GLOBAL POLİTİKALARIN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GLOBAL POLİTİKALARIN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2017 Cumartesi

PETROL, PETROL POLİTİKALARI VE ORTA DOĞU BÖLÜM 3


 PETROL, PETROL POLİTİKALARI VE ORTA DOĞU  BÖLÜM 3



I. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya politikalarına lider ülke olarak girmek istemeyen ABD, II. Dünya Savaşı sonrasında hiç tereddüt etmeden bu rolü üstlenmeye kalkışmıştır. Amerika’nın önceliği mallarına pazar bulmak, ekonomisini geliştirmek ve dünyada kendisine dost olacak rejimleri kurmak ve desteklemek olacaktı. Amerika isteklerini gerçekleştirmek için oyunun kurallarını değiştirerek kendi çıkarlarına uygun olacak yeni bir dünya düzenini kurması gerekiyordu. Amerika politik olarak komünizme karşı, ve dolayısıyla Sovyet 
yayılmacılığına, savaş açtı ve kutuplaşan dünyada ‘özgür dünya’ adı altında kendisi ile işbirliği yapacak çok geniş coğrafyalar oluşturdu. 

Karşıtı olarak dünyayı örgütlemeye çalışan Amerika, Sovyet ve komünist tehdidini çok iyi kullanarak dünyanın koruyucusu rolünde global gücünü tesis etti. Amerika’nın dünyanın her köşesine uzanan politik ilgisi sebebiyle artık Amerikan çıkarları ve Amerikan milli güvenliği okyanusları, kıtaları aşıp dünyayı baştan başa kat ederek global bir olgu haline geliyordu. Bu ilgiyi yürürlükte tutabilmek için Amerika yeni dünya düzenindeki aktörlerini organize ederek dünyanın ekonomik, diplomatik ve askeri dizginlerini eline geçirmeye başlamıştır. ABD yeni dünya düzeninde işe ekonomik tedbirleri alarak başladı. Amerika’ya göre dünya kaynakları serbest rekabet ortamında herkes 
tarafından kullanılacak ve dünya ticareti arttırılacaktı. Amerikanın bu yaklaşımı Orta Doğu’da da olduğu gibi bir çok yerde Amerika’nın kokuşmuş emperyalist düzeni yok ederek dünya halklarına refah yolunu açacağı yönündeki ümitleri arttırdı. Amerika en başta GATT örgütünü kurarak uluslararası ticarette % 100’leri aşan gümrük duvarlarını serbest ticaret için, daha doğru bir sözle Amerikan ürünlerini satabilmek için, indirilmesini öngördü. Nitekim, belirli bir süre sonra uluslararası ticarette gümrük vergilerinin ortalaması % 25’in altına çekilmiş oldu. Yine ABD’nin önderliğinde ve Amerikan öncelikleri gözetilerek kurulan Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu 
IMF ile, ABD II. Dünya Savaşı sonrası dünya ekonomilerini kontrolü ve yönetimi altına almış oldu. Amerikan Doları’nın dünya ekonomileri ve ticaretinde lider para birimi konumuna yükselmesi, Amerika’ya son derece büyük fırsatlar sağlamıştır. ABD, Avrupa’nın ve Japonya’nın kalkınmasına büyük paralar harcayarak katkılarda bulundu ve bu ülkelerin ekonomilerini Amerika’ya rakip olarak değil de ticaret ortağı olarak geliştirmelerinde başarı sağladı. Özellikle 1950’lerden başlayarak Amerika aldığı bu tedbirler sayesinde inanılmaz bir 
ekonomik gelişme periyoduna girdi. Öyle ki artık tüm dünya üretiminin yarısının gerçekleştirildiği ve yine tüm dünya tüketiminin yarısının harcandığı 
yer Amerika Birleşik Devletleri idi. 

Amerika, ekonomik alanda dünya düzenini kendi lehine değiştirirken, aynı zamanda politik ve askeri alanlarda da dünya liderliğine yükseldi. 
Yüksek silah teknolojisine sahip olan Amerika, NATO’nun liderliğini yaparak ve BM’nin Güvenlik Konseyi üyesi olarak, kurduğu yeni dünya 
düzenini askeri ve diplomasi alanlarında sıkı bir şekilde koruyagelmiştir. 

Bu arka plan doğrultusunda ABD; politik olarak İran Krizi, Sovyetlerin Türkiye’ye baskıları ve toprak talebi ve Yunanistan’da yaşanan iç savaş nedenleriyle Orta Doğu bölgesi ile hızla ilgilenmeye başladı. ABD’nin İsrail devletini kurdurmaktaki aktif rolü ve akabinde çıkan Arap-İsrail anlaşmazlıkları, Amerika’yı adeta Orta Doğu politikalarına kilitlemiştir. ABD, Orta Doğu’da ılımlı Arap milliyetçiliğini 
kontrol ederek İngiltere’nin bölgede siyasi iflasıyla boşalmış olan yeri Sovyetlere kaptırmadan hassas bir denge kurmak istiyordu. Hatta bu yolda İngiltere’nin bile terk etmiş olduğu muhafazakar elementleri yönetimde tutmaya karar vermiştir.41 Bölgeyi Sovyet etkisinden uzak tutmak, bölge petrollerini kontrol etmek ve İsrail devletinin güvenliğini sağlamak adına Amerika’nın bu bölgeye olan ilgisi hiç eksilmedi. İstisnasız her Amerikan Başkanı’nın bölge için politikalar üretmesi gerekiyordu ve her Amerikan Başkanı göreve koltuklarının altında Orta Doğu ile ilişkiler ve bölgede yaşanan problemler hakkında yeni projeler içeren ajandalarla geldiler. 

1970’lere gelindiğinde Amerikan ekonomisinde bir durgunluk başlamış, bunun karşılığında başta Almanya ve Japonya olmak üzere birtakım ülkeler hızlı bir ekonomik kalkınma süreci içerisine girmişlerdi. Japonya ve Almanya’nın dünya ekonomilerinde önemli sıçrama yapmaları Amerikan ekonomik gücünü olumsuz etkilemiştir. Tıpkı 1950’lerde İngiltere’nin olduğu gibi, 1970’lerde de Amerika Orta Doğu petrolüne kendi ekonomisini ayakta tutmak ve kayıpları azaltmak için hayati önemle bağlı idi.42 Amerika Birleşik Devletleri ekonomik olumsuzlukları gidermek için bir dizi ekonomik ve politik tedbirler almaya başlamıştır. ABD, politik ve askeri gücünü kullanarak kendi kurduğu ve yönettiği IMF politikalarının tam aksi olan uygulamalara yönelmiştir. Bunların başlıcaları haksız rekabete yol açacak olan Dolar devalüasyonu ve karşılığı olmadan para basımıydı. Petrole bağımlı olan Amerikan endüstrisini güçlü tutmak için ABD Orta Doğu petrol alanlarını petrolün kesintisiz akışı için sıkıca kontrolü altında tutmuştur. Amerika bu uğurda bölgede Şah’ı, kralları ve diktatörleri destekleyerek adeta bölge kaynaklarını bölgenin yöneticileriyle birlikte bölge halklarına rağmen sömürmüşlerdir. 

ABD bir koltukta iki karpuz taşımak misali, hem İsrail çıkarlarını Araplara rağmen korumuş hem de Arap devletlerini Sovyetler’in ciddi yayılmacı politikalarına rağmen kendi etkisi altında tutabilmiştir. Amerika’nın bu başarısında Arapları birleştirmeye çalışan ancak her uygulamada Arapları daha fazla birbirinden ayıran Arap milliyetçiliği ve Arap dünyasına liderlik etme hayalleri çok etkili olmuştur. 

Soğuk Savaş sonrasına geldiğimizde Orta Doğu sadece petrolle izah edilemeyecek ve tüm dünyayı ilgilendirecek politikaların odağı haline 
gelmiştir. Artık Orta Doğu olayları bölgesel olmaktan çıkmış neredeyse bir numaralı global fenomen haline gelmişti. Erken Soğuk Savaş sonrası 
politikalarının ilk manevrasının Körfez Savaşı’yla Orta Doğu’da yapıldığını görüyoruz ve Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzeninin formülasyonu niteliğindeki Irak Savaşının yine bu bölgede ortaya çıktığını görüyoruz. Bunları söylerken, Orta Asya ve Kafkaslar’ın da dünya siyasetindeki yerlerinin periferiden merkeze doğru hızlıca kaydığını akılda tutmamız gerekiyor. 

Peki neydi Orta Doğu’yu Amerikan ve dünya siyasetlerinin merkezi yapacak unsurlar? Bu sorunun cevabını yine Soğuk Savaş döneminin başlarına giderek, günümüze kadar uzanan bir süreçte aramak gerekiyor. Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş politikalarını ‘containment’ ve ‘domino theory’ gibi simgeleştirdiği kavramlar üzerine kurmuş ve insan onurunu ve hürriyetini temsil eden demokrasiyi savunduğunu iddia etmiştir. Amerika ilk iş olarak her nerede olursa olsun komünizmi gördüğü yerde durduracak ve komünizmin bir bölgeden diğerine adeta domino taşlarının birbirine çarparak sirayet etmesini önleyecekti. Bunu yaparken en başta var olan dünya demokrasilerini koruyacak, az olan 
yerlerdekini -ki Türkiye bu kategoriye giriyordu- geliştirecek ve hiç demokrasi olmayan yerlerde de demokratik idareler kurduracaktı. Özellikle ABD’nin doğu Avrupa ülkelerini Sovyetler’e karşı korumadaki başarısızlığı sebebiyle Amerika Birleşik Devletleri önceliği var olan demokrasileri korumaya vermişti ve dolayısıyla batı Avrupa Amerikan politikasının en merkezine oturmuştu. Batı Avrupa oryantasyonlu Amerikan politikalarının oluşmasında sadece buradaki demokratik kurumların varlığı değil, aynı zamanda Avrupa’nın en büyük pazar olası ve yine Amerikan desteğiyle yeniden yapılanmaya ve gelişmeye başlayan Avrupa ekonomilerinin Amerikan ticaret partneri olmasından dolayı idi. Bu anlayış içerisinde, ABD ilk olarak Avrupa’da, özellikle İtalya ve Fransa’da gelişme eğilimi gösteren komünizme karşı savaş açtı. Bir yandan Avrupa’yı ekonomik yönden kalkındırırken diğer taraftan da NATO şemsiyesi altında Avrupa devletlerinin milli güvenliklerini temin etti. Genel olarak, bütün Soğuk Savaş dönemi süresinde batı Avrupa Amerikan politikalarında merkezi yerini korudu ve Orta Doğu ikinci dereceden öncelikli bölge olma özelliğine sahip oldu. 

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bu dönem boyunca dondurulmuş olan politikaların ve problemlerin de eriyerek ortaya çıktığını görüyoruz. 
Soğuk Savaş sonrası Amerika Avrupa’yı kaybetmeye başlamıştır. Uzunca bir süre Avrupa’yı rakip olmaktan engelleyen Amerika artık hem ekonomik hem de politik olarak Avrupa’nın kendisine karşı bir rakip olarak yükseldiğini görmekteydi. Daha Doğu ve Batı Almanya birleşirken, Amerika Almanya’da en sevilmeyen ülke, Gorbachev ise ülkedeki en popüler yabancı konumuna yükselmişti. Almanlar doğubatı olarak bölünmüşlüğünü Amerika’nın bir taksimatı olarak görmüş ve tarihin faturasını ABD’ye çıkarmışlardı. Rusya ile varılan anlaşmalar sonucu Avrupa kıtasındaki NATO’ya ait nükleer başlıklı füzeler ilk olarak Almanya’da imha edilmeye başlanmış, Almanlar sokak gösterileriyle 
Amerikan üstlerinin kaldırılması için protestolarda bulunmuşlardı. Fransa zaten yıllar önce NATO’nun askeri kanadından ayrılmış ve çoğu zaman hissi nedenlere dayanan Amerikan karşıtı bir tutum içerisine girmişti. Soğuk Savaş sonrası Sovyet tehdidinin ortadan kalkması üzerine, Avrupa açık olarak Amerika’ya karşı olan eleştirilerini seslendirmiştir. 

Avrupa Birliği’nin ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmesi ve Amerika’nın, Avrupa ile olan ticaretindeki zorluklar, Amerika’yı ekonomik yönden olumsuz etkilemiştir. Özellikle Avrupa Birliği’nin Euro para birimine geçmesi dünyadaki Dolar’ın tahtını ciddi olarak sarsmaya başlamıştır. OPEC ülkelerinin çoğunun, İran’ın ve Rusya’nın petrol ticaretinde Euro sistemine geçme isteği, karşılıksız dolar basıp bunları dünya piyasalarına sürerek olağan üstü gelir elde eden ABD’ye büyük mali kayıplar yaşatmıştır. Bütün bu olumsuzlukları gidermek için ABD devasa ordusunu kullanarak bir şekilde kendi kontrolünden çıkmaya başlayan dünya ekonomik düzenini tekrar kendi 
çıkarları doğrultusunda tanzim etme yoluna gitmiştir. Doğal olarak da bu ekonomik tanzim politik olarak yeni bir dünya düzeni kurmadan 
gerçekleşecek gibi değildi. 

Amerika kimseye silah zoruyla mal satamaz yahut para birimini silahla koruyamaz. Ancak geçmişte Sovyet tehdidi gibi bir tehdidin varlığını ortaya koyar ve bu uğurda demokrasileri ve insan haklarını koruma görevini üzerine aldığını başta batı olmak üzere dünyayı ikna ederse, işte o zaman Amerika hegemon gücünü devam ettirebilir. ABD bu tehdidin adını koymuşa benziyor; uluslararası terör, ve şimdi dünya kamuoyunu bu tehdidin geçerliliği hakkında ikna etmeye çalışıyor. İşte bu noktada devasa Amerikan ordusu harekete geçerek bu tehdidi ancak kendilerinin önleyebileceklerini ispat etmeye ve prestij kazanmaya çalışmaktadırlar. 

Bu politikalar çerçevesinde Orta Doğu’yu ve Orta Asya’yı artık Amerikan dış politikalarının merkezinde görmekteyiz. Amerika Orta Doğu’yu, Rusya da dahil, ileride belirebilecek bir Avrupa tehlikesine ve Orta Asya’yı da hızla gelişen Çin tehdidine karşı kullanmayı planlamaktadır. Yakın geçmişte petrol ihracatçısı olan Çin, gelişen ekonomisi nedeniyle net bir petrol ithalatçısı haline gelmiştir. Bugün Çin, dünyada en fazla petrol tüketen üçüncü ülkedir. Amerika Çin mallarının en büyük pazarı durumundadır. Eğer Çin Amerikan pazarını kaybederse 
gelişen ekonomisi batma noktasına gelebilir. ABD hem bu durumu koz olarak kullanıyor ve hem de Orta Asya’ya ve Orta Doğu’ya yerleşerek Çin’i stratejik açıdan kuşatıyor ve Çin’in ihtiyacı olduğu petrol kaynaklarını kontrolü altında bulunduruyor. 

Soğuk Savaş başlarında batı Avrupa demokrasilerine en büyük önemi veren Amerika, bu dönemin sona ermesinden ve Sovyetler’in dağılmasından faydalanarak doğu Avrupa ile ilgilenmeye başladı. Belli bir süre Clinton yönetimi Rusya ile uzlaşarak eski Sovyet Cumhuriyetleri ve Doğu Avrupa ülkeleriyle Rusya’nın ‘yakın komşuluk’ ve ilgi alanı doktrini sebebiyle ilgilenmemiştir. Ancak daha sonra görüldüğü gibi, ABD bu yakın komşuluk bölgesiyle kurduğu ilgi Rusya ile kurduğu ilginin önüne geçmiştir. ABD doğu Avrupa ülkelerini NATO’ya almaya başlayarak evvela bunların ulusal güvenlik problemlerini halletmeye çalışmıştır. Amerika Almanya’daki üslerini Polonya’ya taşımaya başlamıştır. Avrupa Birliği de bu ülkeleri birliğe entegre ederek ekonomilerini ve demokrasilerini güçlendirmeye çalışmaktadır. Irak krizi dolayısıyla Avrupa Birliğinde yaşanan çatlak, AB namzeti doğu Avrupa ülkelerinin tavırlarıyla ilginç bir zemine taşınmıştır. Amerika’nın yanında olduklarını beyan eden bu ülkeler, AB’nin gelecekte ne kadar nazik dengeler üzerinde hayatını sürdürmeye çalışacağının da habercisi oldu. 

Bu ülkeler sayesinde Amerika AB’de söz sahibi olacaktır. Daha da önemlisi kriz içerisindeki NATO, BM’nin uğradığı akıbete doğru itilmeye başlanmıştır. BM kararlarını manipule eden ve BM’yi göz ardı ederek istediği hareketlere gişen Amerikan tutumu, BM’yi neredeyse tümüyle etkisiz hale getirmiştir. İşte aynı tehlike NATO içinde de yaşanmaya başlanmıştır. Sovyetlere karşı uyguladığı çevreleme politikasını Amerika bundan böyle yeni NATO üyesi ülkelerini de arkasına alarak NATO içerisinde kendisine kafa tutan devletlere karşı da uygulayabilir. Amerika Türkiye de dahil olmak üzere bazı NATO üyesi olan ülkeleri ikna edip istediği desteği bulamamışken, henüz daha NATO üyesi bile 
olmayan Bulgaristan gibi doğu Avrupa ülkeleri Amerikan uçaklarına hava sahalarını kullanma izini vermişlerdir. 

Bütün bu söylenenlerden sonra, konumuz olan Orta Doğu’ya dönecek olursak, Amerika Doğu Avrupa’da kurmaya başladığı yeni düzeni genişleterek Orta Doğu’da da kurmak istemektedir. Artık Amerika krallarla, diktatörlerle anlaşarak kendisine uygun şartlar yaratma politikalarından vazgeçerek daha derinliği olan ve daha güvenli bir zemine oturtulacak bir Orta Doğu politikası ve işbirliği hayal etmektedir. Görünen o ki, Körfez Savaşıyla birlikte Orta Doğu’daki otoritesini hiç olmadığı kadar arttırmış olan Amerika, bu etkiyi yanlış zemine oturtulmuş 
güvenilmez bir etki olarak görmektedir. Eğer Soğuk Savaş şartları devam etseydi, Amerika Orta Doğu’daki statükosunu devam ettirebilirdi ancak değişen şartlar nedeniyle zayıflayan gücünü dikkate alarak daha köklü ve dolayısıyla daha riskli bir duruş almak zorundadır. 

Pek tabii olarak Orta Doğu, Doğu Avrupa’ya benzemez. Doğu Avrupa’da gerçekleştirilenleri Orta Doğu’da başarmak çok kolay olmayacaktır. 
Bölgenin problemleri binlerce farklı kanaldan gelen çok çeşitli nedenlere bağlı ve dünyanın başka köşelerinde rastlanmayan bölgeye özel şartlardan kaynaklanmaktadır. Bölgeyi anlamaya çalışmak ve onu yönetmeye kalkmak köpek balıklarıyla aynı havuzda yüzmek gibidir. 

Bunu bilen Amerika birbirine zıt gibi görünen ancak aynı kapıya çıkan iki farklı yöntemi kullanmaktadır. Seçilen yöntemlerden birisi yükselen uluslararası terörü, yani gerçekte satır aralarında ima edilen İslami terörü, yeni strateji motto’su yaparak ulvi bir değer uğruna, Amerika taşın altına elini sokarak insanlığa yönelmiş olan bu tehdidi bertaraf etmek azminde olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Bu söylemde 
insancıl, ve herkesin rahatlıkla kabul edebileceği değerler bulunmaktadır. 

Gerçekte de İslam ülkelerindeki kabına sığmayan politik sorgulamalar ve arayışlar, ki bazen bu terör şeklinde tezahür ediyor, ümmetçilik esasıyla top yekün bir siyasal birliğe ulaşma ülküsü Amerika’yı son derece korkutmaktadır. Amerika’nın ulaşmak istediği nihai sonuç ise Orta Doğu ölçeğinde tüm İslam alemindeki hareketleri kendisine tehdit teşkil etmekten çıkartarak menfaatlerine uyacak mecralara kanalize etmektir. 

İkinci yöntem ise amaca ulaşmak ve gerekli değişiklikleri yaratmak için sonuç alana kadar esnemeden baskı kullanmak politikasından oluşuyor. Başkan Bush, ulusuna seslenirken bazı ülkelerin isimlerini açıkça zikrederek bunların şer ekseni olduklarını ilan edip bu ülkeler ve teröre yataklık eden ülkelerin hak ettikleri cezayı görecekleri tehdidinde bulunmuştu. Bush’un bu konuşmasının bir çok çevrelerce acemice söylenmiş ve yanlışlıklarla dolu bir konuşma olduğu düşünüldü. En başta da İran ile ilişkiler gelişme kaydetmeye başlamışken ve İran’da yenilikçiler güçlenirken Bush’un İran’ı açık hedef göstermesi bağışlanamaz bir hamaset olarak görüldü. Ancak bu konuşma alel usül bir konuşma değildi. Gerçekten de Amerika’nın eski müttefiki bazı ülkeleri, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi, karşısınaaldığını görmekteyiz. Ancak Amerika işe zayıf olan Irak’tan başlamaya karar vermiştir. Amaç komünizm tehdidi için formüle ettiği domino teorisini tersine çevirerek demokrasileri bölgede domino etkisiyle yaymaktır. Amerika artık bölgede kurulacak demokrasilerle kendi belirlediği 
güvenlik şartlarını ve kazanımlarına ulaşabileceğini hesap etmektedir. Dünyanın önemli bir kısmı karşı çıksa da ve bazı müttefiklerini karşısına alsa da, Amerika, sahip olduğu askeri ve ekonomik gücü kullanarak şiddetli bir baskıyla kendisine karşı duranları teker teker bertaraf edebileceğini düşünmektedir. Bunu yaparken de geçmişteki başarılarını örnek almıştır. Amerika tüm dünya sathında sürdürdüğü Soğuk Savaş’tan zaferle çıkmıştır. Cumhuriyetçi başkan Reagan Sovyetlere karşı hiç taviz vermeyen bir tavırla hızlı bir silahlanma yarışı 
içine girdi. Amerika’yla yarıştan kopmak istemeyen Sovyetler Birliği ekonomik kaynaklarının çoğunu silah programlarına harcadı. Bu yüzden SSCB’de ekonomik ve sosyal şartlar tahammül edilemeyecek boyutlara ulaştı. Sovyetler bu yarışta dökülmeye başlarken, Amerika bu yarışla gücünü daha da arttırıyordu. Amerika ile olan silah yarışı baskısına daha fazla dayanamayacağını gören Gorbachev, havlu atarak Sovyetler’in yıkılması pahasına yarıştan çekilmiştir. Amerika’da Cumhuriyetçiler’in nazarında önemli bir yere sahip olan Reagan’in politikalarını 
hem baba Bush ve hem de oğul Bush uygulamaya çalışmıştır. İşte tüm Orta Doğu’yu ve dahi bütün İslam dünyasını değiştirmek isteyen Amerika’nın gözü kara politikaları bu kaynaktan gelmektedir. 

Ancak geçmişte Reagan’in başardıklarını Bush da başarabilecek diye bir kaide olamaz. Amerika, çok kutuplu uluslararası dünya düzeni içerisinde ve çok girift yapı içerisindeki Orta Doğu bölgesinde büyük risk almaktadır. Amerika’nın Orta Doğu’da uğrayabileceği kesin bir başarısızlığı, kurmaya çalıştığı yeni düzenin de ilelebet sonu olacaktır. İşte bu varolma yahut yok olma ayırımına gelmiş olan Amerika Birleşik Devletleri, azimle, inatla ve sabırla istediğini gerçekleştirmek uğurunda tüm enerjisini ortaya koymaktadır. 

IRAK SAVAŞINDA PETROLÜN ROLÜ 

İki dünya savaşı arasında Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük petrol üreticisi idi. I. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Orta Doğu petrolleri için İngiltere ile rekabete girişmiş ve aralarında çıkan anlaşmazlıklar her defasında bir anlaşmayla sonuçlanmış ancak bu iki devlet hiçbir zaman birbirlerine güvenmemişlerdir. İngilizleri hep ayrıcalıklı haklar almaya çabalamakla suçlayan Amerika, Osmanlı Devleti ile savaşa girmediği ve yapılan anlaşmaların dışında kalmayı tercih ettiği için İngiltere’ye karşı kullanacağı etkin bir kozdan yoksundu. Ancak yine de Amerika San Remo kararlarını tanımayacağını ilan etmiştir.43 İngiltere’nin kırmızı çizgisi sebebiyle Irak’ta çok başarılı olamayan 
ABD, kısmen Kuveyt, Bahreyn ve özellikle Suudi Arabistan’da petrol ayrıcalıkları elde etmiştir. Tüm bu gelişmelere rağmen iki savaş arasında Amerika Orta Doğu politikalarında oyuncu olarak değil de bir seyirci olarak kalmıştır. 

Irak’ı kontrolü altında bulunduran İngiltere bilinçli olarak Irak petrollerinin üretimini kısıtlı tuttu. Örneğin; 1936’da Irak’tan iki kattan biraz fazla petrol üreten İran, 1948’de Irak’ın yedi katı fazla petrol üretiyordu.44 Aynı şekilde, ticarî petrol üretimine 1938’de başlayan Suudi Arabistan 1948’de Irak’tan altı kat fazla petrol üretiyordu. Irak petrolü üzerinde anlaşmazlıklar, boru hattı (pipe-line) problemleri, Amerika’nın 

II. Dünya Savaşı sonrası Suudi ve Kuveyt petrollerinde etkin olması ve başka sebepler Irak petrol üretiminin sınırlı tutulmasını sonuçlandırdı. 1947’de Amerikan hükümeti müdahaleci bir karaktere sahip olan yeni petrol politikaları hakkında tutum belirledi. Başta Meksika ve Bolivya olmak üzere ABD dünya petrol bölgelerinde etkin hale gelmeyi planladı. Amerika bir yandan da Venezuela, İran ve Suudi Arabistan’la petrol pazarlıklarına girişiyordu. Amerika İran’da petrol payını arttırırken, 1950’de Aramco’yu kurarak Suudi petrollerini 50-50 olarak Suudiler’le paylaştı. 

Amerikan Dışişleri, Amerikan petrol şirketlerinin legal bir memorandum hazırlanmadan Irak petrollerinden uzak durmalarını istedi. Mayıs 
1964’te Amerikan Dışişlerinin Orta Doğu’da petrol ayrıcalığı almamış olan Sinclair Oil Company, Standard Oil of Indiana gibi petrol şirketleriyle, 
Irak petrollerine ulaşmak hususunda stratejiler belirlemiştir. Nihayetinde Amerika’nın çabaları sonucunda 1967 yazında Irak hükümeti bir karar alarak petrol işlerini kurulan Irak Milli Petrol Şirketi uhdesine vermiştir. Bu şirket petrolü ya kendisi çıkaracak yahut bu işi uygun gördüğü yabancı şirketlere yaptıracaktı.45 İşte bu karardan sonra Amerikan şirketleri hızlı bir şekilde Irak petrol piyasasına girdiler. 

Günümüzde petrol dünya ekonomisinin işleyişindeki önemini koruyor ve petrolü kontrol eden ülkeler ise önemli ve stratejik bir gücü ellerinde tutmaya devam ediyorlar. Orta Doğu’da petrol çıkarlarına dayalı politikalar gütmüş olan ABD, dünya petrollerini kontrol etmek için büyük bir çaba harcamaktadır. Irak petrol açısından Amerika’nın iştahını kabartmaktadır. 

ABD dünya petrol rezervlerinin %2’sine sahip. İhtiyacı olan petrolün % 55’ini ithal eden Amerika, bu ithal ettiği petrolün % 25’ini Orta Doğu’dan karşılıyor. Amerikan Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in 2001’de hazırladığı ‘Amerikan Milli Enerji Raporu’nda, hükümetin önceliği Basra Körfezi petrollerine vermesini tavsiye etmiştir. ABD günde 20 milyon varil petrole ihtiyaç duymaktadır 
ve uzmanlara göre Irak Amerikan petrol ihtiyacının yarısını karşılayabilirdi. Irak petrollerine sahip olan ABD Suudi Arabistan’ın petrol fiyatlarının 
belirlenmesinde kartelleşme yoluna gitmesi de engellenmiş olacaktı.46 

Irak 115 milyar varil ispatlanmış petrol rezervi ile dünyada bilinen petrol rezervlerinin %15’ine sahiptir. Ancak Irak’taki petrol rezervleri 
yeni sondajlarla 300 milyar varile çıkartılması ihtimali bulunmaktadır. Irak’taki % 90 oranında potansiyel petrol alanları henüz açılmış değildir. Bu alanların açılması şüphesiz ki yabancı yatırımcılara ve petrolcülere altın fırsatlar verecektir. Irak’ta toplam 2,000 petrol kuyusu bulunmaktadır oysa kuyu sayısı sadece Texas’ta bir milyonu geçmektedir. Irak petrolü dünyanın en ucuza mal edilen petrolü olduğu gibi açılan her on kuyudan sekizinden petrol fışkırmıştır. Oysa bu rakam Suudi Arabistan’da yarı yarıya, yani açılan her on kuyudan 
beşinde petrol çıkmıştır. Irak’ta petrolü çıkarmak çok kolaydır, çünkü petrol yerin 600 metre derinliğinde bulunmaktadır ve bu derinlik petrol kuyuları standartlara göre oldukça kısadır. Amerika dünyanın en büyük petrol ithalatçısı ülkesidir. Analizci William Stewart’a göre petrol endüstrisiyle içli dışlı olan Başkan Bush ve yardımcısı Cheney, Irak’ın bu zengin petrol potansiyelini göz ardı edemezdi.47 

1980’de Irak, en üst üretim hacmi olan günlük 3,5 milyon varil petrol üretmekteydi. Günümüzde bu rakam BM’nin gıda karşılığı petrol programı çerçevesinde 2,8 milyon varil civarındadır. 10 yıllık bir süre içerisinde Irak petrol endüstrisinin rehabilitasyonu 30-40 milyar Dolara mal olacağı tahmin edilmektedir. Yedi milyar Dolarlık bir harcamayla Irak petrol üretimi, üç yıl içerisinde 1980 seviyesini yakalayacağını ve 20 milyar Dolar harcanması halinde yedi yıl içerisinde günlük üretim 5,5 milyon varile çıkartılabilecektir.48 

<  Amerika, Irak Savaşı’yla hem Irak petrollerini kontrol edecek ve bundan kazanç sağlayacak hem de petrolü politik bir silah olarak kullanıp Rusya, Fransa ve Çin gibi devletlerin Irak üzerinde aldıkları petrol imtiyazları üzerine pazarlıklar yapacaktır. >

Irak’ın petrol potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda, Irak Savaşı’nda petrolün ne denli önemli bir yere sahip olduğu aşikardır. William M. Stewart The 
Santa Fe New Mexican’a yazdığı 8 Eylül 2002 tarihli yazısında, Irak’ın Amerika için güvenlik açısından değil de petrol açısından önemli olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü güvenlik açısında Irak’ın ancak komşuları için bir tehlike teşkil edeceğine, ancak Amerika’ya karşı bir tehdit oluşturamayacağı fikrine yer vermiştir. Stewart, Dublin merkezli Petrel Resources adlı bir şirketin ‘dünyada hiçbir mineral petrolden daha değerli olamaz ve hiçbir ülke Irak kadar iyi bir 
petrol kazancı sağlayamaz’ sözünü, Amerika’nın ve Avrupa devletlerinin Irak petrolleri için giriştikleri politikaları açıklamak için yeterli bulmuştur.49 

Amerika, Irak Savaşı’yla hem Irak petrollerini kontrol edecek ve bundan kazanç sağlayacak hem de petrolü politik bir silah olarak kullanıp Rusya, Fransa ve Çin gibi devletlerin Irak üzerinde aldıkları petrol imtiyazları üzerine pazarlıklar yapacaktır. The Observer gazetesinde 6 Ekim 2002’de yayınlan bir yorumda Rusya’nın Irak’taki ana kaygısının Sovyet döneminden kalan 7 milyar Dolarlık borcunu tahsil etmek değil, Irak’la yaptığı petrol anlaşmalarını yürürlüğe sokabilmek olduğunu yazmıştır. Lukoil 1997’de Batı Qurna bölgesinde petrol çıkarmak için 20 milyar Dolarlık bir anlaşma yapmıştır. Diğer bir Rus petrol şirketi Zarubezhneft Saddam Hüseyin yönetiminden bin Umar petrol bölgesinin 
işletme hakkını kazanmıştır. Bu bölge potansiyel olarak işletmecisine 90 milyar Dolar civarında kazanç getirecek zenginlikte petrole sahiptir. Enerji Ajansı’nın bir raporuna göre, zengin Irak petrol rezervleri sayesinde Saddam Hüseyin yabancı şirketlere bir trilyon Doları bulan petrol ayrıcalıkları verebilecek güçteydi.50 Irak’ın petrol potansiyelleri, işletmecisine birkaç trilyon dolar gelir getirecek kadar büyüktür. Dünya petrol piyasalarını elinde tutan beş büyük petrol şirketinden dördüne sahip olan Amerika ve İngiltere, Irak petrolünden en fazla kâr sağlayacak ülkeler olacaklardır. 

Petrolün haricinde, Amerika Irak Savaşı’ndan maddi olarak zarar etmemiştir. Bir hesaba göre Amerika’nın Irak’ı izale etme politikasını sürdürmesi Amerika’ya yaklaşık 380 milyar Dolara mal olacaktı. ABD hükümeti Irak savaşının masrafları için kongreden ek 80 milyar Dolar istediği zaman, bu rakamın yapılacak masrafları karşılamada çok yetersiz kalacağı savunulurken, savaşta bu paranın yarısı bile kullanılmamıştır. 
I. Körfez Savaşında Amerikan savaş masraflarının yarısını Suudi Arabistan, Kuveyt gibi Arap ülkeleri karşılamıştır. Petrol fiyatlarında artış ve Amerikan petrol şirketlerinin bu artıştan ticari çıkar sağlamaları sonucu, Amerika’nın bu savaştan maddi olarak karlı çıktığını görmekteyiz. 

Savaş sonrası Suudi Arabistan’ın başını çektiği Orta Doğu ülkelerinin hızla silahlanması ve bu iş için ayırdıkları devasa kaynaklar, ABD’nin 500 milyar Dolar civarında silah satmasıyla sonuçlanmıştır. ABD’nin elde ettiği diğer politik ve ekonomik kazançlar da ayrıca mütalaa edilmelidir. Körfez Savaşı’nda Amerika’nın çok kârlı çıktığı gerçeğini göz önünde tutarsak, Irak’a yerleşmeyi ve Irak’ı uzun bir süre için direkt ve dolaylı olarak yönetme planları yapan Amerika, hem petrol kaynakları ve hem de bölgeye ciddi olarak yerleştiği için kendisine karşı olan olumsuzlukları lehine çevirmek için uğraşacak ve başarılı olduğu takdirde Körfez Savaşı’yla kıyaslanmayacak derecede büyük kazançlar 
elde edecek. Bu aynı zamanda Amerika’nın ‘neo-colonialism’ politikalarının ilk uygulama alanlarından biri olacaktır. 

Saddam yönetiminin sona ermesiyle Amerika önemli bir petrol sahasını daha kontrolü altına almış olacak. Ancak Amerika’nın bütünde neler yapmak istediğini görebilmek için yine de Amerika’nın yaptığı Irak Savaşı’nın nedenleri tamamen petrol konusuna bağlayarak izah etmek çok isabetli bir açıklama sayılmamalıdır. Şurası da bir gerçek ki, ABD halihazırda dünyanın önemli petrol bölgelerini rakipsiz olarak stratejik kontrolü altında tutmaktadır. Petrol fiyatlarının belirlenmesinde Amerika oldukça etkilidir. Bir diğer husus ise, petrol politikalarına bakıldığında ne Amerika aleyhine işleyebilecek bir süreç ne de genel bir petrol krizi ihtimal dahilinde görülmemektedir. Amerika Rusya’ya, 
Avrupa’ya ve Çin’e karşı gerek Orta Doğu petrollerini ve gerekse Orta Asya ve Kafkas petrollerini daha sıkı kontrol etmek için harekete geçmiş olabilir fakat yine de bu hususlar Amerikan hareket nedenlerini tam olarak açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Amerika’nın Irak Savaşı’nda petrolün önemli rol oynadığı ancak petrolün temel amaç olmadığı yargısına varmak çok yanlış olmasa gerekir. 

Öne sürülen bu tezi desteklemek için Kuveyt, Bosna ve Tayvan üçgeninden oluşan bir formülasyonu tartışabiliriz. Bilindiği gibi Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi üzerine, ABD var gücüyle Irak’a müdahale etti ve Irak’ı Kuveyt’ten çıkardı. ABD aynı hassasiyeti büyük bir insanlık dramı yaşanan Bosna’da göstermedi. Popüler olan inanca göre Bosna’da petrol olmadığı için Amerika Bosna trajedisine seyirci kaldı. Bosna-Kuveyt ikilemini daha güçlü yorumlayabilmek için Tayvan’da yaşanan krizi ve kriz karşısında Amerika’nın tavrını ortaya koyabiliriz. Bosna’da 
petrol olmadığı için geç hareket eden Amerika 1990’ların ortasında Çin’in Tayvan’ı tehditleri üzerine, hiç vakit kaybetmeden ve hiç çekinmeksizin 
donanmasını Tayvan’ı korumak adına Çin Denizi’ne gönderdi. 

Üstelik Amerika en yetkili ağızlardan ‘dünyanın en kahredici donanması Çin’i bekliyor’ tehdit ve tahrikleriyle bölgeye girdi. Halbuki Tayvan hiçbir yer altı zenginliği olmayan küçük bir ada devletidir. Yani Tayvan’da petrolün dirhemi yoktur. Bu üç krizden şu sonucu çıkarabiliriz; Amerika Kuveyt’e Kuveytlileri kurtarmak için değil, kendisi için ve özellikle İsrail için tehdit oluşturan Irak’ı durdurmak ve bu tehdidin gücünü sıfırlamak için girdi. Aynı şekilde Amerika büyük bir risk alarak gelişen tehlike Çin’i Tayvan’da durdurdu. Ancak ABD’nin Bosna’da durdurması gereken bir Sırbistan ya da Yugoslavya yoktu; çünkü kendisi için Yugoslavya’yı bir tehdit olarak görmüyordu ve bu yüzden işi 
ağırdan aldı. Daha önce belirtildiği gibi, Soğuk Savaş’la birlikte Amerikan milli güvenliği ve milli çıkarları kıtalar, okyanuslar aşarak dünyanın her köşesine yayılıyordu. Hegemon güç olarak Amerika dünyanın en ücra bir köşesinde bile kendi çıkarları aleyhine olan gelişmelerden rahatsız olmakta ve buna karşı önlemler almaktadır. Bu sebeplerden dolayı, Soğuk Savaş sonrası Amerikan politikalarının temel dinamiklerini, Orta Doğu’da petrol çıkarlarından başka daha geniş bir anlamda okuyabilmeliyiz. 

DİPNOTLAR;

1 Charles D. Masters, Emil D. Attanasi, David H. Root, ‘World Petroleum Assessment and Analysis’ On 
Dördüncü Petrol Konferans, 1. 
Avrasya Dosyası, Enerji Özel, Bahar 2003, Cilt: 9, Sayı: 1, ss. 133-168. 
2 Alan Richards ve John Waterbury, A Political Economy of the Middle East, (Washington DC: Westview Press, 1998), ss. 56-57. 
3 Richards ve Waterbury, A Political Economy..., s. 54. 
4 Richards and Waterbury, s. 59. 
5 Kiren Aziz Chaudhry, The Price of Wealth: Economies and Institutions in the Middle East, (Ithaca: Cornell 
University Press, 1997), s. 2. 
6 Chaudhry, The Price of Wealth..., s. 7. 
7 A. Necdet Pamir, Bakü-Ceyhan Boru Hatt›, (Ankara: ASAM Yay›nlar›, 1999), s. 14. 
8 Masters Attanasi ve Root, ‘World...’, s. 8. 
9 Gregory F. Ulmishek, Charles D. Masters, ‘Oil, Gas Resources Estimated in the Former Soviet Union’, Oil 
and Gas Journal, internet versiyonu. 
10 Strategic Petroleum Reserve, fossil.energy.gov; Amerikan Enerji Bakanl›¤› Web Sitesi. 
11 Pirouz Mojtahed-Zadeh, Security and Territoriality in the Persian Gulf, (Richmond: Curzon Press, 1999), s. 130. 
12 Bu konuda genifl bir inceleme için bkz. Mim Kemal Öke, Musul Kronolojisi (1918-1926), (‹stanbul: 1991) 
13 A. Mehmet Kocao¤lu, Petro-Strateji, (‹stanbul: Harp Akademileri Bas›mevi, 1996), s. 89. 
14 Helmut Mejcher, Imperial Quest for Oil: Iraq 1910-1928, (Londra: Ithaca Press, 1976) s. 36. 
15 Öke, Musul..., s. 25. 
16 Peter Sluglett, Britain in Iraq: 1914-1932, (Londra: Ithaca Press, 1976) s. 103. 
17 Kocao¤lu, Petro-Strateji..., s. 90. 
18 G. H. Bennett, British Foreign Policy During the Curzon Period, 1919-1924, (Londra: Macmillan, 1995) s. 102. 
19 Bennett, British..., s. 90. 
20 Sluglett, Britain..., s. 106. 
21 James A. Paul, ‘Great Power Conflict over Iraqi Oil: the World War I Era’ Global Policy Forum, (Ekim, 2002). 
22 Sluglett, Britain..., s. 108. 
23 Sluglett..., s. 108. 
24 V.G. Kiernan, Colonial Empires and Armies 1815-1960, (Stroud: Sutton, 1998) s. 194. 
25 Charles Tripp, ‘Iraq: The Imperial Precedent’, Le Monde Diplomatique, (Ocak, 2003). 
26 T.E. Lawrance, ‘A Report on Mesopotamia’, Sunday Times, (22 A¤ustos, 1920). 
27 Mojtahed-Zadeh, Security..., s. 131. 
28 Mojahed-Zadeh, Security..., s. 169. 
29 Mamoun Fandy, Saudi Arabia and the Politics of Dissent, (New York; St. Martin’s Press, 1999), s. 43. 
30 Fandy, Saudi Arabia and ..., s. 44. 
31 Mohsen M. Milani, The Making of Iran’s Islamic Revolution: From Monarchy to Islamic Republic, (Londra: Westview Press , 1988), s. 162. 
32 Mohammed Amjad, Iran From Royal Dictatorship to Theocracy, (New York: Greenwood Press , 1989), s. 31. 
33 Jahangir Amuzegar, The Dynamics of the Iranian Revolution, (New York: The State University of New York Press, 1991), s. 58. 
34 Cherly Benard ve Zalmay Khalilzad The Government of God, Iran’s Islamic Republic, (Columbia University Press, 1984), s. 12. 
35 Amjad, Iran..., s. 31. 
36 Amuzegar, The Dynamics of..., s. 85. 
37 Bishara A. Bahhah, ‘The Crisis in the Gulf-Why Iraq Invaded Kuwait’, Beyond the Storm, (New York: Olive 
Branch Press, 1991), s. 51. 
38 Kocaoğlu, Petro-Strateji... s. 77. 
39 Kocaoğlu, Petro-Strateji... s. 76. 
40 Kocaoğlu, Petro-Strateji...s. 79. 
41 Joyce ve Gabriel Kolko, The Limits of Power: The World and United States Foreign Policy 1945-1952, (New York: Harper & Row, 1972) s. 413. 
42 Noam Chomsky, ‘After the Cold War: U.S. Middle East Policy’, Beyond the Storm, s. 79. 
43 Barry Rubin, ‘America as Junior Partner: Anglo-American Relations in the Middle East’ The Great Powers in the Middle East 1919-1939, 
(New York: Holmes & Meier, 1988) s. 243. 
44 John M. Blair, The Control of Oil, (New York: Pantheon, 1977) s. 83. 
45 Blair, The Control of ..., ss. 85-88. 
46 ‘Scramble to carve up Iraqi oil reserves lies behind US diplomacy’ The Observer, 6 Ekim, 2002 
47 William M. Stewart, ‘Understanding your World: Oil, Iraq and the US, The Santa Fe New Mexican, 8 Eylül, 2002. 
48 Kevin Ward, ‘Future of Iraq’s Oil Reserves, World’s Supply Depends on Type of War Waged’, www. globalpolicy.org. 
49 Stewart, ‘Understanding Your World...’ 
50 ‘Scramble to carve up Iraqi oil reserves lies behind US diplomacy’ The Observer, 6 Ekim, 2002 


***

PETROL, PETROL POLİTİKALARI VE ORTA DOĞU BÖLÜM 2


 PETROL, PETROL POLİTİKALARI VE ORTA DOĞU  BÖLÜM 2



San Remo’da Türkiye’nin Musul’u Irak toprağı kabul etmesi halinde Türkiye’ye Irak petrollerinden % 20 pay verilmesi öngörülmüştür.22 

Musul üzerine yapılan pazarlıklar İngiliz, Türk ve Irak hükümetleri arasında hararetle devam etmiş ve Cemiyet-i Akvam da yer yer bu pazarlıklara katılmıştır. Nihayetinde ‘1926 senesinin Haziran ayında’ yapılan bir anlaşma ile Türkiye’nin Musul-Kerkük petrollerinden on yıllığına % 10 oranında pay alması kararlaştırılmıştır. 

1920 San Remo Konferansı’yla Arap Orta Doğu’sunun Fransa ve İngiltere arasında nasıl paylaştırılacağı da belirlendi. 1921’de İngiltere kendi mandası altında Kuveyt’i de içine alacak şekilde Irak devletini kurdu. Bir yıl sonra Irak’taki İngiliz Yüksek Komiseri Cox, Irak ve Suudi Arabistan sınırlarını kesin olarak belirler ve Kuveyt’e 310 mil deniz sınırı vererek yeni bir oluşum gerçekleştirilirken, Irak’a sadece 36 millik çoğu bataklık olan bir deniz sahili bırakıldı. Sahip olduğu insan kaynakları, su kaynakları, tarımsal ve petrol potansiyelleri açısından Irak gelecekte büyük ve güçlü bir devlet olmaya adaydı ve bu durum İngilizlerin işine gelmiyordu. Bu yüzden Kuveyt ayrılarak Irak’ın petrol potansiyeli azaltıldı ve Irak’a Basra Körfezi’nde dar bir şerit bırakılarak stratejik konumu; su yollarını ve petrol ticaretini kontrol etme gücü, önemli 
ölçüde azaltıldı. İngilizlerin hesabına göre, Kuveyt ilerde bir gün İngiliz boyunduruğundan kurtulmuş olsa bile, Irak’ın körfeze çıkışını engelleyecekti. İran ile Kuveyt arasında sıkışıp kalan Irak, sürekli olarak bu dar su geçidini genişletebileceği uygun zamanın gelmesini bekledi. 

İran-Irak Savaşı ve Irak’ın Kuveyt’i işgali işte bu politikalar uğruna yapılmıştı. 

Kasım 1922’deki Lozan Barış Konferansı’na gelindiğinde, Türk Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanmış ve Avrupa destekli Yunan işgaline, Yunanlılar Anadolu’dan atılarak tamamen son verilmişti. Batı dünyası artık Ankara’daki TBMM hükümetinin gücünü ve etkinliğini kabul etmek zorunda kalmıştı. Ancak petrol yatakları üzerindeki Musul hâlâ İngilizler’in işgali altındaydı. 30 Ekim 1918‘de imzalanan Mondros Mütarekesinde Musul’un boşaltılmasını öngören bir madde olmadığı halde İngilizler, mütarekeden hemen sonra Musul’u işgal ettiler. İsmet 
Paşa bölgede plebisit yapılarak gerçek durumun tespitini istedi ancak İngilizler bu görüşe karşı çıkarak konuyu Cemiyet-i Akvam’a götürdüler 
ve burada meseleyi Türkiye’nin aleyhine çözdüler. 

23 Ocak 1923 tarihinde yaptığı bir konuşmada, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon Musul’un niye Türkiye’ye bırakılmaması gerektiği hakkında görüşlerini açıklarken, meselenin petrol rezervlerinden kaynaklanmadığını ve konunun kendi şartları içerisinde, hiçbir doğal kaynağı ele geçirmek kaygısı olmadan değerlendirildiğini ileri sürmüştür. Kendilerinin de petrol enerjisinde tekel kurmaya karşı olduklarını belirten İngiliz Dışişleri Bakanı, eğer Musul’da petrol bulunuyorsa bundan en fazla Irak’ın ve daha sonra Türkiye’nin faydalanacağını 
öne sürmüştür.23 Bu açıklamanın gerçek İngiliz politikalarıyla uzaktan yakından bir alâkası olamadığı su götürmez bir gerçekti. 

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Irak’taki durumu kontrol altında tutmaya çalışan İngiltere, yeni teknikler geliştirmeye başladı. Buradaki İngiliz kuvvetlerinin azlığı ve hükümete olan güvensizlik Irak’ın kontrolünü güçleştiriyordu. Bu sebeplerden dolayı İngiliz askerleri karadan zırhlı araçlarla ve havadan uçaklarla ülkeyi gözaltında tutmaya çalışmışlardır.24 

Irak üzerine otorite olan Charles Tripp, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin Irak ve Orta Doğu’da Osmanlı Devleti’nin yerini almak ve düzeni kurmakta çok zorlandığını belirtmiştir. Ülkeyi İngiliz çıkarlarına göre yerli halktan kurulmuş bir yönetici-aydın kadrosuyla yönetmeye çalışan İngiltere, büyük zorluklarla karşılaşmıştır. Tripp, Amerikan yönetimini Irak Savaşı sonrasında, geçmişte İngiltere’nin düştüğü hatalara düşmemesi konusunda da uyarmıştır.25 

 <  Irak üzerine otorite olan Charles Tripp, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin Irak ve Orta Doğu’da Osmanlı Devleti’nin yerini almak 
ve düzeni kurmakta çok zorlandığını belirtmiştir. >

Meşhur İngiliz ajanı T.E. Lawrance’nin 22 Ağustos, 1920’de Sunday Times’da yayınlanan bir yazısında, İngiliz hükümetinin Irak’ta Türk yönetimini aratacak 
derecede kötü bir sınav verdiğini söyleyerek, İngiltere’nin böylesine fakir bir ülkeyi doksan bin asker, sayısız uçak ve zırhlı araçlarla silahların gölgesinde, binlerce Arap öldürerek düzen kuramayacağını ifade etmiştir. İngiltere’nin bu tutumu yüzünden kısa sürede inisiyatifi elinde tutamayacağı yönünde uyarmıştır.26 

I. Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı idaresinden kopan Arap Orta Doğusu, İngiltere’nin etkin liderliğinde, İngiltere ve Fransa arasında paylaştırıldı. Her iki devletin kontrolünde ve kendi çıkarlarına göre belirledikleri Orta Doğu’daki yeni devletler ve bu devletlerin sınırlarının çizilmesindeki petrole dayalı sunilik, bölgede sonu gelmeyen karışıklıkları da beraberinde getirmiştir. 

Körfez ülkelerinin, Suudi Arabistan da dahil olmak üzere, hem iç politikalarında hem de birbirleriyle olan münasebetlerinde petrolün ve ülke sınırlarının suni olarak belirlenmiş olmasının sürekli bir kriz haline dönüşmüş olduğunu görmekteyiz. Irak ve İran’da yaşanan darbeler, ihtilaller, ve bu iki ülkenin birbirleri üzerindeki toprak talepleri ile yine her iki ülkenin küçük Körfez ülkeleri üzerindeki tehditleri, bölgede tansiyonu hep yüksek tutmuştur. Suudi Arabistan’ın yer yer kendisine yönelen gerek Irak ve gerekse İran’ın tehditleri karşısında oluşturmaya çalıştığı güvenlik ortamı, bu ülkeyi hızla silahlanmaya, yahut sahip olduğu devasa para kaynaklarını kendisine zararlı bulduğu tarafa karşı olan güçleri desteklemek için kullanmaya itmiştir. 

Irak’ın Kuveyt’le problemi olduğu gibi, İran’ın bütün Körfez ülkeleriyle problemleri bulunmaktadır. Çünkü İran, İngilizlerin bu toprakları İran’dan kopardığını düşünmektedir. Özellikle İran’ın Körfez’deki adalar ve bu adalar üzerinde hak iddiaları, seyr-ü sefainde yaşanan karışıklıklar, bir çok problemi beraberinde getirmiştir. Ancak İran’ın istekleri körfezde yerine gelmemiş, Ebu Musa Adası gibi küçük kazanımlarla yetinmek zorunda kalmıştır. 

İran’ın Bahreyn üzerindeki hak iddiaları hiç eksik olmadı. 1957’de İran Meclisi Bahreyn’i ilhak ettiğini beyan ederek burayı İran’ın 14. şehri olarak ilan etti. Bu durum Suudi Arabistan’ı ve İngiltere’yi çok rahatsız etti. Suudi Arabistan ile İran arasında uzun sürecek bir gerginlik yaşandı.27 İngilizlerin bölgeden ayrılması üzerine, 1971’de Katar ve Bahreyn bağımsızlıklarını ilân ettiler. Yine aynı yıl İran’ın coğrafî ve politik etki alanındaki kabileler topluluğu, Birleşik Arap Emirliği adıyla Abu Dabi’yi başkent edinerek bağımsızlığını ilan etti ve BM üyesi oldu.28 
Bağımsızlık ilanlarından sonra küçük körfez ülkeleri arasında da birtakım problemler çıktı. Halen Katar ve Bahreyn arasında özellikle deniz mili açısından çıkmış olan anlaşmazlıklar çözülebilmiş değildir. 

Orta Doğu petrol bölgesinin önemli ülkeleri üzerinde ayrı ayrı tahliller yapıldığı takdirde bu ülkelerin yaşadıkları iç ve dış problemlerinin tanınması bölge hakkında bütünleyici bir resim elde etmek açısından yardımcı olacaktır. Bu ülkelerin maruz kaldıkları iç ve dış tehditler ile kendilerinin bölge veya dünya için oluşturdukları tehditler günümüz olaylarını, özellikle Irak Savaşı’nı sağduyulu bir şekilde yorumlamak için gereklidir. 

SUUDİ ARABİSTAN: TEMKİNLİ KRALLIK 

Suudi Arabistan görünüm itibarıyla sarsılmaz bir otoriter rejime sahiptir. Kral ailesinin elinde bulundurduğu güç enstrümanları, tek merkezli otoriter rejimin yürütülmesi için gerekli şartları gerçekleştirmiş görünmektedir. Kral ailesinin nüfus olarak genişliği ve bu ailenin devletin belli başlı güç merkezlerini elinde bulundurmaları ve idare etmeleri, özellikle kral ailesinin ordu üzerindeki tam hakimiyeti, otoritenin sağlamlaşmasında ki başlıca iç faktörlerdir. 

Suudi Arabistan’da belli başlı muhalefet odakları; kral ailesi içindeki mücadele, çok küçük bir demokratik ve laik muhalefet, dini muhalefet ve de milliyetçi muhalefettir. Ancak bunlardan hiçbiri şimdiye kadar Suudi Arabistan için ciddî bir tehdit oluşturmamıştır.29 1953’teki Süveyş  Krizi’nde, Aramco çalışanları greve gittiler. 1956’da Nasır Suudi Arabistan’ı ziyaret ettiğinde Suudi milliyetçiler, ki bunların başını petrol ve ticaretten zengin olmuş doğudaki Şiiler çekiyor, Suudi petrolünün millileştirilmesi için yoğun faaliyetlerde bulundular.30 Ancak Suudi yönetimi her seferinde muhalefet hareketlerini pasifize etmenin yollarını bulmuştur. 

Bilindiği gibi Suudi Arabistan bölgede petrol gelirlerinden en fazla istifade eden ülkedir. Petrol zenginliğini bazı bölge ülkeleri gibi Orta Doğu savaşlarında harcamayan krallık, bu zenginliği ülkede otorite kurmak için kullanmıştır. Orta Doğu olaylarına temkinli ve diplomatik kanallarla yaklaşan Suudi Arabistan kendisini sıcak çatışmalardan olabildiğince uzak tutmaya çalışmıştır. Kral ailesi üyeleri ülke içinde çok fazla yatırım alanları oluşturulmadığı için genelde sahip oldukları paraları dış ülkelerde değerlendirmişlerdir. Amerika Birleşik Devletleri’nde başta bankacılık olmak üzere büyük yatırımlar gerçekleştirmiş lerdir. Uzakdoğu’da ise, özellikle ekonomileri gelişen ülkelerde, başta otelcilik olmak üzere önemli yatırımlarda bulunmuşlardır. 11 Eylül’den sonra Amerika’dan Suudiler’e karşı yöneltilen terörist suçlamaları ve ülkedeki 
bazı Arap kuruluşlarının mal varlıklarına el konulması üzerine, tahminlere göre Suudi yatırımcılar 100-150 milyar civarındaki parayı Amerika’dan çekmişlerdir. Bu rakam, Suudi Arabistan’ın Amerika’daki gerçekleştirdiği yatırımların büyüklüğü hakkında önemli bir fikir vermektedir. 


Gerçek şu ki, Suudi Arabistan yönetimi Amerika’nın bu yönetime verdiği destekle ayakta durabilmiştir. Amerika’nın Orta Doğu petrolüyle ilk ve en kapsamlı ilgilendiği ülke Suudi Arabistan olmuştur. Amerikan şirketleri geçmişte Suudi petrollerinden Suudi Arabistan’dan daha çok gelir elde etmişlerdir. ‘Yedi Kız Kardeşler’ ve ‘Aramco’ Suudi petrollerini tekeline alan şirketler olmuştur. Özellikle Körfez Savaşı sonrası küçük Körfez ülkeleri petrol politikalarında daha Amerikan merkezli bir yola girmişlerse de Suudi Arabistan’da tam tersi yaşanmış ve bu ülke Amerika’dan daha bağımsız petrol politikaları sürdürmeye başlamıştır. 

Körfez Savaşı’ndan sonraki dönemde daha da sıkılaşmış gibi görünen Amerikan-Suudi ilişkileri aslında büyük kırılmaların su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Suudi Arabistan, İran-Irak savaşında Araplılık adına ve İran’ın temsil ettiği rejim ve siyasal tehdide karşı, politik ve ekonomik olarak Irak’a büyük bir destek vermişti. Oysa ki aynı ülke kısa bir zaman sonra Amerikan liderliğindeki müttefik güçlerle Irak’a karşı fiili bir savaşın içine girmişti. Ülke içindeki suskun muhalefet bu durumu kabul etmedi. Amerika’nın Suudi Arabistan’da askeri üsler kurup ülkede binlerce asker bulundurması, dinî ve milliyetçi motifteki muhalefetin eleştiri oklarını artık açıkça savurmalarına meydan verdi. 

<  Suudi Arabistan’da Amerikan hedeflerine karşı bombalar patladığı zaman, Amerika Birleşik Devletleri hiç olmadığı kadar soğukkanlılıkla olaylara yaklaştı. >

Çok geçmeden tarihinde ciddi terörist olaylara tanıklık etmemiş olan Suudi Arabistan’da bombalar patlamaya başladı. Bu bombaları bundan önceki bazı münferit olaylarda olduğu gibi ne İran’dan ne de başka bir ülkeden gelen teröristler patlatıyordu; bunlar Suudi vatandaşlarının eylemleriydi. Artık Suudi Arabistan’da da terör eylemleri birbiri arkasına başlamıştı. 1996’da Riyad ve Hobar’da patlayan ilk bombalarla Amerikan hedefleri vurulmuştu. 

Suudi Arabistan’da Amerikan hedeflerine karşı bombalar patladığı zaman, Amerika Birleşik Devletleri hiç olmadığı kadar soğukkanlılıkla olaylara yaklaştı. Amerikan çıkarlarına özellikle de direkt Amerikan hedeflerine yapılan hareketlerde şahin kesilen Amerikan hükümeti, Suudi Arabistan’a karşı bir yaptırımda bulunmadığı gibi, Suudiler’le teröre karşı yaptıkları işbirliğini tatmin edici bulmuşlardır. Öyle ki Amerikan televizyonlarında bazı analizciler Suudi Arabistan’da vurulan yerlerin askeri bölgeler olduğunu, dolayısıyla askerlerin zaten her türlü saldırıyı önlemekle görevli olduklarını vurgulayarak, terör kurbanı oldukları için Amerikan askerlerini kabahatli çıkarmışlardır. 

11 Eylül terör olayları ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin Suudi Arabistan’a bakış açısı radikal bir şekilde değişti. Soğuk Savaş sonrası Amerikan merkezli bir dünya düzeni oluşturmaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül’ü bir dönüm noktası olarak belirleyip, dünya üzerinde istediği değişiklikleri hayata geçirmeye başladı. Amerika’nın değiştirmek ve yeni oluşumlar kurmak istediği bölgelerin başında Orta Doğu geliyordu, ve bu bölgede Amerikan değişiminin en büyük hedef noktalarından birisi de Suudi Arabistan idi. Demokrasi ve 
açık toplum sloganıyla hareket eden ve kendisine ‘uluslararası terörle mücadele’ misyonunu söyleminin simgesi yapan Amerika Birleşik Devletleri, çok kompleks nedenlerden dolayı Suudi Krallığı’na olan desteğini tümüyle çekme eğilimindedir. Amerikan hükümetinin tüm açıklığıyla Suudi Arabistan’a tavır alması ülkeyi bu güne kadar hiç olmadığı düzeyde gelecekle ilgili politik kaygılara itmiştir. 11 Eylül olaylarında ‘uçaklar sanki ikiz kulelere değil de benim başıma çarptı’ diyen Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi’nin bu sözleri Suudi 
Arabistan kanadında yaşanan şokun açık bir belirtisidir. 

Düne kadar Suudilerle teröre karşı yaptıkları işbirliğinden memnun olduklarını savunan Amerikan yetkilileri bir anda Suudi Arabistan’ı teröre karşı pasif kalmakla suçlamaya başladılar. Amerika’nın tipik dış politika yöntemlerinden olan ‘sonuç alana kadar baskı sistemi’, Suudi Arabistan üzerinde uygulanmaya başlandı. Yine Amerikan politik geleneklerinden olarak basını ve kamuoyunun desteğini kısa sürede psikolojik bir propagandayla dönüştüren Amerikan hükümeti, Suudi Arabistan’a karşı ağır ithamlarda bulunmaya başladı. Kısa sürede Suudi rejimi Amerikan yönetiminde ve medyasında tartışılır hale geldi. Usame bin Laden’in Suudi Arabistan'lı olması ve 11 Eylül olaylarında ön plana 
çıkartılan Muhammed Atta’nın da bu ülkeden olması, Suudi Arabistan’a yöneltilen tehditlerde kamuoyunun desteğini kazanmayı çabuklaştırmıştır. 
Amerikan yazılı ve görsel basınında Suudi Arabistan’a açılan savaş karşısında bu ülke büyük paralar ve çabalar harcayarak Amerikan iddialarını yanıtlayıp çürütmeye çalışmıştır. Her ne kadar Başkan Bush, yaptığı bir konuşmada Irak, İran ve Kuzey Kore’nin açıkça isimlerini zikrederek bunların ‘şer eksenleri’ olduklarını iddia etmiş ve Suudi Arabistan hakkında açık bir suçlamada bulunmamışsa da, konuşmasında ‘teröre yataklık eden’ ülkelere de eleştiri ve tehdit oklarını göndermiştir. 

Körfez Savaşı’na fiili olarak katılmış olan Suudi Arabistan, Amerika’nın Irak’a saldırısına kuvvetle karşı çıkmıştır, ancak mecburi olarak Amerika ile işbirliği yapmak zorunda kalmıştır. Savaşın başlarında Suudi Arabistan kaygıyla savaşın kendisi için oluşturacağı olumsuz durumları kavramaya ve bunlara karşı önlem almaya çalışmıştır. Ülkede gitgide artan ekonomik problemler, çıkabilecek bir 
kaosta teşvik edici bir rol oynayacaktır. Özellikle Amerika’nın kafasında kurduğu Orta Doğu’nun demokratikleşme planlarına hazırlıksız yakalanmak istemeyen Suudi Arabistan yönetimi, kurumlarını kendi şartları içerisinde demokratikleş tirmeye çalışmaktadır. Bunun da ilk sinyallerini vermiştir. Suudi meclisi, tarihinde ilk defa göçmenler hakkında hükümetin gönderdiği bir yasayı onaylamayarak geri çevirme hakkını kullanmıştır. 

İRAN: AKSİYON DİYARI 

Orta Doğu bölgesinde zengin petrol ve doğal gaz yataklarına sahip olan İran, sahip olduğu farklı politik duruşuyla, bölgede çok köklü değişikliklere sebep olacak olaylara merkezlik yapmıştır. Uyguladığı politikalarda hep ekstrem boyutlarda dolaşan İran rejimleri her ne adla ortaya çıkarsa çıksın sürekli otoriter sistemleri öngörmüş ve yayılmacı bir karaktere sahip olmuştur. Şahlık rejiminin sıkı otoriter yapısı gibi, İran’ın modernleşmesi ve batılılaşması da baskıya dayalı uç kutuplarda olmuştur. İşte ülkenin sahip olduğu politik zemindeki kayganlık sebebiyle Amerika’nın Orta Doğu’daki ve dünyadaki en yakın müttefiklerinden biri olan İran, İslam Devrimi’yle bir anda Amerika’nın bölgede ve dünyada bir numaralı düşmanı haline gelmiştir. 

< 1907’de İran, petrol bölgelerine göre Rusya ve İngiltere arasında, kuzey ve güney olmak üzere çıkar bölgelerine ayrılmıştı.  >

İran’da yaşanan politik çatışmalarda petrolün rolünü açıkça görmekteyiz. 1907’de İran, petrol bölgelerine göre Rusya ve İngiltere arasında, kuzey ve 
güney olmak üzere çıkar bölgelerine ayrılmıştı. Ancak İran, kendi petrol kaynaklarına sahip olabilmek için uzun mücadeleler verecektir. II. Dünya Savaşı’nda ülkenin kuzeyini işgal eden Sovyetler, Yalta Kararları’na aykırı olarak işgali sona erdirmeye yanaşmadı. İran, ülkenin toprak bütünlüğünü bozan ve zengin petrol kaynaklarını Sovyetler’e peşkeş çeken bu durumdan kurtulmaya çalışmış ve doğal olarak da yüzünü Amerika Birleşik Devletleri’ne çevirmişti. II Dünya Savaşı sonrası ABD, Orta Doğu’yla ciddi manada ilgilenmeye başlamıştır. O zamana kadar bölgede, Amerikan petrol şirketlerinin Suudi petrolleriyle ilgilenmeleriyle büyük ölçüde sınırlı olan Amerikan ilgisi hızla artmaya 
başladı. Savaş sonrası İran Krizi Amerika’nın karşısına çıkan ve başarması gereken en erken Soğuk Savaş problemlerindendi. ABD konuyla birinci dereceden ilgilendi ve yeni kurulmuş olan BM’yi işleterek Rusları İran’dan çıkmaya zorladı. Rusya’nın kuzeyi işgal altında tutması en fazla güneyde zengin petrol sömürgelerine sahip İngiltere’yi kaygılandırdı. Amerika’nın politik ilgisini çekmek için hem İran hem de İngiltere Amerika’ya petrol vaatlerinde bulundular. Dünya siyasetinde yeni olan ve komünizmi her nerede bulursa durdurmayı dış politikasının dayanağı yapmaya başlamış olan Amerika, olaya petrolden çok güvenlik açısından yaklaştı. Zengin petrol kaynaklarına rağmen, bu kaynaklardan elde edilen gelirlerin İngiltere ve Rusya’ya peşkeş çekilmesin den, ayrıca bu iki ülkenin politik baskısından muzdarip İran, bu soygundan ve baskından kurtulmak için petrol kaynaklarını koz olarak kullanıp buna rağmen Amerika’dan gerekli ilgiyi görememekten dolayı hayal kırıklığına uğramıştı. Ancak Amerika’nın bu ilgisiz durumu kısa sürede değişmeye başladı. Şah’ın Amerika’ya karşı kişisel sempatisi ve Amerikalılar’la yakın ilişkileri ve Amerika ile ittifak kurma çabaları sonucunda, Amerikan petrol şirketleri hızla İngiliz petrol şirketlerinin yerini almaya başladı. 

1951’e gelindiğinde Musaddık’ın İran petrollerini millileştirme parolasıyla yaptığı rejim değişikliği, Amerika’nın ekonomik ve siyasi çıkarlarını çok yakından ilgilendiriyordu. Bu yüzden Amerikan CIA’si birkaç milyon Dolara mal ettiği bir karşı devrim hareketiyle ülkeyi terk etmiş olan Şah’a tacını geri kazandırdı. Yenilerde kurulmuş olan CIA’nin ilk ve en başarılı işlerinden sayılan bu karşı darbe girişimi Amerika’ya çok büyük bir güven ve Orta Doğu’da büyük avantaj lar sağlamıştır. Başarıya ulaşamayan İran Devrimi birkaç kez tekrarlarda bulunmuş ve nihayet 1979’da başarıya ulaşmıştır. 

<  1951’e gelindiğinde Musaddık’ın İran petrollerini millileştirme parolasıyla yaptığı rejim değişikliği, Amerika’nın ekonomik ve siyasî çıkarlarını çok yakından ilgilendiriyordu. >

Bu kez İran’daki İslam devrimi CIA’nin en başarısız işi olarak tarihe geçmiştir. Bir bakıma İran’daki petrol kaynakları ülkeyi uzun bir sure ihtilal atmosferinde tutmuş ve akabinde de İran’ı Irak’la bir savaşın içerisine itmiştir. 

Petrol, diğer Körfez ülkelerinde olduğu gibi, İran ekonomisinde ve dolayısıyla İran politikalarında önemli bir yere sahiptir. İran, özellikle 1970’lerde petrole dayalı olarak büyük bir ekonomik sıçrama gerçekleştirdi. 1973’te İran petrolleri üzerinde milli kontrolünü tam olarak gerçekleştirdiği zaman petrol gelirleri ülke gelirlerinin %84’ünü oluşturuyordu.31 1973 ve 1974 senelerinde petrol krizi sebebiyle İran’ın petrol gelirleri dört kat arttı.32 1973-77 arası artan petrol gelirleri sayesinde İran ekonomisi yıllık 8.4 oranında büyüdü.33 Aynı yıllar 
arasında İran’da kişi başına düşen milli gelir 2000 ile üçüncü dünya ülkeleri arasında rekor bir seviyeye çıktı.34 Petrol kaynakları, Şah’ı büyük endüstri planları yapmaya zorladı ve 1974-78 yıllarını kapsayan beş yıllık planda bütçe bir anda 60 milyardan 120 milyara çıkarıldı. Çünkü Şah yirmi yıl içerisinde İran’ı dünyanın en gelişmiş beşinci sanayi toplumu yapma hayallerine sarılmıştı.35 

Şah’ın kişisel liderliğinde bilinçsiz ve programsız sürdürülen kalkınma planları geri tepti ve büyük ekonomik hedeflerin politika haline getirildiği ülkede büyük hayaller sadece büyük başarısızlıklara dönüştü. Ancak Şah’ın önde gelen akıl hocalarından kız kardeşi Prenses Eşref’in BBC’ye verdiği demeçte ‘dış güçler İran’ın on yılda ikinci bir Japonya olacağını gördüler ki bunlar Asya’da ikinci bir Japonya’ya tahammül edemezlerdi’ diyerek İran’ın gelişmesini engelleyenlerin ve 1979 Devrimi’ni tezgahlayanların İran’ın gelişmesine katlanamayan dış 
güçlerin olduğunu savunmuştur.36 

Büyük bir güç haline gelmek isteyen İran, ekonomik gelişmelerde koyduğu hedeflerin yanı sıra politik bir güç olmak için hızlı bir şekilde silahlanmaya başladı. İran, zengin petrol gelirlerini cömertçe silah alımlarında kullandı. Yüksek silah teknolojisine sahip Amerika Birleşik Devletleri genelde İran’ın yüklü silah alım taleplerini geri çevirmedi. ABD, NATO üyesi ülkelere bile satmadığı yüksek teknolojili, stratejik silahları İran’a satmaktan çekinmemiştir. Amerika’nın bu politikalarında İran’ın Amerikan petrol şirketlerine öncelik tanıması, İran’ın 
Amerika’da büyük yatırımlar yapması ve Şah’ın Amerikan başkanları ve üst düzey politikacıları ile zengin hediyelerle yürüttüğü şahsi dostlukları 
etkili olmuştur. Bir hesaba göre yüksek teknolojili Amerikan silahlarının bakımı ve kullanımı için binlerce Amerikalı uzman ve asker, İran’da çalıştırılmış ve devrim öncesi Tahran’da sürekli olarak yaşayan Amerikalılar’ın sayısı yetmiş bini geçmişti. 

Millileştirilen İran petrollerinin daha çok Amerikan menfaatlerine çalışması ve Şah’ın toplumda derin olmayan ve kabul görmemiş olan baskıcı yönetimi, geniş bir muhalefet kitlesini harekete geçirmiştir. Bu muhalefette; milliyetçiler, demokrat ve laikler, komünistler ve dinciler yer almışlardır. İran kültürü ve politik geleneği doğrultusunda dini grup en fazla İranlılığı temsil ettiğinden, 1979 devrimi bu grubun önderliğine bırakılmıştır. Neticede Amerikan Başkanı Jimmy Carter’in İran’ı ziyaretinden kısa bir süre sonra devrim gerçekleşmiş, Şah ülkeyi terk etmiş ve Amerikan-İran dostluğu tamamen sona erdiği gibi iki ülke arasında çetin bir düşmanlık başlamıştır. 

IRAK: YANLIŞ HESAPLAR BAĞDAT’TAN DÖNER 

İngiltere’nin Arap Orta Doğu’sunu taksiminde önemli bir yere sahip olan Irak’ta, politik karışıklıklar ülkenin kurulduğu günden bu güne durulmamıştır. Daha İkinci Dünya Savaşı devam ederken Irak’ta darbe olmuş ve İngiliz aleyhtarı fakat Alman taraftarı bir yönetim iş başına gelmiştir. İngiltere Irak’taki kontrolü güçlükle geri kazanmıştır. 

1958’de General Abdülkerim Kasım’ın yönetimi ele geçirmesi İngiltere’yi derinden etkilemiştir. 1958 Darbesi sonucunda, Nasır ile başlayan Arap dünyasına lider olma politikaları artık neredeyse aralıksız olarak Irak tarafından denenmeye başlanmıştır. Zengin petrol yatakları üzerinde oturan İngiliz karşıtı bir Irak yönetimi petrolün tümünü ithal eden İngiltere’yi ve onun Orta Doğu’yu kontrol etme politikalarını temelden sarsmıştır. 

< Her iki ülkenin birbirlerinin toprakları üzerinde iddia ettikleri haklar 1975 yılında bizzat Irak adına Saddam Hüseyin’in başkanlık ettiği Paris Konferansı’nda sonuca bağlanmıştır. >

Özellikle İngiltere’nin, savaş sonrası ekonomik gücünü geri kazanması ve ekonomisini geliştirmesi için Körfez petrollerine ihtiyacı vardı. Kuveyt’in petrollerini kurtarmaya çalışan İngiltere, Kuveyt’in 1961’de bağımsızlığını ilan etmesini sağladı. Ancak General Kasım, Kuveyt’in bağımsızlığını tanımadı ve 
Kuveyt’i işgal etmeye kalkıştı. İngiltere’nin Kuveyt’i savunması üzerine Kasım başarısız oldu ve 1963’te Ba’as Partisi Kasım’ı alaşağı edip yönetimi 
eline geçirdi ve aynı yıl Ba’as hükümeti Kuveyt’in bağımsızlığını tanıdı. Irak 1990’da Kuveyt’i işgal ederken eski tezini savunarak bağımsız bir Kuveyt devletinin Irak’ın toprak bütünlüğünü ihlal ettiğini öne sürdü.37 

Irak’ın Körfez ülkeleri ve İran’la olan problemleri Ba’as yönetiminde de sürüp gitti. Milliyetçi ve sosyalist yapı içerisindeki parti, yayılmacı bir politika izledi. Irak, İran’da petrol bakımından zengin ve Arap nüfusunun çoğunlukta olduğu ve stratejik bakımdan önemi olan, Basra Körfezi’ne açılan kapı olan Huzistan üzerinde toprak taleplerinde bulundu. Buna karşılık İran ise Irak’ın güneyindeki Şiileri ve kuzeydeki Kürtleri Irak yönetimine karşı destekledi ve kışkırttı. Her iki ülkenin birbirlerinin toprakları üzerinde iddia ettikleri haklar 1975 yılında bizzat 
Irak adına Saddam Hüseyin’in başkanlık ettiği Paris Konferansı’nda sonuca bağlanmıştır. Anlaşmaya göre Irak İran’dan toprak talep etmeyecek ve buna karşılık İran da Irak içerisinde muhalefet gruplarını desteklemeyecekti. 

İran-Irak Savaşı 

Irak’ta yenilerde yönetime gelmiş olan Saddam Hüseyin, İran’da 1979 yılında meydana gelen rejim değişikliği sonucu ülkenin içinde bulunduğu güç durumu kullanarak Arap dünyasında prestij kazanmayı ve bu dünyaya liderlik etmeyi tasarlamıştır. Irak’ın İran’a savaş açması ve sonrasında yıllarca süren savaş ve akabinde gelen Kuveyt işgali Irak’ı büyük ihtiraslarının kurbanı yapmış ve Bağdat’ı yanlış hesapların görüldüğü yer haline getirmiştir. 

<  Ayrıca İran’ın şahlık döneminde hızla silahlanmış olması bölge ülkelerinin böyle bir askeri gücün zayıflatılması için Irak’a desteğini sağlamıştır. >

1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında batı dünyasının hemen hemen tamamı, Arap dünyasının büyük çoğunluğu, Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerin tamamı Irak’ı desteklediler. Çünkü İran, kurduğu radikal rejimi ihraç ederek bölgesel bir tehdit oluşturuyor ve Orta Doğu gibi önemli bir bölgenin tehdit altında olması tehdidin global uzantılarını da beraberinde getiriyordu. Ayrıca İran’ın Şahlık döneminde hızla silahlanmış olması bölge ülkelerinin böyle bir askeri gücün zayıflatılması için Irak’a desteğini sağlamıştır. Sonuçta İran sekiz yıllık Irak savaşını büyük bir yalnızlık içinde yürütmek zorunda bırakılmıştır. 

Irak, İran’a saldırarak büyük bir hata içerisine düşmüştür. Her ne kadar Irak savaşta büyük bir dış destek görmüşse de Irak’ın bölgede lider güç olmasına müsaade edilmeyecektir. İran da barış tekliflerini kabul etmeyerek hata yapmıştır. Savaşın sonunda İran tehlikesi ortadan kalkarken, Irak yükselen bir tehdit olarak ortaya çıkmıştır. Savaşın sonunda bir milyon askeri silah altında tutan Irak, batı ülkelerinin ve silah tüccarlarının büyük katkılarıyla bu bir milyon işsiz orduyu, tepeden tırnağa kadar silahlandırmıştı.38 

Körfez Savaşı 

Henüz sekiz yıl süren savaşının yaraları sarılmadan ve henüz daha İran’la nihai bir anlaşmaya varmadan, Irak 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’e saldırdı. Irak Kuveyt’in Osmanlı Devleti’nde Basra Vilayeti’nin bir parçası olduğunu dolayısıyla bu toprakların Irak’a ait olduğunu ileri sürmüştür. Arap dünyasını yönetme özlemi içinde olan Saddam Hüseyin, işgalden önce, 25 Temmuz’da ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie’ye amacını açığa vurarak ‘Irak’ın haklarını bir biri ardı sıra alacağız. Belki bir ay ya da bir yıl sonra ama yakında gerçekleşmeyebilir. Fakat, eninde sonunda uygulayacağız. Çünkü haksızlık karşısında susanlardan değiliz. Ne Emirliklerin, ne de Kuveyt’in, haklarımızı gasp etmesi için tarihsel ya da yasal hiçbir gerekçesi yoktur’ demiştir.39 

Irak’ın Kuveyt’e saldırmasının asıl sebebi petroldü. Savaştan birçok zararla çıkmış olan Irak, Kuveyt’i işgal ederek daha fazla petrolü idaresi altına almayı ve dolayısıyla hızla ekonomik bir güç olup Arap liderliği rolüne farklı bir yol ile ulaşmayı hedeflemişti. 1989’da Kuveyt, petrolden 7.7 milyar Dolar gelir elde etmişti. Irak işgal ettiği Kuveyt’in petrolleri ile dünya petrol rezervlerinin % 20’sini ele geçirmiş oluyordu. 

Kuveyt sınırlarına yığılan 100.000 kişilik Irak kuvvetleri sınırı aşarak, 7 saat içinde Kuveyt’in tamamını işgal etti, ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, aldığı 660 sayılı kararla, Irak’ın kayıtsız ve şartsız Kuveyt’ten çekilmesini istedi. ABD’nin teşebbüsü üzerine 6 Ağustos 1990’da Irak’a geniş kapsamlı ekonomik ambargo uygulanmasını öngören Güvenlik Konseyi’nin 661 sayılı kararı gereğince BM üyesi olan ülkeler büyük bir oranda Irak’a uygulanan ambargolara katıldılar.40 

Irak’ın Kuveyt’e saldırmasının arifesinde Saddam Hüseyin niyetini Amerikan yetkililerine belirtmiş olmasına rağmen, Amerika’nın tavizkar tutumu Irak’ı cesaretlendirmiş olabilir. Nitekim, Irak Kuveyt’i işgal edince hızla yaşanan petrol paniği sırasında Amerikan Başkanı çıkan paniği yatıştırmak için hiç bir şey yapmadı. Burada petrol açıkça politik bir silah olarak kullanıldı. Amerika’da bu tür olağanüstü durumlar için hazır bulundurulan ‘Strategic Petroleum Reserve’ ekonomistlerin ve International Energy Agency’nin tüm isteklerine rağmen piyasaların rahatlaması için kullanılmadı. Ne var ki bu petrol rezervleri, Amerika’nın Irak’ı bombalamaya başlamasından sonra kullanıma 
açıldı. Böylece hızla artan petrol fiyatları bir anda 1/3 oranında değer yitirdi. 

Irak’ın işgali sona erdirmesi için girişilen bütün diplomatik çabaların sonuçsuz kalması üzerine 17 Ocak 1991 tarihinde müttefik devletler Irak’ın askerî hedeflerini bombalayarak Çöl Fırtınası Harekâtı’nı başlattı. ABD liderliğinde bir araya gelmiş bulunan çok uluslu koalisyonun amacı, Irak güçlerini Kuveyt’ten çıkararak meşru Kuveyt yönetiminin yeniden kurulması ve Körfezdeki petrolün eskiden beri sürüp geldiği biçimde güven içerisinde akışını sağlamak idi. 

Saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal ederken tıpkı İran savaşında olduğu gibi büyük bir hata yapmıştı. Saddam, Irak’ı işgal kararından vazgeçirecek uluslararası bir iradenin ortaya konulamayacağını düşünüyordu ve Amerikan kamuoyunun Amerikan askerlerinin ölüm haberleri gelmeye başlayınca hükümeti bu girişimden vazgeçireceğini düşünmüştü. Irak kendisine karşı kurulan koalisyonun 1956’da Süveyş Kanalı krizinde olduğu gibi zaman içerisinde dağılacağını düşünerek, işgalin sona erdirilmesi yolundaki bütün diplomatik girişimleri sonuçsuz bıraktı. 

< Saddam Hüseyin’in bir diğer hatası da gelenekselleşmiş Türk dış politikası çerçevesinde Türkiye’nin Orta Doğu çatışmalarında aktif taraf 
olmama tutumunu Körfez Savaşı’nda da koruyacağını düşünmüş olmasıydı. >

Ancak olaylar Saddam Hüseyin’in düşündüğü şekilde gelişmiyordu. Süveyş Kanalı krizinde ABD; İsrail, İngiltere ve Fransa koalisyonuna baskı yaparak 
bunların Mısır’a saldırmalarını önlemişti. Buradaki temel amaç batının Sovyetler’e karşı Orta Doğu’da gücünü ve etkisini Mısır’a yapılacak bir savaşla kaybetmemesiydi. Ancak 1956’daki şartlar 1990’da yoktu. Dağılma sürecindeki Sovyetler Birliği Amerikan planları için bir tehdit oluşturamazdı. 

Bunu fark eden Saddam Hüseyin, İsrail kartını oynamak istedi. İsrail’e füzeler fırlatarak bu ülkeyi savaşın içine çekebileceğini, Arap ve Müslüman ülkelerin desteğini sağlamak için bunu bir din savaşına dönüştürebileceğini tasarladı. Artık Saddam Hüseyin televizyonlarda sık sık namaz kılarken görüntülenmeye başlandı. Kendisine yapılan herhangi bir tasallutu misliyle cevaplandırmayı temel politika edinmiş olan İsrail, Amerika’nın telkinleri ve hatta tehditleri sonucu Irak’tan yağan füzelere karşı hiç sesini çıkarmadı. Çünkü Amerika’nın İsrail’den 
bu isteğine karşılık büyük yardımlarda bulunacağını ve Amerika’nın uğruna savaştığı politikaların bölgede İsrail’in elini önemli ölçüde güçlendireceğini biliyordu. 

Saddam Hüseyin’in bir diğer hatası da gelenekselleşmiş Türk dış politikası çerçevesinde Türkiye’nin Orta Doğu çatışmalarında aktif taraf olmama tutumunu Körfez Savaşı’nda da koruyacağını düşünmüş olmasıydı. Halbuki, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi üzerine Türkiye koalisyonun yanında yer almış ve ülkedeki ABD üslerinin kullanılmasına izin vermiştir. Türkiye’nin tutumu Irak için çok olumsuz olmuş ve Irak yönetimi buna sert tepki göstermiştir. Irak Dışişleri bakanı Tarık Aziz, Dışişleri Bakanı A. Kurtcebe Alptemoçin’e bir mektup göndererek, İncirlik 
üssünün kullanılmasına müsaade etmesinin Türkiye’nin Irak’a saldırması anlamına geldiği ihtarında bulunmuştur. Ancak Irak’ın bütün planları ve tehditleri geri tepmiş ve Irak ordusu Kuveyt’ten çıkarılmıştır. 

Sonuç olarak, Körfez Bölgesi’nde hegemonya ve üstünlük mücadelesi veren Ba’asçı Irak Devleti, otantik bir halk hareketi sonunda doğmuş olan radikal esaslara dayalı İran İslâm Cumhuriyeti ve kral ailesinin özel mülkü sayılan Suudi Arabistan Krallığı arasında kıyasıya bir mücadele devam etmektedir. Oysa, adı geçen üç rejimin de ekonomileri petrol bağımlısı olarak kalmış ve bunlardan hiçbirisi, ellerindeki bazı imkanlara rağmen, gerçek manada rejimlerini, toplumlarını ve ekonomilerini geliştirememişlerdir. 

ABD, IRAK SAVAŞI VE PETROL 

ABD’NİN HEGEMON GÜÇ HALİNE GELMESİ VE AMERİKA’NIN DÜNYA SİYASETİ DİNAMİKLERİ 

ABD’nin Orta Doğu’daki pozisyonu II. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenmeye başlamıştır. Orta Doğu bölgesinin dünya politikalarında taşıdığı zengin anlama paralel olarak, Amerika’nın bölgeyle olan ilişkisi çok çeşitli faktörlere dayanmıştır. Stratejik, ekonomik ve güvenlik faktörlerinin yanı sıra İsrail faktörünü de Amerika’nın bölgedeki ilişkilerine yön veren ana sebepler olarak sayabiliriz. Bu faktörlerden bazılarını, örneğin İsrail faktörünü kapsam dışında bırakarak, Amerika’nın geçmişten günümüze bölgesel ve global açılımlarla bölge ile, özellikle de Körfez bölgesi ile sürdürdüğü ilişkilerin analizinin yapılması, Amerika Birleşik Devletleri’nin bugünkü politikalarını ve gelecekle ilgili 
niyetlerini yorumlayabilmek bakımından büyük bir öneme sahiptir. 

II Dünya Savaşı sona erdiğinde ABD bir dünya devi olarak ortaya çıkmıştır. Savaş ortamı Amerika’yı güçlendirmiş ve buna karşılık dünya siyasetine yön vermiş olan büyük güçler aynı ortamda güçlerini yitirmişlerdi. Amerikan ekonomisi savaş sebebiyle uzun süre devam etmiş olan ‘great depression’dan kurtulmuştur. Bütün ekonomik sektörler özellikle de havacılık ve silah sektörü savaş boyunca hızla gelişmişti. Öyle ki Amerika’nın savaş ortamında havacılıkta kat ettiği gelişme % 400’leri aşıyordu. Savaş sonrası Amerika kendisini dünyadan izale eden klasik politikalarına geri dönmek istememiştir. 

Amerika Birleşik Devletleri uzun bir süre başta İngiliz ve diğer emperyalist Avrupa güçlerinin yönlendirdiği dünya düzeninde kendisine uygun bir yer bulamamıştı. Sahip olduğu politik sistem, ancak sahip olamadığı sömürgeler 
(-ki dünya Avrupa güçleri tarafından zaten parsellenmişti- ) sebebiyle ABD Avrupalı emperyalistleri eleştirmiş ve demokrasiden güç alan Amerikan ideallerini savunmuştur. 

Aslında Amerika’nın en büyük itirazı koloniyalist devletlerin sömürge bölgeleri kurarak buraların ekonomik kaynaklarından yalnızca kendilerinin faydalanmalarına olmuştur. Ayrıca Amerika bu devletlerin milli ekonomilerini güçlü kılabilmeleri için uyguladıkları yüksek oranlı gümrük vergilerine 
de karşıydı, çünkü Amerika bu ülkelere bu yüzden mal satamıyordu. Sonuçta ABD politik olarak demokratik değerleri ve ekonomik olarak ‘open door policy’yi savunan ve Avrupa’nın politik oyunlarından geri durmayı yeğleyen bir ülke konumuna gelmiştir. 

3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,



***