OSMANLI AİLESİNİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OSMANLI AİLESİNİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2018 Cumartesi

OSMANLI AİLESİNİN SAVAŞLARDA ŞEHİT OLAN ÜYELERİ, BÖLÜM 1

OSMANLI AİLESİNİN SAVAŞLARDA ŞEHİT OLAN ÜYELERİ, BÖLÜM 1


HALDUN EROĞLU*
* Prof. Dr. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tarih Bölümü, Ankara/ TÜRKİYE, erogluh@ankara.edu.tr


Tam anlamıyla orta zamanlara ait bir imparatorluk olarak kurulan 
Osmanlılar, hükümdar ve onun etrafında yer alan yetişmiş bürokratik elitin oluşturduğu yönetim modeli ile idare ediliyordu. İmparatorluğun kuruluş aşamasında henüz eğitim kurumlarının tam anlamıyla oturmamış olması ve kurulan devletin yöne- timi için gerekli olan donanımlı yöneticilere duyulan ihtiyaç, hanedana mensup üyelerin bu konuda önemli roller oynamalarını icbar kıldı. Savaşan akıncı beylerin ele geçirdiği yerlerin sancak haline getirildikten sonra hâkimiyetin tam anlamıyla tesisi için ailenin üyeleri sancakbeyi tayin edilerek bölgenin idaresi sağlanıyordu. Daha Osman’ın, oğullarından bu yönde istifade etmesinden itibaren başlayan bu uygulama sonraki dönemlerde sistemli ve kurumsal bir hale büründürülmüştü.1
Buna rağmen Osmanlı tarihi çalışmalarına kısaca göz atıldığında ilk dikkat çeken tartışmanın aileye mensup üyelerin, hükümdarın ölümünden sonra kalkış- tıkları saltanat kavgası ve bu kavganın sonucunda tahta oturan tarafından diğer- leri hakkında verdikleri idam kararları olduğu görülür. Henüz Osman’ın aşiretin başına geçtiği zamanda ortaya çıkan ve aile içi iktidar kavgasının tipik bir örneği olan yeğen Osman ile amca Dündar’ın çekişmesi Dündar’ın öldürülerek bundan sonraki üç yüz yıllık Osmanlı tarihinde tahtın babadan oğula geçmesinin bir kural olmasına yol açacaktı. Bu hadise aynı zamanda Osmanlı tarihinde hanedan üyesi öldürülmesi meselesinin de başlamasına bir anlamda cevaz vermiş oldu. Osman’ın amcası ile olan çekişmesinin akabinde ki yüz elli yıllık gelişmeler, II. Mehmed’in teşkilat kanunnamesine kardeş katlini bir kural olarak koydurmasına ve böylece meselenin hukukî bir zemine oturtulmasına yol açtı.2 Gerek II. Mehmed’în kardeş katlini kanun haline getirmesinden önceki dönem gerek daha sonraki gelişmeler imparatorluğun ilk üç yüz yıllık tarihinde hanedan içi kavgaları ve ortaya çıkan iktidar muhalefet ilişkisini her daim akılda tutarak ailenin erkek üyelerinin bir isyancı ya da tipik bir muhalif olarak görülmelerini ister istemez zorunlu kıldı.

Hanedan üyelerinin iktidar uğruna öldürülmeleri meselesinde, kardeş kat- linin kanunnameye dercedilmesinden sonra gelinen nokta, aile mensuplarının hükümdarın ölümüyle birlikte takındıkları tavırlarda çok ciddi bir değişime yol açtı. Zira bu kanunun hukukî bir niteliğe büründürülmesi nin, yaşanan tecrübelere istinaden, kargaşayı ortadan kaldırmaya yönelik bir uygulama olduğu düşünülse de esasında hanedan üyelerinin ölümlerinin mukadder olması dolayısıyla merkezi otoriteye karşı gelerek muhalif bir girişimde bulunmalarını mecburiyet haline getirmişti. Bu tarihi hakikatin müsebbibi, bizatihi iktidar ve onu ele geçirme arzusuydu. Nitekim tarihi olayların seyri bu gerçeği bütün açıklığıyla gözler önüne seriyor. 

Zira II. Mehmed ve halefi hükümdarların ölümünden sonra yaşananlara bakıldığında kardeş katli kanununun amacının her ne kadar başlangıçta iktidarın el değiştirmesi sırasında yaşanan karmaşayı önlemek olsa da akabinde sözü edilen kanun maddesi, maksadın hâsıl olması şöyle dursun aksine devletin içine düştüğü kaotik durumun bizatihi kendisi haline geldi.
Bu kaotik durum zamanla öyle bir hal almıştı ki; tahtı ele geçirdikten sonra kardeşlerini ve yeğenlerini ortadan kaldırmaya yönelen yeni hükümdarın çabaları, diğer hanedan üyelerini sadece ülke içlerinde başka bölgelere kaçmak zorunda bırakmıyor, aynı zamanda rakip devletlere sığınmalarına hatta onların saflarında Osmanlılara karşı yapılan savaşlarda ordu komutanlıkları bile yapmalarına yol açıyordu.

Muhalif Osmanlı hanedan üyelerinin bu kabil davranışları ve bunun 
doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine yapılan tartışmaları bir tarafa bırakarak Osmanoğlu ailesine mensup olup da hayatını savaş meydanlarında rakipleri ile yapılan muharebelerde kaybederek şehit olanların varlığı bütün bu karmaşanın içinde kaybolup gitmektedir. Neticede hükümdar olamadan ve kardeş katli meselesine bağlı olarak öldürenlerin dışında Osmanlı fetihlerin de bizatihi yer alarak ordu saflarında ko- mutan olarak görev yaptıkları sırada hayatını kaybeden aile üyelerinin varlığının tebarüz ettirilmesi şehzadelere dair var olan yargının olumlu yönde değişmesine katkı sağlayacaktır.
Osmanlı imparatorluğunun kuruluş aşamasında aileye üye olanların yaptık- ları katkı son derece önemliydi. Özelikle kuruluş devrinde sadece aşiretin reisinin oğlu değil, onun yanında diğer aile mensupları da fetihler sırasında yöneticinin et- rafında yer alarak askerî faaliyetlere komutan olarak katılıyor ve büyük yararlılıklar gösteriyorlardı.3 Ertuğrul’un Osman, Gündüz ve Saru Yatı (veya Savcı) adlarındaki üç oğlu da Osman’ın aşiret reisliği döneminde kendisi ile birlikte kuracakları devletlerinin genişlemesi için önemli faaliyetlerde bulunmuşlardı. Kaynaklar daha Ertuğrul’un sağlığında oğullarından Saru Yatı’nın, Sultan Alaâddin’e gönderilerek kendilerine bir yurtluk yer vermesi konusunda elçilik görevinde bulunduğunu, bunun üzerine Anadolu Selçuklu Sultanı Alaâddin’in, Ertuğrul ve aşiretine Bilecik ve Karacahisar arasındaki Söğüt’e yerleşme izni verdiğini kaydediyorlar.4

Saru Yatı’nın babasından sonra da aşiretin başına geçen kardeşi Osman’ın yanında yer aldığı ve topraklarını genişletme sırasında ona destek verdiği anlaşılıyor. Hatta oğlu Bay (Uyal) Hoca da babasının yanında amcası Osman’ın fetihlerine katılarak Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna katkıda bulunan aile üyeleri arasında ilk sırada yerini almıştı. Osman’ın ilk savaşı olarak da bilinen ve ona pusu kuran İnegöl tekfuru ile yaptığı mücadelede kardeşi Saru Yatı ve oğlu Bay Hoca, aşiretin yeni liderinin en yakın silah arkadaşları arasında yer almaktaydılar. Osman’ın aşiretin başına geçtikten sonra yetmiş kişilik kuvveti ile Ermeni Beli’nde İnegöl tekfuruna yapacağı saldırının hazırlıkları onun askerî gücünün ne kadar küçük olduğunu gösterirken ve bu küçük birlik içerisinde aile üyelerinin varlığını hayli önemli kılıyor. Zira Osman’ın yetmiş kişilik küçük askerî birliğinin içinde kardeşi Saru Yatı ve onun oğlu Bay Hoca da bulunuyordu. Sayıca bir hayli az olan bu birlik ile İnegöl tekfuruna saldırı hazırlığında olan Osman’ın girişimini casusu vasıtasıyla öğrenen tekfur, ona pusu kurdu. Kaynakların verdiği bilgiden anlaşıldığı üzere Osman’ın da casusları vardı ve bunlardan biri olan Artun adındaki martolos İnegöl tekfurunun saldırıyı öğrendiğini ve buna karşılık ona pusu kurduğunu Osman’a bildirdi. Osman, casusundan pusu haberini alır almaz büyük bir süratle tekfurun pusu kurduğu yere doğru harekete geçti. Yetmiş kişilik piyade kuvvetiyle saldırıya geçen Osman’ın kuvvetlerine karşın İnegöl tekfurunun askerleri sayıca oldukça fazla idi. İnegöl tekfuru ile Osman arasında çok çetin geçen bu mücadele, Osman’ın yeğeni Bay Hoca’nın savaş meydanında hayatını kaybetmesine sebep oldu. Saru Yatı’nın oğlu Bay Hoca’nın bu ilk savaşta hayatını kaybetmesi onun Osmanlı tarihinin aileye mensup ilk şehit unvanını almasına vesile olmuştu. Yapılan savaşın galibinin kim olduğu konusunda tam bir bilgi bulunmasa da Bay Hoca’nın şehitliği ve savaş sonrasında Osman’ın yaylaya çekilmiş olması en azından kazananın o olmadığına işaret ederken, ilk şehit Bay Hoca’nın cenazesi savaşın yapıldığı Ermeni Beli’nin dibinde yer alan Hamza Bey köyüne defnedilmişti. Bay Hoca’nın mezarının yanında bir kervansarayın bulunduğu bilgisi 5 bu şehit aile üyesinin yol üstünde, ticari faaliyetlerin yoğun olduğu önemli bir yerleşim yerine defnedildiğini gösteriyor.

Oğlunu İnegöl tekfuru ile yapılan savaşta şehit veren Saru Yatı, daha son- ra kardeşi Osman ile birlikte hareket etmeye ve savaşlara katılmaya devam etti. İnegöl tekfuru ile yapılan savaş sonrasında ve gördüğü rüyayı onun devlet sahibi olacağı şeklinde yorumlayan Edebalı’nın bu müjdesinden sonra Osman fetihlerine hız verme kararı almıştı. Edebalı’nın rüya yorumu sonrasında İnegöl’e gelen Osman, hemen yanındaki Kulaca hisarını ele geçirdi. Akıncı Türklerin bu başarısından rahatsız olan etraftaki düşmanlar, Karacahisar tekfuruna giderek Osman’ın bu fethinin kendileri için iyi olmadığını, eninde sonunda buraların tamamen Osman’ın liderliğindeki Türkler tarafından ele geçirilecek olunmasından korktuklarını, bu yüzden bir an önce harekete geçerek ona karşı hazırlık yapıp kuvvetlerini birleştirmeleri gerektiğini bildirdiler. Bu teklif ve Osman’ın kazandığı zafer karşısında Karacahisar tekfuru kayıtsız kalamadı ve kardeşi Kalanoz’u, oluşturduğu ordusunun başına geçirdi. Akabinde kısa bir süre önce Osman ile savaşan İnegöl tekfuruna güçlerini birleştirme teklifinde bulundu. Bu teklif sonucunda Karacahisar ve İnegöl tekfurlarının askerî birlikleri, Osman’a karşı hareket etmek üzere bir araya gelerek toplandılar. Karacahisar ve İnegöl tekfurlarının askerlerinin Kala- noz’un önderliğinde toplandığını öğrenen Osman süratli bir şekilde hareket ede- rek savaşmak üzere İkizce’ye geldi. Daha sonra Tomoniç (Domaniç)’e geçen her iki ordu burada karşılaştılar. Yapılan savaşta henüz oğlunu yeni şehit vermiş bulunan Saru Yatı şehit oldu. Osman, yeğeni Bay Hoca’dan sonra şimdi de kardeşi Saru Yatı’nın şehit olduğunu öğrenince düşman kuvvetlerinin komutanı Kalanoz’un derhal yakalanmasını emretti. Osman, yakalanan Kalanoz’un, Saru Yatı’nın şehit edilmesine karşılık intikam amacıyla önce karnının yarılması sonra da it gibi gömülmesi emrini verdi. Kalanoz’un, Saru Yatı’nın şehit olmasına karşılık olarak işkenceyle öldürüldükten sonra gömüldüğü yere İteşeni adı verildi. Osman, yapılan savaşta şehit düşen kardeşinin cenazesini Söğüt’te babasının yanına defnederken, Saru Yatı artık Osmanlı tarihinin ikinci şehit aile üyesi olarak tarihteki yerini almış oldu. Kaynaklar Saru Yatı’nın bir çam ağacının dibinde şehit olduğunu, ara sıra orada ışık göründüğünü bu yüzden o ağaca Kandilli Çam adının verildiğini kaydederler.6 Öyle anlaşılıyor ki kurulacak olan imparatorluk için çok önemli olduğu anlaşılan bu ilk iki savaş Osman’ın önünü açarken kaderin bir cilvesi olarak baba Saru Yatı ile oğul Bay Hoca’nın çok kısa aralıkla arka arkaya şehit olmalarına sebep olmuştu.
Osman’ın hız kesmeden devam eden fetihleri sahip oldukları toprakların sınırlarını genişletirken, elde edilen başarılar bölgede yer alan Doğu Romalı şehir komutanlarını rahatsız etmişti. Zira kendi geleceklerinden endişe duydukları için birlikte hareket etme gereği hissettiler. 

Bu da Osman’a karşı ister istemez bir ittifak kurmaları sonucunu beraberinde getirdi. Bursa tekfurunun etrafında kurulan bu ittifakın içinde Edrenos, Kestel ve Kite tekfurları yer almışlardı. Adı geçen tekfurların birlikte hareket ederek oluşturdukları orduları Osman’a ağır bir darbe vurmak amacıyla harekete geçti. Ancak Osman durumdan haberdar olunca topladığı askerleri ile birlikte üzerine gelen orduya karşı hazırlığını yaptı. İlk çarpışma Koyunhisar’da oldu. İkincisi Dimboz’da gerçekleşti. Bursa civarında yapılan bu savaşı kazanan Osman olmuş, Edrenos tekfuru kaçarken, Bursa tekfuru kalesi- ne sığınmak zorunda kalmıştı. Kestel tekfurunun savaş meydanında öldüğü bu önemli savaşta Kite tekfuru ise Ulubat tekfuruna sığınarak şimdilik canını kurtarabildi. Eline çok iyi bir fırsat geçtiğinin farkında olan Osman, Ulubat tekfurun- dan Kite tekfurunu istediğinde, Ulubat köprüsünden öteye geçmeme şartını kabul etmek kaydıyla istediği kişi kendisine teslim edildi. Ele geçirdiği Kite tekfurunu kalesinin önüne getiren Osman bu sayede Kite hisarını ele geçirme şansını yakalamış oldu. Kite kalesini ele geçirme başarısı gösteren Osman yaptığı anlaşma gereği Ulubat köprüsünden bir daha hiç geçmedi. Osman’ın dört kale tekfurunun güçlerini birleştirerek oluşturdukları güçlü kuvvet karşısında kazandığı bu zafer onun önünü açan en önemli savaştı. Daha önceki savaşlarda olduğu gibi bu savaşta da Osman’ın aile üyeleri onun yanında yer almışlardı. Bunlar kardeşi Gündüz ve oğlu Aydoğdu idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi olarak da kabul edilen Koyunhisar savaşında Aydoğdu şehit düşmüştü. Osmanlı tarihinin üçüncü aile şehidi olan Aydoğdu, Dimboz’dan Koyunhisar’a giden yol üstünde defnedildi. Hem ilk savaşlarda şehit düşmesi hem de aileye mensup olması bakımından Aydoğdu’nun mezarı ilerleyen zamanda bir ziyaretgâh halini aldı. O kadar ki mezar toprağının atıldığı suyu içenin sıtma ateşinden kurtulduğuna ve sancısı olan atın mezarın etrafında üç defa döndürülmesinden sonra ağrılarından kurtulduğuna inanılmıştı.7 Oruç Bey’in Aydoğdu’nun mezarının Türk Han Mezarı olarak hala anıldığını kaydetmesi kuruluş devri aile üyelerine verilen önemin göstergesi olma- sı bakımından altının çizilmesi gereken önemli bir husustur.8 27 Temmuz 1302 tarihinde yapılan Koyunhisar Savaşı’nın tarihi9 hakkında Hoca Sadettin’in, Os- man’ın savaştan kaçarak kalesine sığınan Bursa tekfurunun cezalandırılmak üzere kalesini kuşattığı (H 717) 1317 yılını vermesi bariz bir hataya işaret eder.10
İbn Kemal, aynı savaşta Aydoğdu ile birlikte gazilerin reisi olan babası 
Gündüz’ün de ölerek oğlu ile birlikte aynı anda şehadet şerbetini içtiği bilgisini veriyor.11 Saru Yatı ve Bay Hoca’nın ardı sıra yapılan savaşlarda şehit olmalarından sonra Gündüz ve Aydoğdu’nun da Koyunhisar Savaşı’nda birlikte ölümleri Os- manlı tarihinde aile üyesi ikinci baba oğul şehadeti olmasının yanı sıra Osman için çok önemli iki destekçi ve savaşçısını daha kaybetmesi anlamına da geliyordu. Osmanlı tarihinin diğer bir savaş şehidi, Orhan’ın oğlu Süleyman idi. Süley- man, Osmanlı tarihinin en önemli hamlelerinden biri olan Rumeli’ye geçişi gerçekleştiren ve Osmanlıların bölgeye yerleşmelerini sağlayan aileye mensup önemli bir şahsiyet idi. Karasioğlu Beyliği’nin ele geçirilmesinden sonra sancakbeyi olarak bölgeye tayin olunan Süleyman bundan istifade Rumeli topraklarına geçip sınırla- rın genişlemesini sağlayarak tarihî bir fırsatın yakalanmasına sebep olmuştu. Os- manlı kaynaklarının hemen hepsi Rumeli’ye ilk geçişleri ve fetihleri gerçekleştire- nin Orhan’ın oğlu Süleyman olduğu konusunda ittifak halindedirler.12 Süleyman, babası Orhan’ın isteği ile askerlerini Rumeli’ye geçirmiş ve böylece çok önemli bir genişleme imkanı sağlamıştı. Neşri, Orhan’ın Rumeli’ye geçmeyi düşündüğünü, bu fikrini bir toplantı sırasında dile getirdiğini ve o sırada Karasi ilinde sancakbeyi olan oğlunun bundan haberdar olması ile Rumeli’ye Osmanlıların ilk adımlarını attıklarını kaydeder.13 Bunun gerekçesinin Rumeli topraklarının sahip olduğu siya- si, coğrafi ve ekonomik imkanların olduğunun altını özellikle çizmekte fayda var.14 Rumeli’nin sahip olduğu ekonomik ve siyasi imkanların varlığından haberdar olan Orhan ve etrafındakiler, Süleyman’ın önderliğinde yönünü Rumeli topraklarına çevirmiş ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu karmaşada taraf olarak bundan istifade etme başarısı göstermişti. 

Bu da Osmanlıların kalıcı olarak Rumeli’ye yerleşmelerine imkan sağladı. 

Bu amaca müteallik Süleyman ilk olarak Ece ve Evrenos beyleri, karşı kıyıya göndererek ele geçirilen bir kâfirden aldıkları bilgilerle bir gece yaklaşık seksen kişilik askerini iki gemi ile Rumeli’ye geçirip Çimbi kalesini ele geçirerek ilk adımı atmış oldu.15 
Ancak Rumeli’de asıl kalıcılığı sağlayan olay, 1352 yılında Kantakuzenos’un imparatorluk tahtını ele geçirmek için Osmanlılardan askerî yardım istemesi ve bunun için lojistik bir üs olarak kullanılmak üzere daha önce Süleyman tarafından ele geçirilen Çimbi kalesine yerleşilmesine müsaade edilmesi olmuştu.16 
Rumeli’ye yerleşmeyi gerçekleştiren Süleyman babasının sağlığında Absuyu ve Aydos’da önemli askeri görevlerde bulunmuştu. Daha sonra İznikmid ve Taraklı Yenicesi’ne gönderilerek bölgenin ele geçirildikten sonra hakimiyetin tam anlamıyla tesisinde rol oynamıştı. 
Akabinde Karasioğlu topraklarının ele geçirilmesi ile bilikte Karasi sancakbeyi olarak görevlendirildi.17 

Özelikle Taraklı Yenicesi’ndeki görevinde istikrarlı adaletli yönetim anlayışı bölge halkının ağızından Aşıkpaşazade’de “Ne olaydı evvelden de bunlar bize hakim olalardı” şeklinde biraz da abartılı bir biçimde akis bulacaktı.18
Süleyman’ın bu tecrübesi onun Karasi sancağındaki görevi sırasında 
Rumeli’ye geçişlerde kullanılmak üzere devreye girecekti. Osmanlı askerlerinin Ru- meli’ye geçmesi ile birlikte başlatılan fetihler büyük bir yoğunlukla devam etti. Özelikle Tekirdağ ve Hayrabolu arasında süre gelen fetihlerle birlikte ele geçirilen yerlere ve hisarlara yerleştirilmek üzere Karasi vilayetinden göçer evlerin nakli,
fetihler açısından önemli bir dönüm noktası oldu.19 Böylece Osmanlıların Rumeli’deki kalıcılığının temelleri Süleyman tarafından yavaş yavaş atılıyor, fetihlere devam ediliyordu.20 
Süleyman’ın Hacı İlbey’e Konur hisarını vermesi ve yanına Evrenos Bey’i bırakması önemli bir hamleydi. Zira her ikisini Dimetoka’yı almak- la görevlendirirken kendisi de Hayrabolu ve Çorlu’ya akınlar düzenlemeyi sürdür- dü. Süleyman bu bölgeye gidip akınlarını gerçekleştirdikten sonra döndüğü yer fetihlerin merkez üssü gibi kullanılan Gelibolu idi. Bütün bu gelişmeler ve fetihler devam ederken Süleyman da babasından sonra Osmanlı yönetimini ele almaya hazırlanıyordu. Ancak onun Rumeli fetihlerinin hız kesmeden devam ettiği sıra- daki zamansız ölümü hesapları alt üst etti. Karamanî Nişancı Mehmed Paşa’nın hastalıktan öldüğünü belirtmesine rağmen,21 fetihlerle uğraştığı günlerde avlan- maktan geri durmayan Süleyman, vurduğu bir avın peşinde koşarken atının ayağı- nın bir deliğe girmesiyle yere yuvarlandı. Ağır yaralanan Süleyman bu hadiseden kısa bir süre sonra hayatını kaybetti ve Osmanlı tarihinin akınlarda hayatını kay- beden beşinci aile üyesi oldu.22 Rumeli topraklarında fetihler yaparken şehit olan Süleyman, Bolayır’a defnedildi. Süleyman’ın Bolayır’a defnedilmesini Aydınoğlu Umur Bey’in “Şimden gerü sana destur yoktur kim gerü Anadolu’ya geçesün”23 demesine bağlı olarak Süleyman’ın vasiyetinin böyle olduğuna dair “meğer Süleyman Paşa’ya ol hal vaki olmazdan öndin yanında olan gazilere vasiyyet etmişti kim;”Ben bu yakında dünyadan gidiserim. Beni bu vilayette Bolayır’da ”defn eylen ve eğer kâfirler size üşerse kaçmayasız, Allah’a tevekkül idesiz, durasız. Hak te’alanın hikmetin göresiz diye ısmarlamuşdı. “Ve hem gayret idesiz benüm ölümü kâfirlere aldırmayasız”” cümlelerini yazan kaynakların, devamın- da Süleyman’ın ölüm haberini alan kâfirlerin saldırıya geçtiğini, bunun üzerine Süleyman’ın adamlarının şehit şehzadenin tabutunu yüksek bir yerde duvar altına gömdüklerini, üstüne taş yığarak belirsiz hale getirdiklerini bildiriyorlar.24

Öyle anlaşılıyor ki Rumeli’yi Osmanlılara açan ve ilerisi için çok önemli ve stratejik bir hamleyi gerçekleştirmiş bulunan Süleyman’a tıpkı diğer şehit aile üyelerinde olduğu gibi bir kutsiyet atfedilmiştir. Zira onun ölümünü haber alan ve Osmanlıların eline geçen bölgeleri geri almak üzere saldırı düzenleyen kâfirlerin sayıca fazla olmalarına rağmen yenilerek çekilmek zorunda kalmaları üzerine, bu zaferi kazanan müslümanlara yardım eden bir alay boz atlıdan bahsedilmesi hayli ilginç. Kaynakların aktardığına göre bu boz atlılar, kâfirlere saldırarak onları yok etmişti. Kâfirler o kadar telaşlanmışlardı ki, bunların yerden mi çıktıklarını, yoksa gökten mi indiklerini anlayamamışlar ve nereden geldiği belli olmayan bu boz atlıları karşılarında görünce kolları kalkmaz, elleri tutmaz olmuştu. Bu anlatılar, bir taraftan Süleyman’ın şehit düşmesiyle Osmanlıların Rumeli’deki fetihlerine son vermek üzere harekete geçerek saldıran kâfirleri yok etmek üzere kayıp erenlerin Allah tarafından gönderildiğine inanıldığını göz önüne sererken,25 öte yandan Süleyman’ın mezarının vasiyetine uygun olarak Bolayır’da kaldığını, askerlerinin onun emirlerine harfiyen uyarak Rumeli topraklarını terketmediklerini, böylece Osmanlıların bölgedeki kalıcılığının temel sebebinin bu davranış olduğunu gösterir. Osmanlıların Rumeli’deki kalıcılığının göstergesi olan Süleyman’ın askerlerinin bu davranışı bir tarafa kaynaklardaki aktarılış şekliyle bu hadise, Süleyman’ın şahsında Rumeli fetihlerine yüklenen kutsal rolü taçlandırmaya yönelik bir çabadan başka ne olabilir?
Osmanlılara Rumeli’nin kapılarını açarak bundan sonrası için çok önemli bir fırsat sunan Rumeli fâtihi Süleyman’ın ölüm tarihi konusunda farklı görüşle- rin bulunması bu tarih üzerine hayli tartışma yapılmasına sebep olmaktadır. Bir gurup tarihçi, ölüm tarihini 758 (1357) olarak verirken 26, diğer gurup 759 (1359) olarak kaydeder.27

Osmanlı tarihinin altıncı şehidi olarak kaynaklara yansıyan aile üyesi Ba- yezid’in oğlu Ertuğrul idi. Bayezid’in Ertuğrul, Süleyman, Mustafa, İsa, Musa, Mehmet ve Kasım olmak üzere toplam yedi oğlu olduğu bilinmektedir.28 Osmanlı şehzadelerinin sancaklara gönderilerek idareci konumunda bölgenin yönetimi- ne katkı yapmaları için sancakbeyliğinde bulunmaları prensibi doğrultusunda çocuklarından Ertuğrul’a, Saruhan’ı29 daha sonra Karasi (Balıkesir) sancağını vermişti.30 Emir Süleyman’a önce Aydın ili sonra Kastamonu31 ve nihayet Sivas ele geçirilince burayı 32 verdi. Diğer oğullarından Mustafa’yı Hamid İli ve Teke,33 İsa’yı Antalya, Musa’yı ise Kütahya sancakbeyi yapmıştı. Mehmet ise Amasya’da idi.34 Kasım henüz çok küçük olduğu için o sancakbeyi olamamıştı ve saray bulunuyordu.35

Bayezid’in büyük oğlu Ertuğrul’un akıbeti üzerine yapılan tartışmaların teme- linde kaynaklardaki bilgilerin farklılığı yatar. Zira daha hangi sancakta bulunduğu konusundaki ihtilafla başlayan bu mesele onun öldüğü tarih ve savaş üzerine yo- ğunlaşmaktadır. Zira Ertuğrul’un Aydın ili sancakbeyliği yaptığını Süleyman’ın ise Saruhan sancakbeyi olduğunu kaydedenler de bulunmaktadır.36 Kaynaklar, Ertuğ- rul’un Menemen ovasında kışlayan Saruhanlı göçer evlerin var olan tuz yasağına uymamaları yüzünden Bayezid’e şikâyet edildiğini, bunun üzerine hünkârın, oğlu Ertuğrul’a emir vererek yasağa uymayan göçer evlerin Filibe’ye sürgün edilmesini sağladığını, hatta şimdi bütün Filibe ovasının bu göçürülenler tarafından meskûn olduğunu kaydetmeleri, onun Saruhan sancakbeyliğini doğruluyor.37 Ankara Savaşı’na giden Bayezid’in yanına oğullarını da aldığını belirten  Işık Paşazade’nin, Süleyman’ı Aydın, Saruhan ve Karasi sancakbeyi olarak göstermesi 38 Ertuğrul’un ölümünden sonra buraların idaresinin ona bırakıldığını ortaya koymaktadır.

Ancak esas tartışma Ertuğrul’un nerede ve ne zaman öldüğü üzerinde yo- ğunlaşır. Zira Neşri’deki “ Ve Ertuğrul, atasınun hayatında Kadı Burhaneddin vakasında Allah emrine varmışdı.” kaydından hareketle Ertuğrul’un Kırkdilim savaşında (1392) şehit olduğu kabul edilegelmektedir. Neşri’nin kaydını mehaz alan tarihçiler Ertuğrul’un ölümünü bu tarihe bağlama gayreti güderler.39  Aşık Paşazade, Oruç Bey ve anonim tarihler ise Ertuğrul’un ölümünden hiç bahsetmezken bazıları da babasının sağlığında öldüğünü nakletmekten ileri gitmezler.40

Osmanlı kaynaklarındaki birbiriyle çelişkili bilgilerin yanında Osmanlı- Kadı Burhaneddin çekişmesini en ayrıntılı şekilde anlatan ve devri olaylarının en önemli kaynağı olan Esterabadî’nin Bezm u Rezm adlı eserinde Ertuğrul’un ya da herhangi bir Osmanlı ailesi üyesinin isminin hiç geçmemesi, onun Osmanlılar ile Kadı Burhaneddin arasında yapılan Kırkdilim savaşında (1392) öldüğü iddiasını mesbetsiz bırakmaktadır. Zira savaşı detaylarına kadar anlatan Esterabadî, Os- manlılar ile karşılaşan Kadı Burhaneddin’in askerlerinin sayısının çok fazla olma- sından dolayı, sultanın onların tamamını teftiş etmeye bile zaman bulamadığını, iki ordunun karşılaşması sırasında çok çetin bir savaşın yaşandığını, kılıç darbeleriyle kellelerin uçtuğunu, kısa sürede ortalığın kan gölüne döndüğünü, düzlükler- de ceset tepelerinin meydana geldiğini, bu durum karşısında Osmanlı ordusunun yorgun ve bitkin bir halde kaçarak kendilerini dağların kovuklarına gizlediklerini kaydederken, Bayezid’in herhangi bir oğlundan söz açmaması ilginç olduğu kadar şayet şehzade bu savaşta öldüyse bundan haberinin olmaması veya bunu önemsiz gördüğü sonucunu doğurmaz.41
Ertuğrul’un bu bilinmezliğini aydınlatmak için Timur’un Sivas şehrini kuşat- ması sırasında Osmanlı kuvvetlerinin başında Ertuğrul’un bulunduğu ve bu sırada şehit olduğu yönünde bilgiler veren Osmanlı tarihlerine bakmak gerekir. Sözgeli- mi Ruhi, Bayezid’in Malatya ve Erzincan’ı fethettiği yıla dair olayları anlatırken “Bu tarih sekiz yüz üçüncü yılda(803/1400-1401) idi. Hem ol yıl Padişah-ı âlem penahın Ertuğrul nam oğlı vefat idüb padişah-ı âlem penah anunçün begayet müteellim olub ol yıl bir gayri yere sefer olmayub adl ve dad itmeğle meşgul oldu.” kaydıyla şehzadenin öldüğü yıl olarak 1400 tarihini yer olarak ise zımnen Timur’un Sivas’ı kuşatmasını işaret eder.42 İbn Kemal de benzer şekilde bir kayıt düşerek şehzadenin ölümüne dair Timur’un Sivas kuşatmasını anlattığı kısımda şunları yazar; “Ol esnada ki ... mezbûr diyâr-ı meşhârun (Sivas) şehriyârı İsfendiyâr-ı rüzgâr, şehzâde-i kâmgâr Ertuğrul vefât etdi.”43
Öte yandan Timur’un tarihçisi Nizameddin Şami, kaleme aldığı Zafernâme’de Sivas şehrinin Timur tarafından ele geçirilişi ile ilgili olayları verdiği sayfalarda Mustafa isimli bir emirden bahseder 44 ve bunun Sivas’ın emiri olduğunu ve mertçe savaştığını ekler. Timur’un, on sekiz gün süren kuşatmada şehrin hisarın etrafına mancınıklar kurduğunu ve surların dövüldüğünü, durumun vahametini anla- yan Emir Mustafa’nın Timur’a yalvararak af dilediğini, kendisine gelen Mustafa ve şehrin şeyhleri ile kadısına Timur tarafından aman verildiğini, akabinde şehirde bulunan Ermenilerin ve dört bin kişilik süvari birliğinin kazılan kuyulara atılarak öldürüldüğünü anlatan kaynak Emir Mustafa’nın sonu hakkında suskun kalmıştır.45 Batılı yazarların ve kaynakların bu olay ile ilgili yazdıklarına bakılırsa Zafer- name’de söz edilen Mustafa’nın Yıldırım’ın oğlu Ertuğrul olma ihtimalinden bahsetmeyi belki mümkün kılar. Zira Iorga ve Zinkeisen, Calcocondilas’a dayanarak Timur’un Sivas’ı kuşatmasında orada Yıldırım’ın oğlu Ertuğrul’un bulunduğunu, yaklaşık dört bin kişilik bir süvari birliğini komuta ettiğini, şehrin Hrıstiyan halkının, süvarilerle birlikte öldürüldüğünü belirtiyorlar.46 Zafername’deki bilgilerle örtüşen batılı yazarların aktardıkları bu manada önemli. 

Zafername’de Mustafa olarak bahsedilen ve sonu ile ilgili bilgi verilmeyen kişi şayet Ertuğrul ise Zinkeisen’in Calcocondilas’a dayanarak verdiği esir alınan şehzadenin varlığına Timur’un üç gün dayanabildiği, sonrasında bir ata bağlanıp sürüklenerek feci bir bi- çimde öldürdüğü bilgisi ile tamamlanmış oluyor.47 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

***