30 Ocak 2017 Pazartesi

YEREL SEÇİMLER ULUSAL DÜŞMANLAR BÖLÜM 1




YEREL SEÇİMLER ULUSAL DÜŞMANLAR*
BÖLÜM 1 



Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 
Cilt 70, No. 3, 2015, s. 507 - 540 
*Makale geliş tarihi: 15.12.2014 
  Makale kabul tarihi: 03.04.2015 

Doç. Dr. İsmet Parlak 
Pamukkale Üniversitesi 
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü 

Özet; 

Bu makalede, 30 Mart 2014 yerel seçimleri özelinde iktidar partisi ile Gülen Cemaati dahil muhalefet arasındaki siyasal ilişkinin, korku siyaseti dolayımıyla bir tür düşmanlaştırma stratejisine dönüşümü üzerine odaklanılmıştır. 
Bir yandan iktidarın gücünü tahkim eden, diğer yandan toplumu yönetilebilir itaatkâr bir kitleye dönüştüren korku siyasetinin, yerel seçim sürecinde siyaseti ve siyasal mücadeleyi kavrama biçimini nasıl etkilediği irdelenmiştir. Bu maksatla AKP lideri Erdoğan.ın tüm miting konuşmaları ile seçim beyannamesi tanıtım toplantısı ve balkon konuşması metinleri üzerinden söylemsel bir 
okuma yapılmış; muhalefeti ahlaken ve siyaseten mahkûm eden korku siyasetinin, siyasal mücadeleyi iktidar- muhalefet ilişkisinden çıkartıp dost-düşman ilişkisine dönüştüren niteliği sorgulanmaya çalışılmıştır. 

Anahtar Sözcükler: Korku Siyaseti, Komplo Teorisi, AKP, Gülen Cemaati, Günah Keçisi 


Yerel Seçimler Ulusal Düşmanlar 

Giriş 

İnsanlığın tarihi kadar eski olan korku, insani yaşamın güvencesizliğinin 
altını çizen bir kavramdır. Öyle ki ölümden tanrılara, siyasal güçten yabancılara 
ve hatta bilinmeyen her türlü şeye karşı korku duyulur (Podunavaz, 2002). 
Modern çağda insanı çepeçevre kuşatarak adeta ayrı bir dünya haline gelen 
korku, beraberinde aklı tutsak alan bir duyguya dönüşür. Çünkü o, eskiden 
olduğu gibi belirli bir zaman dilimi, sınırlı bir bölge ve tanımlanabilir olaylarla 
(savaşlar, kıtlıklar ve salgın hastalıklar vb.) ilgili bir fenomen değildir. Bireyi 
ciddi anlamda stres dolu bir klostrofobiye mahkûm eden dünya, bulaşıcı borsa 
krizleri, maskeli terörizm, yaygın bulaşıcı hastalıklar gibi korku kaynaklarıyla 
çok daha sınırlı, doygun ve küçülmüş bir haldedir. Bir anlamda panik hali 
etrafımızı sararken, dünya, korkunun ta kendisi olup çıkmıştır (Virilio, 2012: 
14). İnsan doğasındaki bu en büyük zaaf olan korkuyu kontrol etmek ve 
yönetmek ise, siyasal iktidara, varoluşunu meşrulaştırma ve sürekli kılma gücü 
verir (Çetin, 2012: 77). Egemen lehine sonuç üreten bir siyasete yol açan korku 
halinde, bazı kimlikler ötekiliğe mahkûm edilerek bizliği oluşturan iç gruptan 
dışlanır. Böylece öteki, “bizde var olan tüm gizil korkuların öznesi” 
(Yanıkkaya, 2009: 27) haline gelir. O nedenle biz ve öteki, basitçe iki farklı 
insan topluluğuna işaret etmez, “bütünüyle farklı iki tutum arasındaki, duygusal 
bağlanma ve antipati, güven ve kuşku, güvenlik ve korku, işbirliği ve çekişme 
arasındaki ayrımı temsil eder” (Bauman, 2006: 51). Böylesi bir ayrım sonrasında gerek iç gerekse dış grup kendi içinde homojenleştirilerek, biz ve öteki arasına abartılı bir mesafe ve farklılık konulur. Korkuyu tetikleyecek bir ötekilik söz konusu olmasa bile, bizatihi korkunun kendisi potansiyel bir tehdit nedenidir (Massumi, 2005: 41). Zira aslonan, korkunun yaratacağı tehdit algısıdır. 
Ötekinin, tehdit algısı üzerinden kavranışı bütünüyle kurgusal olduğundan, 
korku tamamıyla gerçeklikten kopuk biçimde icat edilebileceği gibi, gerçeklik 
abartılarak ya da sadece belli bir yönü ön plana çıkartılarak da üretilebilir 
(Zizek, 1996: 68). Ötekiliğe hapsedilen farklı gruplar, bu yönüyle, iktidarın 


toplum katında denetim ve kontrol ilişkisini sağlam bir biçimde kurabilmesi 
için elzemdir. Çünkü öteki; günah keçisi kılınacak, dışlanacak, şeytanlaş tırılacak, insandışılaştırılacak ve türlü kötülükler ile korkunun 
kaynağına yerleştirilecek olan kimliğin taşıyıcısıdır. 

Öteki ile birlikte anılan kötülük genelde mutlaklaştırılıp özcü bir kavrayış la okunduğu için, aktörler de bunun sonucunda mutlak iyi ve kötü kategorilerine hapsedilir. Korkuyu üreten iktidar ise kendini, “mutlak kötülüklere” ve kötülere karşı, “toplumun koruyucusu ve yöneticisi” (Çetin, 2012: 31) olarak betimler. 

Başka bir deyişle egemen, kendi iktidarına süreklilik kazandıracak olan tehlike, korku ve tehditleri ötekine duyulan korku üzerine inşa eder. Böylece mutlak iyi(lik) ve kötü(lük) üzerinden kimliklendirilen gruplar arasında bir karşılaştırma ya gidilerek, iyilikle hemhal kılınan ve bizliği gösteren iç grubun, aşağı konuma yerleştirilen öteki karşısındaki üst(ün)lüğünü iddia etmek mümkün olabilecektir. Haz yaratıcı bir eylem olarak “başkalarını alçaltırken kendimizi yükselt”mek ve mutlaklaştırarak ele almak “değerleri bakımından farklı, iki karşıt türün varlığının doğal ve kaçınılmaz olduğu”nu varsayar. “İyi olan neyse, kötüyle karşılaştırılmak için vardır” (Canetti, 2006: 299-300). Fakat neyin iyi neyin kötü olduğuna egemen karar verir. 

Korku, günümüz toplumsal yapılanmalarında (gettoları, etrafı çevrili 
güvenlikli siteleri, cemaatçi yapıları ile) kendi nefret kültürünü de yaratır. 
Çünkü onun, ırkçılık ve ötekiyi reddetmeyle doğrudan bir ilişkisi bulunur ve her 
zaman ötekini dışlamak/kovmak için bir gerekçe vardır (Virilio, 2012: 58). O 
nedenle egemenin izleyeceği korku siyaseti, iç ve dış düşman korkusu 
dolayımıyla sürekliliği olan bir komplo ve teyakkuz hali yaratır. Toplum, korku 
dolayımıyla neye karşı müteyakkız olması gerektiğini bilir. Çünkü korku, 
kültürel olarak çocukluk çağından itibaren öğrenilir ve korku nesnesi olarak 
kurgulananların da etkisiz kılınması gerektiği düşüncesi içselleştirilir. Korku 
nesnesi olarak tanımlanan kimliklerse, baskıcı-ayrımcı bir iktidar işleyişinin 
alanı haline gelir. Korku kurgusu, siyasal söylemin olağan bir parçası 
kılındıkça, iktidar alanı da o nispette korkunun kaynağına yerleştirilenler 
üzerinden tanımlanır (Aktay, 2011: 10). Fakat iktidar adına “kurucu, koruyucu, 
düzenleyici, motive edici, biçimlendirici ve meşrulaştırıcı bir işlev”e dönüşen 
korku siyaseti, beraberinde siyasetin içinin boşaltılmasına (Çetin, 2012: 74) da 
vesile olur. Çünkü iktidar dolayımıyla kurgulanan korku, bir yandan 
kendilerinden korkulanlara karşı gizem, müphemlik ve kaygı halini artırırken, 
diğer yandan bunu bastırması ve yok etmesi gereken egemenin iktidar gücünü 
baskınlaştırır (Aktay, 2011: 11). Kısacası toplum, korkunun inşasıyla birlikte koruyucu ve kurtarıcılara muhtaç bırakılır. 
Çünkü böylesi bir korku, toplumsal yapıdaki temel çelişkilerin üzerini örten, türlü sorunların çözümlerini erteleyen ya da çok daha büyük sorunlar olduğu yanılgısı üretebilen söylemsel bir araçtır (Kerestecioğlu, 2014: 35). 


Ötekilik hali tam da bu noktada korku ile doğrudan ilişkilidir. Zira öteki, 
bir “haşere” gibidir; “derinlere kök salan korkuları, nefret ve tiksintileri” 
(Bauman, 2003: 68) harekete geçirendir. Bilhassa şeytansılaştırılan ötekinden 
gelebilecek saldırı veya tehdit algısı/kuşkusu, aslında korku ve endişe temelinde 
bizi bir arada tutmak adına son derece işlevseldir. Kurgusal olarak yeniden 
canlandırılan korku, sübjektif içeriği bağlamında bir yaşam biçimine dönüşür 
(Massumi, 2005: 41). Üstelik bu kurgusallıkta gelecek, etkili bir söylem ile 
doğrudan bugüne bağlanır, bugünün içine taşınır (Massumi, 2005: 36). Bugün 
ise ancak geçmiş dolayımıyla anlamlandırılır. Çünkü korkunun yaratacağı 
duygular algıları kuşattığında, o algılar bütünüyle bellekte içselleştirilir. 

Böylece geçmişteki olayları/anıları hatırlatıcı anlatı, kendi öznel kayıtlarının 
açtığı yolda ilerleyerek kendine hedefler tayin eder. Anlatıya yüklenecek 
dalgalı bir duygusal içerik bu nedenle elzemdir (Massumi, 2005: 38-39). 
Kısacası geçmiş ile gelecek arasındaki rabıta, bugünün açık ve ciddi bir tehdit 
altında yaşanıldığına dair kurgu üzerine inşa edilir. Sonuç, korku siyasetinin 
pervasız biçimde uygulanmasıyla, politik açıdan güç istencinin giderek 
somutlaşmasıdır. Aslında siyasal düzen, aktif ve pasif korkuların zaman 
içerisinde insani ve medeni bir hal almasıyla şekillenmiştir. Fakat düzen 
kavramı, egemenin zihninde, meşruiyetin tanımlanmış ve kabul edilmiş ilkeleri 
çerçevesinde bu korkuları koruya gelmiştir. Kaldı ki meşruiyet ilkelerinin 
gerçek doğası da, iktidar ile toplum arasında var olan gizemli ve karşılıklı 
korkuyu def etmek üzerine kuruludur (Podunavaz, 2002). Böylesi bir korkunun 
kurgulanabilmesi için ise tehdit algısının üretimi kaçınılmazdır. Fakat tehdit 
elle tutulur somut bir karşılığa sahip olmak zorunda değildir, hatta bütünüyle 
sanaldır da (Massumi, 2005: 36). Bu, Hobbes.un, devletin doğasının korku 
üzerine kurulu olması gerektiğini içeren argümantasyonu anlamamızı 
kolaylaştıracak bir noktadır. Diğer bir deyişle korku, yanlış ve dehşetli bir 
gerçeklik dayatan kamu gücüne dönüştüğünde devletin varlığını düşünmek 
kaçınılmaz hale gelir (Virilio, 2012: 17). 
Ancak devletin bir tür Korku Hükümranlığı kurabilmesi için de korku boşluğu/uzamı yaratabilmesi gerekir (Massumi, 1993: 18). Eğer devlet, aynı anda bütün insanları tehdit ve korku algısı altında tutamaz ise bir kaos/savaş hali söz konusu olacaktır. Terör ya da geniş tabanlı sosyal hareketleri güvenlik zaafiyeti üzerinden okuyan modern devletin, güvenlikçi bir dil geliştirmesini ve yaşanılan an.ın/mekan.ın son derece güvensiz bir yer olduğu mesajını sürekli olarak yenilemesini bu bağlamda değerlendirmek olasıdır. Bu mesajın yerleşik bir imgeye dönüşmesi nispetinde, korku ve güvensizliğin kalıcı ve kapsayıcı bir koda dönüşeceği; bu koşullarda izlenen korku siyasetinin ise siyasal sorunlara siyasal alan ve siyasal olan dışında çözümler üreteceği beklenebilir. 

Korku siyaseti aynı zamanda, hemen her şeyi müphemliğe tahvil edeceğin den kimin dost kimin düşman olduğu kesin olarak ayırt edilemez. 


Özellikle dost bildiklerimizin bir anda düşman kimliğiyle belirme ihtimali 
rahatsız edici bir toplum psikolojisi yaratır ve siyasal sistemdeki güven 
ilişkisini yaralar. Böylesi bir toplumsal haleti ruhiye, siyasal alanın bütünüyle 
savaş alanı olarak kavranmasını kolaylaştırıcı rol oynayacaktır. Çünkü 
korkunun kaynağı olarak kodlanan öteki/düşman, tüm sistemi tehdit eden bir 
aktör olarak anlamlandırıldığı için, egemen söylem tarafından “kötülenir, 
lanetlenir ve marjinalleştirilir”. Bu çerçevede ötekileştirilenlere isnat edilen ve 
kötülükle özdeşleştirilen kimlik, ötekiyi inşa edenleri “kendilerini, saf olarak 
değerlendirebilecekleri bir konuma” (Goffman, 2014: 189) yerleştirir. Kurgusal 
olarak üretilen yoğun ve yaygın tehdit/tehlike korkusu aynı zamanda iktidarın 
“temel haklar ve özgürlükler konusundaki sınırlama ve kısıtlamalarına 
meşruiyet kazandırmak ve kendi beceriksizlikleri ile doğan kötülükleri ve 
olumsuzlukları mazur göstermek” adına da işlevseldir (Çetin, 2012: 31). 
Böylece korku hali hem güç kullanımını meşrulaştırır, hem de ortaya çıkan 
kaosu daha da büyüterek, korkuyu insanları itaate zorlayan bir tür terbiye 
aracına dönüştürür. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,

***


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder