60.Yılında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
60.Yılında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2019 Çarşamba

60. YILINDA NATO VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ., BÖLÜM 6

60. YILINDA NATO VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ., BÖLÜM 6





NATO’nun tarihindeki en büyük zirvelerinden biri olan 2-4 Nisan 2008 Bükreş Zirvesi’nde 24 devlet başkanı, 26 hükümet başkanı ile 87 bakan yer almış, 26 “üye”, 23 “ortak” toplam 60 ülke katılmıştır. Genel olarak NATO’nun Rusya ile olan ilişkileri ve bunun yanında NATO’nun genişlemesiyle ilgili konular tartışılmıştır. 
Bu zirve, katılım sayısından da anlaşıldığı üzere dünya şartlarının değişimi ile birlikte NATO’nun kendisine yeni bir vizyon aramasıyla ortaya çıkan durumda, NATO’nun geleceğinin nasıl şekilleneceği yönünde genel bir hat çizmiştir. Zirve, Hırvatistan ve Arnavutluk’un ittifak üyeliğine resmen davet edilmesiyle sonuçlanmıştır.48 Fakat anayasal ismine yıllardan beri itiraz eden Yunanistan’ın tutumu yüzünden Makedonya, İttifak’ın üyeliğine davet edilememiştir. Makedonya konusunda başarısız olmakla birlikte, NATO’nun son genişlemesinin, Avrupa’daki demokrasi ve istikrarın, Balkanlar’a yayılması konusunda olumlu etki yapacağı söylenebilir. Ayrıca, NATO üyeliğinin, AB üyeliğinin bir ön adımı olarak algılanmasından dolayı, Bükreş’teki NATO zirvesinde üyeliğe davet edilen Hırvatistan ve Arnavutluk’un, AB’ye üye olma ihtimallerinin daha da kuvvetlendiğine inanılmaktadır.49 Bunun yanında, 
Arnavutluk ve Hırvatistan’ın NATO üyeliğine davet edilmiş olması, Bosna-Hersek’i de NATO üyeliği için reformların hızlandırması yönünde cesaretlendirebilir, zaten “Üyelik Eylem Planı”ndan bir önceki aşama olan “Yoğunlaştırılmış Diyalog Kararı” çıkmıştır. Daha sonra Kosova da aynı şekilde gündeme gelebilir. Bu durumda bir tek Sırbistan endişe kaynağı olarak kalmaya devam etmektedir. 

Bükreş Zirvesi’ni takiben 2-3 Aralık 2008’de NATO Dışişleri Bakanlarının bir araya gelmesiyle Brüksel’de gerçekleştirilen zirveye RusyaBatı ilişkileri damgasını vurmuştur. Kritik zirve sonrası, Ukrayna ve Gürcistan hayal kırıklığına uğramışlardır (üyeliklerine karşı çıkanlar: Almanya, Fransa, Hollanda). Toplantı öncesindeki ABD başkanlık seçimlerinin belirsizliği, dünyada yaşanan ekonomik kriz ve Rusya’nın Gürcistan’a yapmış olduğu müdahale, toplantıdan çıkan kararlar üstünde etkili olmuştur. Bu gerçekler altında toplantıdan, Ukrayna’daki siyasi belirsizliğin artması ve Gürcistan’da yaz aylarında meydana gelen çatışmalardan dolayı, bu ülkelerin üyeliğe giden yolda önemli bir aşama olan “Üyelik Eylem Planı”na dâhil edilmemesi kararı çıkmıştır.50 Bu noktada bir ülkenin NATO’ya üyelik sürecinin uzun bir zamana yayıldığını, yaklaşık 5 yıl sürdüğünü ve bu süreç içinde aday ülkenin, kendi ordusunu NATO standartlarına göre ayarlaması ve üyelik için diğer bazı şartları yerine getirmesinin beklendiğini belirtmek gerekmektedir. 

Ukrayna ve Gürcistan üzerinden yürütülen rekabetin yarardan çok zarar getirdiğini de yaşanan olaylar göstermiştir. Genişleme zora girmiş, Rusya ile diyalog kesilmiş, Kafkasya ve Karadeniz güvenliği alanında etkisiz kalınmıştır. Rusya-Batı arasındaki ilişki sonucu Ukrayna ve Gürcistan’ın üyelikleri ileri bir tarihe ertelenmiştir. Rusya bu olası üyelikleri kendini kuşatma ve enerji yollarını kontrol altına alma planları olarak yorumlamaktadır. 

60. Yılında NATO ve Türkiye İlişkileri 

NATO-Rusya ilişkileri kapsamında, Gürcistan savaşının NATO tarafından kabul edilemez olması sonucunda, ilişkiler kesilme noktasına kadar gelmiştir. Bükreş Zirvesi ile kesilme noktasına gelen NATO-Rusya ilişkileri yeniden başlamıştır. 

Bu noktada NATO içindeki ayrılan blokları da görmek mümkündür. Almanya ve Fransa’nın başını çektiği grup ile ABD arasında, Rusya ile olan ilişkilerin arttırılması konusunda farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılığın temelini ise Avrupa’nın enerji ihtiyacı oluşturmaktadır. Avrupa’nın gaz ihtiyacının büyük bir bölümü halen Rusya’dan karşılanmakta ve bu konu Rusya ile olan ilişkilerde etkili olmaktadır. Öte yandan, Rusya’nın 2007 yılında AKKA’dan 51 çekilmesi NATO içinde sıkıntı yaratmıştır. Özellikle Doğu Avrupa devletleri için güvenlik kaygıları oluşmaya başlamıştır. 

Bunlara ek olarak alınan önemli kararlardan biri de NATO’nun, Doğu Avrupa’da ABD tarafından kurulması planlanan füze kalkanı projesine destek vermesi olmuştur. Hâlihazırda ABD ve Polonya ile Çek Cumhuriyeti arasında füze kalkanı kurulması konusunda mutabakat anlaşmaları imzalanmıştır. NATO, bu sistemi Avrupa-Atlantik güvenliğinin bir parçası olarak tanımlamaya başlamış ve “Füze Kalkanı” konusunun 2009’da Krakow’da düzenlenecek Savunma Bakanları toplantısında kapsamlı bir şekilde ele alınacağını belirtmiştir. 2009’daki 
NATO Savunma Bakanları Toplantısı, 19-20 Şubat tarihlerinde, Polonya’nın Krakow şehrinde yapılmıştır. Toplantıda Afganistan, Ukrayna ve Gürcistan konuları görülmüş, ayrıca NATO Acil Mukabele Gücü’nün uygulamaları ve bu konudaki reformlar ele alınmıştır. Ukrayna’nın ve Gürcistan’ın savunma ve güvenlik konularındaki reformları ve ulusal güvenlik stratejileri gözden geçirilmiştir. Afganistan konusu yine özel önemini korumuştur. Alınan ve resmi nitelik taşımayan kararlar, 3-4 Nisan 2009’da yapılacak zirveye zemin oluşturmuştur.52 

NATO, Gürcistan krizi sonrası hem füze kalkanı projesi, hem de Rusya karşısındaki tavrı konusunda konumunu iyi tanımlamış görünmektedir. 
Görünen o ki, NATO, Rusya ile ilişkilerin iyileştirilmesi ve diyalogun başlatılmasına, doğuya doğru genişlemesi ve Karadeniz güvenliği gibi kritik konulara kıyasla daha kritik bir önem atfetmiştir. NATO, Rusya ile ilişkilerin, diğer birçok konuda sağlanacak ilerlemenin temelindeki faktör olduğunun farkındadır. Ayrıca, küresel ekonomik krizin de etkisiyle ABD Başkanlık seçimleri sonrası Avrupa-Atlantik ittifakı üyeleri arasında, daha fazla çatışma ve gerginliğe yol açabilecek politikalardan vazgeçilmesi konusunda görüş birliğine varılmıştır. 
Son toplantıda Fransa’nın NATO’nun Askeri kanadına tekrar katılacağı hususu da netlik kazanmış ve bilahare Fransa tarafından bu konunun 3-4 Nisan 2009’daki NATO toplantısında resmiyet kazanacağı da ifade edilmiştir. 

Obama’nın gelişi ile diyalog konusuna verilen önem çerçevesinde, Füze Kalkanı Projesinde bir kısım yumuşatıcı yaklaşımlara karşılık, Rusya’nın Orta Asya’da terörle mücadelede ABD ve NATO’ya destek vereceğine ilişkin açıklamaları NATO-Rusya arasındaki diyalogun yeniden tesis edileceğini belirten gelişmeler olarak dikkat çekmektedir. Ancak Rusya’nın Orta Asya’da etkinliğini yeniden sağlaması ve sürdürmesi için Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan ile yaptığı ve askeri güç oluşturmasının ön plana 
çıktığı antlaşma da göz ardı edilmemelidir. 

5 Mart 2009’da Brüksel’de yapılan Dışişleri Bakanları toplantısında da genelde aynı konular üzerinde durulmuş, NATO-Rusya ilişkileri yeniden başlamış, Afganistan için geniş kapsamlı bir toplantı yapılması ve bu toplantıya İran’ın da davet edilmesi kararlaştırılmıştır.53 

14. NATO’nun Geleceğine İlişkin Öngörüler ve Türkiye

NATO kolektif savunma örgütü işlevini genişleterek, kolektif güvenlik örgütü haline dönüşmüştür. Bugün NATO, savunma konusunda sadece üye ülkelerin topraklarıyla sınırlı kalmamaktadır. Karmaşık durum ve tehditlere karşı koyma konusunda birincil rol oynamaktadır. 
NATO operasyonları artık Washington Antlaşması’nın 6. maddesinde tarif edilen Avrupa’dan ibaret savunma harekât alanıyla sınırlı değildir.54 NATO’nun Kuruluş Antlaşması’nda sorumluluk alanının kuzey Atlantik bölgesi ile sınırlandırılmış olması ve NATO’nun sadece kendi topraklarını savunma ile görevli olması nedeniyle, NATO’nun alan dışında yapacağı faaliyetler uluslararası hukuk 
açısından sakınca yaratmaktadır. Bu nedenle NATO’nun yeni açılımları doğrultusunda NATO Antlaşması’nın yeni durumlara uyumlu 
hale getirilme ihtiyacı bulunmaktadır. 55 

    ABD’nin, küresel ortaklara duyduğu ihtiyaç nedeniyle önümüzdeki dönemde diplomasiye, hukuka, ikili ilişkilere, uluslararası kuruluşlara, Transatlantik ilişkilerin geliştirilmesine ve NATO’ya daha fazla önem vermesi beklenmektedir. Güvenlik öncelikleri farklılık arz eden Avrupa’nın kendi güvenlik sistemi “Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası-AGSP”yi oluşturma çabalarını sürdüreceği, ancak yeterli kaynak ve ortak siyasi iradeyi sağlayamadığı için ABD ve NATO’ya olan ihtiyacının devam edeceği anlaşılmaktadır. 

    Günümüzde savunmanın uluslararası boyutu ele alınarak, Türkiye’nin, NATO ve AGSP ile ilişkilerini, kazanımları ve sahip olduğu ortak değerlere uygun bir içerik ve yapıda sürdürmesi akılcı olacaktır. Türkiye’nin Batı Avrupa Birliği’nden (BAB) kaynaklanan haklarını AGSP’de kullanamaması bir eksiklik ve aynı zamanda bir haksızlıktır. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) haksız bir şekilde AB’ye alınmasının sonucunda AGSP’de diğer NATO üyesi olan AB ülkeleri gibi haklar istemesi, problem yaratmaktadır. NATO ve AB Türkiye’ye GKRY ile ilgili konularda baskılarda bulunmaktadır. Türkiye’nin NATO üyesi olarak elinde bulundurduğu yetkileri, ulusal çıkarları istikametinde kullanmaya devam etmesi kadar doğal bir durum olmaz. Yakın gelecekte Transatlantik ilişkilerin tamiri yoluna gidilmesi, enerji güvenliğinde Türkiye’nin artan rolü, Ortadoğu’daki gelişmeler ve TSK barış gücü unsurlarının özellikle Afganistan ve 
diğer görev yerlerindeki başarıları Türkiye’nin jeopolitik önem ve işlevinin daha iyi algılanmasına ve Türkiye’ye yeni açılımlar yapmasına olanak sağlayacak gelişmeler olarak görülmektedir. 

Ancak uluslararası güvenlik anlaşmaları, Türkiye’nin egemen bir ülke olarak gerektiğinde bağımsız kararlar almasını da engellemeyecektir. 

    2006 Riga Zirvesi, imzalanan “Çerçeve Dokümanı ve Kapsamlı Politik Rehber” ile NATO’nun ABD önderliğinde, etkin ve nitelikli askeri kuvvetlere sahip, küresel siyasi güvenlik örgütü haline getirilme çabalarına sahne olmakla birlikte, önemli bazı Avrupa ülkelerinin ABD’ye istediği desteği tam olarak vermedikleri görülmektedir. Riga’yı takip eden yıllardaki toplantı ve zirvelerde de önemli bir değişiklik olmadığı görülmüştür. 

    NATO’nun küresel dönüşümü konusunda ittifak üyeleri arasında yoğun tartışmaların devam edeceği anlaşılmaktadır. Tek kutuplu dünya düzeninin bir müddet daha; fakat azalan bir etkinlikle devam edeceği, bu kapsamda ABD’nin gelecek 20–25 yılda tek kutuplu düzenin önderliğini sürdüreceği beklenmektedir. Ancak ABD, başarılı olabilmek için Atlantik ötesi desteğe ihtiyaç duyacaktır. Atlantik ötesi ilişkilerdeki gelişmenin, dünyadaki gelecek barış ve güvenlik ortamına şekil verebileceği değerlendirilmektedir.56 Geleceğin uluslararası güvenlik ortamının şekillendirilmesinde NATO’nun etkinliğini biraz arttıracağı ve küresel sorunlarla ilgili bir örgüt haline dönüşeceği yönündeki öngörüler ağırlık kazanmaktadır.57 Ancak, 11 Eylül sonrası küresel ölçekte bir güvenlik politikası takip eden ABD’nin, yine kendi politikaları çerçevesinde NATO’yu yönlendirme gayretleri içinde bulunması bir kısım ittifak üyelerinde rahatsızlık yaratmaktadır. 

Riga’da imzalanan “Çerçeve Dokumanı ve Kapsamlı Politik Rehber” ile NATO’nun, etkin ve nitelikli askeri kuvvetlere ve küresel sorumluluklara sahip, siyasi güvenlik örgütü olmaya yöneldiği anlaşılmaktadır. ABD’nin bu sürecin önderliğini yapıp yapamayacağını zaman gösterecektir. NATO’nun geleceği ile Afganistan’daki harekât ve buradaki başarı arasında bir bağlantı kurulmuş durumdadır. 

Afganistan’da yaşanabilecek olası bir başarısızlık durumunda; NATO’nun ileride küresel bir örgüte dönüşmesi ihtimalinin olmadığı, alan dışı kullanımların NATO’ya yük getirdiği ve NATO’nun yeni görevleri ışığında yeniden yapılanmaya gitmesi gerektiği 58 gibi hususlar ön plana çıkabilecektir. 

Avrupa’ya baktığımızda, yakın gelecekte Avrupa ülkelerinin ABD ve NATO’nun katkısı ve desteği olmadan savunma ve güvenliklerini arzu edilen düzeyde sağlayamayacaklarını bildikleri halde, uyguladıkları ABD politikalarından dolayı 
olumsuz davranışlarını sürdürdükleri de görülmektedir. 

2007 ve 2008 Zirvelerinden çıkan sonuçlara ve eylem planlarına baktığımızda yakın gelecek içinde NATO’da, Füze Kalkanı Projesinin gerçekleştirilmesi, Rusya ile olan ilişkilerin geliştirilmesi, küresel terörizmle mücadele, Ukrayna, Gürcistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova ile genişleme, Deniz Haydutluğunu Önleme, Akdeniz Diyalogu gibi İttifak dışı ülkelerle ortaklık ve işbirliğinin geliştirilmesi 
faaliyetleri gibi hem siyasi hem de askeri konularda yeni kararların alınacağı ve yeni stratejilerin oluşturulacağını söylemek mümkündür. 

Günümüzde ortak bir tehdit olmadığı için 5. madde’nin uygulanmasında sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Afganistan buna bir örnek teşkil etmektedir. Birçok ülke, halkına Afganistan’a neden çarpışmaya gidildiğini izahta güçlük çekmektedir. Bu nedenle NATO, operasyonların gerekliliği konusunda ülke kamuoylarını ikna edebilecek “insanlığın, demokrasinin, barışın, istikrarın sağlanması ve korunmasının, düzensizliğin ortadan kaldırılmasının önemi, düzensizlik ve istikrarsızlığın kendi ülkelerine de yansıyabileceği ve tedbir alınması gerektiğinin izahı gibi” argümanlar ve formüller üzerinde çalışmalıdır.59 

3-4 Nisan 2009 tarihlerinde Fransa’nın Strasbourg ve Almanya’nın Kehl komşu kentlerinde NATO’nun 60. Yılının da kutlanacağı bir zirve gerçekleştirilecektir. Zirvenin Fransa ve Almanya’da ortaklaşa yapılıyor oluşu, Fransa-Almanya dayanışması şeklinde de al-gılanabilmektedir. Bu zirve ile NATO’lu müttefiklerin devlet ve hükümet başkanları bir araya geleceklerdir. ABD Başkanı Obama’nın 
da ilk defa katılacağı zirvede Arnavutluk ve Hırvatistan’ın üyelikleri onaylanacak tır. Böylece 26 olan üye sayısı 28’e ulaşmış olacaktır.60 
Fransa’nın askeri kanada dönmesi konusu da bu zirvede önemli bir konu olarak ele alınacaktır. 

Geleceğe yönelik yeni bir konu da “Çoklu Gelecek Projesi”dir. Çoklu Gelecek Projesinin amacı, güvenlik boyutunda geleceği anlamak, tartışmak, NATO üyesi ülkeler arasında işbirliğini geliştirmek, savunma planlamaları yapmak olarak belirtilmiştir. Projenin şekillendiricileri ise uluslararası ihtilaf, ekonomik entegrasyon, asimetri, devlet kapasitesi, kaynak paylaşımı, ideolojik mücadele, iklim değişikliği, teknoloji kullanımı ve demografik gelişmelerdir.61 

Geleceğe yönelik bir başka strateji ise NATO’nun yayılmacılığı esas alacak yeniplanlamalarıdır. Amaç, açıkça ifade edilmese de ABD jeostratejik girişimlerine Avrupa’nın katkısını genişletmek, enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol altına almak, yükselen güçler Rusya ve Çin’i çevrelemektir. Bu amaçlara ulaşabilmek için de ABD, NATO ve AB ara-sındaki işbirliğinin güçlendirileceği ve rekabetin ortadan kaldırılmasına ilişkin adımlar atılacağı anlaşılmaktadır. Proaktif stratejinin benimsenmesi öngörülürken, nükleer önleyici darbe konsepti de bu stratejiye dâhil edilmektedir. 

Geleceğe ilişkin NATO’nun taahhütleri gittikçe artmakta, hatta birçok konu BM’nin sorumluluk sahasına girmektedir. NATO artık alan dışına çıkmıştır. 
Bu durum akıllara NATO’nun BM’nin yerine geçmekte olduğuna dair şüpheler yaratmaktadır. Adının Kuzey “Atlantik Paktı” mı, yoksa “Ortak Güvenlik 
Paktı” mı, olduğu, hâlihazırdaki isminin bile artık mevcut durumu yansıtmadığına ilişkin değerlendirmeler de yapılmaktadır.62 

ABD’nin güvenlik stratejisi bağlamında NATO’nun merkezi bir rol oynamaya devam etmesini arzu ettiği, ancak bunun AB’nin güvenlik ve savunma alanındaki hamlelerini engelleme anlamına gelmeyeceği düşünülmektedir. Atlantik’in iki yakasına egemen olan “ekonomik, politik ve sosyo-kültürel çok boyutlu etkileşim ve analiz yeteneğinin” Transatlantik ilişkilerin geliştirilmesine olumlu katkıları olacağı değerlendirilmektedir.63 

Türkiye’nin, 21. yüzyılda büyük devletlerin çıkar çatışmalarının yaşandığı bölgesel krizlerin merkezinde yer alan bir devlet olarak, bu krizlerden etkilenmemesi, güvenliğini sağlayabilmesi ve bölgede etkili olabilmesi için NATO ve AGSP açılımlarında politik ve askeri olarak etkili bir şekilde yer alması önem arz etmektedir. Ancak bu hususun kendi insiyatifi ile oluşturabileceği bölgesel ve küresel ilişkilere engel teşkil etmemesi de en az bunun kadar önemlidir. 

Uluslararası ortamın önümüzdeki 25-30 yıl içinde tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru bir değişim süreci yaşayacağı, bu kapsamda Rusya, Çin, Hindistan ve bir ölçüde de Japonya’nın bu kutupları oluşturabileceği, AB’nin bir kutup olabilme niteliğinin zayıf bir ihtimal olduğu düşünülmektedir. NATO’nun da AB gibi genişlemesini sürekli tutması halinde ve ABD etkisi de azaldıkça 
karar alma sürecinde karşılaşacağı sıkıntılar nedeniyle önceki gücünü muhafaza edebileceği konusunda tereddütler bulunmaktadır. 

Özellikle NATO’nun barış adına alan dışına çıkması, BM kontrolünde olmadığı takdirde önemli sıkıntılar yaratabilecektir. 

Bu nedenle Türkiye’nin NATO ile olan ilişkilerinin yanında diğer faktörleri de gözetmesinde yarar görülmektedir. Ancak yine de Atlantik ötesi ilişkilerin ve bu çerçevede NATO’nun temel güvenlik platformu olarak güçlendirilmesinin Türkiye’nin çıkarlarına uygun düştüğü varsayılmaktadır. 

     NATO içerisinde karar alma süreçlerini incelediğimizde üye 26 ülkenin de eşit oy hakkı olduğu ve kararların oybirliği ile alındığı bilinmektedir, Türkiye’nin de bu karar alma mekanizması içerisinde kendi ulusal çıkarlarına ters düşen bir kararın çıkmasını tek başına engelleme gücüne sahip olduğu da bilinen bir gerçektir. Karar alma sürecinde 25 ülkenin diğer ülkeden daha güçlü, daha yetkili 
olduğu söylenemez. Oy birliği mekanizmasının böyle bir avantajı vardır. 

Asıl önemli olan husus Türkiye’nin ne istediğini ve ne istemediğini tam olarak ortaya koymasıdır. Bunun özünde dış politika konularında karar alma mekanizması içerisinde görevli olan makamların mutabakat içinde olması yatmaktadır. 

     Eğer bu sağlanırsa, NATO içerisinde Türkiye, kendini daha iyi bir şekilde ifade edebilme olanağını bulabilecek ve NATO platformuna getirmek istediği konuları, ittifak ülkeleriyle müzakere edebilme ortamı yakalayabilecektir. Bu konuda Türkiye’nin Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde takınacağı tavır bir örnek olarak verilebilir. Fransa, Türkiye’nin AB müzakere sürecini tıkayan, 
Parlamentosunda Ermeni soykırımını kabul eden, İkinci Körfez Savaşında Patriot füzelerinin Türkiye’ye gelmesini önlemeye çalışan ve diğer çeşitli konularda da Türkiye aleyhine hareket eden bir ülke konumundadır. Fransa, askeri kanada dönmesinin yanında Virginia ve Madrid’deki komutanlıkların da kendisine verilmesi istemektedir. Türkiye bu hassasiyetleri, Fransa’nın askeri kanada dönmesinde doğrudan veya dolaylı bir şekilde gündeme getirilebilir ve tavrını gelişecek ortama göre ulusal çıkarlarımız yönünde gösterebilir. 

Diğer taraftan, ulusal çıkarları göz ardı etmeksizin NATO’nun etkisizleştirilmesi yerine güçlendirilmesi, aynı ortak değerleri taşıyan üye ülkelerin güvenlik ihtiyaçlarına katkı sağlayan bir siyasi-askeri güvenlik örgütü olarak geliştirilmesinde yarar görülmektedir. 

Atlantik ötesi ilişkilerin tamir edilmesi, Türkiye’nin jeopolitik önem ve işlevinin daha iyi algılanmasına ve uluslararası güvenliğe katkısının daha iyi değerlendirilmesine yardımcı olacaktır. Türkiye, NATO’yu Transatlantik ilişkilerin temel politik askeri yapısı olarak görmektedir.64 

Bu nedenle henüz bu ittifakın yerini doldurabilecek köklü bir yapı bulunmadığın dan, NATO İttifakı’na önem vermeye devam etmektedir. Ancak diğer taraftan NATO’nun ve dünyadaki tehdit algılamalarının, Türkiye’nin bu ittifaka girdiği ortamda olmadığı, Soğuk Savaşı müteakip ittifakın daha çok ABD amaçlarına uygun hareket ettiği, Türkiye’nin bu ittifaka eskisi gibi ihtiyacı bulunmadığı, bu nedenle NATO’ya sadakat derecesinde bir bağlılığın ve bağımlılığın olmasına gerek olmadığı, NATO konusunun denge politikaları çerçevesinde yürütülmesinin Türkiye’nin menfaatlerine daha uygun olacağı da değerlendirilmektedir. 

     Türkiye’nin NATO’ya fazla güvenmeden, ancak NATO’nun içinde kalarak ulusal çıkarlarına uygun hareket etmesi, NATO’yu ülkelerle çeşitli konuları müzakere edebilecek, istikrarlı ve geniş bir platform olarak görmesi, çıkarlarına uygun olmayan konularda “veto” hakkını kullanması veya bunun karşılığında başka bir çıkar sağlaması uygun bir yaklaşım tarzı olacaktır. Türkiye’nin bundan sonra kendisini merkeze alan, çevre ülkeleri, Rusya Federasyonu, Kafkasya, Orta Asya ve hatta Şangay İşbirliği Örgütü ile diyalog içinde olan çok taraflı bir dış politika uygulamasının yararlı olacağı kıymetlendirilmektedir. 

Güvenlik politikalarının da NATO’yu dışlamadan ancak yukarıdaki çerçevede ele almasının ve yürütülmesinin gerekli olduğuna inanılmaktadır. 

DİPNOTLAR;

1 Yılmaz Tezkan, Siyaset, Strateji ve Milli Güvenlik, Ülke Kitapları, İstanbul, 2000, s. 36-39. 
2 Turan Moralı’nın “NATO Stratejisindeki Değişim ve Gelişmeler” konulu, 11 Mayıs 2004 tarihli, ASAM 24. Jeopolitik Tartışma Toplantısı’nda yaptığı 
   konuşmasından, s. 10. 
3 Ali Karaosmanoğlu’nun “NATO Stratejisindeki Değişim ve Gelişimler” konulu, 11 Mayıs 2004 tarihli, ASAM 24. Jeopolitik Tartışma Toplantısı’nda 
   yaptığı konuşmasından, s. 10. 
4 Armağan Kuloğlu ve Fatma Elif Salkaya, “ Büyük Orta Doğu Projesi ve Türkiye”, Stratejik Analiz, Cilt 4, No.48, Nisan 2004, s. 25. 
5 Ibid, s. 23. 
6 Serhat Erkmen, “ABD, Büyük Orta Doğu ve Türkiye”, Stratejik Analiz, Cilt 5, sayı 52, Ağustos 2004, s.25. 
7 Armağan Kuloğlu ve Fatma Elif Salkaya, “Büyük Ortadoğu Projesi …” , s. 27. 
8 Serhat Erkmen, “ABD, Büyük Ortadoğu …” , s. 26. 
9 Armağan Kuloğlu ve Fatma Elif Salkaya, “Büyük Ortadoğu Projesi …” , s. 28. 
10 Armağan Kuloğlu, “NATO’nun Doğu’ya Doğru Genişlemesi, Değişen NATO ve Bu Değişimde Enerjinin Rolü” , Stratejik Analiz, Cilt 5, No. 54, Ekim 2004, s. 49-54. 
11 Tom Barry, “Long Live NATO” , 2 Nisan 2004, 
http://www.lewrockwell.corvorig4/barry-tom4.html, (Son Erişim Tarihi) 25 Nisan 2004. 
12 Richard Haass, “The New Middle East”, Kasım/Aralık 2006, 
http://www.foreignaffairs.org/20061101faessay85601/ richard-n-haass/the-new-middle-east.html, (Son Erişim Tarihi) 25 Şubat 2009. 
13 George Friedman, “Obama Enters the Great Game”, 19 Ocak 2009, 
http://www.stratfor.com/weekly/20090119_ obama_enters_great_game, (Son Erişim Tarihi) 5 Şubat 2009. 
14 Ibid. 
15 Reuters, “US send more troops to flagging Afghan War”, 19 Şubat 2009, 
http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=11033563, (Son Erişim Tarihi) 19 Şubat 2009. 
16 George Friedman, “Obama Enters the Great …”, 19 Ocak 2009. 
17 Nerdun Hacıoğlu, “Rus işi NATO”, 6 Şubat 2009, 
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10939845&tarih=2009-02-06 , (Son Erişim Tarihi) 7 Şubat 2009. 
18 NATO Genel Sekreter Yardımcısı Jean François Bureau’nun 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası 
    Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından. 
19 Armağan Kuloğlu, “Obama Yönetiminin Afganistan’da Başarı Şansı”, 30 Aralık 2008, 
http://www.globalstrateji.org/TUR/Icerik_Detay.ASP?Icerik=1691, (Son Erişim Tarihi) 5 Ocak 2009. 
20 UN Security Council Resolution 1559, 2 Eylül 2004, http://www.mideastweb.org/1559.htm., (Son Erişim Tarihi) 15 Şubat 2009. 
21 Presidents Meets with EU leaders, 22 Şubat 2005, 
http://www.euractiv.com/en/security/bush-visit-meetscautious-expectations/article-13574, (Son Erişim Tarihi) 25 Şubat 2005. 
22 Prof. Dr. Erol Manisalı, “Avrupa-Amerika Yakınlaşması ve Sistem”, Cumhuriyet, 11 Mart 2005. 
23 Bahadır Kaleağası, “Bush’tan sembolik ziyaret”, 11 Mart 2005, 
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=143242 , (Son Erişim Tarihi) 26 Şubat 2009. 
24 Merkez bölgesi olarak adlandırılan alan batıda Volga, doğuda Sibirya, güneyde Himayalar, kuzeyde Kuzey Buz Denizi arasında kalan alandır. 
    Ayrıntılı bilgi için bkz. Hüsmen Akdeniz, “ Jeopolitik ve Jeostratejik Teoriler Kapsamında 
    Küreselleşmenin Geleceği ve Türkiye”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, Yıl 1, No. 2, Eylül 2003. 
25 Armağan Kuloğlu ve Fatma Elif Salkaya, “Büyük Ortadoğu Projesi …”, s. 25. 
26 Nejdet Demiral, “Büyük Ortadoğu Projesinde Kafkasya”, 18 Mayıs 2004’te Boğaziçi Üniversitesinde sunulan tebliğden. 
27 Armağan Kuloğlu ve Fatma Elif Salkaya, “Büyük Ortadoğu Projesi …” , s. 25-26. 
28 TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Aydın’nın 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik 
    ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından. 
29 “Armağan Kuloğlu ile yapılan röportaj”, Cumhuriyet Gazetesi, 4 Temmuz 2004 
30 Ivan Scott, “Pentagon Report”, 24 Ağustos 2004, 
http://www.federalnewsradio.convindex.php?nid=90 , (Son Erişim Tarihi) 28 Ağustos 2004. 
31 Hasret Çomak, “Güvenliğin Yeni Boyutları, NATO ve Türkiye” konulu konferanstan, TASAM konferans salonu, 13 Mayıs 2006. 
32 Ibid. 
33 “NATO Savunma Bakanları Toplantısında, Afganistan konusunda uzlaşma sağlandı”10 Ekim 2008, 
http://www.netgazete.com/newsdetail.aspx?nID=534649. (Son Erişim Tarihi) 27 Şubat 2009. 
34 “NATO toplantısı Brüksel’de başladı”, 14.05.2008, 
http://www.guncel.net/gundem/dunya/2008/05/14/, (Son Erişim Tarihi) 27 Şubat 2009. 
35 NATO Genel Sekreteri Lord Robertson’dan Milliyet’e açıklamalar “Terör hiçbir zaman başarıya ulaşamayacak”,Milliyet, 13 Mayıs 2006. 
36 Gnkur. Bşk. Org. Hilmi Özkök’ün Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi Açış Konuşmasından, Ankara, 28 Haziran 2005. 
37 NATO Gen. Sek. Colston’un Ankara Bilkent Otel’deki “Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği” başlıklı sempozyumundaki konuşmasından, 24 Mart 2006 . 
38 BBC Turkish.com “Sofya’daki NATO zirvesi sona erdi” , 28 Nisan 2006, 
http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2006/04/060428_nato.shtml, (Son Erişim tarihi) 24 Şubat 2009. 
39 Fatih Karaosmanoğlu, “İttifak vizyonunu yeniledi”, 7 Temmuz 2004, 
www.radikal.com.tr/haber.php? haberno 121483, (Son Erişim Tarihi) 20 Şubat 2009. 
40 Gnkur. Bşk. Org. Hilmi Özkök’ün “ Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi Açış Konuşması”, 28 Haziran 2005 ve “Küresel Terörizm ve Uluslararası 
    İşbirliği Sempozyumu Açış Konuşması”ndan, 23 Mart 2006. 
41 Gökçen Oğan ve Ergun Mengi, “NATO’nun Afganistan Görevi ve Türkiye’nin Katkılarına Dair Bir Değerlendirme”, Stratejik Analiz, Sayı 98, Haziran 2008, s. 65-66. 
42 T.C. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından. 
43 Armağan Kuloğlu, “ABD Montrö’yü Yine Zorluyor”, 21 Ağustos 2008, 
http://www.globalstrateji.org/TUR/Icerik_Detay.ASP?Icerik=1573, (Son Erişim Tarihi) 18 Şubat 2009. 
44 Ibid. 
45 E. Büyükelçi CHP Milletvekili Dr. Onur Öymen’in 31 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından. 
46 Yılmaz Aklar, “Yeni Bush Yönetiminin Atlantik Ötesi (Trans Atlantik) İlişkilerinin Değerlendirilmesi”, Stratejik Analiz, Cilt 6, Sayı 61, Mayıs 2005, s. 57. 
47 Yılmaz Aklar, “NATO Riga Zirvesi: Ne NATO’yla, ne de NATO’suz”, Stratejik Analiz, cilt 7, sayı 81, Ocak 2007, s. 62. 
48 Erhan Türbeder, “NATO Bükreş Zirvesi ve Balkanlar”, Stratejik Analiz, cilt 9, sayı 91, Mayıs 2008, s. 6-7. 
49 Erhan Türbedar, “NATO Bükreş Zirvesi ve Balkanlar”, Stratejik Analiz, cilt 9, sayı 91, Mayıs 2008, s. 6-7. 
50 Habibe Kader, “NATO Toplantısı Sonrası Notlar”, 8 Aralık 2008,www.usakgundem.com. , (Son Erişim Tarihi) 24 Ocak 2009. 
51 Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması 
52 “NATO Savunma Bakanları Polonya’nın Krakow şehrindeki toplantısında bugün NATO-Gürcistan komisyonu toplantısı yapıldı.”, 20 Şubat 2009, 
http://www.iha.com.tr/haber/Dunya/57661-H-4/Nato-gurcistan-toplantisibasladi,   (Son Erişim Tarihi) 22 Şubat 2009. 
53 “NATO’da Afgan Rüzgârı”, 6 Mart 2009, 
http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetayArsiv&ArticleID=1067705&Kategori=dunya&b=&ver=44, (Son Erişim Tarihi) 7 Mart 2009. 
54 Kurt Volker, ABD Dışişleri Bakanı Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Yardımcısı, “Atlantik Ötesi Güvenlik: NATO’nun Bugünkü Önemi Trans atlantic security:7
    The Importance of NATO Today” 23 Şubat 2006, 
http://www.state.gov/p/eur/rls/rm/2006/62073.htm.. (Son Erişim Tarihi) 25 Şubat 2006, s. 4. 
55 Yılmaz Aklar, “ NATO Riga Zirvesi: Ne NATO’yla, ne de NATO’suz”, Stratejik Analiz, cilt 7, sayı 81, Ocak 2007, s. 66. 
56 Zbigniew Brzeinski, Tercih, Çev. Cem Küçük, Ankara, İnkılâp kitapevi, 2005, Orijinal baskı, C2004,s. 269. 
57 Çağrı Erhan, “NATO Niçin Bir Küresel Örgüt Haline Gelmelidir”,Ocak 2004, 
http://www.stradigma.com/index.php?sayfa=makale&no=188, (Son Erişim Tarihi) 10 Şubat 2004. 
58 Nüzhet Kandemir, “Stratejik Öngörü 2023: Cumhuriyetin 100. yılında Dünya ve Türkiye”, Stratejik Analiz, Kasım 2006, sayı 79, s. 17-16. 
59 Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Semih İdiz’in 31 Ocak 2009 tarihinde yapılan 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği konferansındaki konuşmasından.. 
60 “NATO’nun 60. Yılı kutlamaları”, 9 Ocak 2008, www.aa.com.tr. , Anadolu Ajansı, (Son Erişim Tarihi) 10 Ocak 2008. 
61 Sinem Kaya, 28 Kasım 2008, Genelkurmay SAREM Bşk.lığı bünyesinde Çoklu Gelecek Projesi hakkında kurum için bilgi notu. 
62 Emekli Subaylar Derneği Bşk. E. Tümg.Rıza Küçükoğlu’nun 31 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki 
    konuşmasından . 
63 Yılmaz Aklar, “NATO Riga Zirvesi: Ne NATO’yla, ne de NATO’suz”, Stratejik Analiz, cilt7, sayı 81, Ocak 2007, s. 66. 
64 Ibid, s. 67. 

www.orsam.org.tr 


***

60. YILINDA NATO VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ., BÖLÜM 5

60. YILINDA NATO VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ., BÖLÜM 5




NATO Makamları ve Ülkeleri tarafından İnkâr edilse de bu yaklaşım bir Çifte Standarttır. 

11. Terörle Mücadelede Türkiye’nin Beklentileri Ülkeler coğrafyasına, teknolojisine, ekonomisine ve askeri gücüne güvenerek kendilerini terör 
tehdidi dışında görmemelidir. Devletler ve uluslararası kuruluşlar terörün objektif esaslara dayalı müşterek bir tarifini yapmalı, nitelikleri üzerinde mutabık kalmalı, ortak bir anlayışa sahip olmalıdır. Terörün dış politikanın bir aracı olarak görülmesinden vazgeçilmelidir. Bu kapsamda terörün desteklenmesine, terörizm karşısında sessiz kalınmasına ve milli çıkarın bir parçası olarak algılanmasına son verilmelidir. 
“Senin teröristin” “benim teröristim” ayırımı yapılmamalıdır. Terörü destekleyen ve besleyenler, bunun bir gün kendilerini de vuracağını akıllarından çıkarmamalıdır. 

Terörle mücadelede hiçbir ülkenin tek başına başarılı olamayacağı gerçeğinden hareketle mutlaka küresel düzeyde iş birliği yapılmalıdır. 

Bireyler, toplumlar ve ülkeler arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik uçurumların yarattığı asimetrik düzenin şiddet ve teröre zemin hazırladığı 
unutulmamalıdır. Terörle mücadelenin sadece silahla yapılamayacağı dikkate alınarak, terörün kaynağını ortadan kaldırmak maksadıyla sosyal, kültürel ve ekonomik tedbirlerin alınması için düzenlemeler yapılmalıdır. Mücadelenin sadece devlet organlarıyla yapılamayacağı, sivil toplum örgütleri ve medyanın kamuoyunu mücadeleye destek olması için yönlendirmesinin önemli bir konu olduğu bilinmelidir. 
Devletler ve uluslararası kuruluşlar terörle mücadelede gerekli olan siyasi kararlılığı güçlü bir şekilde ortaya koymalıdır. Mücadelede insani ve hukuki boyutlar da dikkate alınmalıdır. 

Diğer taraftan, terörle mücadele adı altında masum kitlelere zarar vermenin daha büyük şiddet ve nefret duygusu oluşturacağı unutulmamalıdır. 
Ortadoğu’da İsrail’in uygulamalarının buna bir örnek teşkil ettiği açıkça görülmektedir. 

Kuvvetli ile zayıfın mücadelesi, asimetrik güçlerin mücadelesi demektir. Güçsüz olanın elindeki tek seçeneğin terör yaratma olduğu dikkate alınmalıdır. Ancak bu açıklama, terör yaratmanın haklı görüldüğü anlamını da taşımamalıdır. İsrail’in radikal islami örgütlerle mücadele adına Ortadoğu’da sivilleri ve masumları hedef alan davranışları, ABD ve onun stratejik ortağı olan İngiltere tarafından desteklenmiştir. AB de sessiz destek vermiştir. Irak’ta ve Gazze’de yapılan katliamları da bu kapsam içinde görmek gerekmektedir. Terör örgütleri ile mücadele için yürütülen operasyonlarda oluşan vahşet, zarar gören halk, bölge ülkeleri ve hatta dünya kamuoyunun büyük bir bölümünde nefret uyandırmaktadır. 
Bu durum Hizbullah örneğinde olduğu gibi terör örgütlerinin destek ve güç kazanmasına ortam yaratmaktadır. Son Gazze saldırısında HAMAS’a karşı sempatinin artmasını da bu kapsamda düşünmek mümkündür. 

Terörle mücadele kapsamında yürütülen eylemlerin politik bir hedefe ulaşmak için yapıldığı izlenimi de gittikçe artmaktadır. Bu nedenle terörle mücadelenin kapsamını da dengeli, adil, yeni bir terör ortamı yaratmayacak şekilde düzenlemenin ve konuyu “medeniyetler çatışması” şekline dönüştürmemenin de önemli olduğu dikkate alınmalıdır. 

60 yıldır varlığını başarıyla devam ettiren, küresel gelişmelere ve bunun gerektirdiği ihtiyaca göre kendini yenileyen NATO, yeni tehdit algılamasında birinci sıraya terörizmi koymuştur. Terörle mücadelede yeni konseptler oluşturmuş ve stratejiler geliştirmiştir. 

Afganistan’a müdahalede, kuruluşundan beri ilk defa İttifak Anlaşması ’nın 5. Maddesini yürürlüğe koymuştur. Terörizm karşısındaki duyarlılığını her fırsatta dile getirmiştir. Ancak uygulamada üye ülkelerin tümü, özellikle PKK terör örgütü ile mücadelesinde Türkiye’nin beklentilerine cevap verecek anlayışta olamamıştır. NATO’nun kendisini yeniden sorgulaması ve belirtilen yanlışlıklardan kurtulması halinde, bu konunun da üstesinden gelebilecek kabiliyette olduğuna inanılmakta dır. 

12. NATO-ABD ve Türkiye Arasındaki Son Gelişmeler 

12.1. Afganistan Konusu

NATO’nun Afganistan’da yürüttüğü faaliyetler kapsamında Türkiye, ISAF komutası altında, Kabil ve çevresinde Afgan halkının güvenliğini sağlamaya devam etmektedir. NATO açısından Afganistan’ın geleceği önem taşımaktadır. NATO’nun bu bölgedeki başarı veya başarısızlığı ittifakın geleceği konusunda etkili olacaktır.41 Bu nedenle ABD, Afganistan’ın geleceği açısından ittifak ülkelerinden muharip asker sayısının artırmasını talep etmektedir. Türkiye de, asker sayısının arttırılması istenen ülkelerin başında gelmektedir. 
Diğer taraftan ISAF’ın görev tanımlamasının değiştirilmesi ve etki alanının Kabil ve çevresinden, daha güney-güneydoğuya kaydırılarak Taliban’la savaşması öngörülmektedir. 
Görüldüğü gibi ISAF’ın asıl amacı barışı korumaktan, savaşmaya doğru değiştirilmek istenmektedir. 

    Bu noktada Türkiye’nin bunu kabul etmesi beklenilemez. Tarihi boyutta Türk-Afgan ilişkilerinin seyrine bakıldığında dostluk ve yardımlaşma söz konusudur. Afgan halkı Türkiye’ye sempati duyar ve güvenir. Bu çizginin dışına çıkmak, her iki toplum için de sakınca doğurur. ISAF komutası altındaki ülkelerin askerleri elleri tetikte beklerken, Türk askerlerinin silahlarının güvenliklerini kapatarak, halk arasında rahatlıkla dolaşması bunun bir kanıtı olarak görülebilir. Bu güven duygusunu zedeleyecek her türlü faaliyetten kaçınılması gerekmektedir. 

   Ayrıca Türkiye, güvenlik sağlama faaliyetine ilave olarak Afganistan’da istikrarın sağlanmasına, ülkenin yeniden inşası ve yapılanmasına parasal destek de dâhil önemli katkılar sağlamakta, ülkeye ve ülke halkına çeşitli yardımlarda bulunmaktadır. ISAF’ın komutasını da iki defa üslenmiştir. Bunların yanında, Türkiye, Afganistan Silahlı Kuvvetleri’nin yeniden organizasyonuna yardımcı olmaktadır. 
Afgan Savunma Üniversitesinin (Harp Akademileri) veya Savunma Kolejinin (Harp Okulu) oluşumunu sağlamaya yönelik çalışmalar yapmaktadır.42 
Bunların ötesinde gerekli görüldüğü takdirde Afgan subaylarının askeri eğitimlerini Türkiye’de görmelerine yardımcı olunacağı da 

Türkiye tarafından belirtilmiştir. NATO müttefiklerinin Afganistan’da teröre karşı mücadele ederken, PKK’ya karşı yürüttüğü mücadelede Türkiye’nin yanında yer almadıkları gibi PKK’yı çeşitli şekillerde himaye ettikleri de bilinmektedir. Türkiye’nin bu gerçeklerin bilincinde olarak strateji oluşturması ve bu paralelde hareket etmesi gerekmektedir. 

12.2. Montrö’yü İhlal Teşebbüsleri

Bir diğer konu ise ABD’nin NATO’yu kullanarak Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni delmeye çalışmasıdır. ABD, Kafkasya ve Orta Asya’da söz sahibi olmak maksadıyla Karadeniz’de güç bulundurmak istemekte ve çeşitli hadiseleri kullanarak bunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. 
Son beş yıl içinde bu konuda üç defa teşebbüste bulunduğu görülmektedir. Fırsat çıktığında NATO’yu bu maksatla kullanma temayülünü de göstermektedir. 

ABD’nin son beş yıldaki Karadeniz’e açılma teşebbüslerinden ilkine, 2003 yılında Irak’a yapacağı müdahale öncesinde, kuvvetlerini Türkiye üzerinden geçirip, Irak’ın kuzeyinden girerek Bağdat istikametinde kullanmasını içeren plan çerçevesinde Türkiye ile yaptığı görüşmelerde rastlamak mümkündür. Bilindiği üzere uzun müzakereler sonucunda ortaya çıkarılan siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda oluşturulan mutabakat muhtıraları, bir anlaşma niteliğinde TBMM’nin onayına bir tezkere ile sunulmuş ve “1 Mart Tezkeresi” olarak literatüre 
geçen bu tezkere TBMM tarafından kabul edilmemiştir. 

Bu müzakereler sürecinde, ABD’nin Karadeniz’e gemi gönderme ve Trabzon’da üs bölgesi istemesi oldukça yadırganmış ve müzakerelerde, ABD’nin Irak’a yapacağı müdahale çerçevesinde yapılacak anlaşmayı fırsat olarak değerlendirerek Kafkasya’da etkili olmak maksadıyla Karadeniz’e çıkmak istediği anlaşılmış, ancak konu ile ilgisi olmayan bu istek Türk tarafınca geri çevrilmiştir.43 

ABD’nin son beş yılda bu konudaki ikinci teşebbüsü ise 2005 yılında gerçekleşmiştir. 11 Eylül 2001’deki terörist saldırının ardından ABD, 
Türkiye, İngiltere, İtalya, Almanya, Yunanistan, Norveç, Danimarka, İspanya, Portekiz ve Hollanda donanmalarından tahsis edilen gemilerden oluşan NATO gücü, Doğu Akdeniz’de teröre ve suçlara karşı mücadele amacıyla Aktif Çaba veya Etkin Çaba (Active Endevaour) operasyonunu icra etmektedir. Diğer taraftan da genelde aynı maksatla, Türkiye önderliğinde oluşturulan bir deniz filosu, Karadeniz’de, 2004 yılından beri Karadeniz Uyum Harekâtı ( Black 
Sea Harmony) adı altında faaliyet göstermektedir. Bu faaliyete Türkiye ve Rusya’nın yanı sıra Ukrayna da kısmen katılmaktadır. Ancak ABD, 2005 yılı içinde, Doğu Akdeniz’de NATO bünyesinde oluşturulan Aktif Çaba Operasyonu görev alanının Karadeniz’i de kapsayacak şekilde genişletilmesi için resmi olmayan bir plan ortaya koymuş ve bu planı, Karadeniz’in güvenliğinin önemli olduğu gerekçesiyle Akdeniz’de olduğu gibi terörle ve suçlarla mücadele maksadıyla önerdiğini ifade etmiştir. Karadeniz’de buna benzer bir yapının bulunmasına ve bu yapıya yeni NATO üyeleri Bulgaristan ve Romanya’nın da katılması imkânı olmasına rağmen ABD’nin böyle bir teşebbüste bulunmasının, 
ifade edilen maksadın dışında, tamamen ABD’nin bir bahane bularak Karadeniz’i doğrudan kontrol altına almak olduğu şeklinde değerlendirilmiştir. 

ABD’nin bu konudaki son teşebbüsü de, 2008 sonunda Gürcistan’da meydana gelen olaylardan sonra, Gürcistan’a yapılmakta olan insani yardım çerçevesinde ABD donanmasına ait iki adet 70 tonluk askeri hastane gemisi adı altında yardım gemisi gönderme isteğinde görülmektedir. Hatta NATO’yu da bu kapsamda kullanmaya istekli oldukları müşahede edilmiştir. Gürcistan’a yardımın hava, kara ve Montrö Sözleşmesi’ne aykırı olmayan bir düzenleme ile denizden de yapılması mümkünken, böyle bir isteğin, Karadeniz’de ağır tonajlı askeri gemilerle bayrak gösterme, dolayısı ile Karadeniz’e çıkarak bölgeyi etkileme ve Rusya’nın etkisini sınırlama maksadını taşıdığı değerlendirilmektedir. 

Belirtilen bu üç teşebbüs de Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ihlali anlamına gelmektedir. 

Montrö Sözleşmesine uygun olmayan bir izni, başka bir ülkeye vermesi, hem egemenlik konusunu tartışmalı hale getirir hem de bölgede güvenlik açısından kendi aleyhine bir husumet yaratabilir.44 ABD’nin Karadeniz’de güç bulundurma veya üs teşkil etme gibi teşebbüslerine karşı ihtiyatlı olunması gerekmektedir. 

Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığı, sınırları ve egemenliği Lozan Antlaşması ile tespit ve tescil edilmiştir. Bu antlaşmada Türk Boğazları üzerinde tam bir egemenlik sağlanamamış, uluslararası denetim ön planda tutulmuştur. 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ise Türkiye’nin boğazlar üzerinde tam oluşmayan egemenliğini sağlayarak, bir noktada Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsızlığını ve egemenliğini tescil eden bir hüviyet taşımaktadır. 

Bu nedenle antlaşma hükümlerinin muhafazası ve buna riayet edilmesi,   Türkiye’nin egemenliğini korunması ve Karadeniz’deki dengeleri de gözetmek suretiyle Türkiye’nin güvenliğinin sağlanması açısından önem taşımaktadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ihlali, Türkiye’nin egemenlik haklarının kısıtlanması anlamına gelmektedir. Ayrıca dengelerin bozulması, husumet meydana getirmesi, barış ve güvenlik ortamını zedelemesi de söz konusudur. 

Bu nedenlerle Boğazlardan geçişin ve Karadeniz’de bulunma usulünün mutlaka Montrö Sözleşmesi’ne uygun olarak yapılması bir zarurettir. Türkiye’nin bu konuda ortak çıkarları olan Rusya ile koordinede bulunması doğru bir yaklaşım olarak nitelendirilmiştir. 

12.3. Ambargo ve Önleyici Teşebbüsler

NATO’nun değişmesi, dayanışmanın da değişimini beraberinde getirmemeli, dayanışma esas alınmalı, ‘çifte standart’ tan kaçınılmalıdır. 
Bu konuda da, Türkiye çeşitli haksızlıklara uğramıştır. 1962 yılında ABD-SSCB görüşmeleri sonucunda ABD, Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin sökülmesi konusunda Türkiye’nin haberi olmadan tek taraflı bir karar almıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını takiben TSK’nın kullandığı harp silah ve araçlarının tüm destek malzemesine ambargo koymuştur. Bunu ilerleyen yıllarda da kısmi olarak tekrarlamıştır. İkinci Körfez Savaşı’nda NATO platformunda Fransa, Patriot füzelerinin savunma amaçlı olarak Türkiye’ye gelmesini önlemiştir. Bu ülkenin NATO Savunma Planlama Komitesi üyesi olmamasından dolayı bu komitede alınan bir kararla füzeler Türkiye’ye getirilebilmiştir. PKK terör örgütünün 
NATO listesine alınmasında güçlüklerle karşılaşılmıştır. 

11 Eylül 2001’e kadar terörle mücadeleye bir atıfta bulunulmaz ve bu konuda 4. Maddedeki konsültasyon ile yetinilirken, 11 Eylül’den sonra 5. Madde söz konusu olmuştur. Terörün ülkelerin topraklarına ulaşmadan önlenmesi için tedbir alınması konusu ön plana çıkarken Türkiye’nin bu konuda PKK için Irak’ın kuzeyinde tedbir alması önlenmiş, sonra da kısıtlanmıştır. Bunlar ‘çifte standart’a birer örnektir. NATO ile ilişkilerde bu konunun dikkate alınmasında fayda görülmektedir.45 

ABD’nin, yeni oluşacak durumlara göre gerektiğinde diğer ülkelerin, kendi milli menfaatlerine yönelik olarak bu veya buna benzer konuları, ihtiyaç duydukça ve fırsat buldukça yeniden gündeme getirebileceği düşünülmekte, bu nedenle tedbirli olunması ve taviz verilmemesi hususunda hassasiyet gösterilmesinin ülke menfaatleri açısından hayati önem taşıdığı değerlendirilmektedir. NATO’nun ülke menfaatlerini zedeleyecek ABD niyetleri istikametinde kullanılmasına karşı daima dikkatli olunmalıdır. 

12.4. NATO’nun Genişlemesinin Türkiye’ye Etkileri

Türkiye temelde NATO’nun genişlemesini desteklemektedir. Bunun başlıca sebebi NATO’ya üye olan devletlerin, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine destek vereceği öngörüsü olmuştur. Ancak karşılaşılan durum bu beklentiyi karşılama mıştır. Ayrıca, yeni üyelerin katılımıyla 26 ülkeye varan NATO üye sayısı, Türkiye’nin pastadan pay alma oranında düşüşler meydana getirmiştir. 

Gerek savunma gerekse teknoloji konularında NATO yardımlarında azalmalar görülmüştür. Diğer taraftan, yeni üye ülkelerle beraber artan sayının, Türkiye’nin eskiye oranla stratejik öneminin azalmasına da sebep olmaktadır. Örneğin, Bulgaristan ve Romanya’nın üyelikleri sonucu, NATO’nun Karadeniz’deki ikmal merkezleri de değişmiştir. Önceleri yalnız Türkiye üzerinden ikmal yapılırken, üyelikten sonra iki ülkenin limanları da ikmal merkezi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak belirtilen bu olumsuzluklara rağmen NATO’nun genişlemesi, istikrarlı bölgeyi genişletmekte ve Türkiye’ye istediği konuları daha geniş bir yelpazede müzakere edilmesine imkân yaratmaktadır. 

13. NATO’daki Son Gelişmeler 

Avrupa’da geleneksel olarak bulunan, Türkiye’de ise son zamanlarda yaygınlaşan Amerikan karşıtlığının daha ziyade Bush yönetimine karşı olduğu bilinmektedir. Önceki Brüksel Zirvesi’nde; Irak Savaşı sırasında yalnız kalan Washington’un, bu ülkeyi yeniden inşasında NATO’dan istediği desteği bulmaya başladığını göstermektedir. Başkan Bush’un ikinci dönemindeki ABD-AB ilişkilerinin, birinci 
döneme kıyasla yakınlaşma anlamında belirli alanlarda farklı olduğu görülmüş tür. Obama döneminde de yakınlaşmanın devam edeceği beklenmektedir. Farklılıklar tamamen giderilemeyecek olsa bile ilişkilerde eskisi gibi bir “kopukluk” muhtemelen olmayacaktır. Yeni dönem, başta Atlantik ötesi ilişkiler olmak üzere, ABD’nin dünyayla barışmaya çalışacağı bir sürecin yaşanacağı izlenimini vermektedir. 

27 Nisan 2006’da Sofya’da yapılan NATO ülkeleri dışişleri bakanları toplantısı, duraksamaya giren Trans-Atlantik ilişkilerinin geliştirilmesi ve bu ilişkilerin geleceği hakkında görüş alışverişinde bulunulması açısından önemli gelişmelere sahne olmuştur. Trans-Atlantik ilişkilerine önümüzdeki dönemde şekil verecek gelişmelerin daha çok; nükleer güç olma yolunda ilerleyen İran’a yönelik olası uluslararası müdahalenin şekli, Irak’ın geleceği, Afganistan’da istikrarın sağlanması ve enerji güvenliği gibi konular olacağı düşünülmektedir. 

27 Nisan 2006’da Sofya’daki NATO toplantısının hemen sonrasında, ABD ve Bulgar Dışişleri Bakanları arasında Bulgaristan’da ABD askerlerinin faydalanacağı bir üs anlaşması yapılmıştır. Benzer bir anlaşma daha önce, 6 Aralık 2005’te, Romanya’yla da imzalanmıştır. Sofya’daki toplantıda, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliklerinin görüşülmesi, gelişmelerin Karadeniz’in Avrupa-Atlantik ittifakının bir parçası haline getirilme çabalarının işareti olarak değerlen dirilmektedir. 
Bu çerçevede, Türkiye’nin Karadeniz’in geleceği konusunda siyasi iradesini 
net olarak ortaya koyma mecburiyeti vardır.46 

NATO’nun geleceğini belirlemeye yönelik yakın zamanlardaki toplantılarından biri NATO Devlet ve Hükümet Başkanlarının katıldığı Kasım 2006 Riga Zirvesi’dir. Sofya toplantısında gündeme getirilen konular Riga Zirvesi’nde ele alınmıştır. Zirve; beklendiği şekilde ABD’nin isteklerinin öne çıktığı, NATO’ya olan güvenin test edildiği ve Avrupalı ortakların tavırlarının belirlendiği bir toplantı olmuştur. Zirve’de NATO’nun yeni amacı: 21. yüzyıl güvenlik tehlikelerine karşı koyulması, üye ülkelerin ve ortak değerlerin savunulması, ortak savunmanın idamesi olarak açıklanmıştır. Ortak dayanışma gösterilmesi istenen yeni tehlikeler olarak ise; küresel ölçekte artan terörizmle mücadele, kitle imha silahları ve bunların yayılmasının önlenmesi ve devlet olmayı başaramayan devletlerden kaynaklanan istikrarsızlıklar belirtilmiştir. NATO’nun “güvenlik danışmaları” için gerekli kurum olarak rol oynaması, BM’nin öngördüğü krizler dâhil, NATO’nun tehditlere karşı ortak hareket etmesi, NATO imkân ve kabiliyetlerinin ve ilişkilerinin devam eden transformasyonu ve geliştirilen imkân ve kabiliyetler için güçlü mali katkıların yapılması istenmiştir. 

Bu çerçevede Riga’da; 10–15 yıl ilerisine yönelik, NATO’nun devam eden transformasyonu, imkân ve kabiliyetler, planlama disiplinleri ve istihbaratın geliştirilmesinde amacına yönelik Çerçeve Dokümanı ve kapsamlı Politik Rehber imzalanmıştır. Zirvenin; ABD’nin Transatlantik ilişkilerinin geliştirilmesi ve NATO’nun öne çıkarılması konusundaki istek ve baskıları ile sonuçlandığını söylemek mümkündür.Yapılan değerlendirmeler ışığında, 26 üye ülkenin tümü ele alındığında çıkan sonuç, “Ne NATO’suz, ne de NATO”yladır. NATO, kuruluşundan itibaren önemli işler başarmıştır. NATO’nun bugün 26 olan üye sayısı; 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan’ın katılmasıyla 28’e çıkacaktır. NATO, 28 üye ülkenin yanı sıra Barış İçin Ortaklık, Akdeniz Diyalogu ülkeleri ve bunun dışında kendisiyle ortak değerleri paylaşan ittifak dışı koalisyon kuvvetleri ile dünyanın dörtte birinden fazlasını şemsiyesi altına alan bir kuruluş görünümündedir. 

     Ancak, NATO’nun güvenirliğinin gittikçe azaldığı da gözlerden kaçmamakta dır. NATO dışında bugün Avrupa’da AGSP ikinci önemli unsur olarak ortaya çıkmıştır. ABD; NATO müttefiklerinden destek aramakta, Transatlantik ilişkilerin kendi liderliğinde geliştirilmesini istemektedir. 

Bu gelişim; NATO’nun gelecek ihtiyaçlarının, yeni kabiliyetlerinin ortaya konmasının, yeterli kaynakların temin edilmesinin sağlanmasını içermektedir. Avrupalı ortaklar ise, AGSP ve NATO görevlerinin dünya genelinde pek değişmediğini; barışı destekleme operasyonlarını, Petersburg Görevlerini ve NATO Antlaşması’nın 5. maddesi dışında kalan operasyonları içerdiğini vurgulamaktadır.47 


6. CI BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,


***

60. YILINDA NATO VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ., BÖLÜM 4

60. YILINDA NATO VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ., BÖLÜM 4



7. NATO-ABD İlişkilerinde Enerjinin Rolü

ABD, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte yeni öncelikler belirlemiş ve çıkarları doğrultusunda geliştirdiği yeni politikalarında NATO’ya önemli roller biçmiştir. ABD’nin yeni öncelikleri arasında Ortadoğu’daki enerji kaynaklarıyla birlikte eski Sovyet Bloğu ülkelerinin enerji kaynaklarını ve bunların aktarıldığı yolları kontrol etmek de vardır. 

Tarihsel olarak bakıldığında ABD’nin dış politika ve milli güvenlik stratejisini her zaman jeopolitik temeller üzerine kurduğu görülmektedir. 

Bu çerçevede “Doğu Avrupa’ya hâkim olan, merkez bölgesine 24 hâkim olur”, anlayışına dayanan “Kara Hâkimiyet Teorisi”, “denizlere hâkim olan, dünyaya hâkim olur” anlayışına dayanan “Deniz Hâkimiyet Teorisi”, “Avrasya’ya hâkim olan, dünyaya hâkim olur; Avrasya’ya hâkim olmak için de merkez bölge ile denize kıyısı olan devletler arasında kalan kenar kuşak bölgesine hâkim olmak gerekir”, anlayışına dayanan “Kenar Kuşak Teorisi”, “yeterli hava gücüne sahip olan dünyaya hâkim olur” anlayışına dayanan “Hava Hâkimiyet Teorisi” gibi teoriler geliştirilmiş ve ABD, stratejilerini belirlerken bu teorileri temel referans kaynağı olarak kullanmıştır. 20. yüzyılın son yarısıyla birlikte “enerji kaynaklarını kontrol eden dünyayı kontrol eder”, anlayışına dayalı yeni bir stratejik anlayış oluşmaya başlamıştır. Bu bağlamda, ABD için, kendi enerji ihtiyacını karşılamak dışında, özellikle ağırlıklı olarak Avrupa’nın bağımlı olduğu enerji kaynaklarını ve bunların geçiş yollarını kontrol etmek, hem güvenlik sağlamak hem de gerektiğinde AB’yi kısıtlayabilmek açısından ABD’nin hegemonyasını sürdürmesi 
için önemli hale gelmiştir.25 Aslında temel değerleri paylaşan ABD ve AB’nin arası SSCB’nin yıkılması sonucu ortak tehdidin ortadan kalkmasıyla birlikte açılmaya başlamıştır. ABD’nin terörle mücadele çerçevesinde izlediği müdahaleci ve sert politikalar sonucunda ABD ile AB arasında oluşmaya başlayan uçurum daha da genişlemiştir. 

Bu koşullar altında AB’nin bağımlı olduğu enerji kaynaklarını kontrol etmek ABD’nin hegemonyasını sürdürmek açısından önem verdiği bir husustur. Ayrıca Çin’in giderek artan enerji ihtiyacı üzerinde kontrol sağlamak da, bu hegemonyanın güçlenmesine katkıda bulunabilecektir. Kısaca, gelişmenin ve refah düzeyinin artmasının endüstriyel ilerlemeye bağlı olduğu günümüzde ABD, AB ve Çin’in olduğu gibi diğer ülkelerin de enerjiye olan ihtiyacı ve bağımlılığı artmaktadır. Dolayısıyla, küresel hâkimiyetin yeni belirleyicisi enerji kaynakları nın kontrolüdür. Bunların ışığında, BOP’un içine aldığı bölgede AB’nin bağımlı olduğu kaynakları da içeren iki önemli enerji kaynağının bulunduğunu vurgulamak gerekir. Bunlar Ortadoğu enerji kaynakları ve Hazar enerji kaynaklarıdır. Doğal enerji kaynaklarının coğrafidağılımına bakıldığında ağırlık merkezinin Ortadoğu bölgesi olduğu görülmektedir. Ancak Hazar bölgesindeki enerji kaynakları da hatırı sayılır miktardadır. Bu bölgedeki enerji kaynakları, tarih boyunca dünya üzerinde egemenlik kurmayı amaçlayan ülkelerin ilgi odağı olmuştur. 

Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler, dünya egemenliği kurma stratejisi çerçevesinde ve Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelede bu bölgedeki enerji kaynaklarını ele geçirmeye çalışmıştır. Bugün, Amerikan Enerji Bakanlığının verilerine göre Hazar Bölgesi’ndeki ispatlanmış ve olası petrol rezervlerinin toplamı günümüz petrol rezervlerinin yaklaşık %26’sını oluşturmaktadır.26 

Bu da oldukça önemli bir orandır. Ayrıca bu bölgeden çıkan enerji ürünlerinin çok kaliteli olduğu bilinmektedir. ABD, hem Ortadoğu hem de Orta Asya enerji kaynakları ve yolları üzerinde hâkimiyet sağlayarak bir yandan kendisi tek kaynağa bağımlı olmamayı hedeflerken, diğer yandan da bu kaynakların 
ve yolların güvenliğini sağlamayı, bölgede etkin olan Rusya ve Çin gibi aktörlerin etki alanını sınırlandırmayı, bu bölgeden gelecek enerjiye muhtaç olan endüstriyel demokrasileri korumayı ve gerektiğinde yönlendirebilmeyi amaçlamaktadır.27 
Bir taraftan ABD, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’da etkili olmaya çalışırken, diğer taraftan Rusya’da öncelikle Kafkasya ve Orta Asya’da ABD hegemonyasına 
karşı koymak için yeni stratejiler geliştirmeye çalışmaktadır. Orta Asya’da kendisi dâhil 7 ülkeyle kurduğu yeni ittifak bunun bir sonucudur. 

Rusya’nın ayrıca Ortadoğu’da etkili olabilme teşebbüsleri bulunmaktadır. Rusya’nın Suriye’nin Tartus Limanında bir deniz üssü açma ve daha sonra diğer Ortadoğu ülkelerinde de benzer tesisler kurma niyetinde olduğu açıklanmıştır. 

   Önümüzdeki yıllarda enerji güvenliğinin, kaynaklarının ve intikal yollarının önemi artarak devam edecektir. 2030’lu yıllara gelindiğinde hidrokarbon, yine enerjide hâkim faktör olma durumunu koruyacaktır. Kuzey kutbu, küresel ısınmanın etkisi ile petrol arama ve kaynaklarının ortaya çıkmasına elverişli hale gelecektir. 

   Bu durum yeni siyasi ilişkileri beraberinde getirecektir. Enerji güvenliğinin yanında gıda, su ve çevre konuları da öncelikli sorunlar haline gelecektir. 
Dünya genelinde nüfus artışı da bu sorunların içinde olacaktır. Ancak gelişmiş ülkelerde nüfusun yaşlanması, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki genç ve eğitimsiz nüfus ve bunun bir sonucu olan göç hareketleri bir çatışma ortamı yaratabilecektir. Diğer tehditleri de göz ardı etmemek gerekmektedir. Yeni tehditlerin nereden geldiği henüz daha tam olarak belirlenememiştir. Bu yıllara gelindiğinde devlet, yine en önemli güvenlik sağlayıcısı, aynı zamanda tehdit kaynağı olacağından bu durumda askeri güç, önemini korumaya devam edecektir.28 

Dolayısıyla NATO’nun askeri bir güç olarak önemini koruyacağı anlaşılmaktadır. 

Tüm bunlara bakıldığında, NATO’nun doğuya doğru genişleme ve bu bölgede istikrar sağlanmasına yardımcı olma stratejisi ile ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ve bölge üzerinde oluşturduğu politikalar arasında ciddi örtüşmeler olduğu görülmektedir. ABD, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini desteklemektedir; çünkü NATO’nun genişlemesi demek onun lideri olan ABD’nin hâkimiyet ve etki alanının genişlemesi demektir.29 

Bu da, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde yer alan Ortadoğu ve Hazar enerji kaynaklarının ve yollarının NATO, dolayısıyla ABD kontrolü altına girmesi anlamına gelmektedir. 

Bu çerçevede bir NATO ülkesi ve bu örgütün lideri olarak ABD, birliklerini yeniden yapılandırma ve konuşlandırma çalışmalarına başlamıştır. Örneğin, ABD Avrupa’daki (özellikle Almanya’daki) ve Uzak Doğu’daki (Güney Kore ve Japonya’daki) birliklerini Ortadoğu, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve Orta Asya’ya kaydırma çalışmaları yapmaktadır.30 Bu durum, Bush yönetiminin milli güvenlik stratejisinin ve ABD gücünün dünya üzerindeki yeni yayılımının bir çıktısıdır. ABD henüz yeni bir güvenlik stratejisi oluşturmadığından, bu anlayışın yeni dönemde de küçük sapmalarla devam edeceği beklenmektedir. Her ne kadar bu yeniden konuşlandırmanın terörle daha etkili mücadele etme amacını taşıdığı söylense de, tüm bu değerlendirmelerin ışığında, enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol etme stratejisinin de, bu yeniden konuşlandırma çalışmalarında etkili olduğu yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır. Ancak Irak’tan kuvvetlerini bir plan dahilinde çekip, Afganistan’daki askeri gücü arttırmak birinci öncelikli konu olarak ortaya çıkmıştır. 

Afganistan’a diğer NATO ülkelerinin de katkısı üzerinde ısrarla durulmaktadır. Çünkü Afganistan konusu NATO’nun geleceğini etkileyen bir konu olarak algılanmaktadır. 

8. 11 Eylül Sonrasında NATO Stratejilerinde Meydana Gelen Değişim, Terörle 

Mücadelede Şekillenen Yeni KonseptlerGünümüzde asimetrik güçlerin mücadele yöntemi olarak ortaya çıkan şiddet ve terör, bölgesel sınırların ötesine geçmiş ve küresel nitelik kazanmıştır. Küresel Terörizm, dünyanın olduğu gibi NATO’nun da gündemini değiştirmiştir. Terörizm ile mücadelede BM, NATO, AB ve AGİT’in çalışmalarının artarak devam edeceği beklenmektedir. Gelişen yeni tehditlerin 
niteliği, NATO üyelerinin bu tehditlere en etkin şekilde mukabele etmede fikir birliğine varmalarını zorunlu kılmaktadır. NATO Müttefikleri, 11 Eylül saldırısının ardından NATO Anlaşması’nın 5. maddesini yürürlüğe koyarak Afganistan’a kuvvet göndermek suretiyle bu yolda önemli bir adım atmışlardır.31 

Terörizmle mücadele konusu NATO’nun 1999’daki Washington Zirvesi’nden itibaren şekillenmeye başlamış, 2002 Prag Zirvesi’nde terörizmle mücadele konsepti onaylanmıştır. Bu gelişme ile İttifak üyelerinin halkına, kuvvetlerine, topraklarına ve uluslararası güvenliği hedef alan tüm terör hareketlerine karşı mücadele kararlılığı ifade edilmiştir. Kabul edilen konseptte, alınacak önlemlerin teröristleri caydırabilecek, durdurabilecek ve karşı savunma yapabilecek nitelikte olması öngörülmekte ve önlemlerin NATO’nun çıkarlarının olduğu bölgelerde 
uygulanması gerektiği belirtilmektedir. Terörizm konusunda Prag’da onaylanan Ortaklık Eylem Planı, ortaklara ulusal reformlarında ve güvenlik konularında geniş kapsamlı yardım yapılmasını esas almaktadır. Terörizmin temel nedenleri üzerinde duran bu planın, terörizmin sınırlar ötesine taşmasının önlenmesinde olumlu etkilerinin olacağı değerlendirilmiştir. Planda NATO-AB arasında hem güvenlik hem de transatlantik ilişkilerinin geliştirilmesi düşünülmüştür. 

2004 yılında İstanbul’da yapılan NATO Zirvesi, ABD ve AB’nin küresel kerörizmle uluslararası alanda mücadelenin etkin yürütülebilmesi için ortak yaklaşım ve işbirliği için önemli bir imkân yaratmıştır. Soğuk Savaş döneminde askeri tehdide dayalı güvenlik anlayışı egemen olurken, Soğuk Savaş sonrası dönemdeki gelişmelere uygun olarak NATO, terörizmin en büyük tehdit olduğu yönünde aldığı kararla, algılama ve görev tanımlaması boşluğundan kendini kurtarmaya çalışmıştır. Ayrıca terörizmle mücadelede önalıcı (proaktif) güvenlik anlayışını 
benimsemiştir. Bu zirvede İstanbul İşbirliği Girişimi oluşturulmuştur. Körfez İşbirliği Konseyi kurularak ve Güçlendirilmiş Akdeniz Diyalogu ile Doğu Akdeniz’in güvenliği ve istikrarı için önemli bir girişim başlatılmıştır. 

Güçlendirilmiş Akdeniz Diyalogu ile Diyalog ortaklarının birbirlerine yakınlaşmaları, terörizm ve kitle imha silahlarının yayılması gibi ortak tehditler karşısında daha yakın bir ortaklık geliştirilmesi amaçlanmıştır. 

28-29 Nisan 2006’da Sofya’da yapılan NATO 

Dışişleri Bakanları toplantısında NATO’nun “Küresel İttifak”a dönüştürülmesinin düşünülmediği; ancak küresel tehditlerle daha çok mücadele edilmesinin amaçlandığı vurgulanmıştır.32 Kasım 2006 Riga Zirvesi’nde de bu konu teyit edilmiştir. 

Haziran 2008’de yapılan NATO Savunma Toplantısı’nda, Afganistan’da olası strateji değişimi ve uyuşturucuyla mücadele konuları da ele alınmıştır. 2003 yılından bu yana Afganistan’da görev yapan NATO’ya bağlı ISAF (Afganistan’daki Uluslararası Destek Gücü) tarafından Taliban’ın yılda 100 milyon dolara yakın uyuşturucu gelirinin kesilmesi yönünde adımlar atılması tartışılmıştır. Küresel uyuşturucu üretiminin yüzde 90’ının bu bölgeden çıkıyor olması, bu konu hakkında mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Yalnız Almanya, İspanya, Portekiz, Romanya, Yunanistan, Belçika ve İtalya gibi Avrupalı müttefik devletler sivil can kayıplarının artacağını, yöre halkının haşhaş ekiminden 
gelir sağladığını, engellenmesi durumunda yeni huzursuzlukların çıkacağını belirtmişlerdir. 

    Buna karşılık ABD, Kanada, Hollanda ve İngiltere ise uyuşturucu ile mücadeleden yana olduklarını ifade etmişlerdir. Bu ayrışmaların ışığında, 2008 yılında yapılan Budapeşte Zirvesi’nde de uyuşturucuyla mücadele konusunda kesin bir sonuca ulaşılamamıştır.33 Bununla beraber ISAF’a ilave askeri kuvvet konusu da tartışılmış ve sonuçta Fransa’nın 7001000 kişilik, ABD’nin 3 bin 500 ve Gürcistan’ın da 500 kişilik ilave kuvvet göndereceği açıklanmıştır. 

Bükreş Zirvesi’nin ardından Haziran 2008 Brüksel’de yapılan Genelkurmay Başkanları Toplantısı’nda, Zirve’de alınan askeri kararların görüşülmesinin yanında toplantının ana konusunu oluşturan siber savunma konusunda da geniş katılımlı bir görüşme yapılmıştır. Özellikle 2004 yılında İttifaka katılan Estonya’ya, Rus kaynaklı sanal saldırılar sonucu, hem Estonya’nın hem de diğer üye devletlerin bu yöndeki mücadele isteğini içeren önerilerde bulunulmuştur. Estonya’daki Siber Savunma Merkezi ile 6 NATO üyesi (Almanya, İtalya, İspanya, Slovakya, Litvanya, Letonya) arasında yapılacak anlaşmayla, bir NATO Sivil Savunma Mükemmeliyet Merkezinin kurulması kararlaştırılmıştır.34 

NATO kapsamında yapılan tüm toplantılar ve girişimler sonucunda varılan ortak noktalara baktığımızda şu hususların ön plana çıktığı görülmektedir: 

-Kaynağı, sebebi ve amacı ne olursa olsun, uluslararası terörizmin eylem, yöntem ve uygulamaları kınanmaktadır. 
-Ülkelerin toprak bütünlüklerini tehdit eden terör; barış, güvenlik ve istikrarı tehdit etmektedir. 
-Uluslararası terör suçları hiçbir şekilde haklı gösterilemez.
-Terör hem insanlık onurunu ve haklarını hem de uluslararası ilişkilerin normal seyrini tehdit etmektedir. 
-Terörün önlenmesi ve bastırılması için mümkün olan en etkili iş birliğinin yapılması gerekir.
-İttifak içindeki bazı düzenlemeler de dâhil olmak üzere, İttifakın terörle mücadele konusundaki çabaları desteklenecektir.35 

ABD Hükümeti tarafından 11 Eylül’den sonra hazırlanan raporda da;

-Terör örgütlerinin büyük çaplı eylem planlama, organize etme ve değerlendirme yeteneklerini geliştirdikleri, 
-Yeni eleman toplama, fikirlerini aşılama ve yeni personel eğitme olanaklarını genişlettikleri, 
-İleri muhabere, istihbarat imkân ve kabiliyeti ile kayda değer finans kaynaklarına sahip oldukları, 
-Personelini uzak bölgelere gönderebildikleri belirtilmektedir.36 

  NATO Genel Sekreter Yardımcısı John Colston da; 

- Terörün küresel bir sorun olduğunu, 
- Mücadelenin uluslararası iş birliğine bağlı olduğunu, 
- Terör belası ile tek başına mücadele edecek hiçbir uluslararası kuruluş ya da devlet bulunmadığını, 
- Mücadelede silahlı kuvvetlerin rolünün çok önemli olmakla beraber, uluslararası kuruluşların ve devletlerin de bu konuda sorumluluklarının bulunduğunu, 
- Tehdit nereden geliyorsa oraya müdahale edilmesi gerektiğini, NATO’nun eşsiz bir operasyonel kabiliyete sahip olduğunu, siyasi ve askeri ittifaklarla terörizmle mücadeleye katkı sağlayabileceğini belirmiştir.37 

Bütün bu açıklamalar ve kavramlar, NATO içinde terörle mücadele konusunda bir görüş birliği oluştuğunu ve üyelerin bu konuda iş birliğine hazır olduklarını ve NATO imkân ve kabiliyetlerinin de bunu başarabilecek durumda olduğunu göstermektedir. Ayrıca mücadelede NATO’nun uluslararası iş birliğine açık olduğu görülmektedir. Bu konuda 2006 yılında Sofya’da yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda NATO Genel Sekreteri Scheffer’in, NATO ile Rusya arasında varılan iş birliği anlaşması çerçevesinde, özelikle uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizmle mücadele alanla-rında başarılı iş birliği sergilendiğini belirtmesi örnek olarak gösterilebilir.38 Bu konu 2009 yılına kadar yapılan bütün toplantılarda güncelliğini korumuştur. 

9. NATO’nun Terörle Mücadele 

    Konseptlerinin Uygulamadaki DurumuYapılan toplantılar ve alınan kararlardaki olumlu yaklaşımlar ve yaşanan acı gerçeklere rağmen, NATO içinde uygulamalara bakıldığında terörle mücadelede tam bir konsensüs sağlandığını söylemek mümkün değildir. Hatta bu olumsuz anlayışın devam edeceği de anlaşılmaktadır. Terörizmin tanımı ve terörizmle mücadele noktasında nasıl bir ortak politika uygulanacağı konusunda belirsizlikler sürmektedir. Bu belirsizlikler, aslında NATO’nun sağlıklı bir vizyon ortaya koymasını engellediği gibi, uluslar arası ilişkilerde de bir fay hattı oluşturmaktadır. 
Bu fay hattının oluşturacağı kırılganlıklar ise, terörizmle mücadelede başarılı adımlar atılmasını engelleyecektir. 
Tehdidin salt askeri tehdit olmayıp asimetrik yapıdaki terör tehdidi olduğu düşünüldüğünde, aslında ortak politika belirlemenin önemi daha fazla ortaya çıkmaktadır. 

    Realizm ile idealizmin mutlaka birbirinden ayrılması zarureti bulunmaktadır. Aktörlerin Soğuk Savaş sonrası dönemdeki politikaları analiz edildiğinde ve bu açıdan NATO içinde ABD ve Avrupa yaklaşımlarına bakıldığında, ABD’nin 11 Eylül saldırıları sonrasında daha çok güç kullanma ve savaş yöntemi ile güvenlik sorunlarını çözmeyi amaçladığı, Afganistan ve tek başına Irak’a müdahalesinin bu politikaların bir sonucu olduğu görülmektedir. Avrupa’nın ise, diplomasi ve müzakere yöntemlerini kullanarak güvenlik sorunlarını çözme eğiliminde olduğu müşahede edilmektedir. ABD ve Avrupa’nın güvenlik sorunlarında tercih ettiği bu yöntem farklılığı, uluslararası güvenlik alanında yeni tehdit algılaması olarak ortaya çıkan terörizm konusunda NATO’da ortak politika üretilmesine önemli bir engel oluşturmaktadır. 

Ancak, terörle mücadelede ortak politikanın belirlenememesine Soğuk Savaş sonrası dönemdeki belirsizliğin bir sonucu olarak bakıldığında çok da umutsuz olmamak gerekir. İleride bu belirsizlikten uzaklaşıldığı noktada belki bir ortak politikaya varılabilecektir. Ancak halen toplantılarda ve uygulamalarda ülkelerin ortak hareket etme eğiliminden daha fazla olarak kendi kazanç hanelerini düşündüklerine şahit olunmaktadır. 2004 İstanbul Zirvesi’nde, Afganistan’da NATO’nun görev alanının genişletilmesi, Irak konusunda görüş birliğine varılması ve Irak’tan kaynaklanan terör tehdidinin varlığının kayıt altına alınması, İstanbul İşbirliği Girişimi’nin Akdeniz Platformu ile birlikte 
işlem görecek biçimde yaşama geçirilmesi daha çok ABD’nin kazanç hanesini ilgilendirmektedir. NATO aldığı bu kararlar ile ABD’nin dış politika uygulamalarını meşruiyet zeminine çekmiştir.39 

    Terörle mücadelede gerçeklerle karşı karşıya kalındığında ülkelerin, özellikle ittifak üyesi ABD’nin alınan ortak eylem kararları dışına çıktığını ve hatta BM girişimini dahi beklemeden tek başına hareket etme eğiliminde olduğu görülmektedir. Bunun nedenleri incelediğinde, terör örgütlerinde karar alma sürecinin kısa olduğu, aldığı kararı hemen uygulama imkânına sahip olduğu, bununla mücadele edecek olan uluslararası kuruluşlarda ise karar alma mekanizmasının bu kadar çabuk çalışmadığı anlaşılmaktadır. 

    Bu nedenle ABD’nin tek kutuplu dünya düzeninin hâkim kutbu durumunda olmak ve ittifak içinde de lider durumunda bulunmak avantajını kullanarak hareket ettiğini söylemek mümkündür. Daha sonra yapılan ittifak toplantılarında, yapılan işleme destek alınmak istendiği ve meşruiyet zeminine oturtulmaya çalışıldığı müşahede edilmektedir. Yukarıda ifade edilen İstanbul Zirvesi’nde alınan kararlar bu uygulamaya bir örnek teşkil etmektedir. Daha sonraki toplantı ve uygulamalarda bir değişikliğe rastlanmamıştır. 

10. Terörle Mücadele Konsept ve Uygulamalarının Türkiye Açısından Değerlendirilmesi 

Türkiye terörizmden en fazla zarar gören ülke konumundadır ve bu nedenle terörle mücadelede en duyarlı ülkedir. NATO toplantılarında ortak kararlar alınmasına en fazla destek olan ve alınan kararları da NATO ve insani menfaatler istikametinde uygulayan bir ülke konumundadır. Türkiye gerek zarar gören ülke konumundan doğan hassasiyeti, gerek NATO ittifakına verdiği önem gerekse insani duygularla, NATO’nun terörle mücadele konsept ve doktrin geliştirme faaliyetlerine destek sağlamakta ve bu konuda NATO ve diğer ülkelere operatif 
ve stratejik seviyelerde eğitim vermektedir. Afganistan’daki NATO gücüne olan katkılarını ve eğitim amaçlı açtığı “Terörle Mücadelede Mükemmeliyet Merkezi”ni bu uygulamalarına iyi birer örnek olarak göstermek mümkündür. 

Terörle mücadelenin uzun vadeli bir konu olduğu, özellikle toplumun teröre karşı direnişinin, başarının temel koşullarından biri olduğu kıymetlendirilmektedir. Askeri düzeyde uluslararası işbirliğinin terörle mücadelede gerekli, ancak yeterli olmadığı düşünülmektedir. Teröre karşı ordunun esas rolünün terörün yayılmasını engellemek, caydırmak ve terörün nedenlerini ortadan kaldıracak sivil teşebbüsler için zemin yaratmak olduğu değerlendirilmektedir. Uluslararası düzeyde ülkeler, terörizmin ortak tanımı üzerinde mutabakata varmalıdır. 

Ancak bunun objektif olarak gerçekleştirilmesinde ülkelerin kendi çıkarlarını düşünmesinden dolayı güçlük bulunmaktadır. Bu nedenle bu konuda 
yapılan bazı teşebbüsler de olumsuz sonuçlar vermektedir. Herhangi bir nedenle bir ülkede terörist olarak adlandırılan bir kişi veya örgüt, diğer ülkede özgürlük savaşçısı gibi farklı şekilde kabul ediliyorsa, o zaman bu mücadelenin başarılı olma şansı yoktur. Terörü kendi amaçlarına ulaşmak için bir yöntem olarak kullanan kişi veya örgütler terörist olarak adlandırılmalıdır. Bugün terör tehdidinin büyüklüğü konusunda genelde devletlerarasında ortak bir anlayış vardır. Ancak asıl anlaşmazlık, hangi şiddet ve tehdit kullanımının terör kapsamında algılanması gerektiği yönündedir.40 

Diğer uluslararası kuruluşlarda olduğu gibi NATO’da da terörün ortak bir tanımını yapmak mümkün olmadığı gibi NATO’nun terör örgütleri listesi üzerinde tam bir mutabakat sağlandığını söylemek de mümkün değildir. Türkiye 25 yılı aşkın bir süredir PKK terörü ile mücadele etmektedir. NATO’nun terör konusundaki hassasiyeti de bilinmektedir. Ancak içinde PKK’nın da bulunduğu NATO’nun terörist listeleri yıllara sari olarak güncelleştirilirken, PKK terör örgütünün listeye dahil edilmesinde zaman zaman güçlüklerle karşılaşılmaktadır. 

Bu yaklaşım, NATO’nun terörle mücadeledeki ciddiyeti ve tutumu ile bağdaşma maktadır. PKK terör örgütünün Avrupa’da büroları vardır. Avrupa’dan televizyon yayını yapmaktadır. Bu Avrupa ülkeleri NATO üyesidir. PKK, NATO üyesi olan Türkiye’ye zarar vermeye devam etmektedir. Bırakın NATO’nun bu örgütle aktif mücadelesini, üyeler Türkiye’ye zarar veren unsurlara dahi engel olmayıp, faaliyetlerinin devamına imkân vermektedir. Türkiye’nin yapmakta olduğu mücadeleye, çeşitli nedenlerle doğrudan veya dolaylı olarak engel olunmaktadır. 

Bu gerçekler görmezlikten gelinmektedir. Türkiye’nin bu beklentisinden, bir tehdit unsuru olan PKK ile mücadelesini NATO’ya yüklemek istediği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Türkiye’nin güvenliğini bir başka ülkeye veya kuruluşa aktarma düşüncesi ve niyeti yoktur. Kendi güvenliğini sağlayacak güçtedir. Ancak güçlü bağlarla bağlı olduğu ve güvenilir bir müttefiki durumunda bulunduğu NATO’dan, hakkı olduğu desteği beklemesi de yadırganmamalıdır. 

5. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,


***