türkiye peşin ödeme yapmakta, karşılığında belirsiz bir vize sözü dışında bir şey alamamaktadır. Genel uygulama Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine başlayan ülkelere vize muafiyeti tanınması şeklindedir. Türkiye bu müzakerelere başlayalı kaç yıl olmuştur ama vize muafiyeti tanınmamıştır. Bu uygulamanın yani Avrupa Birliğinin genel uygulamasının tek istisnası Türkiye'dir. Türk hükûmetleri bu konuyu uzun bir süreden beri Avrupa yetkilileriyle ele alagelmiş ancak bugüne kadar bu konuda başarı sağlanamamıştır. AKP Hükûmeti de bu haksız ve istisnai duruma tepki göstereceği yerde bu haksızlığın sürmesine hizmet etmektedir.

Değerli arkadaşlar, bu kapsamda bir geri kabul anlaşmasının imzalanması ancak ülkemizin üyeliğinin gerçekleşmesi hâlinde ya da belirttiğim gibi Türkiye'nin Avrupa'ya mülteci gönderen tüm ülkelerle geri kabul anlaşmaları yapması durumunda uygun olurdu. Fakat bulunduğumuz noktada üyelik hedefimiz her gün yara alırken böyle bir anlaşmayı imzalamak ülkemizi sosyal ve ekonomik alanlarda ve güvenlik alanında zora sokacaktır. Ayrıca, geri kabul anlaşmasını bu hâliyle imzalamak Türkiye'nin uluslararası platformlardaki itibarını da zedeleyecektir.
Bildiğimiz gibi, geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği Komisyonu büyük çoğunluğu Karayipler ve Pasifik bölgelerinde adalar olmak üzere 19 ülkeye vizeyi kaldırdı. Hâl böyleyken, yıllardır Avrupa Birliğiyle müzakere eden Türkiye ise yerinde saymakta, hatta yeni koşullara ve ucu açık bir sürece mahkûm edilmektedir. Biz ülkemizi itibarsızlaştıracak, Avrupa Birliğine katılım sürecini geriletecek bu onur kırıcı ve çifte standartlı durumu kabul etmiyoruz.

Yukarıda saydığım gerekçelere dayanarak biz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak bu anlaşmaya "hayır" diyeceğiz ancak size ülkemiz, halkımız adına, özellikle iktidar partisi milletvekillerine samimi bir çağrımız da var, tabii, dinleyen varsa:

1) Böyle bir anlaşmanın imzalanmasına karşı değiliz, imzalansın.
2) Ancak, mevcut hâliyle bu anlaşma yetersizdir, dengesizdir, çıkarlarımızı korumamaktadır.
3) Cumhuriyet Halk Partisi vize muafiyetinin üç dört yıl sonra değil, şimdi başlamasını istemektedir.
4) Dolayısıyla, çağrımız, bu anlaşmayı geri çekin, eksikliklerini gidermek için Avrupa Birliğiyle masaya yeniden oturun ve yeniden müzakere edin, biz de size yardımcı olalım ve bu konuyu ulusal çıkarlarımız doğrultusunda tekrar değerlendirelim. Bunu yapmadığınız takdirde tarihî bir hataya imza atmış ve ulusal çıkarlarımızın zarar görmesine ortak olmuş ve hizmet etmiş olacaksınız.
Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP Sıralarından alkışlar)


***

AB GÖÇMEN FONU NERELERE HARCANDI BÖLÜM 2

AB GÖÇMEN FONU NERELERE HARCANDI BÖLÜM  2

Sayıştay 58 milyon Euro'nun peşinde: AB fonları nereye gitti?



Cumartesi, Ekim 11, 2014

Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye kullandırdığı fonları denetleyen Sayıştay, 58 milyon euronun takibinin yapılamadığını belirledi. Kurum, dağıtımda da AB yönetmeliğine uyulmadığına dikkat çekti.

Sayıştay’ın, AB Bakanlığı ile ilgili denetim raporunda, aday ülkelere birliğe katılım öncesinde kullandırılan fonlarla ilgili raporunda çarpıcı tespitler yer aldı.


BÜTÇE KARMAŞASI

Raporda, ‘Katılım Öncesi Mali Yardım Aracı’ (IPA) kapsamında gerçekleştirilen programlara ilişkin harcamaların, AB Komisyonu ve Türkiye tarafından ortak olarak finanse edilen program bütçeleri üzerinden yürütüldüğü belirtilerek, “Program bütçelerinin ne kadarının AB katkısı, ne kadarının ulusal katkıdan 
oluşacağı finansman anlaşmalarında belirlenmiştir. Programların tamamlanmasıyla birlikte bütçelerinin gerçekleşme durumlarına göre AB Komisyonu ve Türkiye tarafından aktarılmış olup da harcanmayan katkı payı tutarlarının taraflarına iade edilmesi gerekmektedir. Avrupa Birliği Komisyonu’na iade edilmesi ve bütçeye gelir kaydedilmesi gereken tutarların takibinin yapılabilmesi için gerekli izleme hesaplarının bulunmadığı görülmüştür” tespiti yer aldı.

TOPU MALİYE BAKANLIĞI’NA ATTI

AB Bakanlığı, cevapta topu Maliye Bakanlığı’na attı. Bakanlık, izleme hesaplarının oluşturulması talebinin Maliye Bakanlığı’na iletildiğini belirtti. Sayıştay, bu yanıta “düzenlemelerin yapılması” uyarısıyla karşılık verdi.


TAKİP MÜMKÜN DEĞİL

Fonlarla ilgili benzer sıkıntı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na ilişkin raporda da yer aldı. Raporda, sadece 2013’te kullandırılan kaynağın 58 milyon euro (170 milyon lira) olduğuna dikkat çekilirken, AB Ko-ordinasyon Daire Başkanlığı’nın (ABKDB) Hibe Yönetmeliği hükümlerine uymadığı ifade edilerek, “Söz konusu kayıtların herhangi bir şekilde ulusal muhasebe sistemi tarafından takip edilmesinin mümkün ol-madığı görülmüştür” denildi.


KAYIT DIŞI SUÇLAMASI

Raporda, “Söz konusu IPA fonlarını kullandıran kurumun muhasebe kayıtlarında izlenmemesi, mevzuata aykırılık teşkil etmekte ve kamu kaynaklarının kayıt dışında kalmasına neden olmaktadır. Bu durum, Bakanlığın mali tablolarının gerçek durumu yansıtmamasını, faaliyetlerin, faaliyet raporlarında görülmemesini netice vermektedir” tespiti dikkat çekti. Çalışma Bakanlığı, bu tespite “Proje karşılığında hesaplarına para aktarılan kamu idaresi tanımına uymadıklarından ilgili yönetmelik kapsamında olmadıkları” yanıtı verdi.



'' Göçmen  Geri Kabul Anlaşmasının Uygulanması imkânsız’'


Gözde Kazaz 
01.04.2016
GÜNCEL


Beş ay süren çetin görüşmelerin ardından Türkiye ve AB arasında imzalanan geri kabul anlaşması 20 Mart’ta yürürlüğe girdi. Girmesine girdi fakat aralarında BM Mülteci Yüksek Komiserliği’nin de bulunduğu insan hakları örgütleri ‘anlaşma hukuka aykırıdır’ diyerek anlaşmanın parçası olmayacaklarını deklare edince, Yunanistan geri dönüşlerin başlama tarihinin 4 Nisan’a ertelenmesini talep etti; Avrupa Birliği’nden geri dönüş işlemlerini yürütecek görevlilerin de bir an önce Yunanistan’a ulaşması gerektiğini açıkladı. Anlaşma kapsamında bu ayın sonunda 6 bin, sene sonuna kadar da 20 bin göçmenin Türkiye’ye iade edilmesi planlanıyor. Fakat savaştan kaçan mültecilerin ahvali ve uluslararası insani hukuk bu planın neresinde duruyor? Siyaset Bilimci Dr. Cengiz Aktar Cengiz Aktar anlattı.
Uluslararası insan hakları kuruluşları, Türkiye-AB arasında imzalanan geri kabul anlaşmasının hukuka aykırı olduğunu açıkladılar ardı ardına. Neye göre hukuka aykırı bulunuyor?

Başta BM Mülteciler Yüksek Komiserliği olmak üzere, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Fransa Mülteci ve Vatansız Ajansı (OFPRA), Uluslararası Kurtarma Komitesi (IRC), Sınır Tanımayan Doktorlar ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks bu anlaşmanın uluslararası insani hukuka aykırı olduğunu söylediler. Dayandıkları yer şurası: Türkiye 1951 Mülteci Sözleşmesi ile  1967 New York Ek Protokolüne getirdiği coğrafi çekince nedeniyle, Avrupa dışından iltica talebinde bulunanların mülteci olarak kabul edilebildiği bir ülke değil. Yani bu insanları geriye yollamanın hukuki dayanağı yok. Türkiye’nin “güvenli iltica ülkesi” olabilmesi için uluslararası mülteci hukukunun temeli olan bahsettiğim sözleşmeyi olduğu gibi kabul etmesi gerekiyor. Kabul etmiyorsa güvenli bir iltica ülkesi değildir. Bu yüzden de bu kuruluşlar anlaşmaya taraf olmak istemiyorlar.   




Cengiz Aktar

Anlaşmaya konu olan geri yollama nasıl uygulanacak? 

Geri yollama işlemi üç şekilde olur: Biri gönüllüdür, reddedilen mülteci kendisi dönmeyi kabul eder. İkincisi, Suriyeliler ve başka üçüncü ülke vatandaşlarının birebir uzman hukukçuyla yapacakları mülakat sonucu geri yollanmaları mümkün olur. Üçüncüsü de zorla deport etmedir. Mülakat yolunda zaten sorun var; en az bir buçuk saat sürmesi gereken bireysel mülakatların altından kalkmak mümkün değil,  yıllar alır. O yüzden Suriyelilere “prima facie” mülteci statüsü verildi; yani grup olarak mülteci kabul edildiler. İkinci şıkkı yapabilecek olan uluslararası kuruluşlar biz bu işte yokuz dediler. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin işin içinde olmaması zaten sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyor. Çünkü Yunanistan makamlarında böyle bir uzmanlık yok. Zorla deport etme ise neredeyse imkansızdır çünkü insanlar direnirler ve nitekim direnme de başladı. Geri kabul anlaşmalarının infaz oranının çok düşük olduğunu biliyoruz. 100 kişiyi yasadışı deklare edip sınır dışı kararı verirsin, onların beşi gider, geri kalanı toplumun içinde kaybolur. 

Yunanistan’dan 4 Nisan’a kadar AB’den gelecek görevlileri beklediğini açıkladı. Kimdir bu görevliler?

Olsa olsa polis ya da üye ülkelerin iltica konusunda uzman polisleridir. Ama bu işler polisler tarafından yapılmaz. Kağıt üzerinde güzel duran, amatör Avrupa Birliği bürokratları tarafından kaleme alınmış ham hayallerdir bunlar. 

Türkiye’nin alacağı her mülteci için AB’nin bir mülteci alma planına ne diyorsunuz? 

Saçma sapan bir şey bu. Uygulanması neredeyse imkansız. Bütün bu kavram kargaşasında hayata geçirilebilecek, Türkiye’nin yükünü hafifletmek babında yapılabilecek yegane operasyon, Türkiye, Yunanistan, Ürdün ve Lübnan’dan Almanya gibi üçüncü ülkelere doğrudan iskandır. Uluslararası normlar uyarınca komite kurulur. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği bu konuda uzmandır. Ama iki yıldır Yunanistan’dan yapılmaya çalışılan  doğrudan iskan  bir türlü layıkıyla yürümüyor çünkü Avrupa ülkeleri kota vermiyor ve mülteci almıyor. 
Zaten bildiğimiz kadarıyla anlaşmada, AB ülkelerinin kaç mülteci alacaklarına dair bir taahhütleri yok? 

Tabii, örneğin İspanya yaklaşık 30-35 kişi aldı. Birkaç ülkenin dışında herkes yan çiziyor. 

Anlaşmada bir de “Türkiye sınırı yakınlarındaki, daha güvenli olacak bazı bölgelere, yerel nüfusun ve mültecilerin transferi” gibi bir girişim çerçevesi çiziliyor. Bu girişimin Türkiye’nin Suriye’de hayalini kurduğu ‘güvenli bölge’ olup olmadığı da tartışılmıştı. Buna kapı mı açacaktır bu çerçeve?

Uluslararası uygulama şunu söyler: bunun gibi kitlesel ilticalarda, ilticayı kabul eden ülke mültecileri mümkün olduğu kadar sınır bölgesine yerleştirilmez. Çünkü geldikleri ülkenin korumasını kaybetmişlerdir, o ülke o sınıra askeri operasyon düzenleyebilir. Mültecilerin güvenliği açısından tehlikelidir. Sınırda mülteci kampı olmaz. Ayrıca mülteciler mümkün olduğu kadar dağıtılır, yoğun olarak belli bir bölgede oradaki nüfus yapısını değiştirecek şekilde tutulmazlar. Üçüncü nokta da şu; Kürt siyasi hareketinin “oradaki nüfus dengelerini değiştirme amacıyla mı yapılıyor?” sorusu var. Bu önemli bir sorudur. Çünkü önümüzdeki öngörülebilir bir zaman diliminde Suriyeli mülteciler Türkiye’den de, Ürdün’den de, Lübnan’dan da kolay kolay ayrılamazlar. Nedeni iç savaşın bitmemiş olması ama aynı zamanda ülkenin yerle bir olmuş olması. 

“Suriyeliler için Vatandaşlık verilebilir”

Türkiye’de mültecilerin ‘misafir’ kabul edildiğini düşünürsek, burada yaşayan mültecilerin statüsü ne olacak? 

İltica kurumu olmayan, iltica konusunda deneyimi ve kurumsal hafızası olmayan Türkiye’nin, Suriyeliler konusunda alabileceği en makul karar, vatandaşlık vermektir. Bunun pek çok örneği vardır. 

Mültecilerin buradaki hayatlarını garantiye almanın yolu budur kanaatimce.  
Müktesebatta 19. yüzyıldan bu yana, Balkanlardan ve Kafkaslardan gelenlere vatandaşlık verilmesi var.  19 yüzyılda gelenler, Osmanlılaştırılırlar veya Türkleştirilirler. Ama aynı zamanda yerleştirildikleri bölgelerdeki Gayrimüslim nüfusa rakip hatta düşman hale gelirler. Yani vatandaşlık verirken çok  dikkatli olmak lazım, sadece belli bölgelerde iskan olmaması lazım, dağıtılmaları gerekir. 

Suriyelilerden bahsediyoruz ama mülteci statüsü olmadan Türkiye’de yaşayan pek çok göçmen var. Bahsettiğiniz vatandaşlık onları da kapsar mı?

Sanmıyorum. Burada belirleyici faktör Sünniliktir. 

Anlaşmada, Türkiye’ye ‘yeni göç yollarının açılmasını engelleme’ görevi de veriliyor. Bu mümkün olabilir mi?

Çok zor. Göç teorisinin altın kurallarından biridir: hareket edebilen bir canlı kendini güvende hissetmiyorsa kaçar. Kimse engelleyemez. 

Uluslararası insan hakları kuruluşları anlaşmanın uygulanamaz olduğunu düşünüyor ama yürürlüğe girdi neticede. Yapılabilecek birşey var mı?
Uygulamaya bakalım, ilkbaharda, yazın ne olacak? Ben bunun  uygulanabilir olmadığını düşünüyorum. Geri yollama mümkün değildir.

Uygulanamazsa Türkiye’nin müeyyidesi ne olur? 

Onu da, başta Sayın Merkel olmak üzere, imza atanlar düşünsün. 

"Türkiye Güvenli bir Ülke değil"
Bill Frelick 
HRW Mülteci Programı Direktörü


Bill Frelick

Türkiye-AB geri kabul anlaşmasının uluslararası insani hukukuna aykırı olduğunu açıklayan örgütler arasında İnsan Hakları İzleme Örgütü de (HRW) bulunuyor. Örgütün Mülteci Hakları Programı Direktörü Bill Frelick, Agos’un sorularını cevapladı. Geri kabul anlaşmasının yürürlüğe girmesinin ardından mültecilere yönelik baskının arttığı Yunanistan’da göçmenlerin tutulduğu merkezlere erişimlerinin olmadığını belirten Frelick, bölgedeki mülteciler ve insan hakları örgütlerinden aldıkları bilgilere göre durumun kötü olduğunu belirtiyor. 

Sığınmacıların bekletildiği yerlerden biri olan Pire Limanı’nda yaklaşık 5 bin kadın, çocuk ve erkek, sağlıklı olmayan koşullarda bekleme alanlarında, çadırlarda ya da kamyon altlarında kalıyor. Hiçbir resmi yetkilinin olmadığı bölgede, kamptaki gündelik ihtiyaçları gönüllüler sağlıyor. 
 
Anlaşmanın, göçmenlerin toplu olarak ihraç edilmesine kapı aralayacağı insan hakları örgütleri tarafından eleştiriliyor. Bill Frelick’in aktardığı kadarıyla sürecin yasallığı başlı başına bir muamma: “Anlaşmayla ilgili esas sorun şu: bu plan, "Türkiye'den Yunan adalarına usulsüz bir şekilde geçen tüm yeni göçmenlerin" geri dönmesini gerektiriyor ama aynı zamanda da bu geri dönüşlerin "AB yasaları ve uluslararası yasalarla tam uyum içinde gerçekleşeceğini, bu yüzden de toplu ihraçların yaşanmayacağını" iddia ediyor. Fakat sonuç önceden belirlenmişse, sığınma taleplerinin bireysel olarak değerlendirilmesinin ne ölçüde yasal olabileceğinden emin değiliz. 

Peki Türkiye mülteciler için güvenli bir ülke mi? Frelick bu soruya ‘Türkiye’nin uluslararası standartlarla uyumlu, güvenli bir üçüncü olarak görülebileceğini düşünmüyoruz’ cevabını verip ekliyor: “Türkiye’yi yakın zamanda terk etmiş olan mülteci ve göçmenlerle yaptığımız mülakatlar gösteriyor ki ülkedeki koşullar pek çoğu için kabul edilebilir değil. Ayrıca Türkiye’nin, Yunanistan’dan kitlesel olarak gelecek göçmenleri kabul edebilecek ve onlara düzgün koşullar sağlayabilecek bir hazırlığı da yok.”


***