Bülent Peker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bülent Peker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2018 Cuma

Medeni Dünyanın Kapısında Türkiye ve İnsan Hakları

Medeni Dünyanın Kapısında Türkiye ve İnsan Hakları


Bülent Peker, 
Tanıl Bora 
(Sayı : 128 - Aralık 1999)

İstanbul’daki AGİT Zirvesi, kamuoyu imalatçılarınca, Türkiye’nin “Medenî Dünyaya” dahlini kesinleştiren bir tören olarak kutlandı. Gerçekten de “dünya”, Türkiye’nin ‘kendine özgülüğüyle’ marûf demokrasisiyle bir hayli barışık görünüyor. Türkiye’yi yönetenlerin demokrasi ve insan haklarında evrensel standartlardan istifa etmeye hazır göründüğü bir yıl öncesinden bakıldığında şaşırtıcı olan bu gelişmede hükmünü yürüten, esas olarak jeopolitiktir. Türkiye, Soğuk Savaş sonrası kısa bir belirsizliğin ardından, ananevî ihraç ürünü olan jeopolitiğe yeniden kavuşmuş görünüyor. “ABD artı Avrupa Birliği” (artı işlemi zaman zaman eksiye veya bölmeye dönüşebilir) demek olan “medenî dünya”, hem göç dalgası ve sarî çatışmalardan kaçınma, hem de global iktisadî rekabet gereklerinden dolayı, Avrasya havzasında istikrar istiyor. Ki istikrar, medenî dünyada, bütün değerleri kendine biat ettiren en yüce değerdir. Artık Avrasya havzası olarak kodlanan Kafkasya ve Balkanlar’ın (hattâ Ortadoğu’nun da bu jeopolitik kodlamadan bir nasibi var) istikrarı uğruna, Türkiye salona kabul edilecek. Jeopolitiğin hükmüyle beraber, Avrupa’yı Türkiye’ye karşı “aptalca ve tahammülsüzce” davranmamaya çağıran ABD politikasının hükmü galebe çalıyor.[1] ABD yönetimi ve “akıl depoları” (think thank) bir süredir, sıkı ders ve disiplin düzenini takmayan, devamsız, imtihanlara gelmeyen ama okulun sosyal hayatında hep hazır ve nâzır, kantinden çıkmayan, okul takımında da oynayan haşarı talebe Türkiye’ye Avrupa kolejinde bir şans verilmesi için ikna etmeye çalışıyorlar. Katı öğretmenlere, Türkiye’nin zayıf derslerini ikmal edeceğini, matematiğini yaz kurslarında geliştireceğini, yabancı dilini de sonradan öğrenebileceğini, zaten gündelik hayatta o kadar iyi bir dilbilgisine de ihtiyaç olmadığını anlatıyorlar.[2] Türkiye’nin “demokratik ve modern olmasının AB’den dışlandığında değil, AB içinde kaldığında mümkün” olduğu mülahazası,[3] halihazırda Avrupa’nın siyasî koordinat sisteminde “merkez”i teşkil eden sosyal-demokrat camia tarafından da paylaşılmakta. Bir nevi Almanya Dışişleri İkinci Bakanı mevkiindeki Cem Özdemir’in, Öcalan’ın yakalanmasından sonra yaptığı açıklamalar, bu meâldeydi: Cem Özdemir, Avrupa’nın Lüksemburg’da Türkiye’yi terslemekle hata yaptığını, böylelikle -meâlen- Türkiye’nin iplerini elinden kaçırdığını söylemişti. Zira AB üyeliği ümidi verilmiş bir Türkiye, daha fazla kontrol altında tutulabilecek, insan hakları ve demokrasiyle ilgili iyileştirmelere daha müessir bir şekilde zorlanabilecektir. Bugün AB’de de bu mülahaza ağır basıyor ve Türkiye’ye, terbiyevî amaçlarla, umut veriliyor.

Avrupa’nın ve ABD’nin demokrat kamuoyu, hiç değilse bazı sektörleri, jeopolitik hesapların bahanesi olarak değil de, samimî olarak buna inanıyor. Sahiden de, TC devletini idare edenlerin, medenî dünyayı -bu kez öbür anlamda- “idare etme” ve salona kabul edilme uğruna, demokratik düzenlemeler ve temel insan haklarına riayetle ilgili bazı iyileştirmelere gitmeleri umulabilir. Bu konuların sarkastik tavırları kaldırmayacağı açıktır; böylesi iyileştirmeler insanlık nâmına iyidir ve bunlara sistemin muhaliflerinin de memnun olması gerekir. Ancak Türkiye devletinin “medenî dünya”yı misafir etme stili bile, hal ve gidişini değiştirmeye -niyetini bir kenara bırakalım- tabiatının elvermediğini göstermedi mi? Medeniyetin ağırlandığı adacığın delice bir güvenlik çemberiyle ve -deprem bölgesinde bile!- utanmazca bir tezyinat hâlesiyle tecrit edilmesi, şehir içi seyrü seferin blokajı, -mağduriyetleri otomobil sahibi yurttaşların hali kadar dramatik bulunmasa da- muhaliflerin salt protesto açıklaması yaptıkları için veya böyle bir açıklamaya niyet ettikleri için (tamamen bu nedenle!) gözaltına alınmaları, bu müstakbel AB üyeliği sinyaliyle sevindirik olmuş devletin nelere kâdir olduğunu “dünyaya” da göstermiş olmalıydı. Fakat “demokratikleşme ve insan haklarına önem verme” doğrultusunda bütün dünya tarafından gayrete getirilmeye çalışılan ve neticesinde (‘Türkiye’nin düzeni’ni teşkil eden bütün ‘değer’lerin duayeni) Demirel’in ağzından ‘ferdî ve tesadüfi’ mâhiyette bir işkencenin varlığını ikrar eden bir ifade koparılabilen Türkiye’nin özellikle insan haklarıyla ilgili iyileştirmelerdeki tutkulu gönülsüzlüğüne dair, AGİT protokolünün simgelediğinden çok daha güçlü veriler var.

İNSAN HAKLARI: BİR DURUM TESPİTİ

Türkiye’de yetkililer, insan hakları alanında önemli mesafeler aldıklarını savunuyorlar. Doğrudur. Bu yargıyı, yargısız infaz ve işkence sonucu ölüm olgularında artış görüldüğü bir dönemde, dahası 26 Eylülde Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ndeki katliamın ardından belirtiyoruz. Şu kaydı koymak koşuluyla: Onların insan hakları sorunu, uluslararası alandaki eleştirilerle sınırlı bir sorundur. Bu eleştirilerde, önemli bir yumuşama, hattâ geri çekilme sözkonusudur. Bugün Türkiye’de işkencenin ya da yargısız infazların sistematik olduğunu söylemek, neredeyse ayıptır.

İşkencenin sistematik olup olmadığı sorunundan başlayacak olursak: Gerek yetkililerin işkencenin sistematik olmadığını güvenle söylemelerini, gerekse bu konuda hükümeti eleştirenlerin sözkonusu eleştiriden geri çekilmeleri, epeyce anlaşılır bir nedene dayanıyor. İşkence ve kötü muamele suçları için öngörülen cezalar arttırılmış ve işkence yapanlara karşı cezai işlem yapılacağını bildiren bir genelge yayımlanmıştır. Dolayısıyla, işkence ve kötü muamele oldukça yaygındır, ama devlet politikası değildir, yani resmî açıklamalarla desteklenmiyor. Hattâ, TBMM işkence ve kötü muamele yapanların affedilmesi ve aleyhlerindeki davaların askıya alınmasını öngören bir Af Yasası çıkarmış olsa da, bu yasa veto edilmiş ve Adalet Bakanı, İçişleri Bakanlığı’nın işkencecilerin affına ilişkin isteğini geri çevirmiştir. Fakat, kötü muameleden suçlu bulunan kişilerin affı ve haklarındaki davaların düşürülmesi yönündeki bir hüküm korunmuştur. Yasadaki son düzenleme, işkencecilerin yargı önüne çıkarılmasını âmirinin iznine tâbi kılmış bulunuyor.

İşkencenin sistematik olduğunu gösteren belirtilerden biri, İçişleri Bakanı Saadettin Tantan’ın İskenderun’da iki kız çocuğunun cinsel işkence görmesiyle ilgili açıklamasıydı. Tantan, İzmir’deki bir işkence sonucu ölüm olgusu karşısında, olayı doğrudan kendisine bağlı müfettişlere soruşturtmuştu. Bu soruşturmanın sonuçlarını öğrenemedik, ama soruşturmanın kendisi, İçişleri Bakanlığının tutumu konusunda umut vermişti. Oysa İskenderun olgusunda Tantan, işkence konusundaki haberleri, her zamanki hamâsî dille inkâr etmekle yetindi. Tantan’ın sağlam görünen bir dayanağı vardı. İşkence gördükleri belirtilen çocuklara sağlam raporu verilmişti. Ama Türk Tabipler Birliği’nin saptamış olduğu gibi, sözkonusu sağlam raporları, Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen rapor hazırlama formatına uygun değildi ve geçersizdi. Yani sözkonusu raporları veren hekimler, başka yerlerdeki çok sayıdaki meslekdaşları gibi, mevzuata aykırı rapor düzenlemek zorundaydılar ve öyle de yaptılar. Tantan, mevzuata uygun olmayan raporlara dayanarak ve başka bir araştırma yapmaksızın sözkonusu işkence bilgilerini yayımlayan gazetecileri azarlamaktan kendini alamamıştı. Devletin başka birimleri de, çeşitli platformlarda sözkonusu işkence olgusunu yalanlayacaklardı. Dolayısıyla, işkenceyi sistematik yapan faktörlere, işkencecilerin (yalnızca yürütme tarafından değil, bağımsız Türk yargısı tarafından da) korunmasının yanı sıra, üst düzey devlet görevlilerinin (işkencecilerin amirlerinin) işkence olgularını inkâr etme eğilimini de eklemeliyiz. Aynı inkâr, bizzat işkence görenlerin tedavisiyle ilgili çalışmalar yapan bir hekimin, TİHV İzmir Tedavi Merkezi gönüllüsü Dr. Zeki Uzun’un durumunda da karşımıza çıktı. Zeki Uzun, örgüt üyesi olduğu iddia edilen bir kişiyi tedavi etme suçlamasıyla gözaltına alındığında marûz kaldığı işkenceyi ayrıntılarıyla anlattı. Oysa bazı meslekdaşları, meslek ilkelerine ve usûle uygun olmayan bir muayene sonucunda, yine şu ünlü sağlam raporlarından birini verdiler. Dolayısıyla yetkililer, Zeki Uzun’un işkence görmediğini güvenle söyleyebileceklerdi. Böylece diyebiliriz ki, işkencenin sistematik olmasının yanı sıra, işkencenin sistematik olmadığını söyleyebilmek için işletilen mekanizmalar ve baskılar da sistematiktir ve bizatihî insan haklarına aykırı, insan haysiyetini zedeleyici niteliktedir.

Aslında son bir yılda, insan hakları savunucularına yönelik olarak şiddet yoluyla ya da bağımsız Türk mahkemeleri yoluyla işletilen baskıların da, bu sistematik pratiğin parçası olduğunu görmek gerekiyor. Ankara DGM’de yargılanan Avukat Zeki Rüzgar ve Dr. Cumhur Akpınar’ın davası, neredeyse sözkonusu politikanın ilanı gibi ortaya çıkmıştı. Rüzgar ve Akpınar, DGM-”Terörle Mücadele” baskınlarına kadar tanışmıyorlardı. Ama bağımsız Türk yargısı, ağlarını örüyordu. Onların ortak yanları, işkence olguları karşısında mesleklerinin gerektirdiklerini biliyor ve uyguluyor olmalarıydı. DGM savcı ve yargıçları, işkence gören çok sayıda kişinin davasında, Avukat Rüzgar ile hasım olarak karşılaşmışlardı. Onlara kanıt üreten polisler, Av. Rüzgar’ın açtığı davalarda yargılanabiliyor, hattâ mahkûm olmaları tehlikesi bile (sözkonusu mahkûmiyetler ertelenen para cezalarından ibaret olsa bile) doğabiliyordu. Dr. Akpınar ise, işkence gördüğünden kuşkulandığı kişileri, mesleğinin ve mevzuatın gerektirdiği şekilde muayene ediyor ve devlet memuru olmasına karşın bunda ısrarlı olma cüretini gösteriyordu. Dolayısıyla, özellikle de bir bağlantıları olmaması nedeniyle, onlar DGM için uygun bir ikili oluşturdu. Mesaj açıktı: İnsan haklarını savunmak ve insan hakları normlarını uygulamak, “terörist” faaliyetlerdi.

İnsan hakları savunucularına dönük baskıları (ki burada “irticayla mücadele” programı çerçevesinde Mazlum-Der’e yöneltilen ve doğrudan doğruya bu derneğin insan haklarıyla ilgili angajmanlarını hedef alan keyfî baskıları mutlaka zikretmek gerekiyor), insan hakları örgütlerine belirli bir hüsnü kabul gösterme ve bu hüsnü kabulü “dünyanın” gözüne sokma politikası tamamlıyor. PKK’nın bir yığın eylemini kınamış olan İHD’nin bu açıklamalarını görmezden gelerek düzenli aralıklarla “insan hakları kavramı sadece PKK hakları mıdır? Terörizmden zarar gören insanların hakları ne olacak?” anonsunu yapan Ertuğrul Özkök bu politikada da “kamuoyu önderliğini” üstlendi: Devlet Bakanının insan haklarıyla ilgili sivil toplum örgütleriyle -tabiî ki AGİT icabı- yapılan toplantıya İHD’yi çağırmış olmasını, onu muhatap kabul etmiş olmasını, bir büyük kerem olarak insan hakları savunucularının kafasına kaktı.[4] İstenen, insan hakları kuruluşlarının bu lütfun kıymetini bilmeleri ve insan haklarının hâmisinin eninde sonunda devlet olacağını tanımalarıdır. Muhtemeldir ki, önümüzdeki dönemde, -elbette rasyonel ve hukuku tanımlanmış bir zeminde diyalogdan kazınmadan- devlete mesafesini korumak, yani insan hakları örgütlerinin evrensel prensibine uymak, bir insan hakları kuruluşunun “sözde insan hakları örgütü” olduğunu iddia etmenin temel kanıtı olarak iş görecek.

SIFIR TOPLAMLI BİR BAHANE OYUNU

Şimdi Türkiyeli bakanlar, güçlü devletleri ya da devletlerarası kuruluşları temsil eden muhataplarına, Türkiye’de insan hakları ihlâllerinin azaldığı iddialarını, “terörizmin” azalmasıyla açıklıyorlar. Terörizm denen faaliyetlerde azalma olduğu da doğrudur. Ama terörizm olarak, yani kişi, grup ya da toplumların yıldırılması amacıyla yapılan sistematik şiddet eylemleri olarak gördüğümüz uygulamaların azalması, terörizm ortadan kalkmadıkça göreli ve geçicidir. Görelidir, çünkü çocukları terörizmin mağduru olan bir aile için, terör artmış demektir. Geçicidir, çünkü terörist uygulamaların azalması ya da artması, içinde bulunulan koşullara, örneğin terörist faaliyetleri koordine eden kuruluşların belirli toplum kesimlerinin ya da toplumun yıldırılması amacına ulaşmış oldukları konusundaki subjektif tespitine bağlıdır.

12 Eylül’den beri, devleti gasp edenler, insan hakları ihlâllerini “yıkıcı/bölücü/terörist” faaliyetlerin varlığıyla açıklıyorlar ve haklı göstermeye çalışıyorlar. Hikmet Sami Türk de, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı olduğu dönemde, Türkiye’nin (kendi anladıkları biçimiyle) insan hakları sorunlarını böyle çözümlüyordu. Mevcut Bakan Mehmet Ali İrtemçelik de, Clinton ile görüşmesinde, insan hakları ihlâllerinin azaldığı iddiasını, “terörist” faaliyetlerin azalmasıyla açıkladı. Yani demek istiyorlar ki, “(onları ‘terörist’ olarak nitelediğimiz sürece) muhalifler varoldukça insan haklarını ihlâl etmek zorundayız, yolumuza çıkmadıkları sürece de, insan haklarını ihlâl etmeyiz.”

Aslında “terörizm” teriminin bugünkü kullanımı da, onun insan haklarıyla bağlantısı da, Türk yetkilileri bunun reklamını ne kadar yaparsa yapsınlar, onların icadı değildir. ABD ile müttefik olan bütün baskıcı rejimlerin ortak dilini kullanıyorlar. İşte bu yüzden de, hükümetlerin “terörizm” olarak adlandırmayı başardığı faaliyetlerin “en büyük” insan hakları ihlâli olduğu savı kabul görebiliyor ve bu sav, insan haklarıyla ilgili uluslararası belgelerde de yerini buluyor. Bu da, “terörist” olduğu söylenen kişilerin insan haklarının olmadığı ya da hukuksal olarak onlar için insan hakları talepleri getirilemeyeceği anlamına geliyor. Böylece “terörist” sıfatı, “insan”dan başka bir türü nitelemiş oluyor. Türk iç ve dış politikasının başarısı, çok geniş insan gruplarını “terörist” olarak niteleyebilmesi ve bunu hedef grubuna kabul ettirebilmesindedir. Bu sıfatın altını çizmek gerekiyor. Çünkü MGK ve Genelkurmay, ceza ve tutukevlerinde bulunan siyasî tutuklu ve hükümlülerden “siyasal” diye söz edilmesi karşısındaki isyanlarını, boşuna ifade etmediler.

Cezaevleriyle ilgili bir parantez açalım. Adalet Bakanlığı, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin son Türkiye raporuna verdiği yanıtta, “cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin insan haklarının tehdit edilmediğini, insan haklarını tehdit edenin tutuklu ve hükümlüler olduğunu” iddia etmişti. Adalet Bakanlığı bürokratları bu yanıtı verirken, cezaevlerinde işkence sonucu onlarca insanın öldüğünü; TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun cezaevleriyle ilgili bir rapor hazırladığını ve bu raporun “devletin itibarını sarsmamak” için yayımlanmadığını; 1996 ölüm oruçları sonucundaki hastalıkları nedeniyle konuşma, hattâ düşünme yeteneklerini epeyce yitirmiş tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılmadığını ve cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin katledilmesiyle ilgili davaların da “itibarını” koruma adına sonuçlandırılmadığını biliyorlardı elbette. Bütün bunların aleni bilgi olması, ne Adalet Bakanlarını ne de onları idare eden bürokratları ve hür basını ilgilendirmez aslında: 12 Eylül 1980’den beri, cezaevlerinde yaygın işkence ve katliam, büyülü bir şifreyi kullanarak kapatılmış, kapatılmak ne kelime, haklı gösterilmiştir: “terörizmle mücadele”.

İnsan haklarının moda olmasıyla birlikte, cezaevleri katliamları ve işkence, Türkiye siyasileri ve bürokrasisi için de bir sorun olmaya başladı. Onlar, Türkiye’de sistematik işkence olmadığının, Türkiye’nin “insan haklarında iyiye gittiğinin” söylenmesini istiyorlar; hattâ Avrupalı dostlarını, tehdit ediyorlar. Elbet Türkiye’de ABD ve Avrupa “demokrasileri”, yani “hür dünya” için işkencenin ya da Kürt Sorununun silâh alışverişinde bir koz olması, bu tehdidin işe yaramasına yolaçıyor. Bugün Avrupalı ya da Amerikalı bir “insan hakları savunucusu” ya da diplomatına Türkiye’de sistematik işkence olduğunu söyleseniz, size bilmiş bilmiş ve paylarcasına bakacaktır.

Son cezaevi katliamında 10 kişi, kasıtlı ve planlı bir şekilde, emir-komuta zinciri içinde tezgâhlanmış bir plana uygun olarak öldürüldü. Daha önce ne Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde, ne de Diyarbakır’da katledilenler, kontrolsüz bir barbarlık ya da vahşilik sonucu öldürüldü. Sistematik sadizmle renklendirilmiş terörist bir ideolojiye (hani şu resmî ideoloji dediğimiz) uygun olarak, insan onurundan yoksunluğu seçmiş salon siyasetçileri ve bürokratları tarafından, insan onurundan yoksun bıraktıkları zavallıları kullanarak öldürüldü. Onlar onursuzca ve kurnazca öldürüldü. Bizlere, depremin sarstığı “devlet otoritesi”ni hatırlatmak için, MGK’nın ve onun hükümetinin “duruma hâkim” olduğunu (bu Başbakanın sözüdür) göstermek için öldürüldüler. Bu, ne Türkiye’de ne de TC Hükümetinin dostları, hattâ onların majestelerinin insan hakları kuruluşları arasında onursuzluk değildir. Çünkü katliamcılar, insan hakları teknokrasisi için de etkili olan büyülü bir terimin arkasına saklanıyorlar: terörizmle mücadele.

AB YOLUNUN AÇILMASINI İSTEMEYENLER

26 Eylül günü Ankara Merkez Kapalı Cezaevi bir mezbaha haline getirilmişken, Viyana’nın bir sarayında, Türkiye Hükümetinin, insan haklarını korumak bakımından umut verdiğinden sözediliyordu. Çeşitli hükümetlerin temsilcileri ve yine onların insan hakları savunucuları, Türk Hükümetine haksızlık yapılmamasını istiyorlardı. Aynı sarayda, çeşitli Avrupa hükümetlerarası ve hükümetlerdışı kuruluşları, işkence gibi büyük belâları savuşturmuş olmanın rahatlığıyla, azınlık kültürlerinin ve dinlerinin korunmasından sözediyorlardı.

Cezaevi katliamının, Türkiyeli insan hakları savunucuları tarafından dayak yiyerek de olsa alenileştirilmesinin ardından, hükümeti mazûr göstermenin bir yolu bulundu. Türkiye Hükümeti AB’nin eşiğine yaklaştıkça, ona komplolar hazırlanıyor; insan hakları ihlâlleri artıyordu. Katliamın ardından, beceriksizce bir “yargısız infaz,” polisin foyasını ortaya çıkarıyor; Nuh Mete Yüksel, Merve Kavakçı’yı bir basın şovu yaparak gözaltına almak istiyor; Ahmet Taner Kışlalı, Ankara usulü bir “faili meçhul siyasal cinayet”te yaşamını yitiriyordu. Çok bilmiş köşe paşalarına göre, bütün bunlar, AB yolunun açılır gibi olmasına tepki olarak tezgâhlanmıştı.

Mart ayında, İstanbul’da işkencenin önlenmesi için yapılan bilimsel bir çalışmanın toplantıları sürdürülürken, sendikacı Süleyman Yeter, daha önce kendisine işkence yapmalarından dolayı davacı olduğu polis ekibi tarafından gözaltına alınarak öldürüldü. Süleyman Yeter ve arkadaşları, işkencecileri tespit etmiş, avukatları davanın açılmasını sağlamışlardı. Ama polisler, ne amirlerince görevden alındılar ne de yargı tarafından tutuklandılar. Bu da AB yolu açıldığı için mi olmuştu? Haziran ayında, Başbakan Bülent Ecevit, işkence iddialarının üzerine kararlılıkla gidileceğini ve yasal işlem yapılacağını açıkladıktan sonra, işkencede ölüm olaylarının yanı sıra polis ve jandarma tarafından düzenlenen “yargısız infaz” olaylarında öldürülen kişilerin sayısı da arttı. Bu da AB yolunun açılmasına tepki miydi?

Şu AB senaryosuna kendini kaptıranlara bakacak olursak, Türkiye’de yaşama hakkının ve kişi güvenliğinin sağlanmasında epey yol katedilmiş de, ihlâller anormal bir biçimde tekrar ortaya çıkıvermiş sanırsınız. Kendileri de, bunca yıldır insan haklarının korunması için mücadele etmiş de, şimdi hayal kırıklığına uğramış gibidir. Belki bir komplo üretmek zorundalar ki, ülkeyi uzaktan izleyip hiçbir şey yapmamalarının, hiçbir şey yapmayı istemiyor, hattâ olan bitenden rahatsız olmuyor olmalarının mazereti olsun. Yargısız infaz ve işkencede onları üzen, Avrupa Birliği’nin, genel olarak “medenî dünyanın” onlar hakkında kötü bir imaja sahip olmasıdır. Onlar, yalnızca imajla ilgililer; sanal bir dünyada yaşıyorlar. Türkiye’nin “medeni dünya”nın bir parçası olduğunu sanabilseler, Avrupalı olduklarına inanabilseler, her şey hallolmuş olacak. Onlar için insan hakları, “Batılı dostları” tarafından gündeme getirildiği için sözetmeye değer bir konudur. Bu yüzden de, örneğin savundukları başka “Batılılaşma” yöntemlerinin (örneğin özelleştirme) insan haklarının gerçekleşmesine (örneğin sağlık hakkı) etkilerini görmek bile istemezler.

Adana’daki yargısız infaz, onlara göre normal dışı bir olay olmalıdır ki, bir komplonun parçası olsun. Oysa Adana infazı, yargısız infaz olaylarının 1993-94 düzeylerine çıktığı bir dönemin ardından gerçekleşmiştir.[5] Ama önemli olan sayılar değildir. Sayıların azalması eksilmesi, yalnızca bir göstergedir nihayetinde. Kaç kişinin yargısız infaz sonucu öldürüldüğü ise, bir ülkede “yargısız infaz” denen uygulamaların sistematik olup olmadığını göstermez. Adana katliamı, “yargısız infaz”ın sistematik bir idari pratik olduğu bir ülkede gerçekleşmiştir.

Türkiye’de yaşam hakkı ihlâllerinin sistematik olduğunu ve bu ihlâllerin sistematik olmasının ne demek olduğunu açıklığa kavuşturabilirsek, komplo teorileriyle vakit geçirmemize de gerek kalmaz. İnsan hakları ihlâllerinin sistematik olması, ihlâllerin yaygın olması ya da şu kadar sayıda insanın ihlâllere hedef olması demek değildir. İnsan hakları ihlâllerinin sistematik olması, hükümet aygıtlarını yönetenlerin ve bu arada onları yöneten zihniyetin, bizim insan hakları ihlâlleri dediğimizi hiç değilse belirli dönemlerde ve/veya belirli kişi ya da kişi gruplarına karşı gerekli görmeleri, bu yönde bir tercihi içselleştirmiş olmaları demektir. Bu tercihin yapılmış olması ise, ihlâllerin kendilerinden değil, faillerin hukuka uygun cezai işleme tâbi tutulup tutulmamalarından anlaşılabilir. Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve İHD, en son olarak, AGİT Taahhütlerini Gözden Geçirme Konferansı’nda verdikleri brifingde, işkencenin sistematik olup olmadığının, faillerin cezai ve idari yaptırımlar karşısında korunup korunmadıklarına bağlı olarak belirlenebileceğini açıkladılar. Yine sendikacı Süleyman Yeter örneğine dönersek; Süleyman Yeter, kendisine ve başkalarına işkence yapmaktan yargılanmakta olan bir polis timi tarafından öldürülmüştür. Yani o polis timi, haklarında dava açılması başarılmış olmasına karşın (çünkü failler hakkında cezai soruşturma ve yargılamanın başlatılması da zordur), halen aynı görevi sürdürebilmektedir. Benzer örneklere bakıldığında, haklarındaki cezai davalarından bazılarında mahkûm olmaları halinde de, cezaları “iyi hallerinden” dolayı ertelenecek, belki de para cezasına çevrilerek ertelenecektir. Bu ise, işkence suçunu işleyenlerin cezalandırılmasına yönelik yasa yokluğundan kaynaklanan bir durum değildir. İşkence yapan bir polis, işkence yapmasından dolayı görevinden alınmayacağını, hattâ cezaevine konmasının küçük bir olasılık olduğunu bilir. Hükümet bakımından, “yargı bağımsızdır, ne yapalım?” demek de, bu konudaki pürüzleri çözecektir. Yasayı doğru uygulamakta kararlılık gösterebilecek savcı ve yargıçlarla karşılaşması elbette bir olasılıktır. Ama bu kötü olasılık gerçekleşse bile, yasal olarak, davasının duruşmalarına katılmak zorunda değildir ve mahkûm olması halinde de, iş bulabileceği geniş bir sektör vardır ve polis arkadaşları ne yapıp edip onu bulamayacaktır: “The Eyes Wide Shut” - Gözleri Faltaşı Gibi Kapalı!

Türkiye’de polis, son zamanlarda, özellikle akademisyen genel müdür Turan Genç’in açıklamalarına bakıldığında, kendi bünyesini insan haklarına riayetkâr davranma doğrultusunda terbiye etmek için bir şeyler yapıyor görünüyor. (Gerçi İçişleri Bakanı Tantan da halkın polise güvenmediğini teslim etme cesaretini göstermişti - ama o da eninde sonunda, yukarıda değinilen İskenderun olayındaki gibi, “teşkilât refleksleri”nden kendini alamıyor.) Bunun son örneği, 21-22 Kasım’da basına yansıyan Emniyet Genel Müdürlüğü genelgesidir: büyük bir yücegönüllülükle gösteri ve yürüyüşlerin “normal” ve “demokratik hak” olduğunu telkin ederek, futboldan bildiğimiz bir tabirle “orantısız güç kullanımı” ilkesine uyulmasını isteyen bu genelgenin kendisi, mevcut polislik pratiğinin sadece insan haklarına aykırılıkla kalmayıp standart polis deontolojisinin de sınırlarını zorladığını ikrar ediyor aslında. Bizzat Polis Akademisi öğretim üyeleri, Türkiye’de polis pratiğinin ‘usulsüzlüğüne’ dair tespitlerde bulunuyorlar.[6] Zaten kendini kamusal bir işlevle değil millî/yetçi bir misyonla meşrûlaştıran “Türk Polisi”, herhalde müeyyidesi olmadığı ve hiç yadırganmadığı için, çok açık konuşan, “dilini tutamayan” bir camiadır: insan haklarıyla ilgili iyileştirmeler yapma lüzumunu sineye çeker göründükleri ilk zamanlarda, 1990’ların ortalarında, muhtelif müdürlerinin ağzından, “insan hakları ihlâllerinin önüne geçilmesi” lâfı değil de “insan hakları ihlâlleriyle ilgili şikâyetlerin önüne geçilmesi” lâfı dökülmüştü. Son genelgede de “istenmeyen görüntülerin oluşması”ndan şikâyet ediliyor. Keza Tantan’ın polisin yapısal problemleriyle ilgili en şedit açıklamalarında günah, “birkaç çürük yumurta”nın sırtına yüklenmişti. Kendinden “teşkilât” diye bahsetmeyi seven Türk Polisi, idarî ve siyasî âmirleri tarafından, refleksleri ve eğilimleri kollanacak bir “kitle tabanı” gibi düşünülüyor. Bu fiilî statü, insan haklarını sistematik biçimde ihlâl eden ve birçok ihlâli ihlâl olarak algılanmaktan bile vareste tutan polis “alt-kültürünün”[7] yeniden üretimini sağlıyor. Bu alt-kültürün değiştirilmesi, yani bizzat “kitle tabanı”nın -formasyonunun, gerekirse personelinin- değiştirilmesi, en az siyasî-idarî düzenlemeler kadar önemlidir. Bu yönde bir irade görünürde yoktur.

DAHA DA SINIRLI, DAHA DA ‘GÜVENSİZ’...

“Dünya 1. ligine kabul edilme”nin Türkiye’ye yaptırım olarak göreli bir demokratikleşmeyi getireceğini varsaymak, makûldür. Yazının başında söylediğimiz gibi, ironik ve sarkastik bir tavırdan kaçınmak gerek; insan hakları sözkonusu olduğunda, varsın göreli olsun, ‘nereden ve nasıl gelirse gelsin’, iyileşmeler iyidir. Buna şüphe yok. Lâkin beklenebilecek iyileşmelerin hudutları hakkında fazla iyimser olmak mümkün görünmüyor.

Kıyas için, Latin Amerika, İspanya ve Yunanistan deneyimlerini hatırlamak yol gösterici olabilir. Buralarda demokratik toplumsal muhalefet otoriter-faşizan rejim güçlerine karşı büyük bir güç bloku oluşturmayı ve onu geriletmeyi başardı, ancak birincisi bu güç, -tıpkı Türkiye’deki gibi- olağanüstü semirmiş ve kendi bekasını koruma doğrultusunda örgütlenmiş gayrınizamî harp aygıtını altedecek bir düzeyde olamadı. İkincisi, buralarda da göreli demokratikleşmede, dış etkenlerin -Latin Amerika’da “dünya konjonktürü”, İspanya ve Yunanistan’da Avrupa bütünleşmesi- payı belirleyiciydi. Göreli demokratikleşmeler, aşağı yukarı şu iki seçeneğin ara yolu mahiyetindeki uzlaşmalarla bulundu: biraz ceza ve haddini bildirme, biraz bağışlama ya da görmezden gelme, unutma.[8] Bu ceza-ve-bağışlama pazarlığını yürütecek uzlaşma politikasının aktörleri olarak, ya bu işleve uygun yeni (“temiz”) ve kısmen politika-üstü veya yarı-politik figürler ortaya çıktılar, ya da demokratik muhalefetin saygın isimleri bağırlarına taş basarak bu rolü üstendiler. Genellikle sembolik kişilere -iyi ihtimalle, Yunanistan’daki gibi, ibret vermeye yeterli- sembolik cezalar verildi, ancak bunun karşılığında yeni döneme intibak ‘şansı’ tanınan baskı aygıtının bekası sağlandı.

Açık ki, Türkiye’de şartlar çok daha kötüdür. Birincisi, demokratik muhalefet, çok daha zayıftır. Buna bağlı olarak, ikincisi, dış etkenin umulabilecek bir göreli demokratikleşmeye etkisi çok daha fazladır - dedik ya, Türkiye için demokratikleşme ve insan haklarında iyileştirme bir uluslararası yaptırım mâhiyetindedir. Üçüncüsü, demokratik muhalefetin zaten ancak kıyısına ilişebildiği pazarlık masasında -tabiî böyle bir masa varsa!- göreli demokratikleşmenin dozunu arttıracak, “yeni dönemi” temsil eden yeni/uzlaşmacı veya eski/muhalif aktörler mevcut değildir; aktörler, “kimi kimi şikâyet ediyorsun?” sualiyle biten kadı fıkrasındaki aktörlerdir. Kısacası, Türkiye’de baskı ve konspirasyon aygıtını, belirli bir kılık değişimiyle bekasını sağlama karşılığında görece demokratik bir rejime gönülsüz “katlanmaya” zorlayacak bir pazarlık ortamı yoktur - halihazırda rejim güçleri açısından böyle bir dayatma yoktur.

On yıl kadar önce Özal devrinde yaşanan “Türkiye’ye hâcet kapıları açıldı” iyimserliği bugünlerde tekerrür ederken, “medenî dünya”nın şefaatini ummak da, mesuliyetsiz bir ironi ve sarkastizmle ezber tekrarlamak da kolay, rehavete sevkedici tutumlar. İnsan hakları sözkonusu olduğunda canlara ve ortak insan 
haysiyetimizin çiğnenmesine malolan bu rehavete kapılmaya hakkımız yok.

KAYNAKLAR;

[1] İfade, ABD’de “güvenlik danışmanlığı” denen global siyasî polislik hizmetinin pîri olan Zbigniew Brzezinski’nin: “Avrupalılar pek çok zaman [Türkiye’ye] aptalca ve tahammülsüzce davrandılar.” (Foreign Policy, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, Kış 1998/99, s.66)
[2] “Türk kamuoyu”nun bir velî ve vasî olarak eline sıkı sıkı yapıştığı ABD Başkanı Clinton’a gösterdiği perestişin utanç verici manzarasını Yıldırım Türker Radikal İki’de (21 Kasım 1999) çizdi. ABD’nin insan hakları ve demokrasi bahsinde mürebbiyelik yapmaya kalkmasındaki utanmazlığı da, “anti-Amerikan” şovenizmine düşmeden, vurgulayarak...
[3] Brzezinski, a.g.y., s. 67.
[4] Hürriyet, 14 Ekim 1999.
[5] 1993/94, “terörizmle mücadele”nin aslî devlet faaliyeti ve bir millî savaş karakteri kazandığı bir dönemdi. Güvenlik kuvvetleri ilâve imkân, güç ve yetkiyle tahkim edildi; polisin Nazi rejimini andırır biçimde fiilen yargı gücünü devraldığına tanık olundu. 1993/94’teki bu süreç, Türkiye’de 12 Eylül rejiminin hayli teşeküllü bir restorasyonu ya da berkitilmesidir ve onu çevreleyen siyasal-toplumsal şartlarla beraber müstakil bir evrenin eşiği olarak yorumlanmalıdır.
[6] Örneğin: Halil İbrahim Bahar (Polis Akademisi öğretim görevlisi), Poliste Demokrasi ve İnsan Hakları, Türk Demokrasi Vakfı, Ankara 1998.
[7] Terim Halil İbrahim Bahar’ın - a.g.e., s. 34.
[8] Bu sürecin Latin Amerika örneğindeki muhasebesini yapan derli toplu bir yazı: R. Laocs ve H. Muñoz, “Pinochet İkilemi”, Foreign Policy, Bilgi Üniversitesi Yay., Bahar 1999, s. 35-47.

http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5094/medeni-dunyanin-kapisinda-turkiye-ve-insan-haklari#.W5vwlSQzbIW

***

9 Ekim 2015 Cuma

Enkaz Altındaki Devletin Güvenliği




Enkaz Altındaki Devletin Güvenliği

Bülent Peker
Sayı : 125-126 
Eylül-Ekim 1999

Devletin bütün organlarının başındaki protokol zevatı, Cumhurbaşkanından valisine kadar, hattâ varlık sebebi olağanüstü hallerde insanî yardım olan Kızılay teşkilatının yöneticileri bile, deprem sonrasında müdahale etmekteki gecikmelerini, yolların ve iletişim sisteminin devreden çıkmasına bağladılar. Bu zevat, ancak beşinci günde, binlerce kişi bekleyiş sırasında yaşamını kaybettik ten, kartellerin televizyon ve gazeteleri “Sivil Savunma” harekâtını başlattıktan sonra “Duruma Hâkim Olduklarını”; “ilk andan itibaren çalışmalarını başlattıkları nı” söyleme cesaretini bulabildiler.
Neo-liberal âlemin “gerçekçi-devrimci” ve had-hudud bilmez Başbakanı Bülent Ecevit, en samimi hisleriyle karşımıza çıkıp, otoyolların ve telefon sisteminin iki gün boyunca işlemediğini, yoksa her şeyin yolunda olduğunu; devletin dimdik ayakta olduğunu söyleme pervâsızlığını göstermekten geri durmadı. Milliyetçi Cephe lideri Süleyman Demirel de, her zamanki pişkin devlet adamı edasıyla, eşlerini, çocuklarını, barınaklarını -onları insan yapan şeylerin önemli bir kısmını- yitirmiş insanların gözlerine baka baka, “ Devletten değil depremden davacı olun” diyebildi. İşte bu sözler, bardağı taşırıyor ve Türkiye’de bugün egemen olan devlet ve hükümet etme anlayışının ipliğini pazara çıkarıyor.
Kürt sorunun çatışmalı ortamı, “devlet güvenliği”nin altın yıllarına zemin hazırladı. O kadar ki, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yetkilileri, binlerce insanı kaybettiğimiz çatışmaları, “devletin” askerî harekât yeteneğinin artması ve bu konudaki teknik altyapının ve “bilgi”nin geliştirilmesi için eşsiz bir fırsat olarak değerlendirdiler. Devletin güvenliğinin bedeli, on binlerce insanın (kesin rakam bilinmiyor) çatışmalarda, saldırılarda ve işkence altında katledilmesi; en az 3.000.000 kişinin yaşam ortamlarından kopartılarak sefalet içinde yaşamaya terk edilmesi oldu. Devletin güvenliğinin “niçin?”i sorgulanmadı. Onu sorgulamak için, devletin niçin oluştuğunun bilgisini gerektiriyordu. Sorgulanmadı, çünkü devlet görevlilerinin devlet dediği “şey,” devletin niçin olduğu tartışmasına gelmiyordu ve bizlerin bilgisel donanımız -özellikle postmodernizm ve saire tartışmalarına kafamızı gömmüşken- böyle bir tartışmaya elvermiyordu.
17 Ağustos sonrasında ise, “devlet nerede” sorusu, devletin niçin olduğu sorusunu da davet etti. Bu soru kapatılmaya müsait bir sorudur. Büyük olasılıkla da kapatılacaktır. “Susurluk’tan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” deniyordu. Şimdi, “depremden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demenin buruk bir tadı yok mu?
İnsan bünyesi gibi, toplumsal hafıza da, derin acılara ve sorulara karşı korunma mekanizmalarına sahip. Ama bu mekanizmalar, güvenliğimizi tehdit ediyor ve sorunun sorduğu, her zaman ortada duruyor ve duruyordu. Ne özelleştirme tartışmalarında ne de sosyal güvenlik tartışmalarında bu soruya gönül indirmedik.
Depremin yol açtıkları, devletin niçinliğinden ve dolayısıyla da, insan hakları probleminden ayrı düşünülemez. “Devletin güvenliği”nin, Türkiye’de (aslında dünya ülkelerinin çoğunluğunda) en yüksek değer olarak kabul edildiğini biliyoruz. Devlet organlarının bu ilkeye göre yapılanması, deprem sonrasındaki müdahale ve acil yardım çalışmalarında da ortaya serildi ki, yurttaşların güvenliğine hizmet etmiyor. Devlet, güvenlik aygıtlarından ibaret değil. Örneğin iktisadî ve malî aygıtları, eğitim-öğretim aygıtları, adalet aygıtları da var. Ama bütün bu aygıtlar, “iktidarın ve devlet güvenliğinin stratejik kaynakları” değil mi? Çünkü güvenlik bütünseldir.
Devletlerin “güvenlik” aygıtları, muhtemel durumlarda “devletin güvenliğini” korumak için stratejik planlar yaparlar. Örneğin, bütün büyük orduların, bir işgâl durumunda ülkelerinin hangi bölgelerini tahrip edecekleri; hangi kentlere, köylere, fabrikalara, yol ve köprülere bombardıman yapacakları bellidir. Beklenir ki, o orduların, bir felâket durumunda -hele hele öngörülen bir felâket durumunda- da yapacakları planlanmış olsun. Ama bu, “devlet güvenliği”nden ne anlaşıldığına bağlıdır.
Marmara depremi sonrasında bütün devlet kuruluşları, depremden, yolların ve telekomünikasyon donanımındaki hasardan davacı olmamızı istiyorlar.
Peki bu kuruluşları biz niçin oluşturduk? O kuruluşların yöneticilerini biz niçin yetiştirdik ve istihdam ettik? Yoksa bu kuruluşları oluşturan ve o kişileri istihdam eden biz değil miyiz? Değil isek, “biz”den nasıl söz edebiliriz? Devletten nasıl söz edebiliriz?
Denetimsiz yapıların, kentlerin planlanmamasının yol açtığı can kaybı için, hesap sormaktan gayrı, yapılabilecek bir şey yok. Ama “enkaz altında kalan ve ölen binlerce insan kurtarılabilirdi” duygusundan kurtulabilecek miyiz? Biz bu ülkenin tarihinde kaç defa, “onlar aslında ölmeyebilirdi” demek zorunda kalmadık mı? “Bir şeyler yapmalıyız” dedik, tasarılar kurduk ve -bizden bağımsız olarak kurgulandığı yanılsamasıyla yaşadığımız- gündelik hayatlarımıza geri döndük. Bir sonraki faciaya kadar... Ondan sonraki katliama kadar...
Devletle, kamusal yaşamla, kişinin eylem gücüyle ve sorumluluklarımızla ilgili sorular, on yıllardır, sorulması neredeyse ayıp sorular olarak duruyor. Bunun nedenlerinden biri, bilgisel alanlarda çalışanların, bilginin insan hayatı için olduğu savlarına yönelik kuşkuları olmasın sakın... Ya da, yalnızca güzel olduğu için kullanılan terimlerle, hayatın açıklanamayacağını (böyle söylemek cazip geldiği için) açıklamaya çalışmaktan insan hayatı için bilgi üretmeye vakitleri mi kalmadı?

NEO-LİBERAL DEVLETÇİLİĞİN ENKAZI

Türkiye’nin güvenlik aygıtları, 20. yüzyıl başlangıcından itibaren, modernleşme/uluslaşma ideali doğrultusunda, “iç tehdide” karşı “devletin güvenliğini” temin etmek için yapılandırıldı. Diğer devlet kuruluşları ise, 1980 sonrasında, kapitalist kalkınma/büyüme ideolojisinin çağımızda getirdiği, neo-liberal devletçilik diyebileceğimiz hükümet etme ilkelerine göre yeniden yapılandırıldı.
Neo-liberal âlemin “gerçekçiliği” ve “devrimciliği”, gelişmemiş, aslında bir fikir olmanın ötesine pek gidememiş (sosyal) devleti, “yeni dünyanın, globalleşmenin gerçekleri”ne uygun olarak, ortadan kaldırmaktan ibaret görünüyor. Ama bu, neo-liberal ideolojinin inşâ ettiği/enkaza çevirdiği dünyanın yalnızca en üst katmanıdır. Neo-liberal ideolojinin inşâ ettiği gerçeklikte, bütün bilgi ve çabanın en üst amacı, insansal dünyayı kapitalist yöndeki teknolojik ilerlemenin “kendiliğinden” gidişatına ve bireysel malî sermayenin dizginsiz isteklerine göre dönüştürmektir. Bütün bunlarda kamu yararı, ancak bir yan ürün olarak beklenmektedir – elbette bunlardan yararlanabilecek bir kamu kalırsa.
Ayrıca, formel eşitlik kurgusuna dayanılarak, söz konusu dönüşümlerin bütün bireyler için eşit olarak yarar sağlayabileceği düşünülebilir – elbette, bu arada daha geniş sayıdaki ve “zamanın gereklerine uyamayan” insan grupları için yapılacak bir şey yoktur; onlar doğuştan eşit değillerdir. “Doğal” afetler -örneğin Afrika’da kuraklık ne kadar doğalsa ya da Japonya gibi “ileri” endüstriyel, hattâ “post-endüstriyel” bir ülkede meydana gelen depremlerde kitlesel ölüm ne kadar doğalsa-, onları ortadan kaldıracaktır.
Neo-liberal ideolojinin belirleyici olan çekirdek katmanında yatan fikir, başka bir şekilde ifade edersek, şudur: Devlet, yalnızca global dünyadaki “otomatik ve ekonomik süreçlerin” (devletlerin aktif ya da pasif müdahalesi olmadan işleyemeyen ve ancak müdahaleler sayesinde kaynakları ya da getirileri paylaştıran bu oluşların) önündeki engelleri temizlemek ve yerel olarak da, bu “süreçler”in kendiliğinden, yani hiçbir direnme ya da doğal-insanî hiçbir engelle karşılaşmadan işlemesini sağlamak için vardır. Bu kurguda -gerçekten de devlet organlarının işleyişini dönüştüren bu kurguda- devlet organları, artık siyasal iktisadın her alanında, en başta da (bugün anlaşıldığı anlamda) “güvenlik” alanında, polis devletine, ya da klasik liberal iktisatçıların “bekçi devleti”ne dönüşmüş bulunuyor.
Ama bekçilik işlevi bile, insan yaşamını korumaya gelince, ekonomik hesaplamanın konusudur. Çoğu kapitalist ülkede olduğu gibi, Türkiye’nin de “millî savunma/millî güvenlik” harcamaları, bütçenin en büyük kısmını oluşturuyor. “Millî savunma/güvenlik” harcamaları, iç savaş koşullarında o kadar artmıştır ki, psikolojik harekât aygıtının resmî ve gayrı resmî organları, uyuşturucu ticaretinin bile (emir-komuta zinciri içinde) yapılmasını gündeme getirebiliyorlar (ve elbette gündeme getirmekle kalmıyorlar). Uluslararası ortamda kara para aklama konusundaki eleştiriler karşısında protokol zevatının ve kartelci “sivil savunma” teşkilatının yazar ve konu mankenlerinin ne kadar mütehassıs olduğunu hatırlamak yeter.
Çalışmadan durması bile bu kadar pahalı olan ölüm makineleri ya da öldürme-işkence yapma faaliyetinin bu ekonomik hesaplama mekanizmasının dışında olduğu düşünülmemelidir elbette. Devlet bütçesinin -yani yurttaşların emeklerinin sonucunda elde edilen ve protokol zevatının keyfine bırakılan fonların- büyük bölümü (resmî bütçeden çok büyük bir bölümü) “millî savunma/güvenlik” harcamalarına ayrılmaktadır. Ancak bu ölüm aygıtı için harcanan fonların, “ucuz hükümet etme” anlayışı çerçevesinde sayısız “devlet yararı” ürettiği unutulmamalıdır: toplumsal alanı boşaltma ya da onun oluşmasını önleme gücü, uluslararası prestij, sarsılmaz (çok iyi organize olmuş, en ileri, çok modern) bir “devlet” yapısı görüntüsü, güçlü bir propaganda (“psikolojik harekât” dahil) aygıtı, baskı aygıtlarının “gücü” ve saire. Bütün büyük basın ve yayın organları, global ve yerel sermaye tekelleri, hattâ “sivil toplum” örgütleri, bazen büyük çıkar ortaklarıdır; bazen de (harcamaların devasa boyutları düşünülürse) asıl menünün artıklarıyla, bu tezgaha ortaktır. Siyasetin yerini, ortaklık için yapılan rekabet almış gibi görünüyor.
Bütün devlet kaynaklarını sömüren “savunma” sektörünün ucuzluğu şuradan da bellidir ki, insan hakları ihlâlleri ya da kitlesel ölümlere yol açan insan hakları suçları gündeme geldiğinde, devasa bir “sivil savunma” mekanizması kendiliğinden çalışmaktadır. Depremin ilk günlerindeki televizyon ve gazete haberlerinin söyledikleri ya da söylerken akla getirdikleri ile üçüncü günden sonrakiler arasındaki uçurumu düşünün bir. Kürt sorunuyla ilgili önemli olayların ardından da bu hızlı geçişleri görmedik mi? Depremin ardından da, “yangında ilk kurtarılacak”ların başında, bugün “devlet” dediğimiz her neyse, o geldi.
Böyle bir imaj ve propaganda “devlet”inin, başka türlü bir dünyada yaşamak isteyenler için ne anlama geldiği de açıktır: Bu fikirlerinden vazgeçmek onların hayrınadır ya da yapılacak pek bir şey yoktur. Ama bu yalnızca bir görüntüdür aslında – kocaman ve fos bir yalan. Ama bu yalandan şöyle ya da böyle bir çıkarı olanların kaba kuvveti, kimseden açıkça karşı çıkmasını bekleyemeyeceğiz kadar fazladır. Öte yandan, kaba kuvvetle ya da imajın gücüyle iktidar arasındaki ayrım da yeterince açıktır.

Bugün devletten anlaşılan, işte bütün bu ekonomik faaliyetlerin, “psikolojik harekât”ı da kapsayan “güvenlik” faaliyetlerinin, çıkar ortaklıklarının organize edilmesidir: Devlet, örgütlenmiş enformasyon ve şiddet tekeli haline getirilmiş bulunuyor. Bu durumda “devletin güvenliği”nden de, bu örgütlenmişliğin, onun dünyayı görüşünün ve tekel statüsünün korunmasını anlamak gerekiyor. Aslında böyle anlaşılan bir devlet yapılanması ve onun hükümet etme pratikleri ile kapitalist ideolojiler arasında bir hısımlık hali söz konusudur. Devletler arasındaki güvenlik (ve elbette “savunma” endüstrisi) alanı, yerel çıkar ortaklıkları arasındaki rekabet ve işbirliklerinin de alanıdır. Bu, “globalleşme çağı”nda daha rahat görünüyor.
“Devlet güvenliği” denenle ilgili faaliyetler arasında “psikolojik harekât” ve genel olarak bütün hegemonik faaliyetlerin öneminin ve günümüzde ulaştığı etkinin en iyi göstergesi, devlet kuruluşlarının sosyal hakları gerçekleştirme işlevlerini, ilgili faaliyetlerin kârlılığını güvence altına alan düzenlemelerin ardından piyasaya terketmesi olsa gerektir. Aynı devlet kuruluşları, artık neredeyse yalnızca söz konusu kârlılığı teminat altına almakla görevlidir. Türkiye gibi ülkeler için, bu özellikle doğru görünüyor. Belirli bir sosyal devlet deneyimi olan ülkelerden farklı olarak Türkiye’de, özelleştirilen hizmetlerle ilgili düzenlemeler, kârlılığı pervâsızlık düzeyinde yüksek, hizmetlerden yararlananların haklarının -bedeli mukabili olsa bile- gerçekleşme düzeyini ise, pervâsızlık düzeyinde düşük tutuyor. Buna da, “ekonomik özgürlük” deniyor. Yaşama hakkını tehdit edebilen bir özgürlük... Özgürlük kavramımızı da sorgulamamız gerekmiyor mu?
Hal böyle olunca, “devlet nerede?” diye sormanın pek anlamı kalmıyor. İnsanlığın hayat kurtarma bilgisi, neo-liberal devletçiliğin enkazı altında ne ilk kez, ne de son kez kaldı.
Öte yandan, uluslararası hukuk bakımından “devlet nerede?” diye sormanın yerinde olmadığı açıktır. Acil müdahale ve yardım faaliyetlerinden geri duran devlet kuruluşları, uluslararası yardım kuruluşlarının ülkesine girmesinde yetki sahibidir. Nitekim bu kuruluşlar, hazırlıklarını yaptıktan sonra hükümetin çağrısını beklemek zorundaydılar ve ilk saatlerden itibaren havaalanlarında bekleyenleri bile, Türkiye’ye ancak ikinci gün girebildiler. Her dakika en az bir insan hayatı demekti o sıralar.
Bugün devlet deneni enkaz altından kurtarmanın yollarından biri de, biçimsel hükümet konumlarında kim varsa, onu suçlamaktır. Depremin ardından bütün olup bitenlerde, Dördüncü Milliyetçi Cepheye özgü olan tek bir yan vardı aslında: Uluslararası yardımlara ve gönüllü kurtarma ekiplerine karşı isteksizlik. Bu da, milliyetçilerden oluşan bir kabinenin, insan hayatı için oluşturduğu tehditlerden birini; örneği az görülebilecek birini oluşturuyor. Kurtarma ekiplerine izin vermedeki gecikme bir yana, Cephenin yaklaşımının kan dondurucu örneklerinden birini, MHP’li bakanlardan biri verdi: Yunanistanlı gönüllü hekimlere izin verilmediği yolundaki haberlerle ilgili olarak, “stratejik bölgelerimize herkesin elini kolunu sallayarak girmesine izin verebilir miyiz?” diyen bakan, milliyetçilikle insan olma arasındaki kapatılamaz uçurumu da gösterdi. Millî öncelikler söz konusuydu: “devletin güvenliği” ya da insan hayatı.
Devlet kuruluşları “devletin kendi güvenliği”yle ilgileneceğine göre, insanların hayatını kurtarmak da sivillerin işi olmalıydı elbette. “Devlet”i yüce değerlerini korumasında ve kollamasında rahat bırakmak için, “sivil toplum” doğuverdi. Ama Genelkurmay Başkanı buyuruyor ki, bu işlerde bile “sivil toplum” haddini bilmeli ve televizyon kameraları altında uslu uslu çalışmalıdır. Milli “sivil toplum kuruluşları”na taltif, muhaliflere tehdit...
Neo-liberal devletçiliğin depremin ardından kanattığı yaralar bile, millî birlik ve bütünlük ruhu içinde sarılacaktır. Bu sarsılmaz gücün bu kadar kolayca ürküvermesi neden?
Bu arada, millî bürokrasimizin ve millî burjuvazimizin depremle ilgili hissiyatına en güzel tercüman olan zat, Üzeyir Garih Beyefendidir. Kendisi, çeşitli televizyon programlarında, depremi Türkiye için “malî kurtuluş” için büyük bir fırsat olarak gördüğünü beyan etmektedir. Hükümet, uluslararası iskan fonlarının millî inşaat sanayiimize peşkeş çekilmesi için üzerine düşenleri yapacak olursa, deprem, Türkiye’nin (hangisi?) kalkınmasına (yani ne olmasına?) vesile olacaktır.
Bazı bürokratların, deprem nedeniyle gönderilen yardımları, dış borçların ödenmesi için fırsat olarak gördükleri de biliniyor.
Rasyonellik, fırsatçılık ve pervâsızlık... Bunca insan, bu yüzden günlerce can çekişerek ölmedi mi zaten?

KURUCU BİR İRADE OLUŞTURABİLECEK MİYİZ?

Modernitede insanca yaşamı seçenlerin bilimi, belirli boyuttaki doğal ya da insansal felâketlerde insan yaşamını korumanın araçlarını geliştirmiş bulunuyor. İnsanın ölümünü engellemek mümkün değil; ölme özelliğimizden sıyrılabilseydik, o zaman başka canlılar olurduk kuşkusuz; böyle bir seçme, insan olmaktan da vazgeçmek olacaktı. Bugünkü insanlık durumunda, her insan, zamanı geldiğinde insanca ölmeyi istiyor ve insanca ölmek de, toplu katliamlarda ölmemeyi, doğa dışındaki bir engelin sevdiklerimizle vedalaşmamızı engellememesini, uzun zaman can çekişmeden ölmeyi, sevdiklerimizden geride kalanların ölümümüzü kabullenebileceği koşullarda ölmeyi, yeryüzünü bir bütün olarak terk edebilmeyi vs. kapsıyor.
Ama bilim, belirli bir yöndeki istemeden bağımsız çalışması mümkün olmayan bir faaliyet olduğu gibi, onun sonuçlarının hangi yönde işe yarayacağı da, isteme konusudur. İnsan bilgisinin bütün alanları, istemenin nasıl oluşturulduğuna ve neyi istediğine bağlı olarak insan içindir ya da değildir; ölümü seçer ya da hayatı seçer; seçtiği hayat da, ölüm de, insanca, insana yaraşır olabilir ya da olmayabilir.
Bilimsel bilginin oluşması da, onun insan hayatına uygulanması da, çağdaş dünyada ancak devletin varlığında olanaklı görünüyor. Çünkü bu, çok büyük insan örgütlenmelerini ve onların sürekliliğini gerektiriyor. Devlet de, “niçin”i bir yana bırakılırsa, başka bir şey değildir zaten. Önemli olan, “niçin?” olduğudur.
Bugün yapmamız gereken, bir devlet inşâ etmeye girişmek; insan haklarını hep birlikte korumak ve bir cumhuriyet oluşturmak amacıyla, modern dünyada devlet olmanın gerektirdiği kuruluşların embriyolarını ve/veya mevcut devlet yapısında var olanları denetlemekle/dönüştürmekle görevli kurulları oluşturmaktır. Bu, Türkiye’de -bir meşrûiyet mücadelesi sonucunda, diğerinin işlevlerini devralması için yola çıkılan- paralel bir devletin oluşması için iğneyle kuyu kazmak demektir. Deneyimlerimiz gösteriyor ki, bu yolda temel öneme sahip etkenlerden biri de, bugünden -aynı zamanda- yeni devlette yaşamaya başlamak; o devleti kurmuşçasına yaşamaya başlayabilmektir. Tek tek kişilerin hayatlarını ve insan olarak serpilip gelişmelerini sağlamanın başkaca pek çok yolu olabilir. Ama Anadolu topraklarında -doğa insan hayatına bütünüyle son verinceye kadar- insan türünün varlığını ve insanca hayatı korumak için, kurucu bir iradeyle direnişe ve inşâ etmeye geçmekten başka çare görünmüyor.
Mevcut kuruluşlarımız, bu bakımdan ne kadar umut vaad ediyor? Onlar ne kadar hesap sorabiliyorlar, ne kadar hesap sorabiliriz? Hesap sorabilmek için, hesap verebilmek gerekiyor.
Örneğin yapıların denetimi konusunun nasıl politik bir mücadele alanı haline gelmiş olduğunu ve meslek kuruluşlarının denetim alanından nasıl dışlandığını öğreniyoruz. Ama bu alandaki meslek kuruluşlarımız, bu politik mücadeleyi nasıl yaptılar ve ne kadar etkin olabildiler? Bu mücadele ne kadar politik olabildi? Politik olabildiyse, hangi ilkelere dayandırıldı? Taleplerini ve onları ne kadar etkin bir şekilde dile getirdiklerini sorguladılar mı? İnsan yerleşimiyle ilgili meslek alanlarındaki eğitim ve öğrenimi, onu belirleyen ilkeleri sorguladılar mı?
Örneğin insan haklarıyla ilgili kuruluşlar, deprem sonrasında oluşan ortamın gerektirdiklerini yapabilmek için ne kadar seferber olabildiler, ne kadar seferber edebildiler? Yoksa onlar, yalnızca eleştirmek için mi varlar?
Türkiye’de muhalefet konumundaki kişi ve kuruluşların, devlet organlarının ne yapması, ne yapmaması gerektiği konusunda sezgileri, fikirleri var. İnsan haklarını korumak ve onları ihlâl etmemek devlet organlarının görevidir. Ama, öte yandan da, neo-liberal devletçi bir anlayışla ve yapılanları-yapılmayanları “devleti koruma” adına meşrûlaştıran bir hükümet etme anlayışı karşısında, devlet organları bu anlayışa göre yapılandırıldığında -yani günümüz koşullarında- Türkiye’nin muhalif kuruluşları tuhaf bir durum sergiliyorlar. Onlar, bu yapılanmayı ve bu anlayışa göre yapılıp-edilenleri eleştirmekle yetiniyor ve bunun ötesinden görevleri olmadığını savunuyorlar. Yaşam hakkını korumak ve onu ihlâl edenleri cezalandırmak devlet kuruluşlarının görevidir, diyorlar; haklılar. Eğitim hakkını, sağlık hakkını gerçekleştirmek devletin ilgili kuruluşlarının görevidir, diyorlar; haklılar. Sosyal güvenlik hakkını gerçekleştirmek devletin görevidir, diyorlar; haklılar.
Ama bu tavırda bir tuhaflık yok mu? Sanki bütün bu görevler yıllardır yapılıyormuş da, şimdi yapılmaz olmuş gibi davranmak, bir sosyal devlet perspektifinden eleştiri getirmek de pervasızlık olmuyor mu? Bütün bunlar, devletin ilgili kuruluşlarınca gerçekleştirilmediğinde; örneğin sağlık güvencesi sistemine dahil olmayan ve ilaç alamayan bir lösemi hastası ya da enkaz altından çıkartıldıktan sonra başının çaresine baksın diye ortada bırakılan bir deprem mağduru kapımıza geldiğinde ya da bir yerde umarsızca beklediğinde, “devletin ilgili kuruluşlarına başvur” demek, ne kadar inandırıcı, dönüştürücü, her şeyden önce ne kadar insanca bir tavırdır? Böyle bir insan kapımıza geldiğinde, olanaklarımız ona merhem olmaya elvermiyorsa, onunla birlikte oturup ağlamayı olsun başaramaz mıydık? Belki bütün beklentisi buydu gerçekten de, ama bunu da beceremedik; bizden başka bir beklentisi kalabilir mi? Belki ona şunu söyleyebilirdik: Bu düzeni yıktığımızda/dönüştürdüğümüzde, yaralarına merhem olacağız; biraz dişini sık, ha gayret...
Yaşama ortamlarından kopartılıp sokağa atılan ve hâlâ sokakta olan; yurttaşlıktan, hattâ insanlıktan sürülen üç milyon insandan biri kapımıza geldiğinde, “bizim işimiz karın doyurmak değil, ancak aspirin verebiliriz” demişken, zorunlu göç deneyimimizi deprem bölgesine taşımaktan başka ne gelir elimizden? Bırakın, bütün deneyim ve birikimlerimiz enkaz altında kalsın.
İnsanî dayanışmanın asgarî gereklerini yerine getirme iradesinden bile yoksun bir tavırdan kurucu bir irade çıkarabilecek miyiz? Soruyu, bir de böyle sormak gerekiyor.

..