Bahattin CİZRELİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bahattin CİZRELİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2017 Pazartesi

SOSYOLOJİK AÇIDAN TARİHÇİLİK ELEŞTİRİSİ

SOSYOLOJİK AÇIDAN TARİHÇİLİK ELEŞTİRİSİ,


Alkan ÜSTÜN 
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, 
alkanustun@gmail.com 
Bahattin CİZRELİ 
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, 
bahattincizreli@gmail.com 


Özet 

Demokrasi siyasal değil, toplumsal bir durumdur. Kişilerin kendilerini anlamlı kılabildikleri farklı kültür grupları içinde bulunması ve bu heterojen bütünlüğün korunması ancak birey ile en örgütlü yapı arasında koruyucu bir sosyal sahanın varlığı ile mümkündür. Sivil alanların varlığı ve korunması demokratik düşüncenin toplumsallaşması ile olur. Demokrasi siyasi seçimlerin sürekliliği ile değil, çıkarlarının bilincinde olan ve toplumsal gerçekliğine yabancılaşmamış bireyler ile geçerli kılınır. Bireylerin yaşanan gerçeklikle irtibatını kesen, onların içinde bulunduğu duruma yabancılaşmasına neden olan ve gözlerine perde çeken düşünsel örtüler söz konusudur. Bunlar farklı alanlardan inşa edilen ideolojilerdir. Tarih aracıyla ideolojik, gerçek-dışı bir güvenli düşünsel saha kurma en yaygın kullanılagelen siyasal yöntemdir. Güncel sosyal gerçekliğin kavranmasında geçmişten bugüne nedensellikler kurmak geçerli bir yöntemdir. Bu nedenle sosyoloji tarihsel metoda dayalı yapılmalıdır. 
Ancak tarihin eşitsizlikleri örten bir ideoloji olarak kullanılmasına karşı sosyoloji eleştirel yaklaşmalıdır. Bu nedenle sosyoloji tarihsellik ile tarihsicilik arasında bir ayrım yaparak demokratik durumun inşasına katkıda bulunmalıdır. Bu çalışma teorik bir araştırmadır. Literatür üzerinden yürütülecek tartışmanın birinci bölümünde ideoloji kavramına sosyoloji alanından sunulacak eleştiriler ele alınacaktır. İkinci bölümde ise tarihsicilik eleştirisi yapılacak ve sonuç bölümünde tarih-sosyoloji ilişkisi yeniden değerlendirilecektir. Araştırmanın bilimsel alana katkısı yöntem tartışması üzerinden olacaktır. 


Giriş 

Yakın dönem siyasi tarihimiz demokrasinin yalnızca yasal seçimlerin düzenli olarak gerçekleştirilmesiyle tesis edilemeyeceğini göstermiştir. Demokrasi belirli zaman aralıklarıyla seçimlerin düzenlendiği ve çoğunluğun tercihinin egemen olduğu bir politik durum olarak değil; iletişim alanlarının açık, toleransın yaygın ve ifade özgürlüğünün meşru olduğu bir toplumsal durum olarak tanımlanabilir. Bu yönüyle demokrasinin toplumsallaşması, demokratik kültürün hâkim kılınması ile geçerli olabilir. 

Fransız Hukukçu Alexis de Tocqueville cumhuriyetin tek başına demokrasi demek olmadığını yaptığı araştırmalar sonucunda aktarır. Ona göre demokratik özgürlük ortamı tek başına yasalar ve siyasal kararlarla sağlanamaz. Toplumsal durum demokrasiyle uyumlu olmadıkça siyasal durum değişmeyecektir. Demokrasinin en büyük garantisi toplumsal farklılığın ve örgütlenme özgürlüğünün korunmasıdır. (Çağla, 2007) Demokrasi kişinin kendi hayatı ve dâhili olduğu toplumsallıklar hakkında karar alma süreçlerine katılabilme hakkıdır. 

Tocqueville siyasi olanla kültürel olan arasında bağ kurmaktadır. Dolayısıyla demokrasi bireylerin kültürlenme süreçleri boyunca edindiği bir erdem olarak kavranabilir. Kültürlenme sürecinin formel bir dahili olarak eğitim kurumu açık, örtük ve bozuk işlevlere sahiptir. Bu metin, daha özel bir alan olarak tarih eğitiminin demokratik kültürün oluşumuna müdahalesini ve rolünü tartışma 
amacındadır. Tarih eğitiminin tarihsici, ideolojik zeminde inşa edilmesi eğitim-demokrasi ilişkisi bağlamında bozuk işlevselliğe örnektir. Tarih ile sosyolojinin iç içe girdiği bir eğitim modeli ise demokratik kültürlenme sürecinin temelini oluşturabilir. Nicel bir ölçüm modeline ve saha araştırmasına dayanmayan bu makale, söz konusu varsayımlar üzerine bir deneme niteliğindedir. 
Makalemiz sosyoloji literatüründen beslenerek tarihsiciliğin eleştirisi ve tarihsel sosyolojiden beslenen bir tarih eğitiminin imkânı üzerinedir. Tezimizin anlaşılması amacıyla demokratik kültürün yerleşmesi önündeki engeller tanımlanacaktır. Bu niyetle tarihsel sosyolojinin siyasal bağlamı da literatür üzerinden ortaya konacaktır. 

Tahakküm Kültürü, İdeoloji, Demokrasi 

20. yüzyılın başında Avrupalı Marksistler yükselen işçi sınıfı örgütlülüğü sonucunda ülkelerinde proleter devrimler beklemektedir. Ancak devrim, tarımsal üretimin egemen olduğu Rusya’da ortaya çıktığı gibi Avrupa’da da tam aksine Faşizm rüzgârı esmiştir. Bu beklenmedik durum karşısında Marksist teorisyenler ekonomik indirgemeciliğe karşı Marksizm’in şerefini kurtaracak yeni bir teorik 
açılıma ihtiyaç duyarlar. Siyasal olanı salt ekonomiye bağlayan okuma karşısında, siyasal olanla kültürel olanın ilişkisine dair literatüre katkıda bulunurlar. 

Antonio Gramsci siyasal egemenliğin yönetici konumunda olmakla sınırlı olmadığını; gerçek hegemonyanın kültür üzerinde sağlanabileceğini söyler. Ona göre ekonomizm kutsanarak politikanın yolu kesilmektedir. Toplumsal değişim kültür üzerinden okunabilir. Kültürel olana aydınlar yoluyla müdahale edilmedikçe toplumsal olana da gerçek anlamda müdahale edilemez. Siyasi parti kültüre müdahale aracıdır. (Gramsci, 2008) Gramsci’nin teorisinde kapitalizm bilinçleri denetlemektedir. Bir tahakküm kültürü oluşturmaktadır. Yani insan bilinci kültürel araçlar vasıtasıyla şekillendirilmektedir. Kültür, egemenlerin ve muhalefetin mücadele alanıdır. Bu kuramsal katkıyı demokrasi ekseninde yeniden okuduğumuzda demokratik bir siyasal rejimde dahi anti-demokratik 
grupların bir tahakküm kültürü üretebileceği görülebilir. 

Frankfurt Ekolünün öncü isimlerinden Theodor W. Adorno kitlelerin yanlış bilinçlenme durumunu analiz ederken kültür endüstrisi kavramını kullanır. O, bu kavramla şeyleşmiş, insanı bulunduğu gerçekliğinden koparan, kitlelerin kontrol altına alınmasını sağlayan kültürü kast eder. Endüstriyel malzemeye dönüşmüş kültür bir manipülasyon aracıdır. (Adorno, 2009) Bu yönüyle kültür endüstrisi 
anti-demokratik toplumsal durumu meşrulaştıran bir aygıttır. 

Louis Althusser ise bu tartışmaya devletin baskı aygıtları ve ideolojik aygıtları tasnifiyle katkı yapar. Egemenlik sadece baskı ve zor yoluyla tesis edilemez. İdare, ordu, polis, yargıçlar, mahkemeler ve hapishaneler baskı aygıtlarıdır. Burjuva ideolojisi egemenliğini esas olarak hukuk, din, eğitim ve sanat gibi ideolojik aygıtlarla sağlar. Althusser burjuva ideolojisi ile milliyetçilik, liberalizm, ekonomizm ve hümanizmi kast eder ve ideolojiye olumsuz bir anlam yükler. Onun için ideoloji bir yanılsamadır. 

Aslında tarihsiz olan ideoloji kendisini uydurma bir tarihselliğe dayandırır. İdeoloji ile var oluş yeniden tasarımlanır. Herkes bir ideoloji içine doğar. Her insan birden fazla ideolojinin etkisinde kalmıştır. (Althusser, 2003) İdeolojiler mevcut eşitsizlik ilişkisini korumaktadır. Bu yönüyle ideoloji kişiyi kendi gerçekliğine ve çıkarlarına yabancılaştıran bir uyutma aracıdır. 

Avrupalı Marksistlerin yürüttükleri tartışma, araştırma konusunun ortaklığı nedeniyle sosyoloji literatürüne katkı sağladı. Bu makale bağlamında Marksizm içi görünen bu tartışma, demokratik kültürün yerleşmesinde tahakküm kültürünün ve ideolojik körlüğün engelleyici özelliğini anlatmak için kullanılmıştır. İdeoloji burada nesnellikten uzak, taraflı bir bakış veya bir yanlış anlama halidir. Yerici anlamda ideoloji bastırma işlevi görür. Eşitsizlik amacıyla oluşan tahakkümü meşru kılmak için işlevsel bir araçtır. Kişi ideolojik olarak yanlış bilince maruz kaldığında gerçek çıkarlarını göremez. 
Kişinin kendi çıkarlarına sahip olması bilgiye eksiksiz ulaşması ile mümkündür. (Geuss, 2002) 

İdeolojiler aslında demokrasilerle birlikte ortaya çıkmıştır. Modern dönem mamulüdür. Kitlelerin siyaseti etkileme gücünün ortaya çıkmasıyla çıkar gruplarının kitleleri yönetme, manipüle etme amacının bir ürünüdür. Kavramı ilk kullanıma sokan Francis Bacon’dur. İnsan düşüncesini örten hatalı kavrayışları anlatmak için idoller kavramını kullanmıştır. Fransız Devrimi sürecinde ise kavram olumlu bir anlama sahiptir. Antoine Destutt de Tracy tarafından aydınlanma düşüncesini yaymak amacıyla düşünce bilimi anlamında kullanılır ideoloji. Marx’ta ideoloji idealist felsefeyi anlatmak için kullanılır. “Alman İdeolojisinin” karşısına kendi fikirlerini koyar. Ona göre tüm fikirler değil sadece toplumsal eşitsizliği gizleyen fikirler ideolojidir. Nihayetinde ideolojiler üretim ilişkilerinin yansımasıdır. İdeoloji bilinçli bir üretim olsa da bilinçleri çarpıtan bir araçtır. Ancak Lenin’den sonra ideoloji Marksistler için burjuvaziye karşı bir silah olarak görüldü. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ideoloji kavramı Nazizmin ve Stalinizmin tahripkârlığı karşısında tümüyle olumsuz bir anlam içerir. İdeoloji kavramına olumsuz anlam yüklenmesine Gramsci ve Althusser de katkıda bulunur. (McLellan, 2009) 

Mannheim ideolojiyi tüm bilgilerin ideolojik olduğunu anlatmak için kullanır. Bilgi modern toplumu oluşturan farklı sosyal grupların yanlı ve seçici değer ve isteklerinin bir yansımasıdır. Onun için hakikat dediğimiz her şey bir dünya yorumudur. Her ideoloji bir sosyal durumu yansıtır. (Slattery, 2015) Mannheim’a göre ideoloji olumsuz bir içerik taşımasa da göreceli yönü vurgulanır. İdeoloji 
toplumsal gerçekliğin asla kendisi değil, olsa olsa bir yönüdür. 

İdeoloji veya tahakküm kültürü olarak ifade ettiğimiz yanılsama durumu bizim kurgumuzda demokrasinin kurumsallaşması önündeki engeldir. Çıkar gruplarının veya ideolojik grupların kalabalıklara tahakküm kurması hem farklılaşma hem de toleransın önündeki engeldir. Kendi gerçekliğinin farkında olmayan birey bağlı olduğu grubun hizmetinde iken kendi çıkarlarının aleyhine hareket edebilir. Çünkü ideoloji onun analiz kabiliyeti üzerindeki örtüdür. “İzm’ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” (Meriç, 1979) 

Aşırı politiklik ve Sivil Toplum 

Şahısların kendi hayatlarını doğrudan ilgilendiren her türlü konuda karar alma süreçlerine doğrudan dâhil olması ve aktif bir özne olarak kendi çıkarlarının bilincinde bir halde düşünebilmesi ancak ideolojilerden bağımsız bir politik ortamda mümkün olabilir. Fikirler üzerindeki tahakkümün kaldırılması hâkim ve ezici siyasetlere karşı temkinli bir duruşla geçerli olur. Zannedildiğinin aksine 
insanları apolitik olmakla suçlamak onları duyarlı kılmaz, tersine aşırı politikliğe savurabilir. 

Siyasetin toplumsal hayata aşırı müdahalesinin olası olumsuz sonuçlarını sosyoloji yazınında ilk ifade eden Emile Durkheim’dir. “İntihar” adlı çalışmasında Durkheim elcil ve bencil intiharlar hakkında mülahazada bulunurken siyasetin müdahale düzeyine dikkat çekmektedir. Elcil intihar, toplumsal ruhun ve onun bir görünümü olarak siyasallığın birey üzerinde baskın olmasıyla ortaya çıkmaktadır. 

Bencil intihar ise bireyin tüm toplumsallıklardan ve anlamlı hallerden kopmasıyla oluşur. O halde hem bireyi devletin (siyasetin) baskısından koruyabilecek bir tampon güce, hem de bir anlam birlikteliğine ihtiyaç vardır. İşte bu noktada Durkheim mesleki örgütlenmeleri önerir. (Durkheim, İntihar - Toplumbilimsel İnceleme, 1986) Onun mesleki örgütlenme olarak ifade ettiği alana bugünün 
anlamı ile sivil toplumda diyebiliriz. Yani kişinin kendi yaşamı hakkında karar verebildiği serbest alan. Hem bireyi norm alanına bağlı tutacak hem de onu aşırı politizmin, ideolojik taassubun etkisinden kurtaracak alan.1 

1 Emile Durkheim’in ideolojiye olan karşıtlığından da bahsetmek gerekir. “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” adlı şaheserinde Durkheim bilim ile ideolojinin kesinlikle karşıt olduğunu vurgular. Sosyoloji herhangi bir ideolojiden taraf değildir. Çünkü ideolojiler olguları açıklamayı değil yeniden oluşturmayı isterler. Onlar olgulardan değil tutkulardan yola çıkarlar. (Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, 2012) 

2 1856-1952 yılları arasında yaşamış İtalyan filozoftur. 

3 1888-1965 yılları arasında yaşamış Alman filozoftur. 

Bizim aşırı politizm, tahakküm kültürü ve ideolojiden kurtulmak gerekliliği olarak ifade ettiğimiz durumu Habermas önyargılardan kurtulmak olarak ifade eder. Önyargılardan soyutlandığımız oranda iletişimselliğin önü açılır ve demokratik, uzlaşmacı kamusal alanın inşası sağlanır. Kamusal alan devletle birey arasındaki kurumsallaşmadır. Kamusal alan vatandaşların hem devlete hem de genel olarak siyasete karşı formel-informel yollarla eleştiri yapma hakkını güvence altına alır. Kamusal alan resmi daireler değil sivil alanlardır. Kamu yararı devletin yararı değil toplumun yararıdır. (Hatipoğlu, 2010) 

Esas konumuza gelecek olursak; tarih yazını ve tarih eğitimi demokratik kültürün oluşumuna katkı sunacak biçimde ideolojik taassuba karşı mıdır, yoksa ideolojik anlatımın tesirinde tahakküm kültürü ve ön yargıya destek mi olmaktadır? İddiamız odur ki sivil alanın korunması, demokratik kültürün tesisinde tarih eğitiminin ve tarihçilerin sorumlulukları bulunmaktadır. Eleştirel aklın gelişmesi ve toleransın yayılması için tarih anlayışına dair bir kritik sürekli bir biçimde yürütülmelidir. Tarih disiplinine dair eleştirel bakmak elbette tarihi mahkûm etmek anlamına gelmez. Her sosyolojik olgunun aynı zamanda bir tarihsel olgu olduğu bilinciyle tüm sosyal bilimciler tarihten yararlanmalıdır. 

Bu alanda yazılmış literatürü değerlendirildiğinde bir sosyal bilim olarak tarih ile ideolojik tarihçiliği ayırmak için tarihselcilik/tarihsicilik ayrımına gidilmektedir. Tarihselcilik sosyal olguları tarihselliği içerisinde, sadece siyaset eksenli değil çok boyutlu ve bütünlüklü bir biçimde ele almak iken; tarihsicilik bir bilimsel kehanetçilik edası ile tarihi tek bir öze indirgeyerek evrimci biçimde 
irdelemektir.Tarih disiplini tarihsicilik ile diğer sosyal bilimler desteğiyle hesaplaşabildiği oranda demokratik kültüre katkıda bulunacaktır. 

Tarihselcilik Tarihsicilik Ayrımı 

En genel şekliyle ifade etmek gerekirse tarihsicilik, tarihsel gelişimlerin yasalarının ve ilkelerinin bulunduğu ve eğer bu genel geçer yasalar keşfedilirse insanlığın geleceğinin tahmin edilebileceği iddiasıdır. Bu anlayışı eleştiren düşünürlerden olan Karl Popper ise tarihsiciliği, “bilimin öndeyiler yapma görevi olduğundan hareketle uzun dönemli tarihsel kehanetlerin” ortaya konulması olarak tarif etmektedir. Bu kâhinlik ise tarih yasalarının aynen doğa bilimlerindekine benzer kanunların keşfi ile mümkün olduğu tarihsiciler tarafından düşünülmektedir. Popper bu türden toplum felsefelerini şu 
açılardan eleştirmektedir. Öncelikle Popper’a göre sosyal hayatın akışı içerisinde “seçim ve sorumluluklar” bireye aittir. Dolayısıyla, bir toplumdaki üyelerin irade ve inisiyatiflerin bağımsız olarak “tarih yasalarınca” sabit belirlenmiş bir gelişme doğrultusu bulunmamaktadır. Bir başka ifade ile insanlar her hangi bir tarihsel gerekliliğe göre değil, kendi seçimleri doğrultusunda hareket etmekte dirler. (Popper, 2013) 

 Tarihselcilik kavramını kendi felsefesini açıklamak için ilk kullanan Benedetto Croce’dir.2 Croce, tarihin tümü üzerine düşünemeyeceğimizi iddia eder. Tarihselcilik ve tarihsicilik ayrımını ilk yapan ise Erich Rothacker’dir.3 Ona göre tarihselcilik iki temel ayak üzerinde yükselmektedir. Birinci olarak tarihi fenomen ve olgular biricik ve yenilenemezdirler. Her olgu onu oluşturan çok sayıdaki bağımsız değişkenin sonucudur ve bu sebeple de biricik (benzersiz) niteliğe sahiptir. Tarihselciliğin ikinci karakteristiği ise tarihi olayların gerçekleştikleri dönemki tarihsel gelişmelerin seyri içerisinde değerlendirilmesi gerekliliğidir. Buna göre her bir tarihi olay, günümüzün değer yargıları ve kavramları ile değil, ait oldukları dönemin düşünce ve anlayış yapıları ile değerlendirilmelidir. 
Rothacker tarihsiciliği eleştirir ve onu “insanlık tarihini, fizik evreni olduğu gibi kavrama konusunda ilkel bir cesaret veren ve ilkel mekanik analojilerle tarihi anlamaya çalışan çocukça bir natüralizm” ifadeleri ile yerer. (Özlem, 2007) 

Ernst Troeltsch tarihselcilik tartışmasına farklı bir pencereden bakarak “iyi ve kötü tarihselcilik” kavramlarını kullanmayı tercih eder. Ona göre “iyi tarihselcilik” tarihsel düşünme biçimine sahip olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, her dönemin kendine özgü değerleri vardır ve bunların bugünden bakarak anlaşılamaz. Bu sebeple eski yazılı yapıtlar ancak yorumlanabilir yani hermeneutik yöntem 
kullanılabilir. Kötü tarihselcilik ise genel itibariyle tarihsiciliğe denk düşmektedir. Esasında tarihsicilik kavramını literatürde ilk kez F. Nietzsche’nin kullanmış tır (Özlem, 2007). Nietzsche’ye göre tarih, insanı geçmişe bağlayan ve onu kısıtlayan bir zincir gibidir. İnsan özgürce hareket etmek istediğinde tarihsici anlayış ayağını sürümekte ve özgür iradesini baltalamaktadır (Nietzsche, 2006). 

Tarihi İdeolojileştirmek: Tarihsicilik 

Tarihte bütünlülük, tek anlamlılık ve genel geçerlik olduğunu iddia eden tarihsici anlayışa göre tarihsel gelişimin sabit yasaları bulunmaktadır ve bunlar bilimsel olarak ortaya konulabilir savı mevcuttur. Popper’a göre ise tarihsicilik “totaliter ideolojilere körü körüne bağlanışı gizleyen bir maskedir”. Tarihin kaçınılmaz ilerleyiş yönü ve bunun bilimsel olduğu iddiası öne sürülerek şiddet ve 
zor kullanmanın meşrulaştırılmasının önü açılmaktadır. Bu noktada verilebilecek belki de en uygun örnek faşist ideolojilerdir. Örneğin Nazi Almanya’sında Almanların “üstün ırk” olduğu görüşü diğer etnik kökenden gelenler üzerinde cebir uygulama ve hatta kitlesel öldürmelere varan felaketlere yol açmıştır. Çarpık tarihsici görüşten beslenen ideolojileri ile tarif ettikleri “yaşam alanı”nı (Lebensraum) genişletmek için durup çekinmeksizin başta Polonya olmak üzere tarihsicilikten aldıkları güç ve devşirdikleri hedef ile Avrupa’nın pek çok ülkesini işgale girişmişlerdir. (Popper, 2013) 

Tarihsici görüş tarihin belirli bir yöne ve önceden kestirilebilir katı bir kesinlikle aktığını iddia etmektedir. Tüm insanlığın tarih boyunca çeşitli aşamalardan geçtiğini ve geçeceğini savunan ve bu gelişim yönünün lineer ve kaçınılmaz olarak ilerlediğini iddia eden Marxist görüş tarihsici anlayışa verilebilecek bir başka örnektir. Bu görüşe göre tüm insanlık tarihi sınıf savaşımları tarihidir ve bu savaşım, tarihin çarkını ileri çeviren bir motor vazifesi görmektedir. İnsanlık tarihi dört aşamadan geçerek beşinci ve nihai aşama olan sosyalizme evrilecektir (Marx & Engels, 2008). Bu kaçınılmaz sondur ve kapitalist devletler ve içerisinde barındırdıkları iki temel sınıfsal unsur olan burjuva ve proletaryanın savaşımı ve çelişkileri bu devletleri sosyalizme taşıyacaktır. Sosyalizme evrilen bu yolun 
mutlak değişmez olduğu ve lineer ilerlemenin tüm insanlık için geçerli olduğu savı ileri sürülmektedir. Ancak kimi tarihsel gelişmeler (Doğu Almanya’nın Batı Almanya ile birleşmesi ve Sovyetlerin yıkılması) bu şekilde bir değişmez yazgının varlığını geçersiz kılmıştır. Bu bağlamda Marxist tarihsici görüş her ne kadar insanlığın doğasını ve geleceğini çözümlediğini iddia etse de yaşanan tarihi gelişmeler bu savları desteklememiştir. 

Popper bu tarihsici görüşün karşısında konum alarak toplumsal yasaların zaman ve mekâna bağlı olarak sürekli değiştiğini ve uzun erimli genellemelerin geçerli olamayacağını savunur. Ona göre tarih yasalar ortaya koyan bir bilim değil; yorumlamalar yapılabilecek bir alandır. (Popper, 2013) Burke tarihin ancak geçmişteki olayların belli başlı yorumlarından mürekkep olduğunu ifade etmektedir ve çok daha önemlisi bu yorumlar nihai sonuçlar ya da genellemeler değillerdir (Burke, 2005). 

Bu nedenle tarihsicilik aslında öncelikle bir epistemolojik hata üzerine kuruludur. Tam bu noktada tarihsiciliğin bir diğer metodolojik uygulanamazlık nedeninden bahsetmek yerinde olacaktır. Fizik kanunları zaman ve mekâna bağlı olmaksızın değişmezlik iddiasında iken, sosyal bilimlerin araştırma nesneleri tarihsel ve kültürel farklılıklar ve bunların sürekli dinamik yapılarındandolayı durmaksızın değişkendirler. Diğer bir deyişle genellemeler yapma ve genel geçer bilgilere ulaşma doğa bilimlerinin özünde varken tarihteki olayların biricik olarak belirdiğini ve bir dönemden bir diğerine geçmediği söylenebilmektedir. 

Tarihsiciliği ismen kullanmasa da tarihin bu biçimde kullanımına bir diğer itiraz da Michel Foucault’ya aittir. Nietzche’den etkilenen Foucault tarihin tek bir öznesi olduğu iddiasını reddeder. Tarih sabit bir süreklilik ve nedensellik içinde okunamaz. Tarih salt siyasete, olağana ve toplumun evet dediklerine bakmamalıdır. Tarih, norm dışı kalan üzerinden de okunabilir. Bu nedenle Foucault, Deliliğin Tarihi ve Cinselliğin Tarihi gibi konularla da ilgilenmiştir. (Yelken, 2007) 

Tarihsel Sosyoloji 

Genel itibariyle tarihsel sosyoloji tarih ile sosyoloji alanları arasındaki ortaklaşa bir girişimi ifade etmektedir. Peter Burke’nin ifade ettiği üzere tarih ve sosyoloji “düşünsel komşulardır”. İnterdisipliner çalışmalara güzide bir örnek oluşturan tarihsel sosyoloji, dikkat çekici bir birliktelik oluşturmaktadır. (Burke, 2005) 

Yapısalcı perspektiften baktığımızda sosyoloji toplumsal değişim ve dönüşümler ile bunların nasıl olageldiğini açıklama çabası içerisindedir. Sosyal yapıların dönüşümüne ilişkin elbette katı yasalar ortaya konulamasa (ya da bu tarz bir çaba bilimsellik iddiasında olamayacaksa) da kimi sosyal yapıların ortaya çıkışının belirlenebilir (diğer bir deyişle adı konulabilir) bir kronolojik forma haiz 
olabileceği söylenebilmektedir. Örneğin, feodalizm, kapitalizm, ulus devlet, sanayi devrimi gibi toplumsal olguların ortaya çıkışı en azından az çok kronolojik bir zaman çizgisi dâhilinde gözlemlenebilmektedir (Özdalga, 2009). Bu noktada belirtilmesi gereken bir diğer çok önemli husus, söz konusu toplumsal olguların bir gün ya da gecede ortaya çıkmadığıdır. Örneğin Sanayi Devrimi ya 
da Fransız İhtilali bir anda oluveren olaylar değillerdir. Aksine, ortaya çıkışları belirli bir süreç sonucunda gerçekleşmiştir. Tam da bu sebeple uzun süreli tarihsel perspektiflerden bakılmadan anlaşılıp kavranmaları mümkün görünmemektedir. Tarihsel sosyoloji bize bu perspektifi sunmaktadır. 

Öte yandan, uzun erimli bir süreci içeren tarihsel bir perspektife sahip olmak tarihsel sosyolojinin biricik ayırt edici özelliği değildir. Bu karakteristiğinin yanı sıra bir diğer öne çıkan özelliği, odak noktasını alışılagelen tarih analiz birimi olan devletlerin siyasi tarihleri, savaşlar, antlaşmalardan; iktisadi, sosyal ve kültürel dönüşümlere kaydırmasıdır. Bu özelliği görebileceğimiz en kristalize 
olmuş örnek Fransa’nın ünlü Annales Okulu’dur. Okulun ilk temsilcileri olan Marc Bloch ve Lucien Febvre’nin yanı sıra ikinci kuşaktan Fernand Braudel tarihsel sosyoloji alanında ses getiren çalışmalara imza atmışlardır. Bu ekolün dergisi olan “Annales Ekonomi ve Sosyal Tarih Dergisi”ndeki çalışmaların temel odak noktası alışılageldiği üzere siyasi tarih değil; Burke’nin ifadesi ile (Burke, 
2005) daha insani ve geniş bir tarihi analiz etmektir. Bununla birlikte bu okulunun amacının tarihteki tekil olaylardan çok yapıları çözümlemek hedefinde olmaları da onları tarihsel sosyoloji pratiğinin içinde yer aldıklarını göstermektedir. 

Sosyal tarihçiliği veya Annales Okulu’nu anlamak onlara da tarihsellik içinde bakmakla mümkündür. 19. yüzyılda Rankeci tarihçilik egemendir. Leopold von Ranke spekülasyon ve saray merkezli tarihçiliğe karşı, tarihi profesyonel bir alana dönüştürmüştür. Fakat onun arşivciliğe verdiği önem toplumsal ve kültürel tarihin görmezden gelinmesine neden olmuştur. Toplumsal hareketler ve 
ulusçuluk hareketleriyle Ranke’nin tarih disiplininde öncülük yaptığı sıçrama 19. yüzyıl sonlarında eleştirilmeye başlanmıştır. François Simiand, tarihçiler kabilesinin üç puttan kurtulması gerektiğini söyler: siyaset, birey ve kronoloji. İtirazlar ve eleştiriler Annales Okulu’na giden yolu açmaktadır. Annales okulu Simiand’ın bahsettiği putları kırar (Sönmez, 2010). 

Şüphesiz Annales Okulu temsilcileri tarihsel sosyoloji alanında faaliyet gösteren yegâne bilim insanları değildir. Skocpol, “Tarihsel Sosyoloji” adlı eserinde bu alandaki çalışmaların karakteristik özelliklerini derli toplu bir biçimde ortaya koymaktadır. Tarihsel sosyoloji çalışmalarının çerçevesini kabaca çizen dört özellikten birincisi, zaman ve mekâna somut olarak yerleşmiş toplumsal yapıları 
sorun edinmesidir. Biricik ve tekil olayların yorumlanması değil, örüntü halinde farklı zaman dilimleri ve farklı sosyal birimlerde görülen ortak toplumsal yapılar sorunsallaştırılır. İkinci olarak süreçler zamansallık içerisinde ele alınır ve olguların nedenlerini açıklamada “zaman ardışıklığı” esas alınır. Böylece anakronizmin de önüne geçilmiş olunur. Üçüncü olarak tarihsel sosyolojide tarihsel olaylar ile yapısal bağların etkileşimine bakılmaktadır. Son olarak da özgün toplumsal yapıların ve değişim kalıplarının özellikleri aydınlatılmaya çalışılır. Toparlayacak olursak tarihsel sosyoloji toplumsal yapıların ve değişim süreçlerinin doğasını ve etkilerini kavramaya çalışmaktadır. Bu bağlamda itici gücünü ise klasik teorilerden değil, tarihsel temelli sorulardan almaktadır. Skocpol’un ifadesi ile tarihsel sosyoloji araştırmacısı her hangi bir teori oluşturma amacında değildir; önemli tarihsel örüntüleri açıklamaya yetecek “nedensel bir düzenlilik” keşfetmeye/bulmaya çalışmaktadır. (Skocpol, 2014) 

ABD’li ünlü sosyolog Wright Mills de (1916-1962) “Toplumsal Muhayyile” eserinde öne çıkan düşünceleri ile tarihsel sosyolojinin temsilcilerinden sayılabilmektedir. Mills’in (2000) düşüncesi toplum içerisindeki her bir bireyin kendi biricik biyografisi ile toplumsal yapı arasında kuvvetli bir bağ olduğudur. Diğer bir deyişle, bireyin kendi öz tarihi aynı zamanda içerisinde bulunduğu 
toplumdan etkilerin rahatlıkla gözlenebileceği izler barındırmaktadır. 

Bir diğer örnek olarak Norbert Eliası’ın “Civilite” kavramı ve daha özelde ise “Saray Toplumu” isimli eseri gösterilebilir. Elias bu çalışmasında (2004) kimi sosyal adetlerin (örneğin yeme içme, temizlik vb. günlük pratiklerin) Avrupa’da Ortaçağdan 20.yy’a kadar olan tarihsel süreçte nasıl değişimler izlediği ve bu değişimlerdeki sosyal yapının rolünü ele almaktadır. 

Benzer bir şekilde E. P. Thompson’ın ünlü çalışması “The Making of the English Working Class” (2013) da tarihsel sosyoloji alanının öne çıkan örneklerinden birisidir. Thompson bu eserinde İngiliz işçi sınıfının tarihin bir noktasında durup gözlemlenebilecek bir olgu olmadığını, belirli bir toplumsal anın fotoğrafını çekme iddiasında olan kesitsel sosyal bilim araştırması ile kavranamayacağını öne sürmektedir. Ona göre İngiltere’de sınıf olgusu bir anda durulup görülebilecek bir şey değildir. Kendi tarihinden yalıtık ve soyut değildir; aksine toplumsal kültürel bir oluşumdur ve belki de en önemlisi tarihsel bir süreçtir. Dolayısıyla söz konusu olguya tarihsel bir perspektiften bakılmadıkça, bilim insanı tarafından anlaşılıp kavranması mümkün olamayacaktır. 

Sonuç: Tarih Eğitimine Demokrasi Aşısı 

Theda Skocpol şöyle der: “Temel anlamda sosyoloji, her zaman tarih temelinde ve yönelimindeki bir girişim olmuştur” (Skocpol, 2014). 

Tarih ile sosyoloji arasındaki ilişki klasik dönemden bu yana süregelir. Weber bir sosyolog olduğu kadar bir tarihçidir. Franz Oppenheimer, Werner Sombart, Karl Marx, Michel Foucault, Pitirim Sorokin, Immanuel Wallerstein gibi çoğu sosyolog aynı zamanda iyi bir tarih okuyucusudur. Bu metinde sosyoloji tarih arasındaki ilişki sadece interdisipliner bir faaliyet olarak okunmamaktadır. 

Tezimiz, tarih ile başta sosyoloji olmak üzere diğer sosyal bilimlerle yöntemsel ve kavramsal bir alışverişin; tarihsiciliğin aşılarak ideolojik tarihin tasfiyesini sağlayacaktır. Tarihi özcü, siyaset merkezli ve mikroya odaklanmış biçimde daraltmak yerine ideolojik üretimlere zemin olmayacak bir tarih anlayışı üretilmelidir. “Somut sosyoloji, insanın bütün yabancılaşmalarına, toplumsal varlık olarak bilinen insanın gelişmesini engelleyen her şeye son verecek olan dönüşümlerin başarılı olması için, yine toplumun tümünü inceleyecek gereçler hazırlayacaktır.” (Ergun, 2007) 

Sosyoloji ile tarih arasında ilişkisellik, kültürel-toplumsal tarihçilik toplumsal-tarihsel olguların çok boyutlu kavranmasının yanı sıra ideolojik kalıpların aşılmasını sağlar. Tarihi, tarih disiplinini ve tarih eğitimini, sosyal bilimlerin etkisi ve katkısıyla yeniden değerlendirmek, tarihsiciliğin tasfiyesini sağlayacaktır. Tarih eğitiminde etkili olabilen tarihsici ideolojiler öğrencilerin önyargılı, iletişimselliğe kapalı ve toleranssız olmasına neden olabilmektedir. Tarihsici ideolojilerin tesirinde eğitim tarihi tek bir siyasal özne ekseninde okunabilir. Tarihi yapan bu öznedir ve diğer tüm tarih unsurları bu öznenin karşısında ya da yanındadır. Bütün totaliter düşünceler sırtını tarihe dayar. Tarih içerisinden üretilen düşmanlarla güncel siyasete müdahale edilmek istenir. İnsanlar kendi gerçekliklerinden kopartılarak siyasal grupların çıkarlarını kendi çıkarları olarak algılarlar. Bu, insanın kendi gerçekliğine yabancılaşmasıdır. 

Metnimiz boyunca yürüttüğümüz tartışma bağlamında tarih eğitiminin tahakküm kültürüne karşı demokrasinin gelişimine katkı sunması için şu öneriler sunulabilir: 

. Tarih eğitimi siyasal özcülükten arındırılmalıdır. 
. Tarih tek bir siyasal özne ve bireyler tarafından yapılmamaktadır. 
. Bugünden geçmişe baktığımızda nedensellikler kurabilsek de bu tarihin nomotetik (yasa koyan) bir disiplin olduğu anlamına gelmez. 
Bir olgunun meydana gelmesinde her zaman birden fazla belirleyen vardır ve bu belirleyenlerin tarihin başka bir evresinde bir kez daha bir araya gelebileceği nin kehanetini öne sürmek olanaklı değildir. Tarih, bir evrimsel çizgi üzerinde ilerlemez. 
. Tarih eğitimi siyasal vazifeler üretmek üzere yapılmamalıdır. Tarih bir propaganda aracı olarak kullanılmamalıdır. Tarih eğitimi bir ideolojik aygıt olarak kullanılmamalıdır. Tarih eğitimi kamusal alanın korunması için siyasetin ezici baskısından uzak durmalıdır. 
. Tarih eğitimi yazıcıları başta sosyoloji ve sosyal antropoloji olmak üzere diğer sosyal bilimlerden faydalanmalıdır. 
. Tarih araştırmaları ve konu anlatımları özne merkezli değil, bölgesel eksende yürütülmelidir. 


Kaynakça 

Adorno, T. W. (2009). Kültür Endüstrisi. İstanbul: İletişim Yayınları. 
Althusser, L. (2003). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İstanbul: İthaki Yayınları. 
Burke, P. (2005). Tarih ve Toplumsal Kuram. İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları. 
Çağla, C. (2007). Tocqueville. İstanbul: Belge Yayınları. 
Durkheim, E. (1986). İntihar - Toplumbilimsel İnceleme. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. 
Durkheim, E. (2012). Sosyolojik Yöntemin Kuralları. Ankara: Dost Kitabevi. 
Ergun, D. (2007). Doğa, Toplum, Birey. R. Yelken içinde, Tarih Sosyolojisi (s. 41-52). Ankara: Vadi Yayınları. 
Geuss, R. (2002). Eleştirel Teori. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 
Gramsci, A. (2008). Hapisane Defterleri. Ankara: Turmaks Yayıncılık. 
Hatipoğlu, F. K. (2010). Jürgen Habermas Düşüncesinde Üç Kavram: Önyargı, Eylem ve Kamusallık - 
Yükseklisans Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 
Marx, K., & Engels, F. (2008). Komünist Manifesto. İstanbul: Can Yayınları. 
McLellan, D. (2009). İdeoloji. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. 
Meriç, C. (1979). Bu Ülke. İstanbul: Ötüken Yayınları. 
Nietzsche, F. (2006). Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası. İstanbul: İthaki Yayınları. 
Özdalga, E. (2009). Tarihsel Sosyoloji. İstanbul: Doğu Batı Yayınları. 
Özlem, D. (2007). Tarihselcilik-Tarihsicilik Tartışması. R. Yelken içinde, Tarih Sosyolojisi (s. 64-75). Ankara: Vadi Yayınları. 
Popper, K. (2013). Tarihsiciliğin Sefaleti. İstanbul: Plato Yayınları. 
Skocpol, T. (2014). Tarihsel Sosyoloji - Bloch'tan Wallerstein'e Görüşler ve Yöntemler. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. 
Slattery, M. (2015). Sosyolojide Temel Fikirler. İstanbul: Sentez Yayıncılık. 
Sönmez, E. (2010). Annales Okulu ve Türkiye'de Tarihyazımı. Ankara: Tan Yayınları. 
Yelken, R. (2007). Foucault. R. Yelken içinde, Tarih Sosyolojisi. Ankara: Vadi Yayınları. 


***