Ömer Laçiner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ömer Laçiner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2021 Salı

Korkunç Bir Devlet Terörü

 Korkunç Bir Devlet Terörü



Ekim ayı sonlarında, aralarında Çeçen savaşçılarının dul eşlerinin de bulunduğu bir grup Çeçen eylemcinin Moskova’da bir tiyatroyu basıp 700 seyirciyi rehin alarak Rus hükümetinden Çeçenya’da savaşı durdurmasını, barış görüşmelerine başlamasını talep ederek başlattıkları eylem, devlet kaynaklı terör ve gaddarlığın nasıl sınır tanımaz olabileceğinin ürpertici bir örneği olarak tarihe geçecek biçimde sona erdirildi.

Çünkü korkunç olan, sadece Rus devletinin, bir avuç eylemcinin yanı sıra rehin alınmış yüzlerce yurttaşının mahiyeti meçhul bir kimyasal silâhla kendi kusmuklarında boğularak öldürülmelerini içeren bir operasyon icra etmiş olmasından ibaret değildir. Ünlü yazar J. Goytisolo’nun Le Monde’daki yazısında da işaret ettiği, bu iğrenç katliamın Bush’tan Saddam Hüseyin’e, Sharon da dahil hemen tüm dünya hükümetlerince onaylanması, en azından resmen kınanmayışı da en az bu vahşet kadar kan dondurucudur.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu operasyonu haklı göstermek için söylediği “Kimse Rusya’yı dizüstü çökertemez” cümlesi, “devlet teröristle pazarlık etmez” vecibesine kulakları çok alışık olan Türkiye için hiç de yabancı olmayan bir mantığın, bir devlet anlayışının ifadesidir.

Ama öyle anlaşılıyor ki, kendi “demokratik devlet”leri ile pek kibirlenen ve devletlerinin ne olursa olsun böylesi bir toplum cinayeti işlemeyeceğinden emin olan Batı’nın “medeni” toplumlarının devlet yönetimleri de Rus devletinin işlediği bu cürüm karşısındaki suskunlukları ile aynı mantık ve yöntemleri gerektiğinde kullanabileceklerinin de işaretini vermiş oluyorlar böylece.

“Terör”e karşı kayıtsız şartsız mücadele diskuruna geçen ve neyin terör olduğuna kendisi karar verecek devlet(ler)den daha korkunç bir terör kaynağı olamaz.

Devletlerin terör veya karşı terör için kullanacağı vesileleri tüm tepki uyandırıcı yönleriyle günlerce işleyerek devlet terörüne zemin, ortam hazırlayan büyük medya ağları, Moskova’daki gaddarlık gösterisini geçiştirivermekte eksiksiz bir işbirliği örneği verdiler. Şüphesiz, Moskova’da Dubrovka Tiyatrosu’nda kimyasal silâhla, teknolojik vahşetle katledilenlerin iç ürpertici görüntüleri arşivlere kaldırılmıştır. “Gerektiğinde” kullanılmak üzere tabiî. Şimdilerde, Çeçen isyanının El Kaide ile bağlantılı olduğunun propagandasını yaparak, küresel patron ABD’nin icazetini pekiştirme ihtiyacı duyan Putin Rusyası, gün olur ve küresel egemenlerin başını ağrıtacak bir konuma gelir, bir tutum alırsa; işte o zaman -eğer yine baştaysa- Putin’in ya da “otokrasi ve Stalin mirasçısı” Rus devletinin halkını zehirleyerek öldürmekten bile çekinmeyen zulmünün kanıtı olarak sürülür bu görüntüler piyasaya. Tıpkı 1980’lerde, devrin tüm “güçlü” devletlerinin taşeronu olarak İran’ı boğmak için bu ülkeye savaş açan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Halepçe’de binlerce Kürt yurttaşını kimyasal gazla boğup öldürmesine ses çıkarılmayıp, Saddam Kuveyt’e saldırınca, derhal o katliam resimlerinin gazetelerde, ekranlarda boy göstermesinde, o resimlerin en çarpıcısının, yüzündeki o emsalsiz çocuk güzelliğiyle ölüp gitmiş Kürt kızının, 35. paralel üzerindeki ABD protekturasının meşrûiyet belgesi olarak kullanımında olduğu gibi.

Eskiden, yani “devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmaması” ilkesinin güya -şeklen- geçerli olduğu dönemde de olmaz değildi ama şimdi yine güya “insan hakkı ihlâlleri içişleri sayılmaz, bu gibi durumlarda uluslararası toplumun ve tek tek devletlerin de müdahale hakkı olabilmelidir” ilkesinin geçerli olmasının savunulduğu günümüzde; devletler arasında tiksinti verici bir pazarlık, alışveriş türü alenen sergilenir oldu. Buna kısaca devlet terörü piyasası diyebiliriz. Bu piyasada, devletlerin her biri ötekinin uygulayacağı devlet terörüne kendi ülkesinde ses çıkarılmaması karşılığında, kendi icra edeceği terörün de o ülkede gündeme getirilmemesi garantisi oluyor. Bundan dolayıdır ki, örneğin Rusya ile Türkiye anlaşıp biri Çeçen direnişinin bastırılma yöntemlerine, diğeri “OHAL bölgesi”ndeki uygulamalara resmen göz yumup, spektaküler bir Çeçen eylemini biri, kanlı bir PKK eylemini ötekisi resmen kınıyor. Ama bu arada biri ülkesinde PKK kamplarının kamuflajlı varlığını, ötekisi Çeçenya’ya yardım organizasyonlarının gizlice faaliyet yürütmelerini el altında tutuyor. Çünkü bu terör piyasasında, borsasında “fiyatlar” da tıpkı diğer piyasa mallarında olduğu gibi “oynak”tır. Terörün bu tüccarları da diğer tüccarlar gibi “rezerv”siz iş görmezler.

Bu karşılıklı devlet terörü takası benzetmesi hiç de abartma değil. Çünkü bu piyasada sadece devlet terörlerine karşılıklı göz yumma işlemi yapılmıyor, o sıra elinde uyguladığı bir devlet terörü olmayanları, öteki bir devletin uyguladığı teröre göz yumma karşılığında büyük ihale, yüklü ticaret andlaşmaları gibi sus payları kazanabiliyorlar.

Kapitalizmin o sınır tanımayan her şeyi metalaştırma eğiliminin, trendinin ulaştığı kan ve duman yüklü zirveler bunlar.

Bunlara ticaretin ulaştığı zirveler diyeceksek hukukun da ulaştığı zirveler var bu çağda. ABD’nin artık göstere göstere dünya çapında uyguladığı, İsrail’in kendi bölgesi çapında uyguladığı, bizim de hiç yabancısı olmadığımız “yargısız infazlar” örneğin. Daha önce ABD’ye yönelik terör eylemleri ile ilgili olduğu bahanesiyle -ki hemen sonra bu iddianın tamamen yanlış olduğu ortaya çıkacaktır- Sudan’daki bir atölyeyi havaya uçaran, zaten daha önce de örneğin Libya devlet başkanının kaldığı rapor edilen bir çadıra hava akını düzenlemek gibi bir dolu sabıkası olan ABD, geçenlerde de Yemen’deki bir ABD karşıtı eylemin failleri olduğunu iddia ettiği bir grup insanı, bulundukları otomobilde, binlerce kilometreden yönlendirilen bir bombayla katlettiğini açıkladı. İsrail’in aynı yöntemle Filistin direnişinin önderlerini katletmekte olduğunu sık sık işitmekteydik. Moskova’daki vahşetin ardından Putin, Rus devletinin terörist saydıklarını, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar en ileri teknolojik silâhlarla “temizleyeceklerini” ilan etti.

Şu başlatılan “terörizmle mücadele çağı”nın, terörü devletlerin tekeline sokmaya, devletlerin “karşılıklı çıkar” hesaplarıyla birbirlerinin terör uygulamalarına göz yumma ve o uygulamalar için her tür -ülke, silâh cinsi, hukuk- sınırı tanımamaya dayalı ve şimdilik ABD’nin açık veya zımni onayıyla işleyen -ileride onay makamları çoğalabilir, “rekabet” de başlayabilir- bir “sistem”e doğru gidebileceği öngörülmemiş değildi. Bu “sistem”in, güçlü millî devletlere ileri teknolojileri kullanarak sınır, engel, hukuk, değer ve vicdani kaygı tanımayan bir imha “yeteneği” bahşetmesi karşısında; o devletlere karşı itirazlarının dahi “terörizm”le damgalanacağı tehdidi altında bunalan her türden muhalefetin de sınır, değer, hukuk, vicdan tanımayarak, devlet silâhına dönüşmüş ileri teknolojiye karşı su, hava, toprak dahil her şeyi silâhlaştırarak, intihar eylemcileri gibi her yeri ölümle karşılaşılabilecek bir yer haline getirmekle “cevap vermesi” dehşet verici bir noktaya gelindiğini gösterir. Ama ne yazık ki etki-tepki yasası da böyle işler.

İçinde yaşadığımız kapitalizmin küreselleşmesi çağı, o kapitalizmlerin şimdiye dek altında geliştiği siyasal formun, milli devletlerin de -şu yukarıda anlatılan yönde- küreselleşmesi çağı oluyor. Kapitalizmin o her bütünlüğü ayrıştırarak, ayrışan her unsuru metalaştırarak bunları -şimdi küreselleşmiş- piyasaya sunma mantığı yakın zamanlara kadar bir bütünlük gibi gözüken milli devlet üzerinde de hükmünü icra etmeye başlamış görünüyor. Ve böylece küreselleşmenin bu safhası bir genel çözülme çağı görünümüne bürünüyor. “Millî devlet”leri oluşturan etnik, dinî topluluklar, sınıflar, zümreler “bütünlüğün kalıbı” dursa bile ayrışıp, küresel piyasa içinde “alıcıları” ile buluşuyor; örneğin böylece bir Filistin, bir Çeçen direnişinin en kritik üsleri asıl mücadele alanından binlerce kilometre ötede olabiliyor, dünyanın her köşesindeki bir Filistinli veya Çeçen o direniş ağında yer alabiliyor, El Kaide gibi bir örgüt dünya çapında bir eylem ve ittifak ağı oluşturabiliyor; karşılarına aldıkları millî devletler de buna dünya ölçeğinde devlet terörü eylemleriyle “cevap veriyor”lar. “Millî devlet”in ideolojik hamurunu oluşturan din, milliyetçilik, cumhuriyetçilik gibi akımlar ayrışıyor ve bu küresel fırtınanın gel gitleri içinde ne zaman çatışıp ne zaman karışacakları bilinmez akıntılar yaratarak dolanıp duruyorlar.

Moskova’dan, Dubrovka Tiyatrosu’nda, baştan aşağı siyah giysilerle örtünmüş dul Çeçen kadınının alnından vurulup öne düşmüş başını, az ötede boynundan sarkan haçı ile kusmuk içinde kıvranarak ölmüş Rus kızını, geride ultra teknolojik kaskı, silâhı ve giysisiyle ama “Ortaçağ aletlerini andıran” görüntüsüyle yürüyen güvenlik güçlerini gösteren donuk renkli resim bu geri planın ortasında hepimize çok ötelerdeki insanların başına gelmiş bir faciayı, “onların hikâyesi”ni değil, hiç değilse vicdanımızın sesini susturmamış isek, insanı insan yapan vasıflarımızı yani insanlığımızı unutmamış isek, yani aslında, “bizim” hikâyemizi, başımıza gelen faciayı gösteriyor.

Dubrovka’dakiler ayağa bile kalkamadılar. Bu ve benzeri sahneler de bizi ayağa kaldıramıyorsa, Dubrovka katliamı daha önce hepimizin vicdanında olup bitmiş demektir.

mhttps://birikimdergisi.co/dergiler/birikim/1/sayi-163-164-kasim-aralik-2002/2352/korkunc-bir-devlet-teroru/6307


29 Ağustos 2018 Çarşamba

Türkiye Toplumu: Bir Soru İşareti



Türkiye Toplumu: Bir Soru İşareti 

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7306/turkiye-toplumu-bir-soru-isareti#.VkjHyXYrL4Y 

Ömer Turan 
09 Kasım 2015 


http://www.birikimdergisi.com/images/UserFiles/images/Spot/istikrar.jpg

1 Kasım 2015 Seçimleri AKP’nin geçerli oy kullanan her iki seçmenden birinin oyunu alması ile sonuçlandı. Bu sonucu nasıl yorumlamalı? Bu soru üzerine düşünürken masaya üç fotoğraf koymak gerekiyor. Bu fotoğrafların üçü de seçimden hemen önceki dönem hakkında. 

Birinci fotoğraf 10 Ekim Ankara Katliamı’nın faillerinin kim olduğuna dair beliren ayrıma ilişkin. Katliam yapılalı üç hafta oldu ve biz hâlâ hükümetten IŞİD’i tek fail olarak gösteren bir açıklama duymadık. AKP cenahı ilk andan itibaren fail olarak PKK’yı işaret etme konusunda genel bir strateji benimsedi. AKP yanlısı medya bu yönde manşetler attı. Davutoğlu ve ekibi 100’den fazla insanın 
öldürüldüğü katliam gününden itibaren fail olarak tek odağı işaret etmeme konusunda gayet titiz davrandılar. Bu çerçevede, Davutoğlu “kokteyl terör” kavramını ortaya attı. Fakat katliamın hemen sonrasından itibaren AKP’den bağımsız ve AKP’ye muhalif medyada yer alan yorumlarda IŞİD’in 
baş şüpheli olduğu vurgulanmaktaydı. Dahası, yine ilk günlerden itibaren, 

Ankara Katliamı’nı gerçekleştirmesi olası IŞİD mensuplarının adları, sanları, yaşadıkları şehirler, ailelerinin açıklamaları gibi detaylar gazetelerde etraflıca yazıldı. Kimi gazeteciler Suruç ile Ankara’nın bağlantılı olabileceğini ilk günden itibaren ifade ettiler. Buna karşın, parti sözcüleriyle, kanaat önderleriyle AKP cenahı, henüz cenazeler kaldırılmamışken, esas sorun olarak Demirtaş’ın 
açıklamalarını gördüler; devletin katliamdaki payının vurgulanıyor olmasını eleştirdiler. 

Öyle ki, 2 Kasım sabahı bile AKP yanlısı bir siyaset yorumcusu canlı yayında “DAİŞ – PKK işbirliğinin ortaya çıktığı”ndan söz ediyordu. Hem de 28 Ekim’de Ankara Savcılığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, saldırının tek bir örgüt tarafından ve Suriye’deki IŞİD’lilerden gelen talimatla yapıldığı belirtildiği 
halde. Dahası aynı savcılık açıklamasında, aynı örgütün “Mersin ve Adana'daki HDP saldırılarını, Diyarbakır'daki HDP mitingindeki bombalama eylemini ve Suruç'taki bombalama eylemini gerçekleştirdiğine dair kuvvetli deliller bulunduğu” da vurgulanmaktaydı. Ayrım o kadar güçlü ki, savcılığın açıklaması sonrasında dahi AKP katliamın failine ilişkin söylemini revize etmedi. Tersine 
IŞİD’e karşı mücadele eden PYD’yi düşmanlaştırma stratejisine devam etti. 

İkinci fotoğraf 28 Ekim gününden. Kanaltürk televizyonuna ve Bugün gazetesine kayyum atandığı gün. Binanın önünde destek için orada bulunan MHP İstanbul il başkanı ve korumaları polis tarafından tartaklanıyorlar. Aynı anda binanın içindeki CHP’li hukukçu milletvekilleri kayyum ataması sırasında yapılan esasa dair hatalarla usul hatalarını anlatma gayretindeler. Sonraki saatlerde de Demirtaş, Mithat Sancar ve Garo Paylan’dan oluşan bir HDP heyeti destek 
için Kanaltürk binasına geliyorlar. AKP’nin “paralel yapı”ya açtığı savaşta İpek Holding şirketlerine kayyum atanması yeni bir perde. Bu yeni perdede MHP’den HDP’ye farklı görüşten insanlar ciddi bir hukuksuzluk gördüler. Ertesi günkü “Basın Özgürlüğüne Demir Makas” manşetinde Hürriyet de bu hukuksuzluğu vurguladı. Ama benimsedikleri savaş mantığı, çoğu AKP kanaat önderini troller 
gibi düşünmeye yönlendirmiş durumda. Çünkü AKP cenahı, CHP-HDP-
MHP’nin Kanaltürk ve Bugün ile dayanışma göstermesini “paralel yapının gücü”yle açıklıyor ve buradan savaşın sert tedbirlerle sürdürülmesine ilişkin bir sonuç çıkarıyor. Diyalogsuz, karşı tarafı duymaya tamamen kapalı bir ayrım manzarası. AKP cenahının kimi köşe yazarları, kendi medya kurumlarının farklı kesimlerden demeç almasını bile ihanet sayma eğiliminde. 

Üçüncü fotoğraf 16 Ekim’den. Uğur Dündar’ın Halk TV için yaptığı “Halk Arenası” programı İzmir’den canlı yayında. Konuklar Yaşar Nuri Öztürk, Müjdat Gezen ve Levent Üzümcü. İlahiyatçı ve CHP eski milletvekili Öztürk, programda argümanlarını cinsiyetçi argoyla destekliyor. Ağzından çıkan ifade “a... koyarız.” Müjdat Gezen’dan kahkahalar geliyor, salondan alkışlar. İlk iki fotoğraf 
kadar tesir sahası geniş bir fotoğraf değil bu muhtemelen. Arkasında kurumsal bir güç de yok. Ama temsil ettiği ayrım, kendi habitusuna izole olma ve başka kesimlerle diyalogsuzluk hali diğer iki fotoğrafla kıyaslanabilir. 

Bu üç fotoğrafa başkalarını da eklemek mümkün. Örneğin, yine 28 Ekim’de çekilmiş bir fotoğraf: Davutoğlu ile Abdurrahim Boynukalın yan yana. Gençlik Kolları’nın etkinliğinde el sallıyorlar. 
Boynukalın’ın Eylülün başında ülkenin merkez medyasının önemli gazetesi Hürriyet’e karşı kolektif bir şiddet eyleminin başında olmuş bir milletvekili olması muhtemelen parti içinde tatlıya bağlanmış. 

Bir diğer fotoğraf 26 Ekim’den: 8 Eylül’de HDP Genel Merkezi’ni yakanlar aleyhine açılan davadaki tek tutuklu sanık Doğan Haydar Ciritcioğlu tahliye ediliyor. Bir diğer fotoğraf yine 28 Ekim’i 29 Ekim’e bağlayan geceden: Trabzon’da kulüp başkanı hakemleri rehin almış durumda. Araya giren 
polis, vali, AKP genel başkan yardımcısı meseleyi çözemiyorlar. Sabah saat 3’te Tayyip Erdoğan telefon edince mesele çözülüyor. Ceza kanunu madde 109’a göre söz konusu olan nitelikli özgürlüğü tahdit suçu. Fakat bu olayın ülke gündeminde ne kadar yer bulabildiği bile şüpheli. Bir fotoğraf daha: Davutoğlu Suruç katliamı saldırganının adalete teslim edildiğinden bahsediyor. AKP 
cenahı için muteber bir açıklama. Ve aynı anda Davutoğlu’nun açıklaması çoğu insanda haklı bir infial yaratıyor. AKP’nin muteber açıklaması, başkaları için ciddiyetten uzak olmak, öldürülenlere saygısızlık ve eksik soruşturmanın ilanı. 

Bütün bu fotoğraflar bize ne söylemekte? Çıkartılabilecek yorumlardan biri, Birikimsayfalarında uzun süredir tartışılmakta olan Türkiye toplumunun çözüldüğü tespiti. Eğer toplum olma halini izolasyonun tersi olarak düşüneceksek, eğer toplum olma hali farklılıkların birbirlerini duyabildikleri, 
birbirleriyle asgari diyalog/hukuk/ortak zemin içinde olabildikleri bir hal ise, Türkiye toplumunda bu hal çözülmekte. Evet, 2 Kasım sabahında belediye otobüslerinin çalışmadığı, banka ATM’lerinin müşterilerine para vermediği, bakkalların fırınlardan ekmek tedarik edemedikleri bir şehir yok Türkiye’de. İşleyen bir toplum görüntüsü var. Başka deyişle, eğer toplumu insanlar arası düzenli ve karşılıklı iktisadi/ticari ilişkiler olarak tanımlarsak, bir toplumsal iflas görüntüsü olmadığı ortada. Fakat toplum diye adlandırdığımız bütünsellik iktisadi/ticari ilişkilere indirgenemeyeceğine göre, bu bütüncül tanım uyarınca Türkiye toplumunun çözüldüğünü söyleyebiliriz. 1 Kasım seçim sonuçları, 
hem bu çözülmenin sonucudur, hem de bu çözülmeyi hızlandırma etkisine sahip olacaktır. 

Birikim Arşivinde bu tespitin izini sürdüğümüzde, Sivas Katliamı sonrası “Türkiye Çözülürken” dosyasını hatırlamak gerekiyor. O dosya kapsamında Ömer Laçiner şu tespiti yapıyordu: 

“(...) Türkiye toplumu, ister dinî-etnik toplulukların birlikteliği boyutunda, ister farklı yaşayış biçimlerinin biraradalığıyla oluşan kültürel kimlik bazında, ister toplumla kamu/devlet ilişkisinin en genel kural ve kurumları düzeyinde tanımlanan bir ‘toplum düzeni’ olarak ele alınsın; görülecektir ki bunların tümünde, Türkiye toplumu tam bir belirsizlik içine düşmüştür.” 

22 yıl sonra, bu kez Ankara Katliamı’ndan sonra kaleme aldığı yazısında Laçiner, mağdurlara, hükümete güvenlik tedbirlerine ilişkin soru yöneltme hakkını veren, “aynı toplumun bileşenleri olmaktan gelen meşruiyet bağı”nın, AKP cenahının zihninde çoktan kopmuş olduğunu vurguluyordu. BirGün’deki yazısında Necmi Erdoğan da hiçbir toplumun mutlak şekilde “tek bir kültürel iklimde” yaşamadığını belirtiyor; buna karşın, mücadele edilirken üzerinde en azından 
kısmen ortaklaşılan üst kodların toplumda yarattığı bağları vurguluyordu. Erdoğan’a göre bu bağlar farklı toplumsal kesimlerin son kertede ortak bir “ince ahlâkı” paylaşmaları demektir. Erdoğan’ın ifadesiyle, “Türkiye toplumunun” siyasal, kamusal ve gündelik hayatını lafzın ötesinde gerçekten düzenleyen bir “ince ahlak” olmadığı ölçüde Türkiye bir toplum mu sorusu olumsuz bir yanıtı 
gerektiriyor. 

Geldiğimiz noktada, Türkiye toplumunun çözülmesine ilişkin üç tespit mümkün. Birinci olarak ciddi anlamda parçalanmış (fragmante) bir kamusal alan söz konusu. Evet, konuya ilişkin akademik literatür hemen hiçbir toplumda kamusal alanın, sanılanın aksine tekil olmadığını, hemen her durumda parçalı ve çoğul olduğunu, karşı kamusallıkların sınıf ve toplumsal cinsiyet hatları ekseninde oluştuklarını anlatıyor bize. Fakat şu an Türkiye’de farklı kamusallıklar arasındaki mesafenin fazlalığı, normal zamanlardaki çoğulluktan farklı olarak çözülmeye işaret ediyor. Artık farklılıkları aynı anda barındırabilen, yansıtabilen kamusal alanların somut olarak azaldığı bir ortamdayız. Parçalı ve temassız farklı kamusallıklar değil, aralarında husumete dayalı bir ilişki olan kamusallıklar var karşımızda. Bunda AKP’nin parti ve hükümet olarak bir dizi hamlesinin etkisi söz 
konusu: 

- AKP’nin karma televizyon programlarına temsilci göndermemesi, AKP’lilerin kendi görüşlerine destek sunmayan gazetecilere röportaj vermemesi. 

- Merkez medyanın toptan düşmanlaştırılması; Hürriyet’in çoğu AKP seçmeni için şüpheli bir konuma getirilmesi. (Bir fotoğraf daha ekleyelim listeye: 1 Kasım akşamı AKP kutlamalarında “vur vur inlesin / Aydın Doğan dinlesin” sloganı.) 

- 10 yıl önce daha nötr, daha merkez konumda olan Sabah, Akşam gibi gazetelerin Akit’in kulvarına girer hale gelmesi. (Bir diğer fotoğraf: Akit’ten kayyum sonrası Bugün’e personel aktarılması.) 

- Troll hırçınlığında köşe yazarlarının vasatı belirlemesi. 

Ama elbette ana akım medya kuruluşları da eleştiriden vareste değil. Gezi sürecinden itibaren takındıkları kimi zaman mütereddit, kimi zaman teslimiyetçi hal, şüphesiz merkez medyanın çökmesinde pay sahibi. Bu çöküşü anlamak için mesela 10 yıl önce NTV’nin yansıtabildiği çeşitlilikle, bugün NTV ekranına farklı görüşlerin ne derece yansıdığını karşılaştırmak yeterli olacaktır. 

Türkiye toplumunun çözülmesine ilişkin ikinci tespit bu fragmante olmuş kamusal alanda toplumun farklı kesimleri arasında olguların tespitine ilişkin ortak zeminin kaybolmuş olması. AKP’nin “Ankara bombalamasını kendileri (yani PKK) yaptı” iddiasının AKP seçmeninde belirli bir karşılık bulduğunu söylemek gerek. Benzer şekilde çoğu sıradan AKP seçmeni için 2015 yazında Hürriyet’in ve Aydın Doğan’ın PKK destekçisi olduğu da olgusal bir gerçeklik konumunda. Bir sürü “light” konuda da aynı anlaşmazlık gözleniyor. Küba’daki cami meselesinden yerli otomobil projesine bir tarafın olgusal gerçeklik olarak kabul ettikleri, diğer taraf için internette “caps”ler vasıtasıyla alaya alınacak, 
gülünç iddialar… Hemen her durumda fikir ayrılıkları, olgulara dair değerlendirme ayrımlarını körükler. Ama geldiğimiz nokta bunun da ötesine işaret etmekte. Olgular üzerindeki bu anlaşmazlık, çözülmenin önemli göstergelerinden biri. Çünkü bir tarafın olgu dediğine diğer tarafın internet 
şakası muamelesi yapması, bir tarafın olgusunun diğer taraf için hakaret statüsünde olması aradaki düşmanlığı, komplo teorilerinden beslenen bakış açısını kışkırtıyor. 

Türkiye toplumunun çözülmesine ilişkin üçüncü tespit, farklı kesimlerin aidiyet hissetmedikleri kesimlerin mağduriyet iddialarını görmezden gelmelerine ya da kimi durumda o mağduriyet iddialarını boşa çıkarmak için olmayacak argümanlara başvurmalarına ilişkin. AKP’nin Ankara Katliamı ile IŞİD arasındaki doğrudan bağı telaffuz etmekten kaçınması, aslında tam da Barış Mitingi’ne katılan HDP’lilerin, EMEP’lilerin, CHP’lilerin ve kitle örgütü üyelerinin mağduriyetini teslim etmekten kaçınma tavrı. Elbette bu sadece AKP’ye özgü bir tarz değil. Örneğin Sözcü gazetesinin yayın çizgisi ya da “Kürtlere ne veriyorsan aynısını ben de talep ediyorum,” diyen Ertuğrul Özkök’te de gözlenen Kürtlerin mağduriyetlerini görmeme, duymama hatta zaman zaman hafifseme, şaka 
konusu yapma hali oldukça yangın. Örneğin, 2015 yazında Silopi ve Cizre’de keskin nişancılar tarafından öldürülenler Kürtlerin yaşadıkları mağduriyetin bir parçası olarak görülmedi. 

Eylül 2015’te HDP’nin 120’den fazla binasına yönelik pogromlar ve Kürtlere yönelik linçler de Kürtlerin bir mağduriyet yaşadığına ilişkin yaygın bir görüş yaratamadı. Ya da 28 Şubat sürecinin ve üniversitelerde başörtüsü yasağının mağduriyet yarattığına ikna olmak büyük ölçüde grup aidiyetlerine göre belirlenmiyor mu? 

Bu noktada Tayyip Erdoğan için ayrı bir parantez açmak kaçınılmaz. Farklı olaylar karşısındaki açıklamalarını hatırlamak mümkün ama miting alanında Berkin’in annesi Gülsüm Elvan’ı yuhalatması, mağduriyeti yok sayarken sembolik şiddet üretmenin inanılmaz bir örneği olarak hafızalarda. Ve örneğin Soma’da, AKP’li danışman yerde cenaze sahibini tekmelerken, kimi AKP’liler haksız eleştirilere maruz kaldıkları iddiasıyla yine sözü kendi mağduriyetlerine getirme 
uğraşı veriyorlardı. 

Bu görüşe karşı, başkalarının mağduriyetine dair kayıtsızlığın yeni bir durum olmadığı söylenebilir. Dahası, toplumun her zaman belirli bir kayıtsızlık (functional apathy) sayesinde işlev gördüğünü söyleyenler bile olacaktır. Elbette, örneğin toplumun geniş kesimlerinin 12 Eylül’ün mağduriyetler yarattığına ilişkin bir kabule ne zaman ulaştığı meşru bir sorudur. Ya da hafızamızı biraz daha 
zorlayalım. Mesela 1978’de sıradan bir Türk sağcısı, 1 Mayıs 1977 katliamının solcuların kendileri arasındaki bir meseleden çıktığını düşünmüyor muydu? Daha da geriye gidelim. Mesela Haziran 1960’ta Fuat Köprülü “Hadiseler Fatin Rüştü Zorlu’nun ilhamı ile Menderes ve Gedik tarafından tertiplenmiştir,” demecini verene kadar, çoğu DP’li için 6-7 Eylül “olayları”nın faili komünistler değil 
miydi? Öyleyse eski kutuplaşma manzaraları ile Türkiye toplumunun çözülmesine ilişkin güncel fotoğraflar arasındaki farkı nasıl tarif edebiliriz? 

İktisadi/ticari ilişkilere indirgenemeyecek olan toplumun önemli bir unsurunun fragmantasyonunun görece dışında, nötralite atfedilen bir alanın varlığı olduğunu söyleyebiliriz. Merkez basın, özel sektörün büyük oyuncuları, devlet aygıtında görev yapanlar ya da özel politik motivasyona sahip olmayanlar ya bizzat kendilerini bu “nötr” varsayılan alanda konumlandırırlar ya da bu “nötr” 
varsayılan alanın varlığını önemserler, onu bir nevi güvence olarak görürler. Günümüz çözülme tablosunda AKP’nin içeride “paralel yapıya” ve Kürtlere karşı açtığı savaş ve oluşturmak istediği parti-devlet bütünleşmesi manzarası, sürekli olarak bu “nötr” varsayılan alanı daraltmakta. 1970’lerde ya da 1990’larda hiçbir partinin elde edemediği bir rakipsizlik ve uzun süredir iktidarda olma durumunu elde etmiş olması, savaş mantığıyla birleştiğinde, AKP’nin “nötr” varsayılan alanda yer alanları düşman görmesine yol açıyor. 

1970’lerin ya da 1990’ların gerilim ortamlarında da şiddetin zaman zaman merkez medyayı hedef aldığı olmuştur (Abdi İpekçi ve Çetin Emeç cinayetlerini hatırlayalım). Ama hükümet partisinin bir milletvekilinin, partililerle beraber bir gece merkez medyadan bir gazeteyi basmaya kalkması oldukça farklı bir durum. Hemen her durumda ifade özgürlüğüne yönelik devlet/hükümet kaynaklı 
sınırlandırmalar olmuştur. Ama internete yönelik sansür kararları ya da sıradan insanların bile tepesinde Demokles’in kılıcına dönüşen “cumhurbaşkanına hakaret davaları” mekanizması, yine bu nötr alanın daraltılması anlamına geliyor. Eylül 1955’ten sonra, Menderes’in karşısında 6-7 Eylül ile ilgili soru sorabilen bir DP grubu vardı. Bugün bu türden bir parti içi denge-denetim mekanizmalarının da kalmadığına ve AKP içindeki dengeleyici güç odaklarının sönümlendiğine tanık oluyoruz. Bu durumda tamamen kişiselleşmiş/keyfileşmiş bir kontrol mekanizması, denge-denetim mekanizmalarını ikame ediyor. Kişisel yönetim tarzının özeti, “Talimatı ben verdim” cümlesi. Bu ortamda, toplumsal mekanizma, keskinlikleri izale etme işlevini yerini getiremez hale geliyor. 

AKP’nin 1 Kasım’da arkasına almayı başardığı seçmen desteği sonrasında, “nötr” varsayılan alanı daraltma çabasından vazgeçeceğine ilişkin iyimser olmak için elimizde bir neden yok. 1 Kasım öncesinde başkanlık sistemine geçişi öncelikli projeler listesinden çıkaran AKP, seçim zaferinden sonra söze yerli ve milli bir anayasa yapma çağrısıyla başladı. “Yerli” ve “milli” sıfatlarına vurgu, 
akla bir kez daha Türk tipi başkanlık perspektifini getiriyor. Bu perspektifin güç kazanması ve fiilî durumdan cari mevzuata dönüştürülmeye çalışılması, toplumun çözülmesini hızlandıracaktır. Önümüzdeki dönemde, AKP’nin toplumun içindeki farklılıkları eşitlikçi/çoğulcu perspektifte değerlendirmeyeceğini, tahkim ettiği seçmen desteğiyle daha da buyurgan bir yönetim tarzını benimseyeceğini öngörmek mümkün. Karşımıza çıkan tabloda tek iyimserlik noktası, Kürtlerin 

Türkiye toplumunun geneliyle entegrasyonunu hedefleyen HDP’nin barajı ikinci kez geçerek meclis düzlemine çoğul sesleri taşımış olmasıdır. 


 ***