ABD Çöküyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD Çöküyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2019 Cumartesi

ABD Çöküyor..

ABD Çöküyor.. 






Prof.Dr.Sait Yılmaz 
05 Mayıs 2018 




 ABD’yi kuranlar sanıldığı gibi demokrasi hayranı değil hatta düşmanıydılar. Thomas Jefferson’a göre; “Demokrasi %51’in %49’a tahakkümü” idi. Jefferson’un partisi bölününce Cumhuriyetçi ve Demokratlar ortaya çıktı. Andrew Jackson’un yüzlerce kölesi vardı ve onlara çok kötü davranıyordu. Kölelik, gerekli bir kötülük olarak görülüyordu. 1820’lerde Jackson’un Demokratları, ilerici ve eşitlik savunucuları idi. Azınlıklar ve yoksullara hitap etmeyi hedefliyorlardı. Lincoln’ün Cumhuriyetçileri ise kölelik ve ırkçılık karşıtı ama zenginlerin 
partisi idi. 1865’de köleliğin kaldırılması Lincoln’ün ölümüne neden oldu. Beyaz Irkçı Klu Klu Klax, Demokratların ırkçı gizli ordusudur. Woodrow Wilson, Klu Klu Klax’ların hayranı idi. 

Lyndon Johnson, zencilere hep Demokratlara oy vermesini sağlayacak bazı haklar vermek istemişti. ABD’de hala kartları sermaye-medya tekelini elinde tutan zenginler dağıtıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri Batı dünyasının lideri olan ABD, uzun zamandır yalpalıyor, güç kaybediyor. Amerika’nın kuruluşundan beri var olan derin hastalıkları gittikçe bağışıklığının 
azalması nedeni ile ani bir ölüme yol açabilir. 

 ABD’nin Derin Hastalığı; Anayasal Plutokrasi 

Amerika iddia edildiği ya da sanıldığı gibi ‘demokrasi’ değil, seçimle işbaşına gelen temsilcilerin çıkardığı yasalar çerçevesinde hukukun üstünlüğüne dayalı ‘anayasal bir cumhuriyet’tir. Noam Chomsky, Anayasayı yazan James Madison’ın modelini eleştirerek, "1787'de ABD Anayasa Konferansı'nda James Madison'ın vurguladığı şekilde ABD, zengin azınlığı çoğunluktan korumak ilkesi üzerine kurulmuştur” demektedir. Anayasa yazıldığı dönemde Amerika, adaletsiz ve eşitliksiz bir kaos içindeydi ve ülkenin kurucuları bu durumdan en çok faydalananlardı. İktidar koltukları imtiyazlılara hegemonyaları bitmeyecek şekilde açılırken bunun teminatı olan anayasa değiştirilemez hale getirildi. Amerikan rejimi bir demokrasi değil hegemonyayı elinde tutan zenginler tarafından yönetilen, onlara hizmet eden ve nesilden nesile geçen bir tür ‘plutokrasi’ dir. 




ABD vatandaşları sözde temsilci demokrasi adına bu sistemde oy vermeye devam etmekte ancak bu sistem gerçekte onlara hizmet etmek için kurgulanmamıştır. Ülkedeki değişimler güç, zenginlik ve imtiyaz peşinde koşan plutokratlar tarafından belirlenmektedir. 

Seçimler, resmi daireler ve hükümetin icraatları diğer eşyalar gibi bu elit tabaka tarafından satın alınmaktadır. İki büyük parti özellikle ikincil konularda farklı görüşlere sahip gibi gözüküyor olsa da ikisinin de mevcut plutokrasiyi değiştirmeye niyeti yoktur. Özetle Amerika için problem hangi partinin hükümette olduğu değil, yönetimin dizaynında, çalışmasında ve güçler 
dağılımındadır. Seçim sonuçları her zaman adaletsiz bir toplum düzeni, ekonomik olarak iyi kesimin yükün çoğunu taşıyan alttaki kesim tarafından sürekli olarak sübvanse edildiği kısır değişmez bir yazgı yaratmaktadır. 

Senato ve Kongre kampanyalarına para verenlerin arkasında olanlar destekledikleri Kongre üyeleri ve Senatörleri yaptıkları sözleşmeler karşılığı yönlendirirler. Temsilciler tüm nüfusu değil onlara en çok çalışan zenginleri öncelikle ve en iyi şekilde temsil eder. Yoksulluk, suç, şiddet, sağlık güvencesi olmamak, işsizlik, evsizlik, hırsızlık, fazla çalışma, boşanma, göç, uyuşturucu kullanımı, fahişelik, yalnızlık, rüşvet, ahlaksızlık gibi aklınıza gelebilecek tüm 
sosyal hastalıkların nedeni plutokrasinin sonuçlarıdır. Amerika anayasası nedeni ile daha doğarken edindiği hayati bir hastalığa sahiptir ve bu yüzeysel bazı tedavilerle iyileşemez yani hastanın hayatını kurtaracak derin bir ameliyata ihtiyaç bulunmaktadır. Bu ameliyatın anlamı aristokratların yazdığı anayasayı doğru bir şekilde değiştirerek ülkede güçler dengesini yeniden düzenlemektir. 

 İki Partili Sistem ve Yeni Otoritercilik., 

Amerikan seçimlerinde ancak iki büyük partinin birinden aday olduğunuz takdirde seçilme şansınız yüksektir ve bu adaylık için büyük bir para gücüne ihtiyacınız vardır. Bu konu seçmenler için de önemlidir; yani zengin ve yerinizi koruyacağınız inancı seçmenin sizi seçmesini kolaylaştırır. Güçlü adaylar seçimlerde öne çıkmak için milyonlarca dolar harcamak zorundadır. Böylece seçilenler ile ona destek olanlar arasında sıkı bir bağ oluşur. Kişiler ve özel 
şirketler siyasi mücadelenin tarafı olurlar. Bu durumda demokrasi açısından özgür basın ve medyanın konumu sorgulanır hale gelmekte ve bu durum ‘yeni otoritercilik’ olarak adlandırılmaktadır. Büyük paralar ile seçimleri kazananların üzerinde zenginlerin hegemonyası olduğundan ortaya çıkan hükümet her zaman paranın satın alabileceği en iyi iktidardır. Yeni otoritercilik’in çıkar çekişmeleri içinde siyasi partiler, çıkar grupları, şirketler ve medya bulunur ve bunlar seçim zamanında doğru çözüm yollarını değil, paraya (zenginliğe) ulaşmak için doğru kişiyi bulmaya çalışır. 

Güvenlik güçleri ve iktidar vatandaşı evcilleştirirken, dışarıdaki kötülerden korkmayı sağlar. Liberaller, sosyalistler, sendikalar, bağımsız muhabirler hedef haline gelir, sesleri yok edilir. Onların yerini şirket kontrollü akademisyenler, medya ve hükümet görevlileri alır. Tek taraflı görüşler milliyetçilik ve yurtseverlik ile duyguları ile işlenir. Yurtsever vatandaş; işini kaybetmek ve terörizm tehdidi ile korkutulur, devlet ve ordunun desteklenmesi için güdülenir. 




Yıllık 1 trilyon dolarlık savunma harcaması sorgulanmaz. Askeri ve istihbarat teşkilleri hükümetin bir parçası değilmiş gibi onların üstünde tutulur ve halkın bunları tartışmasına izin verilmez. Özel hayat üstünde devlet kontrolü her gün daha da artarken vatandaştan sadece koyun gibi itaat etmesi istenir. Bazı sembollerin ve mitlerin arkasına saklanarak kolektif kimlik korunmaya çalışılır, bu aslında gerçekte olmayan Amerika illüzyonudur. Hükümet ve yargı gerçek bir bağımsızlığa sahip değildir. 

Amerikan sistemindeki problemin temelinde para, güç ve etki döngüsü yatmaktadır. 

Politikacıları satın almak için kullanılan para seçildikten sonra onları seçtirenlere vergi verenlerin cebinden geri döner. Her modern seçim kampanyası bu döngü ile biter. Seçilen bu döngüye girer ve yapılan iyiliği ödeyerek döngüyü tamamlar. Kısaca, kim seçilirse seçilsin konuşan paradır. Hiçbir ses cüzdandan daha kuvvetli değildir ve yapılması gereken parayı konuşacak ağza koymaktır. Amerikan medyasının %80’ini beş medya grubu kontrol etmektedir. Yargı mensuplarının atanması ABD Başkanı’na kendi ideolojisini uygulama imkânı tanımaktadır. Amerika’daki yönetici sınıf; silahlı kuvvetler ve diğer devlet güçleri üstünde tekel sahibi mutlak bir siyasi güce sahip bir gücün diktatörlüğü dür. Ülkenin polisi canınıza, özgürlüğünüze ve mülkiyetinize suçlulardan daha büyük bir tehdittir. Amerika’da dünyanın herhangi bir ülkesinden çok daha fazla siyasi mahkûm vardır. Hapishaneler gelişen bir endüstridir. 

Sonuç Yerine., 

Amerika’yı övmek isteyenler işe yeni fikirlere açık olması ile başlarlar. Ancak, 
Amerika’da demokrasi sadece bir masaldır ve gerçekten demokratik olarak adlandırılabilecek tek bir kurum dahi yoktur. Amerika’da işleyen bir demokrasi yoktur. Çoğunluğun fikri ne olursa olsun elit tabaka bildiğini okur, gerekirse medyayı kendi görüşlerini yayacak propaganda için kullanır. Bu aslında Amerika’nın ülke dışındaki müdahaleleri için gerekçe olarak kullandığı 
tiranlık düzeninin ta kendisidir. Bu tiranlık da tüm imparatorluk gibi yayılmacı amaçlar için vardır. Güçle tehdit etmek, vergi gelirlerini başkalarını desteklemek için kullanmak ve dünyanın en büyük silah tüccarı olmak bu tiranlığın ana kurgusudur. Amerikan anayasası ise bu imparatorluğun vicdanı değil vasıtasıdır. Son başkan Trump ise bu hastalıklı sistemin doğurduğu ama cehaleti ve kendini korunma içgüdüsü ile sistemi toptan yıkmaya neden olabilecek bir baş belasıdır. Amerika’yı çökertecek olan ne ekonomi ne de askeri yenilgidir; doğuştan hastalıklı düzeni ve kendi halkıdır. 


***