Türkiyenin Suriyeye Girişini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiyenin Suriyeye Girişini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2016 Çarşamba

Erdoğan: Şah Putin: Mat Putin’in Suriye Hamlesi Türkiye'nin Suriye’ye Girişini Engelledi BÖLÜM 1




Erdoğan: Şah  Putin: Mat Putin’in Suriye Hamlesi Türkiye'nin Suriye’ye Girişini Engelledi BÖLÜM 1  



Orta Doğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi
23 Eylül 2015 Çarşamba,
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü     
GÜNCELLEME;  17 Şubat 2016 Çarşamba  



Stratejik Analiz Dergisi Arşivi
Terörle Mücadelede Verdiğimiz Şehitler 1984-2013
Faili Meçhuller Dosyası
Türk Üniversiteleri Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyeleri Veritabanı
Stratejik Analiz


Erdoğan:Şah Putin:Mat -Putin’in Suriye Hamlesi Türkiye'nin Suriye’ye Girişini Engelledi

Serhat Erkmen
Bekir Ali Yüksel 
tarafından yazıldı.



Ağustos ve Eylül 2015, Türkiye'nin Suriye politikası ve Suriye'deki stratejik dengelerin değişimi açısından son derece önemli bir dönem olmuştur. Ülkemizde seçim sonrası siyasi ortam, koalisyon görüşmeleri ve terörle mücadele gündemin ana maddelerini teşkil ettiğinden Suriye meselesi bir yanıp bir sönen bir konuya dönüşmüştür. Oysa, özellikle son iki ayda Ankara, Şam, Bağdat, Tahran, Londra, Moskova ve Washington merkezli gelişmeler Suriye'de kısa bir süre içinde bir uçtan diğerine savrulma yaratmıştır. Öyle ki Eylül ayının ilk haftasında Türkiye, Suriye'de bir güvenli bölge oluşturmak için doğrudan ve sınırlı bir askeri müdahale için düğmeye basmışken ayın ortalarında denklem tamamen değişmiş, Esad rejiminin kalıcılığına dair önemli bir dönemeç dönülmüştür. Halen son derece sıcak gelişmelere sahne olan Suriye'de Eylül 2015 belki de kader ayı olacaktır. Ay sonunda New York'ta yapılacak BM Genel Kurulu'na giden liderlerin çoğunun aklında Suriye'deki son durumun olacağı görülmektedir. Gizli ya da açık diplomasi kanallarının sonuna kadar zorlanacağı New York'ta Putin-Obama görüşmesinin gerçekleşmesi Suriye'de yaşananlar açısından olabilecek en önemli gelişmedir. ABD ile Rusya'nın nasıl bir Suriye istedikleri konusunda anlaşamasalar dahi nasıl bir Suriye istemedikleri konusunda uzlaşabilmeleri sahadaki gelişmelerin gidişatını da değerlendirecektir. Bu bağlamda bakıldığında belki de Suriye'deki iç savaşın tarihi yazıldığında içinde bulunduğumuz döneme özel bir başlık açılacaktır. Bu nedenle son dönemdeki gelişmeleri ve yakın gelecekte yaşanabilecek değişimi iki ayrı temel gelişme üzerinden değerlendirmenin yararlı olacağını düşünerek bu analizi ele aldık.


Türkiye'nin Suriye'ye Müdahalesi 

Temmuz ayında yaşanan gelişmelerden sonra Ağustos'taki hızı artan hazırlık dönemi Eylül ayı başında Türkiye'nin (Erdoğan’ın) Suriye politikasını yeni bir 
aşamaya ulaştırmıştır. Bu aşamada 2011’den bu yana Suriye iç savaşının cephe gerisi olan Türkiye, Suriye iç savaşına Ağustos 2015 itibariyle ABD ile koalisyonu çerçevesinde havadan doğrudan müdahil olmuştur. Bu adımlar sonucunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Suriye iç savaşına kara dan müdahil olmaya hazırladığı görülmüştür. Ağustos ayının tamamında ve Eylül ayının ilk haftalarında izlenen bazı göstergeler, Türkiye'nin Suriye'de koşar adım bir çatışmaya sürüklendiğini ortaya koymaktaydı. Ancak bu yola neden gidildiği öncelikle değerlendirilmesi gereken husustur. Bu çerçevede AKP’nin Suriye politikasının temel mantığının TSK’yı neden Suriye iç savaşına müdahil olmaya sevk ettiği ortaya konulacaktır. Bunu son aylarda Türkiye’de askeri yapıda gerçekleşen gelişmelerin incelenmesi izleyecektir. Son olarak ise Suriye’ye bir Türk müdahalesi ile ilgili ABD’den gelen açıklamalar tahlil edilecektir.


AKP’nin Dış Politikasının Suriye İç Savaşına Müdahale Doğuran Mantığı

Aslında Türkiye'nin Suriye'ye müdahale edebileceği tartışması ya da öngörüsü yeni değildir. Üstelik, ülkenin yeniden seçim atmosferine girmesiyle birlikte bu 
müdahaleyi iç politik mülahazalar çerçevesinde temellendiren bazı iddialar da bulunmaktadır. Bu değerlendirmelere göre seçim öncesinde bu tür bir müdahale 
gerekçe olarak kullanılarak seçimin ertelenmesi ya da olası çatışmanın yaratabileceği rüzgardan yararlanarak hükümeti domine eden partinin oy kazanması mümkün olabilecektir. Fakat, Türkiye'nin Suriye'de sürüklendiği çatışmanın sadece konjonktürel bir durum olduğu ve seçim dönemiyle sınırlı bir olasılık olduğu da doğru değildir. Türkiye'nin izlediği Suriye politikası, sahadaki dengeler, Şam rejiminin attığı adımlar ve Suriye'de etkin olan dış güçlerin 
hamlelerin kesişimi Türkiye'yi Suriye'de bir savaşa sürüklemektedir.

Buradaki savaştan ne anlaşıldığının da altının çizilmesi gerekir. Türkiye 2011 yılının sonlarından itibaren Suriye'de çeşitli gruplara verdiği maddi destek 
nedeniyle uzun bir süre önce iç savaşın parçası haline gelmiştir. Mevcut Suriye politikasını destekleyen siyasetçiler, yetkililer ya da analizciler dahi Türkiye'nin rejim karşıtı grupları desteklediğini reddetmemektedir. Bu konudaki tartışma daha çok desteğin hangi gruba verildiği noktasında düğümlenmektedir. 
Konuyla ilgili görüş bildirenler ya da bilgi aktaranlar Türkiye'nin IŞİD veya Nusret Cephesi'ne destek verdiği iddialarını reddederken, diğer gruplara yönelik 
destek faaliyetlerini "siyasi, stratejik veya insani meşruiyet" çerçevesinde kabul etmekte ve onaylamaktadırlar. Buna ek olarak 24 Ağustos 2015'te ABD ile 
imzalanan mutabakat metninin neticesinde Türkiye'nin 29 Ağustos günü Suriye'deki hedeflere düzenlenen hava operasyonlarına doğrudan katılmasıyla Suriye'deki iç savaşa müdahil olmadığı savunulamaz hale gelmiştir. Bu nedenle bizim Türkiye'nin Suriye'de savaşa sürükleniyor ifadesinden kastımız mevcut durumun ötesinde doğrudan ama sınırlı bir askeri müdahaleye yaklaşmış olmasıdır. Bu savımızı destekleyen göstergeler şöyle sıralanabilir:

1. Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde kurmak istediği "bölge"nin kendiliğinden veya yerel aktörlerin kendi çabalarıyla kurulamayacağı ortaya çıkmıştır: 
Kamuoyunda "güvenli", "tampon", "uçuşa yasak" ve "terörden arındırılmış" sıfatlarıyla geçen ve kabaca Azez'den Cerablus'a kadar olan sınır hattıyla bunun 
güneyindeki alanı kapsayan bölgede bazı silahlı grupların desteklenmesi yoluyla güvenli bölge oluşturulamayacağı artık görülmüştür. Bunun göstergeleri şunlardır:





a. Nusret Cephesi’nin IŞİD’e Karşı Kurulan Cepheden Çekilmesi

Nusret Cephesi'nin (NC) anılan cepheden çekilmesi yaklaşan fırtınanın habercisidir. Fetih Ordusu'nun belkemiğini oluşturan ve ayrıca özellikle 
Suriye'nin kuzeyinde IŞİD'e karşı en önemli dengeleyici olarak görülen NC, 9 Ağustos günü yayınladığı bildiriyle Türkiye'nin de ismini açıkça zikrederek 
koalisyonun yapacağı operasyonlara destek vermeyeceğini ilan ederek daha güney ve batıdaki alanlara çekileceğini açıklamıştır. Nitekim, "Eğit-Donat" kapsamında Suriye'ye gönderilen ilk grubun üyelerinden bazılarını öldüren ve bazılarını da esir alan NC, çatışmanın ısınacağını görerek yeni denklemin bir parçası olmamak için adeta aradan çekilmiştir. NC'nin bu tavrının stratejik (uzun vadede kendisinin hedef alınacağı), taktiksel (IŞİD’le cephe hattında bulunup ağır zayiatlar vermek) ve ideolojik (İslami mücadelenin ABD ve Batı desteğiyle yürütülmesindense grupların kendi iradeleriyle birleşmesi) gibi nedenleri 
bulunmaktadır. Ancak bu nedenler bir yana NC'nin bu hamlesi koalisyonun desteklediği gruplar ile IŞİD arasındaki çatışmanın çok daha büyüyeceğini 
görmesinin sonucunda meydana gelmiştir. NC gibi sahadaki gelişmeleri iyi analiz eden bir grubun "fırtınanın kopmak üzere olduğu" değerlendirmesini yapması en 
önemli göstergelerden birisidir.

b. YPG/PKK’nın Fırat’ın Batısına Geçmek İçin Hazırlıklara Başlaması

YPG'nin Rakka Cephesi'ndeki ilerlemesi çoktan durmuş, açıkça Cerablus'a yönelmiştir. Tel Abyad'ı ele geçiren ve daha sonra da Ayn Isa'da kısmi de olsa 
bir kontrol sağlayan YPG'nin sonraki hedefinin Fırat'ın Batısı olduğu açıktır. YPG, büyük ölçüde Kürtlerin demografik üstünlüğüne paralel olan alanlarda ilerlemesi ne rağmen Arapların yaşadığı bölgelerde de ilerleyebildiğini (göç ettirme, yerel hassasiyetleri kullanma, silahlı güç uygulama, yerel ortaklar bulma vb. gibi yöntemlerle) göstermiştir. Dolayısıyla demografinin bölgede üstün bir silahlı gücün ilerleyişine engel olmadığı (sadece yavaşlatabildiği) ortaya çıkmıştır. Buna karşılık, YPG ile IŞİD arasındaki çatışmaların daha çok Cezire Vilayeti'nde yoğunlaştığı görülmektedir. Rakka ve civarına yapılan ABD hava operasyonlarına rağmen son bir hafta içinde ABD'nin hava desteğinin El Hawl ile Mare'ye yoğunlaşmasının da gösterdiği gibi YPG'nin güney ve doğu hattında ilerlemesi durmuştur. Tersine YPG Cerablus civarına doğru büyük bir yığınak yapmaktadır. Bu bölgede 2500-3000 PKK/YPG’li toplanmışlardır. Fırat'ın batısına geçmek YPG için sadece psikolojik bir eşik değil aynı zamanda Afrin-Kobani arasındaki bölgenin kontrolüne ilişkin planın önemli bir dönüm noktasıdır. 
YPG'nin batıya doğru ilerlemesinin yeni evresi başlamak üzeredir. IŞİD'in diğer bölgelerdeki saldırıları bunu yavaşlatmakta ya da geciktirmektedir. Ancak 
düğmeye basılmasının artık çok uzakta olmadığı söylenebilir.

c. Amerikan Hava Desteği IŞİD’e Karşı Savaşan Grupların IŞİD Karşında Gerilemesini Engellememektedir

Uluslararası koalisyonun desteklediği gruplar IŞİD karşısında aldıkları hava desteğine rağmen tutunamamaktadır. NC'nin çekilmesinden sonra muhaliflerin IŞİD karşısındaki durumu tabloyu çok net ortaya koymaktadır. Mare kasabasının etrafında yaşananlar tüm dengeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır. IŞİD'in 
Mayıs sonu Haziran başında başlattığı Azez hamlesi, NC'nin de dahil olduğu gruplar tarafından güçlükle durdurulmuştur. Ancak Şam Cephesi'nin de 
katılmasıyla sayısal gücü çoğalan ve aldığı destekteki miktar ve nitelik artışıyla birlikte sonuç verici bir hamle yapması beklenen muhalifler önce IŞİD 
hatlarına yaptıkları taarruzlarda başarılı olamamışlar, daha sonra da Mare'nin kuşatılmasının önünü açacak kritik köyleri kaybetmişlerdir. IŞİD, bu evrede 
muhalif grupların enerjisini Halep'in batısıyla İdlib arasındaki bölgeye yoğunlaştırmasını fırsat bilerek kritik bir hamle yapmıştır. Hamlenin bir 
sonraki evresinde Mare'yi tamamen ele geçirebilecek ve Tel Rıfat'ı da alabilmesi halinde Halep Türkiye bağlantısını büyük ölçüde kesebilecektir. Bu ihtimal her 
geçen gün güçlenmektedir. Buna ek olarak IŞİD'in Türkiye sınırına paralel köyleri yavaş da olsa istikrarlı bir şekilde ele geçirdiği görülmektedir. Bu 
göstergeler, IŞİD'i bölgeden temizlemesi beklenen muhaliflerin tersine her geçen gün güç kaybettiklerini göstermektedir. Üstelik aralarındaki ihtilafları çözemeyen ve en azından IŞİD'e karşı ortak savaşma becerisi gösteremeyen muhaliflerin halihazırda dar bir alanda kontrolü sağlayamazken IŞİD'den arındırılmış bölge olması beklenen daha geniş bir alanı nasıl tutacağı da büyük bir soru işaretidir. Özetle, IŞİD ilerlerken, YPG ciddi bir hamleye hazırlanırken her ikisinin de karşısında durması beklenen grupların bu kapasiteye ulaştığına dair hiçbir gösterge yoktur.

Özetle: Türkiye'nin Halep'in kuzeyinde (büyüklüğü farklı boyutlarda ifade edilen ama çoğu da gerçeklikten ve temel saha bilgisinden yoksun haritalarda gösterilen alanlarda) yerel unsurlara destek vermek yoluyla oluşturmak istediği bölgenin yakın gelecekte kendiliğinden oluşamayacağı ortaya çıkmıştır. 

1. Muhalif grupların kapasite yetersizliği

2. Hava operasyonlarının IŞİD'i yavaşlatmasına rağmen durduramaması

3. NC'nin kritik kararı sonucunda IŞİD karşıtı koalisyonun en kritik öğesinin çekilmesi

4. YPG'nin Cerablus hamlesinin yakınlaşması nedeniyle,


Bu durum, Türkiye'nin neredeyse hayati ölçüde stratejik önem atfettiği (kırmızı çizgiler olduğunu ilan ettiğine ve PKK terör örgütünün saldırılarının arttığı bir dönemde MGK'da dahi görüşüldüğüne göre değerlendirmenin düzeyi bu olmalı) "bölge" oluşumu Türkiye'nin doğrudan müdahalesi olmaksızın gerçekçiliğini yitirmiştir.

Bu gelişmelerin sonu ne olabilir? Güvenli, tampon, arındırılmış bölgenin tüm gerekçeleri kamuoyunda onu savunanlar tarafından defalarca gerekçelendirilmiş tir. Bununla birlikte, asıl neden, güvenli bölge oluşamaması halinde muhaliflerin Halep Operasyonu'nun bir süre sonra sürdürülemez hale gelmesi veya rejimin ya da IŞİD'in Halep'i kontrol edecek noktaya ulaşmasıdır. Suriyeli muhaliflerin çoğunun da dile getirdiği gibi Halep "devrimin en önemli dönüm noktasıdır. Halep'in düşmesi herşeyi değiştirir". Özetle 4 yıldır Suriye'de rejim değişikliğini esas alan bir dış politika izleyen Türkiye'nin Halep'teki yenilgisi Suriye politikasının çökmesiyle sonuçlanabilir. Bu bağlamda YPG'nin veya IŞİD'in bu hattı kapatması Türkiye'nin Suriye politikası açısından onarılamaz bir yara açacaktır. Bu nedenle adı ne olursa olsun bir bölgenin kurulması için Türkiye bir operasyon başlatabilir. Sınırdaki konuşlanma ve yapılan tüm hazırlıklar buna işaret etmektedir.




2. Türkiye kamuoyu Suriye'ye müdahaleye hazırlanmaya çalışılmaktadır

Son dönemde basında Halep'in 82. Vilayet olması gibi propaganda malzemeleri tek başına veri olarak kabul edilmeyebilir. Ancak gerek YPG'nin gerekse IŞİD'in ele alınış biçimleri kamuoyunda müdahale için zemin hazırlama yönündedir. YPG'nin PKK'nın bir uzantısı olması, Türkiye'de artan terör saldırıları dikkate 
alındığında Suriye'nin kuzeyinde PKK denetiminde kurulacak bir Kürt devletini potansiyel tehdit olmaktan çıkartıp doğrudan ve yakın bir tehdide dönüştürmekte dir. Bu bağlamda yapılacak bir müdahalenin PKK'nın bu hamlesinin önünü kesmek için olacağı kamuoyunda her gün işlenmektedir. Ancak uluslararası dengelerin (özellikle ABD-YPG ilişkisinin) bu tür bir müdahaleyi pek de kolaylaştırmadığı dikkate alındığında "müdahale edilecek olanın" IŞİD olacağı savı daha yüksek sesle dile getirilmektedir. Bu bağlamda sınırda IŞİD ile ilişkili her şey bir an önce müdahale edilmesini gerektiren bir dille ele alınmaktadır. Türkiye'nin hava operasyonlarına katılmasının duyurulmasından kısa bir süre sonra, IŞİD'in kontrol ettiği bölgelerden askerlerimize ateş açılması bunun en açık örneğidir. Mülki amirler olayın kaçakçılıkla ilişkili olduğunu açıklasalar da basında olay IŞİD ile özdeşleştirilmek tedir. Hemen ardından Irak'ın Bağdat kentindeki Sadr semtinde yaşanan kaçırılma olayının failleri de aynı örgütte aranmaktadır. Ayrıca son kamuoyu yoklamaları halkın önemli bir kesiminin IŞİD'i bir tehdit olarak görmesiyle birleşince Türkiye için bir taşla iki kuş vurma imkanı doğmaktadır. Türkiye'nin IŞİD'den arındırılmış bir bölge oluşturulması gerekçesiyle Suriye'ye girmesinin aslında YPG'nin önünü kesmeyi hedeflediği artık açıkça dile getirilen bir yaklaşım olmuştur. Böylece IŞİD'e yönelik bir operasyonun Türkiye'yi gereksiz bir riske atacağı eleştirisine karşı asıl hedefin Türkiye içinde terör eylemleri gerçekleştiren PKK'nın Suriye'deki uzantısına yapılacağı söylemi müdahalenin altyapısını hazırlayan söylemlerin ana eksenini oluşturmaktadır.

3. Türkiye, diğer bölge ülkeleri ve büyük güçlerin hamleleri karşısında köşeye sıkışmıştır

Her ne kadar Türkiye'de Suriye denilince gündem ülkenin kuzeyine odaklanmaktaysa da yaşanan çatışmaların ve diğer dış aktörlerin hamlelerinin de değerlendirmeye katılması gerekmektedir. Basınımızda defalarca İran ve Rusya'nın Şam Yönetimi'nden vazgeçtiği haberleri çıksa da atılan somut adımların hiçbirisi bu beklentiyi doğrulamamaktadır. Üstelik Rusya ve İran'ın sahada her geçen gün varlığını artırdığı da gözlemlenmektedir. Yıllardır İran'ın doğrudan ve Ortadoğu'daki vekilleri aracılığıyla dahil olduğu savaşa son dönemde Rusya'nın özel askeri birlikleriyle katıldığı artık tamamen gün ışığına çıkmıştır. 
Dolayısıyla Şam Yönetimi'nin ardındaki dış desteğin kesileceği varsayımı gittikçe zayıflamaktadır. Dahası, ABD ile İran arasında nükleer mesele üzerinde 
varılan anlaşmanın Suriye'yi etkilemeyecek olması düşünülemezdir. Her ne kadar, her iki taraf da iç yasal mekanizmalarında anlaşmayı onaylamasalar da en azından şu aşamada Suriye'de birbirlerine tamamen karşıt olma pozisyonun dan çıkmışlardır.

Buna karşılık, Türkiye'nin uluslararası koalisyona dahil olması bağımsız hamle yapma seçeneğini de sınırlamıştır. ABD'nin sahadaki mücadeleyi IŞİD'e odaklaması ve bu çerçevede PYD'yi de müttefiklerinden birisi olarak görmesi Türkiye için bir zamanla yarış başlatmıştır. 

a. Şam'ın ardındaki desteğin kesilmeyeceğinin anlaşılması

b. PYD'nin Cerablus'a dayanması,

c. IŞİD'in Mare ve Türkiye sınırından başlattığı operasyondaki "başarısı",

Türkiye'yi bir bölge kurmak istiyorsa bu operasyonu bir an önce gerçekleştirmek zorunda bırakmıştır.

YPG'nin Cerablus'u geçerek bir oldu bitti yaratması Türkiye açısından ya ABD'nin sahadaki müttefikiyle çatışarak oldu bittiyi kabul etmek ya da 2014 öncesinde 
izlediği taktiğe dönmek durumunda kalmasına neden olacaktır ki; bu seçeneklerin üçü de birbirinden riskli ve başarılı sonuç getirme ihtimali düşük 
seçeneklerdir. Ayrıca şu ana kadar yapılan açıklamalarda ABD'nin en azından kısa vadede ve Türk basınında iddia edildiği biçimde bir "bölge" fikrini 
desteklemediği de anlaşılmaktadır. Bu nedenle "bölge", sadece Rusya ve İran'ın isteği hilafına değil, ABD'nin de katılımının dışında hayata geçirilecek bir 
süreç gibi görünmektedir. ABD'nin sahadaki çeşitli gruplarla ilişkisi düşünüldüğünde önceki dönemlerden daha aktif ve etkin olduğu görülse de hala 
Suriye'nin kuzeyinde tam bir yönlendiriciliğe sahip olmadığı söylenebilir. Bu nedenle ABD'nin sahadaki varlığı YPG ya da çeşitli muhalif gruplar aracılığıyla 
tam bir hakimiyete dönüşmeden, Türkiye'nin bir hamle yapması beklentisi doğmuştur. Üstelik, 1 Kasım'da gerçekleşecek seçim sonucunda yeniden bir 
koalisyon hükümeti kurulma zorunluluğunun ortaya çıkması ve olası koalisyon hükümetinde bu konuda ortaya çıkabilecek derin görüş ayrılıkları da bu 
müdahaleyi öne çekmekteydi. Dolayısıyla, Türkiye'nin eğer bir "bölge" oluşturma planı varsa bunu hayata geçirmesi için süre kısalmaktaydı.

Özetle, yukarıda sayılan üç kategorideki yapısal ve konjonktürel göstergeler Türkiye'nin Suriye'de hızla bir çatışmaya sürüklendiğini gösteriyordu. 3 Eylül 
2015'te TBMM'de çıkarılan tezkereyle birlikte iç hukuk açısından da savunulabilir hale gelen bu süreç yakın gelecekte Türkiye'nin kendisini büyük bir maceranın içinde bulacağının son işareti olarak okunmaktaydı.

 2  Cİ  BÖLÜMLE  DEVAM EDECEKTİR


..