Suat PARLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suat PARLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2018 Perşembe

ABD STRATEJİLERİ IŞIĞINDA IRAK’TA DİNÎ VE ETNİK ÇELİŞKİLER

ABD STRATEJİLERİ IŞIĞINDA IRAK’TA DİNÎ VE ETNİK ÇELİŞKİLER 

Yazan: Araştırmacı-Yazar Suat PARLAR 




1. Giriş 

Irak coğrafyasında ABD işgaliyle gündeme gelen politikaların 
temel dinamikleri parçalayıcı, kışkırtıcı, eriticidir. İngiltere’nin 1. Dünya 
Savaşı ertesinde uyguladığı siyasetlerin oluşturduğu birikim, küresel 
ideolojinin tek yanlı iktidar süreçlerine akmaktadır. İngiltere’nin 
sömürgelerinde uyguladığı ve kalıcı bir işgalin kurumlarını dayandırdığı 
stratejik dizge, Amerikan çıkarları doğrultusunda yenilenerek yürürlüğe 
konuluyor. Bu dizgeye göre; İşgal edilen bölgenin dinî, etnik, kültürel 
azınlıklarını kendi hedefleri doğrultusunda örgütleyerek, çoğunlukta olan 
unsurlara karşı kışkırtmak ve idari erkin bir kısmını bu azınlıklara 
aktarmak esastır. Ayrıca çoğunlukta bulunan unsurun dinî, sosyal, 
siyasal açıdan potansiyel çatışma dinamiklerini açığa çıkarmak yine söz 
konusu dizgenin esaslı düzenleme ve uygulamaları arasında yer alır. 

Irak’ta yaşanan sürecin tarihsel geçmişinde ayrımcılığı, bölünmeyi 
sistemleştiren Manda döneminde yaşananlar, günümüzün karmaşık 
tablosunda ön plana çıkan dinî, sosyal, siyasal, etnik çelişkilere ve 
çatışmalara ışık tutuyor. İngiliz işgali döneminde manda politikalarının 
koordinatları şöyledir: 

a. Irak’ın kuzeyinde yaşayan ve çoğunluğu meydana getiren Türkleri, Türkiye ile birleşmekten alıkoyacak bir etnik ve dinî kuşatmaya tabi tutmak. 

b. Kürtleri Araplara karşı örgütlemek ve kullanmak. 

c. Araplar arasında mezhep çelişkilerini körükleyen bir siyaset izlemek. 

ç. Sünni ve Şii kesimleri birbirine karşı kullanmak ve kırdırmak. 

Günümüzün siyasi ve ekonomik koşulları çerçevesinde, bu politik 
koordinatların işlevsel özünden vazgeçilmeksizin yeni çatışma unsurları 
ekseninde, Irak’ın dağıtılma süreci yürürlüktedir. Demokrasi, insan 
hakları ve serbest piyasa ideolojisinin kamufle ettiği süreç, toplumsal 
birlik hedefi ile yüceltilirken, her etnik unsur, dinî topluluk özerk 
örgütlenme ve gelecek stratejileri ekseninde ayrışmakta, yönetsel 
kurumları, geçici bir denge durumunun diplomatik zorunluluğu 
çerçevesinde değerlendirilecek güç adına kullanılacak merkezler olarak görülmektedir. 

Toplumsal meşruiyet kaynakları çürümekte, dinî temellere dayalı 
yapılar, aşiretler, tarikatlar, cemaatler dışındaki devlet kurumlarının ve 
sosyal ilişkilerin tahribi bölünme dinamiklerini büyütmektedir. Gelişmeler, 
komprador bir ekonominin ılımlı İslam adı altında savunulmasına yönelik 
bir programın yürürlüğe konulduğuna işaret etmektedir. Diğer yandan 
Irak toplumunun laik bir eğitim, kültürel birikim, sosyal kurumlaşmada kat 
ettiği mesafe, geriye dönük güçlerin tehdidi altındadır. 

Irak’ta gelişen patlayıcı sürecin yaratacağı sonuçlar, tüm Batı 
Asya’da etkisini gösterecektir. Bu nedenle ülkenin dinî, etnik, siyasal 
yapısının ve çelişkilerinin incelenmesi; iç bağlantılarının, örgütlenme 
biçimlerinin ortaya çıkardığı sorunlar ile bölgenin diğer ülkelerine 
etkilerinin sürekli ilgi konusu yapılması zorunludur. Çığrından çıkmış bir 
dünyanın çelik çekirdeği Batı Asya’da Irak’tadır. 


Kaynak:www.globalsecurıty.net 


2. Şiiler: 

Irak’ta Şiilik, Şiiler ve Şii İslamcılık, sosyolojik birer kategorinin 
ayrılmaz, yekpare, bütünlüklü çerçevesi içinde değerlendirilir. Bu sosyo-
kültürel varlık temelinde dinî öz, kendi başına toplumsal ve siyasal bir 
dünyaya ilişkin birleştirici bir alan yaratıyormuş gibi tek biçimci bir niteliğe 
bürünür. Şiiler içindeki toplumsal ve kültürel çeşitliliği ihmal eder. Şii 

İslamcılığı ve Şii cemaatçiliği farklı cemaat gruplarına, siyasi 
örgütlenmelere mensup, değişik ideolojik yapılanmaların söylemlerini 
kapsayan çok sayıda kesimi içerir. Bu nedenle Şia, belli bir grubu bir 
diğerinden dinî terimlerde farklı kılabilen, ama bu grubun içerisindeki 
toplumsal, kültürel bakımdan ayrışan yönleri hiçbir zaman özgün 
yanlarıyla ele almayan bir adlandırmadır. Oysa Irak Şiileri; toplumsal 
örgütlenme biçimleri, ekonomik faaliyet tarz ve çıkarları, zengin-yoksul 
ulema kesimleri, köyde, kentte yaşayanlar, aşiret bağlantısı bulunanlar, 
Mellaklar (yani devlet tarafından toprak sahibi yapılanlar), Arap olanlar 
ve olmayanlar gibi birçok özellikleri ile ayrışmaktadırlar. Necef, Kerbela, 
Samara ve Kazimeyn gibi önemli Şii merkezlerinde oturan ulema 
arasındaki ayrım çizgileri yanında bu şehirlerin kendilerine has haklara 
sahip konumları da dikkate değer çelişkili noktalardır. Irak Şiileri, 
Farisiler, Türkmenler, Araplar üzerinden etnik çizgilerle de 
farklılaşıyorlar. Irak Şiiliği, İran’da olduğu gibi aşiret hayatı ile şehirli 
kesimleri harekete geçirecek ölçüde güçlü ibadethane ağları, camiler, 
mali şebekelere sahip olmadı. Şii ulema, aile ve şehir gibi kadim 
dayanışma odaklarınca da bölünmüştür. Müçtehitler arasında geçici 
dönemler dışında birlik yoktur. Irak’ta devletin yürüttüğü modernizasyon 
programı, önceleri özerk din adamları sınıfının tekelinde olan yasanın, 
eğitimin ve vergilerin toplanması işlevlerinin tümünü üstlendi. Irak’ta art 
arda gelen rejimler, dinî kültürel alanları denetim altında tutmak ve 
devletin dinden kontrollü bir biçimde ayrılmasını sürdürmek için büyük 
çaba gösterdiler. Sünni dinî müessese devlet denetimine alınırken, 
laikleştirme ilkesi temelinde tüm özerk Şii yapılanmaları sert 
uygulamalarla devlet karşısında etkinliklerini yitirdiler. Tüm kutsal Şii 
kentlerinin mali özerkliği ve zenginliği denetim altına alındı. Aynı 
zamanda din adamları sınıfı politika alanının dışına çıkarıldı, toplumsal 
statüleri ve itibarları zayıflatıldı. 

1958’de Monarşi’ye son verilmesinden sonraki dönemde Şiiler 
Davet-i İslamiyye’yi veya yaygın adıyla Davet Partisi’ni kurdular. El-
Sadr’ın kurduğu bu partiye Büyük Ayetullah kabul edilen Ayetullah 
Muhsin El-Hekim destek vermedi. Günümüze akan çizgide bu en önemli 
Şii siyasi örgütü genç bir reformcu müçtehitler kuşağı ve din adamı 
olmayan çeşitli Şii gruplarına dayanır. 

Şiiler, Irak’ta 1963’ten itibaren Baas’tan dışlandılar. Baas’ın tüm 
örgüt cihazı ve önemli devlet kurumları yoğun biçimde Sünni Arapların 
denetimine girdi. Bu temelde büyüyen tepki ve çelişkiler 1968-1970’de, 
1974-1975’te ve 1977’de çatışmalara neden oldu. İran İslam Devrimi 
sonrasında Irak’ta meydana gelen olaylar ise Irak–İran Savaşı’nın 
gerekçeleri arasındaydı. 1991’deki Şii ayaklanması da rejim tarafından 
sert bir biçimde bastırıldı. 

Şiiler açısından önemli bir dönemeç de 17 Kasım 1982’de 
Muhammed Bakır El-Hekim tarafından, Tahran’da “Irak İslami Devrim 
Yüksek Meclisi”nin ilanı oldu. Bu örgüt ile Irak’taki İslamcı eylemcilik 
adına, kuşatıcı bir yapı oluşturmak planlanıyordu. Bu örgütün 
oluşumunda İran’ın etkisi ve belirleyici rolü büyüktü. Ancak Iraklı Şii 
grupları birleştirmeye yönelik hiçbir İran girişimi başarılı olamadı. 

Ulema grubu içindeki güç dengesi, siyasi örgütler arasındaki fiili 
güç ilişkileriyle örtüşmüyordu. Bu nedenle “Irak İslam Devrimi Yüksek 
Meclisi” parçalanmış Iraklı İslamcı grupların idari birliğini 
gerçekleştiremeyen, İran destekli bürokratik bir yapıya dönüştü. Iraklı Şii 
İslam grupları, İran’dan gelen baskılara rağmen, eylem biçimlerini ve 
stratejilerini kendi ulusal gerçekliklerine göre tanımlama ve yürütmedeki 
özerkliklerini öne sürerek tepki gösterdiler. Iraklı Şii grupların İran’da 
üslenmiş olmaları onları zayıflatan bir unsur oldu. Dirençleri kırıldı ve 
İran savaş aygıtıyla iş birliği, İran’ın Irak topraklarını işgaliyle birlikte ulus 
karşıtı bir niteliğe büründü. Davet Partisi ve Irak İslami Devrim Yüksek 
Meclisi, İran–Irak Savaşı boyunca Şii kimliğine ideolojik bir içerik 
kazandırdı. Bu ideolojik–politik öz, Şiiliği ulusal temellerden kopardı ve 
yaptırımlar döneminde bu kimlik kurumsallaştı. 

Şii din adamları sınıfı gelenekçiler ile reformcular arasında, yani 
modern örgüt çağrısında bulunanlar ile merci–mürit ilişkilerinin yeniden 
güçlendirilmesini savunanlar arasında bölünmüştür. Şii ulema soy 
çizgisi, şehir, etnik hatlarla dilim dilim parçalanmıştır. Şiiliğin özünü teşkil 
eden Merciyye Kurumu darmadağındır. Bu dağınıklık Kerbela, Necef, 
Kazımiye kentleri uleması veya müçtehitlerin Arap, Farsi kökenlerine 
ilişkin vurgular ile ideolojik, siyasal bölünmelerde tezahür etmektedir. Şii 
kimliğinin kültürel alanları ve kitle hareketliliğini besleyen araçları 
dağınıktır. Şii merci kurumu ile Davet Partisinde simgelenen siyasal 
alanı denetim altına alamamıştır. İran Devrimi’nin, harekete geçirme ve 
örgütleme araçları, din adamı şebekeleri Irak Şii hareketi açısından söz 
konusu değildir. Irak’ta güçlü temellere dayalı bir Şii kimliği oluşmamıştır. 
Farklı Şii sınıflar, katmanlar ve gruplar yani din adamları, tüccarlar, 
modern orta sınıf, köylüler, toprak ağaları hepsi de farklı hayat tarzlarına, 
değer sistemlerine, ekonomik çıkarlara, siyasal yönelimlere sahiptirler. 

Şii olma duygusu varlığını korumakla birlikte, asıl modern 
toplumsal biçimlenmeler, işgalin dağıtıcı etkilerinin belirdiği döneme 
kadar varlığını korumuştur. Dinî kültürlerinde bile farklı Şii kesimleri 
değişik dindarlık biçimlerine sahip bulunmaktadırlar. Şiilerin imtiyazsız alt 
orta sınıflarının kırdan kente göç sonucunda yarattığı toplumsal değişim 
dikkate değer. Bu unsurlar Şii hareketleri içinde hâlen önderlik özlemi 
çekiyorlar. Toplumsal, ideolojik, ekonomik imtiyazlarını koruyan ulema ile 
bu kesim arasındaki ittifak kapsamlı çelişkileri barındırmaktadır. 

Yaptırımların tahripkâr etkileri neticesinde, Şii gücünün bölünmesi 
yoğunlaştı. Cemaat şebekelerine sahip yeni dinî güç merkezleri ve 
Mukteda el Sadr gibi ağırlıklı olarak yoksul kesime dayalı liderler ortaya 
çıktı. Yaptırımlar ve işgal süreci, Şii kimliğini alabildiğine siyasallaştırdı. 
İran tarzında toplumsal ve siyasi dinamiklere dayalı bir Şiiliğin Irak’ta 
bulunmaması Mukteda Sadr dışındaki Şii grupların ABD ile uzlaşmasını 
getirdi. Irak Şiilerinin İran’la ilişkileri bu ülkenin uzantısı oldukları 
anlamına gelmiyor. Irak Şiileri arasında modern toplumsal, siyasal, 
sosyal kurumlar ve laik eğitim kurumlarının yıkılması sonucunda güç 
kazanan ulema, Amerikan karşıtlığına ideolojik bir muhteva 
kazandırmadı. Irak Şiileri arasında ABD işgaline yönelik tepkiler 
mezhepsel ve ideolojik temellerde gelişmiyor. Geleneksel gücünü 
toplumsal denetim, eğitim, sosyal yaşam üzerindeki etkinliğini yeniden 
elde ederek sağlamaya çalışan Şii ulema başta Ali Sistani olmak üzere 
siyasal çatışmaların dışında kalmayı yeğlemektedir. Necef ve 
Kerbela’nın Şii ulemasının politik sürece aktif katılımın dışında kalmaları, 
ABD’nin Irak’taki işini kolaylaştırmıştır. Bu kesimler uzun süre aktif 
siyasetin dışında kalmayacaklardır. Ulemanın önemli isimleri Irak’ta 
oluşturulan yönetsel yapıda görev almamakla birlikte anayasal süreci 
etkilemeye çalışmaktadırlar. Gelenekselci Şii kesimlerin İran etkisi 
altında olduğuna inanan ABD, savaş sürecinde İran’ın nüfuzunu kırma 
adına bu grupları dışladı. Ancak zaman içinde bu gruplar ABD işgal 
yönetimi ile iş birliği yaptılar ve Irak Geçici Yönetim Konseyi’nin temel 
unsurları oldular. Süreç içinde dinî temellere dayalı bir devlet ve toplum 
programı bulunan bu gruplar ile ABD arasında sıkı bağlar oluştu. 
Aşağıdan yukarıya örülecek bir “ılımlı” planla Irak Şiiliğini ABD’nin lideri 
olduğu küreselleşmeye bağlayacak bu gruplar, radikal Şiilerle de 
çatışma hâlindedir. Bu radikal hareketlerin en önemli temsilcisi Mukteda 
Sadr, Iraklı Şii din adamları ve partileri tarafından desteklenmezken, 
yoksul Şiiler arasında büyük bir taraftar kitlesine sahiptir. Sadr ile ABD 
arasındaki gergin ilişki Iraklı Şiilerin genel strateji ve politikalarına terstir. 
Başlangıçta Sadr’a destek veren İran da ABD ile ciddi gerginliklere 
neden olacağı ve Iraklı Şiilerin yönetimden dışlanmasını getireceği için 
Sadr’a desteğini iyice sınırlandırmıştır. Mukteda Sadr’ın taklit merci 
olarak kabul ettiği ve hâlen İran’da yaşayan Ayetullah Kazem Haryiri de 
ondan desteğini çekmiştir. 

Iraklı Şiiler dinî anlayışlar yanında liberalizm, sosyalizm, 
komünizm, Siyasal İslam akımları arasında parçalanmıştır. Yıllar süren 
savaş, yaptırımlar, işgal sonucunda dağılan toplumsal yapılar geleneksel 
Şii din adamlarının gücünü yoğunlaştırmaktadır. Sorun çözme kapasitesi 
gelişmiş, ortak karar alma yeteneğine, laik toplum görüşüne sahip ordu–
bürokrasi ve politikacılar kesiminin dağıtılmasının açtığı boşluğu 
geleneksel–mezhepsel güç odakları doldurmaktadır. Din adamlarının 
artan toplumsal ve siyasal nüfuzu, Irak’ın sosyal yapısının çelişkilerini 
keskinleştirmektedir. 

Davet, Irak İslami Devrim Yüksek Meclisi, Mithak el-Şia, Muvafak 
el-Rubai gibi Şii İslami partiler arasındaki ortak noktalar sınırlıdır ve 
hâlen Sadr kampına karşı Ayetullah Sistani’nin desteğine ihtiyaç 
duymaktadırlar. 

Irak’ta 1921’den beridir ülkede varolan tüm siyasal-ideolojik 
yönelimler yeniden ortaya çıkmıştır. Eski ve yeni tüm unsurların karşı 
karşıya geldiği bu dinamik yapı belirsizliği arttırırken şimdilik yoğun bir 
anti-laik yönelim içinde olmayan Şii ulema toplumsal iktidarını 
artırmaktadır. 


Kaynak:www.globalsecurıty.net 


3. Sünniler: 

Irak’ta nüfusun %97’si Müslüman, %3’ü Hıristiyan ve diğer dinlere 
mensuptur. Müslümanların %60-65’i Şii, %32-37’si Sünni’dir. Sünniler 
Araplar arasında azınlıkta, Kürtlerde ise çoğunluktadırlar. Baas (Diriliş) 
Partisinin önde gelen kadroları Sünni idi. Sünni Arap azınlığın iktidarı, 
Baas ideolojisinin tüm Arap dünyasında kabul görmesini engellemiştir. 
Baas Partisi, Sünni azınlığa dayanmakla birlikte dinî temelleri ön plana 
çıkaran bir ideolojik yaklaşımı benimsememiştir. Parti ideolojisi özde 
laiktir. Dinî otoriteler devletin modernleşme süreçlerine müdahale 
araçlarından yoksun kılınırken, akılcı değerlerin sistematik savunusu 
temel ilke sayılmıştır. Kişisel düzeyde kabul edilen dinî hakların kamu 
alanına müdahalesi önlenirken, devlet stratejisinin zorunlu kıldığı 
durumlarda bir meşruiyet rezervi olarak dinden yararlanılmıştır. İslami 
değerler temelinde Sünnilik, Arap milliyetçiliğinin ötesinde Irak 
milliyetçiliği ile kaynaştırılmıştır. Baas, Irak milliyetçiliğini antik tarih ve 
İslami mecazlarla bütünleştirmiştir. Aşiret ilişkileri ile iç içe gelişen Sünni 
dayanışması, devletin üst düzey askerî–sivil bürokrasisini birleştiren 
ideolojik harcın temel unsurları arasında idi. Saddam Hüseyin rejimi; İran 
İslam Devrimi’nin yarattığı basınç, İran’la ve ABD ile savaş, yaptırımlar 
temelinde ortaya çıkan krizlere dinî vurguları ön plana çıkaran 
söylemlerle cevap vermiştir. Saddam Hüseyin’i Peygamberlerle aynı soy 
ağacında gösteren biyografiler hazırlanmış, kendisi 1980’de hacı 
olmuştur. İran’la savaş sürecinde, rejim propagandası içindeki İslami 
vurgu giderek genişleyip güçlenmiştir. Ancak savaşın doğurduğu insan 
gücü ihtiyacı ve erkeklerin cepheye gitmesi kadınların aktif yaşama 
girmesini hızlandırmıştır.1980’de öğretim görevlilerinin %46’sını, diş 
doktorlarının yine %46’sını, eczacıların %70’ini kadınlar oluşturuyordu. 
1979 yılında yürürlüğe konulan zorunlu eğitim yasası laik içerik 
taşıyordu. 

İşgal sonrasında kültürel, siyasal, ekonomik dokusu parçalanan 
Irak’ta Baas rejimi ile özdeş görülen Sünni Araplar hızla idari aygıtlardan 
dışlanmıştır. ABD’nin stratejik inisiyatifleri temelinde ulus-devlet 
hayatiyetine son verilen ve “sen küçül ben büyüyeyim” mantığı 
çerçevesinde tüm silahlı kuvvetleri tasfiye edilen Irak’ta, Sünnilik 
direnişin ideolojik etiketine dönüştürülmüş ve tüm iletişim araçları bu 
mezhepsel ayrımı ön plana çıkararak sürecin gerçek dinamiklerini 
örtmüşlerdir. 385 bin kişilik düzenli ordu, 285 bin kişilik polis ve yerel 
güvenlik birimleri, içişleri, istihbarat bürokrasisi ile 50 bin Cumhuriyet 
Muhafızı tek seferde ihraç edilirken; güvenlik kuvvetlerinin nüfusa oranı, 
bir gecede 1000 kişi başına düşen 43 görevliden, 1000 kişi başına 
düşen 3 görevliye düşmüştür. Aşiret bağları ile pekişen mezhepsel 
dayanışma, Sünni kökenli güvenlik kuvvetleri ve bürokrasiyi direnişin 
temel gücüne dönüştürürken, laik devlet programı, strateji ve gelecek 
kurgularının yerini kuşatılmış bir mezhep kimliğinin mağduriyeti 
almaktadır. 

Kürt Sünni kesimler arasında tarikatlar yaygın olmakla birlikte 
eskisi kadar güçlü konumda değildirler. Nakşibendi ve Kadiri tarikatları, 
Kürtler arasında Sünni kökenli başlıca dinî örgütlenmelerdir. Iraklı Kürt 
liderler Mesud Barzani ve Celal Talabani aşiretsel kökenlerinin yanında 
güçlü tarikat yapılarına dayanmaktadırlar. Körfez Savaşı’nın 
başlangıçından itibaren İran, Irak Kürtleri arasında dinî örgütler kurmaya 
çalışmış ancak başarılı olamamıştır. “Irak İslam Devrimi Yüksek 


Meclisi”nin tek Kürt üyesi Şeyh Muhammed Necib Berzenci oldu. 
Özellikle İran’la iyi ilişkilerin olduğu dönemde Celal Talabani, 1980’de 
“Kürt Müslüman Ordusu” adlı bir örgüt kurdurdu. Silahları KYB 
tarafından sağlanan bu örgütün başında Abbas Şabak bulunuyordu. Kürt 
liderlerin gerek duyduklarında dinî temellere dayalı silahlı örgütler 
kuracağına ilişkin bu örnek Talabani’nin ilkesel laiklik açıklamaları ile 
birlikte değerlendirilmelidir. 

İdris ve Mesud Barzani’nin kuzenleri olan Barzan Şeyhi 
Muhammed Halid, 1985 yazında sahneye çıkarak kendini “Kürt 
Hizbullahı” ilan etti. İran’ın silahlı desteğini alan bu örgüt oldukça iyi 
silahlanmıştır ve Bahdinan’da etkilidir. Aşiret düzeni ile bütünleşen 
tarikat şebekeleri, liderler açısından hâlen bir meşruiyet kaynağı olduğu 
gibi bölge ülkelerine karşı stratejik bir koz olarak kullanılmaktadır. Ortak 
tarikat mensubiyetleri, bölge ülkelerinin sosyal yapılarında hatta 
parlamentolarında Kürt milliyetçiliğini kamufle eden bir işleve sahiptir. 

Sünni Araplar tüm iktidar kurumlarının, bürokrasinin dışına itilirken 
Sünni Kürtlerin ön plana çıkması, radikal-mezhepsel direnişi körüklediği 
ölçüde ABD’nin “ılımlı İslam” politikasının gündeme gelmesi ve bunun 
Irak’ı parçalayacak bir iç savaşa dönüşmesi ihtimal dâhilindedir. Dine 
karşı din stratejisinin tüm bölgeye yayacağı zehirleyici ortam ise “ılımlı” 
bir siyasi model ile göğüslenemeyecek boyutlara ulaşabilir. 

Irak’ta Baas rejimini yıpratma kampanyaları sırasında farklı dinî 
grupların kendi içlerinde örgütlenmesi ABD tarafından desteklenmiş, bu 
ise söz konusu grupların bilincini geliştirmiştir. Irak’ın bütünlüğü 
açısından patlayıcı bir dinamik gelişmektedir. Bu örgütlenme ve 
bilinçlenme, ABD safında yer alan Kürtlerle diğer Sünniler arasındaki 
zaten zayıf olan dayanışmaya darbe vurmuştur. Iraklı Kürt liderler, 1. 
Dünya Savaşı sonrası geliştirilen Venizelos modeline uygun bir biçimde 
oluşturulan siyasetlerle Irak’ın dağılma riskini arttırmaktadırlar. Dini 
gelenek, kurum, ilişkiler zinciri Irak’ta laik temellerin dağıtılması ile 
birlikte toplumsal dokuları parçalayan ve işgali sürekli kılacak çelişkileri 
besleyen bir içerik kazanmaktadır. 

4. Yezdaniler: 

Iraklı Kürtler arasında eskisi kadar etkinliği kalmayan bu inanç 
akımı son dönemlerde yoğun bir inceleme, araştırma, istihbarat konusu 
olarak ABD ve İngiltere’nin gündemindedir. Kürtçe’de Yezdani olarak 
bilinen, geniş anlamda “Melekler Mezhebi” olarak adlandırılan bu eski 
dinin özgün bir Kürt inanç sistemini temsil ettiğine dair bir propaganda 
faaliyeti Irak’ta canlandırılmaktadır. Yezidilik ve Ehl-i Hak olarak bilinen 
akımlar Yezdaniliğin kollarıdır. Zerdüştlük ve Yezdanilik birçok ortak 
özelliği paylaşmaktadır. Yezdaniliğin “millî” özellikleri içeren bir Kürt dini 
olarak sunulması ve diğer dinleri bünyesine katma boyutuna ilişkin 
vurgular, son yıllarda tüm Kürt yayınlarında yoğun biçimde yer 
almaktadır. Yezdaniliğin Semavi bir din olmadığı, Zagros dağlarına özgü 
bir inanç sistemi ile Aryen tarzı bir üst yapıya dayandığına yönelik 
tespitlerin, ABD ve Avrupa’da yaşayan Kürt akademisyenler tarafından 
gündeme getirilmesi kayda değer. Yezdanilik İslam dışı bir öğreti 
sayılmaktadır. İslam’dan binlerce yıl önce Kürtlerin dinî inancı olduğu 
belirtilen Yezdanilik tarikatlar üzerindeki etkinliği ile araştırılmaktadır. 
Hristiyan misyonerlerin 18. yüzyıldan itibaren Yezdanilik üzerinde 
çalıştığı bilinmektedir. Bu çalışmalar neticesinde Kürtçe İncil ve eski bazı 
metinler misyonerler tarafından basılıp dağıtılmıştır. Kuzey Irak’ta 
Hristiyan ve Bahai misyonerlerin öncelikli hedefi Yezdaniliğe inanan 
Kürtlerdir. 


5. Yarısaniler: 

Ehl-i Hak, Aliullahi olarak da bilinen Yarısaniler, Irak ve İran’da yoğunlaşmış  lardır. Yarısaniliğin önemli ismi Sultan Sahak ya da İshak 11.-13. yüzyıllar arası bir dönemde, Süleymaniye’nin güneyinde bulunan Berzenci’de doğmuştur. Yahudi birikiminden oldukça etkilenen Yarısanilik Kuzey Irak’ta fazlasıyla yaygındır. Musul, Kerkük ile Kasrı Şirin arasında yaşayan Bazalan, Kakai, Sarılı Kürtleri Yarısanidir. Amerikan kaynakları günümüzde Kürtlerin %10-15’inin Yarısani olduğunu özellikle vurgulamaktadırlar. Irak’ta Yezdanilik ve Yarısanilik canlanmakta, ABD ve Avrupa üniversitelerinde bu konuda yapılan yayınlarda ciddi bir artış görülmektedir. 

6. Yezidiler: 

Eski İran dilinde “melek” anlamına gelen “yazata” sözcüğünden türetilen Yezidilik, Şerafeddin Bitlisi’nin bildirdiğine göre; 1597’de Kürt aşiret ve bölgelerinin büyük çoğunluğunda etkilidir. Irak’ta, Laleş’te bulunan tapınak en önemli Yezidi mabedidir. Cebel Sancar’dan Duhok’a ve oradan da Laleş’e uzanan şeritte çok sayıda Yezidi yaşamaktadır. Irak’ta Yezidilerin Kürtlüklerini ön plana çıkaran ve onları Arap toplumundan iyice uzaklaştıran bir kampanya gündemdedir. 

7. Yahudiler: 

Kuzey Irak’ta 1742 ile 1831 yılları arasında ortaya çıkan veba salgınları Yahudi toplumunu neredeyse tümüyle ortadan kaldırdı. Dağlık alanda yaşayan Kürt Yahudiler zamanla bu boşluğu doldurdular. Bunun sonucu olarak da, “Iraklı” Yahudilere dönüştüler. Yani bir Yahudi Kürt, Arap veya Neo-Arami kökenden değil, Kürt kökenden gelir. Iraklı Yahudiler arasında tarihsel Kürt aşiret adları yaygındır. Adiabane (Erbil)’de bulunan krallık Kürt kabul edilmekte ve dininin Yahudi olduğu 


Yahudi Ansiklopedisi’nde de vurgulanmaktadır. M.Ö. 1. yüzyılda çok sayıda Kürt ve Adiabane yöneticilerinin Yahudiliği kabul ettikleri, yine Yahudi Ansiklopedisi’nde yer alan bilgiler arasındadır. Ayrıca 17. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Haham Samuel Barzani’nin Kuzey Irak’ta Kürtlerin yaşadığı bölgelerde okullar açtığı, kızı Haham Asenath Barzani’nin ilk kadın haham olarak atandığı belirtilmelidir. 

Yahudi Kürtler, Irak-Türkiye ve Suriye-Türkiye sınırına planlı bir biçimde iskân edilmektedir. Yaklaşık 100–150 bin nüfusu olan bu grup içinden seçilen kişiler, 1996’da ABD’nin Guam Adası’nda eğitime tabi tutulmuşlardır. Bölgede finansal altyapının oluşumunda, Batılı bazı şirketlerin acente faaliyetlerinde, Irak’ın imarı için açılan ihalelerde ve arazi satın almada Kürt Yahudiler son derece etkilidirler. İstisnasız tüm Kürt yazarlar, akademisyenler, bu konuda çalışan yabancı uzmanlar Kürt Yahudi gerçekliğini kabul ettikleri hâlde henüz Türkiye’nin önemli kültür ve araştırma kurumlarında anti-semitizm etkilerinin yarattığı çekingenlik 
ölçeğinde bu konuya girilmemektedir. 

Kerkük–Yumurtalık hattının yerine Kerkük–Hayfa petrol boru hattının onarılarak, Suriye veya Lübnan üzerinden sevkiyat projeleri bağlamında Kürtlerin, Hayfa Limanı ile denize açılması mümkün olacaktır. Irak’ın kuzeyinde yaşayan Yahudi Kürtlerden hareketle önemli bir stratejik mevziye sahip olan İsrail; ayrıca bölge su kaynaklarında söz sahibi olacak duruma gelebilecektir. İsrail’den Irak’a tersine bir göçle Yahudi Kürtler gelmektedir. İsrail’in tarihinde ilk kez Yahudi Kürtlerle dışarıya göç vermesi anlamlıdır. Yahudi Kürtlerin seçilmişlik kurguları na dayalı üstünlük iddiaları diğer inanışlara sahip Kürtlerin tepkisine neden  olacaktır. Irak topraklarında seçilmiş ırk teorilerine dayalı bir yapılanmaya yönelik tepkilerin önünü kesmek için Yarısanilik ve Yezdanilik gibi akımlar canlandırılmakta, yedeklenmektedir. Kültür ve din Irak’ta stratejik bir olgu niteliği kazanmaktadır. Kürtlerin bir bölümünün Yahudi soy kütüğüne kaydedilmesi konusundaki ısrar bu olguya en iyi kanıttır. İsrail’de kurulan İsrail-Kürt Dostluk Merkezi ile onun bünyesindeki Kürt Kültür Merkezi, Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nde açılan Kürt Kültür Merkezi oldukça dikkate değer çalışmalar yürütmektedirler. Bu kuruluşlar ile Amerikan ve Avrupa üniversite lerinde Kürt Yahudilerle ilgili araştırmalar şimdiden geniş bir kaynakça meydana getirmektedir. Ayrıca özel eğitimli bir bankerler grubu, Fırat’ın Irak güzergâhında ve Hayfa–Kerkük hattında, Kürt Yahudiler için toprak satın almaktadır. 

8. Hristiyanlar: 

Irak’ta Duhok, Erbil ve Musul yakınlarında küçük bir Nesturi Hristiyan topluluğu bulunmaktadır. Ayrıca az sayıda Keldani Hristiyan da Irak’ta varlığını sürdürmektedir. Kuzey Irak’ta misyonerlik çalışmaları 


yapmak üzere Avrupa ve özellikle de Amerika’daki aktif Hristiyan örgütler arasında yeniden bir ilgi doğmaya başlamıştır. Rönesans sonrası Avrupalıların İncil’i çevirdikleri ilk doğu dili Kürtçe olmuştur. 
1780’de ilk ayrıntılı Kürtçe gramer kitabı İtalyan Dominiken misyoner 
papaz Maurizio Garzoni tarafından hazırlanmıştır. Oldukça eski tarihe 
dayalı bu çalışmalar az sayıda da olsa bir Kürt Hristiyan topluluk ortaya 
çıkarmıştır. Günümüzde canlanan misyoner faaliyetlerinin Kuzey Irak’ta 
yaşayan Kürtler arasında özellikle de Erbil’de verimli bir zemin bulacağını, bizzat Kürt yazarlar yayınlarda dile getirmektedirler. 

9. Bahailer: 

Fars kökenli bir ailenin oğlu olan Mirza Hüseyin Ali’nin yani Baha’ullah’ın önderliğinde gelişen Bahailik, Irak merkezli bir akımdır. 
Baha’ullah bu yeni dini, 1863’te Süleymaniye bölgesinde ilan etti. 
Günümüzde Bahailerin en kutsal mekânları İsrail Hayfa ile Bahai’dedir. 
İngiltere tarafından desteklenen Bahai Kürtler, ilk Kürt yayınevi olan 
“Matbaa el Kurdi”yi 1920’de Kahire’de kurdular. İlk Kürt gazetesi 1898’de 
İstanbul’da kısa süre için çıktı ve daha sonra merkezini Kahire’deki bu 
Bahai yönetimindeki yayınevine taşıdı. Merkezi Londra’da bulunan Bahailer, Kuzey Irak’ta küçük bir topluluk olmakla birlikte dünya çapında 
örgütlüdürler. 

10. Irak’ta Etnik Karmaşa ve ABD’nin Konumu 

Irak’ın etnik bileşimi Türkmen, Kürt, Arap, Nesturi, Fars, 
Keldanilerden oluşur. 22,7 milyon civarındaki nüfusun %75’i Arap, %15’i 
Kürt, %10’u Türkmen ve çok azı da diğer unsurlar olarak belirtilebilir. Bu 
topluluklar içinde Türkmenler Irak’ın üçüncü asli unsurudur. Telafer, 
Musul, Erbil, Altunköprü, Tushurmatu, Kifri, Mendeli, Hanekin ve 
Bağdat’ın güneydoğusunda bulunan Bedre’ye kadar uzanan ve 
“Türkmeneli” olarak bilinen bölge petrol, su, tarım kaynakları açısından 
stratejik değer taşımaktadır. Türkmenlerin siyasal ve ekonomik 
bakımdan güç kazanması muhtemel su savaşlarında, bölgeye yönelik 
egemenlik projelerinde, Türkiye açısından hayati değer taşımaktadır. 
Irak’ta Türkmen–Kürt–Arap temelli bir çatışma zemini yaratılmaya 
çalışılmaktadır. Türkmenlerin mücadelesini böyle bir çerçevede 
değerlendirmek yanlıştır. Kerkük’ün statüsü de dâhil olmak üzere 
Türkmenlerle ilişkili tüm sorunlarda karar verecek konumda bulunan 
güçler ABD, İngiltere ve İsrail’dir. Türkmenlerin birleşik, bütünlüklü ve 
bağımsız bir Irak’ı savunması, yeni mandacılık programıyla çelişkili 
olduğu için kuşatılmaları, etkisiz kılınmaları söz konusudur. Ordu, 
bürokrasi, güvenlik kurumlarının yeni mandacılık temelinde örgütlenme 
sürecinde Kürtler ön plana çıkarılırken; Türkmenlerin dışlanmışlığı kalıcı 
hâle gelmektedir. Büyük Orta Doğu İnisiyatifi çerçevesinde tüm birlik 
temelli yaklaşımlar şimdilik kaydıyla benimsenmekte ancak Türkmenler, 
ABD ile Kürtler arasındaki “imtiyazlı ilişki”ye örtülü tehdit olarak 
algılanmaktadırlar. 

Irak’ın etnik bileşimi, Büyük Orta Doğu İnisiyatifi açısından 
bölgesel anlamı da olan stratejik bir değer taşımaktadır. “Batı”yı 
Amerikan liderliği altında Orta Doğu’da yeni bir misyon çerçevesinde 
bütünleştirmek, bölgenin petrol, doğal gaz, su, tarım kaynakları ile 
pazarlarını denetlemek amacıyla siyasi, ekonomik, kültürel, dinî 
alanlarda yeni yapılanmalar oluşturmak gündemdedir. Türkmenlerin 
Irak’ın birliğini ve bütünlüğünü kendi varlık temelleri sayan yaklaşımları, 
şimdilik Türkiye’nin direnciyle birlikte bu ülkede geçici bir statü tesis 
etmiştir. Irak’ta ABD’nin istediği gelişmelerin sağlanması, Büyük Orta 
Doğu İnisiyatifi çerçevesinde Türkiye’nin etnik öncelikli adımlar ile “Ilımlı 
İslam” projesi karşısındaki tutumuna bağlıdır. Türkiye, sahip olduğu 
etno-sosyal yapı kozu ile hem stratejik bir fay hattı üzerinde bulunmakta 
hem de büyük bir ulusal politik açılım imkânını elinde bulundurmaktadır. 
Dolayısıyla Irak’ın etnik-dinî çelişkileri olumsuz gelişmeleri 
tetikleyebileceği gibi uzun soluklu bir bölge stratejisinin temellerini de 
sağlamlaştırabilir. ABD’nin Irak’taki çatışma zemininden yararlanarak 
ideolojik, siyasi ve kültürel yayılmacılığını bir hayat alanı yaklaşımıyla 
gündeme getirmesi, Türk kültür havzasına olan ilgiyi artırmıştır. İslam 
coğrafyasında alternatif yapılar kurma bilinç ve deneyimine sahip 
Türklerin bu büyük kriz döneminde böyle bir hedeften uzak 
tutulamayacağı tespiti, Türkmenlerin durumunu daha önemli hâle 
getirmektedir. Türkiye Irak’ta ve bölgedeki konumu itibarıyla ABD, AB, 
Çin ve Rusya arasındaki güç mücadelelerinde söz hakkını arttırdığı 
ölçüde, Irak kaynaklı etno-sosyal sorunlarla kuşatılabilecektir. 


SURİYEDE DURUM


ABD’nin Irak’ı işgalini büyük resimdeki yeri ile değerlendirmek 
gerekiyor. Büyük Orta Doğu İnisiyatifi çerçevesinde ekonomik 
egemenlik, jeo-stratejik üstünlük, etnik-sosyal bileşimlerin yeniden 
yapılandırılması, ulus devletlerin Irak örneğindeki gibi tasfiyesi veya 
etkisiz kılınması gündemdedir. Ancak asıl önemlisi ABD’nin Irak’la 
başlayan organik hâkimiyet kurma girişimidir. Amerika dışsal değil de 
Irak’a ait bir yönetime dayanma anlamında örtülü–organik hâkimiyet 
peşindedir. ABD Irak’ta, egemenliğini; varlığını sürekli kılacak tarzda 
sosyal, siyasal, finansal, kültürel yapılanma ile yerleştirecek bir hazırlık 
içindedir. Askerî işgal bir süre sonra petrol kaynakları, finansal altyapı, 
eğitim sistemi, iletişim ağları, kültürel kurumlar üzerindeki organik 
hâkimiyete dönüşecektir. Bu hâkimiyetin ekonomik koşulları daha işgalin 
ilk günlerinde hazırlanmıştır. ABD işgal yönetiminin 12 sayılı emri, tüm 
gümrük tarifelerinin ve iç pazarı koruyan her türlü kısıtlamanın 
kaldırılmasını sağlamıştır. 39 sayılı emir, tüm kamu kuruluşlarının %100 
yabancı mülkiyetine yol açacak biçimde özelleştirilmesini, kârların 
vergiden muaf tutularak ülke dışına transferini, ilgili sözleşmelerin en az 
kırk yıllık olmasını güvence altına almıştır. 40 sayılı emir ile Irak’taki tüm 
devlet bankaları J.P. Morgan’ın denetimine geçmiştir. İthalattan, gelir ve 
kârlardan alınan vergiler ya sıfırlanmış ya da iyice aşağıya çekilerek 
devletin vergi toplama gücü büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Bu tür 
düzenlemeler meşru bir yönetim oluşmadan hızla uygulamaya 
konulurken, merkezî devleti ayakta tutan unsurlar, müdahale kapasitesi 
ve finansal kaynaklar bertaraf edilmiştir. Patlamalı etnik, dinî, sosyal 
yapısı ile birlikte devletin temellerinin çözülmesi, devlet başkanlığı 
makamının Kürt azınlığın temsilcilerine verilmesi ile yeni bir boyut 
kazanmıştır. Bu tablo rejim değişikliğini aşan topyekûn bir dönüşüme 
işaret etmektedir. 

Tarihin yaşadığımız dönemecinde Irak’ın kendi içinde bir son 
olmadığı görülüyor. ABD açısından Irak, kendi emperyal gücünün jeo-
politiğinin ve jeo-ekonomisinin gelişmesinde bir duraktır. Irak Savaşı’nın 
altında yatan stratejik mantık kaçınılmaz olarak Orta Doğu’da yeni savaş 
ve iç savaşlar tehdidini gündemde tutmaktadır. ABD, AB, Rusya, Çin, 
Hindistan ve Japonya arasında derinden gelişen çelişkiler zembereğinin 
boşalım alanı Orta Doğu olabilir. 

Washington’un Irak’ta kalıcı askerî üsler oluşturduğu ve bunlardan 
vazgeçmeyeceği açıktır. İşgalin sona ermesi ise organik hâkimiyetin 
iyice yerleşmesi ile mümkündür. Bunun yolu ise Irak’ın dinî, etnik, 
sosyal, siyasal bileşimine müdahaleden geçiyor. Bu tür müdahalelerin 
sonuçları ise binlerce yılda oluşan toplumsal dengelerin sarsılmasını 
getirecektir. Irak’ın etnik, dinî, sosyal yapısı Orta Doğu’nun minyatürü 
gibidir. Bu ülkedeki dinamikler başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini 
sarsacak niteliktedir. ABD’nin Irak’tan kısa sürede ayrılmasının koşulları 
henüz olgunlaşmamıştır. Zira bu ülkenin sosyal, dinî, etnik, ekonomik 
çelişkilerinin yeni kompozisyonu, ABD’nin askerî varlığını meşrulaştıran 
sürekli bir kriz temelini beslemektedir. Kaynaklarına, geleceğine, siyasi 
ve ekonomik bağımsızlığına sahip, ulus-devlet eksenli bir Irak’ın 
yapılanmasına; demokrasiyi ülkenin finansal, kültürel, iktisadi kaynakları 
üzerinde yurttaşın söz hakkı olarak düzenleyen bir anayasal mimariye 
izin verilmeyeceği ortadadır. Herkesin dinî, mezhepsel, aşiretsel 
aidiyetleri ile tanımlandığı bir toplumun ise akıl dışı iç çatışmalarla 
parçalanması ihtimal dâhilindedir. Tüm bu gelişmelerin ABD’yi bölgede 
kalıcı bir unsur hâline getireceği ise günümüz şartları değişmediği 
takdirde kaçınılmazdır. Bu konuda tüm bölge açısından yegâne umut; 
büyük devlet tecrübesi, etno-sosyal imkânları, köklü kurumları ve 
alternatif kurtuluş çözümleri üretme yeteneğini kurduğu Cumhuriyetle 
göstermiş, tüm inanç sistemlerine beşeriyetin en önemli kazanımları 
ölçeğinde eşit mesafede durabilen Türkiye’nin, gelişmelere ağırlığını 
koymasıdır. 


HARP AKADEMİSİ DERGİSİ 2006

***