13 Ocak 2017 Cuma

ORSAM ORTADOĞU SEMİNER PROGRAMI DEĞERLENDİRME BÖLÜM 2




 ORSAM ORTADOĞU  SEMİNER PROGRAMI DEĞERLENDİRME BÖLÜM 2



Küreselleşmenin bir diğer yansıması olan iletişim değeri ve sosyal medya vardır. Bu süreçte sosyal medyanın yönü nasıl oldu? İlk aşamada farkındalık yarattı. Mevcut durumunu yaşıtlarınla kıyaslıyorsun senin beklentilerini belirleyen önemli bir sebep haline geliyor. Bu iletişimdir. Sadece internet değil. Gidiş geliş imkânları da bunu gösteriyor. Türkiye’de bile görülüyor. Mesela; uçakla seyahat ne kadar ucuzladı. İnsanlar kendisi gidemiyor ama Fransa da Avrupa da çalışan akrabaları var. İkincisi; olaylar başlayınca örgütlenme noktasında sosyal medyanın çok önemli çarpan etkisi rolü oynadığını gördük. Çok kısa sürede rejimlerin tepki verebilme kabiliyetinin önüne geçer şekilde göstericiler örgütlenebildi. 

Öte yandan yine sosyal medya bunu anlık şekilde dünyaya taşıdı. Bir ülkeden diğer ülkeye sıçramasında önemli rol oynadı. Pek çok uzmana göre Ortadoğu da yaşan son gelişmelerde sosyal medyanın rolü yüksektir. Yine sosyolojik olgu olarak bu süreçte kimlik siyasetinin, kimlik taleplerinin ön plana çıktığını söyleyebilir. Bunlar ne tür kimlikler olduğu önemli değildir. Etnik kimlik olabilir, mezhep kimliği (Şii – Sünni ayrımı), bazılarında Kürt-Arap’tır ya da bazılarında kadındır cinsiyette bir kimlik unsurudur. Ama kimlik temelinin bu süreçte öne çıktığını görüyoruz. 

Bu birinci faktör siyasi süreçle yakından ilgilidir. Farklı kimlik taleplerini mevcut siyasi sistemler kapsayıcı olmadıkları için bunları yansıtamadıkları ölçüde bu farklı kimliklere mensup pek çok kişi giderek sistemden yalıtılmış, dışlanmış bir şekilde öne çıktı ve yaşadığımız bu süreçte farklı kimlik gruplarının olduğunu bilmekteyiz. Mısır’da 2011 yılı başında Tahrir meydanına baktığımız zaman seküler, liberal, Hıristiyan, Müslüman insanlar görüyoruz. Ama Müslüman Kardeşler başlangıçta o kadar fazla yoktu. Müslüman kardeşler oyuna sonradan dâhil oldu. Yine Suriye’deki Tunus’daki gösterilere baktığımız zaman çok fazla farklı kesimlerden insanın sokağa döküldüğünü görüyoruz. Bu gösterileri bu 
sokak hareketlerini başarılı kılan temel sebeplerden birisiydi. Aynı anda birden fazla kesime dayanmaktaydı. Sadece bir kesime dayansaydı bu kadar çabuk sonuç alamazdı diyen pek çok uzman vardır. İşte bölgede yaşanmakta olan bölgedeki değişim dönüşüm sürecini anlamak için yapılması gereken şey; arka plandaki sosyal, ekonomik, siyasi, teknolojik pek çok sebebi bir arada incelemektir. 

Arap baharını veya bölgesel dönüşümü tetikleyen birisi yok mu? Bir senaryo yazıldı o mu oynanıyor? Ya da kendiliğinden ortaya çıkan bir gelişmeme mi? Türkiye’de de çok tartışılan bir konu. Bir senaryo yazıldı ve o senaryo oynanıyor denilmekte. Bana göre doğal bir süreç. Herkes bunu anladığı kadar politika geliştirip yönlendirmeye çalışmaktadır. Bu Türkiye, Amerika, İsrail için de geçerlidir. Yaptığımız bir görüşmede Amerikalılar arkasında siz mi varsınız? diye soruyor Türkler Amerikalılara siz mi varsınız? diyor. İsrailliler Amerikalılara soruyor. Amerikalılar da Mısır ve Suriye’nin arkasında siz mi varsınız? diyorlar. Kimse bilmiyor. Bu doğal bir gelişme. Ama bunu anlamak anlamlandırmak 
açıklamak ve ona göre yönlendirmek gerekmektedir. Örneğin Amerika Mısır’ın İsrail açısından patlamasını istemezdi. Zaten patlayan Mısır’ı yönetemedikleri için geçtiğimiz yaz darbeye giden süreçte sessiz kalarak darbeyi örtülü bir şekilde desteklemişlerdir. Çünkü daha öngörülebilir bir Mısır vardır. Geçiş dönemi denildiği zaman; öngörülme oranları düşük dönemler olduğu için risk fazladır. 

Bölgede çok boyutlu bir değişim, dönüşüm süreci vardır. Ve bunun yakın kısa vadede patlaması var. Ama gelişmelere bakıldığı zaman bunun iki tane farklı fazlın evresinin olduğunu görüyoruz. İlk dönem özellikle Arap baharı tabirinin yerleşmesinin sebebi de budur. Gelişmelere daha pozitif yaklaşan okumanın hâkimiyetini görmekteyiz. Yani; 2010 yılının sonu 2011 başı 2012 yılına kadar genelde bu bölgesel dönüşüme içerden ve dışarıdan yüklenen anlam pozitiftir. Zaten bahar tabirinin kullanılması da uluslararası literatürde; daha iyiye doğru, bahara doğru gidişi ile ilişkilendirilerek ifade edilen bir tabirdir. Genel de bu sosyal bilimler, Ortadoğu çalışmaları ve literatür açısından bakıldığı zaman; sosyolojide, siyaset biliminde, uluslararası ilişkilerde Ortadoğu da Arap istisnai denilen bir kavram vardır. Bu kavram; bu coğrafyaya demokrasi uğramaz. 
Demokrasi, Ortadoğu ve İslam toplumları için bir numara boldur. Bir şekilde Ortadoğu ve Arap toplumları kendi genetik ve kültürel kodları açısından otoriter bir liderle yönetilmeyi hak ediyor veya bunu istedikleri için bunlar demokrasi gibi bir talep ile öne çıkmadılar ve çıkmazlar gibi hakim okuma vardı. Ona da Arap istisnailiği ya da Ortadoğu istisnailiği denilmektedir. İşte bu 2011 başından itibaren yaşanan gelişme literatürde ilk olarak bu hakim okumayı kırdı. Yani; halklarının bu kadar geniş kitlelerle sokağa dökülmesi, geniş kitlelerle ortaya çıkması Arap istisnailiği veya Ortadoğu istisnailiği tezini kıran önemli bir gelişmedir. 

Zaten bu Arap baharı tabirini kullanan da ondan esinlendi. Amerika kökenli Martin kullandı. O pozitif okumayı yansıtması bakımından önemliydi. 

Biz biliyoruz ki özellikle 2012 yılından sonra işlerin bir anlamda sarpa sardığını engellerin zorlukların öne çıktığını görmekteyiz. O açıdan da bazen popüler tartışmalarda Arap baharı güze, kış a dönüştü şeklinde tartışmanın arka planında yatan bu. İşte bu yeni dönemde ikinci faz a baktığımız zaman gördüğümüz şey; bir anda Suriye de bir şekilde devrimin yaşanmamış olması. O dalganın bir şekilde durdurulmuş olması. 

Devamında Libya’da değişim dönüşüm yaşandı ama ülke istikrara kavuşmadı. Sürekli darbe yapmaya çalışan biri var. Yemen’de sürekli bir çatışma var. Bir tek Tunus’u başarılı örnek olarak gösteriyorlar. Kendi başlarına anayasalarını yaptılar. Halen demokratik sistem işliyor. Ama Mısır’da da geçtiğimiz yaz yaşanan darbe sonucu demokrasiden geri savaş var. İşte bu gelişmelerin hepsine bakıldığı zaman Ortadoğu’da demokrasi karşıtı blok bir şekilde frenledi. Bu anlamda bazıları literatürde karşı devrimci, dalga geliyor şeklinde bir açıklama getiriyor. Bütün bunlara bakarak yeniden Ortadoğu’da demokrasi yerleşmeyebilir tezine geri dönenler de var. Asıl ikinci fazı 2012-2013 sonrası Ortadoğu’daki dönüşümün giderek bir güvenlik sorunsalı haline geldiğini görüyoruz. Ve gerçekten de Arap baharının yeni döneminde giderek bölgesel güvenlik ortamının bu gelişmeden, dönüşümden etkilendiğini görmekteyiz. Güvenlik dediğimiz zaman uluslararası ilişkiler de en temel kavramlardan 
bir tanesidir. Devletlerin amaçlarından birisi de ulusal güvenliği dolayısıyla da vatandaşın güvenliğini sağlamaktır. Zaten devlet dediğimiz aygıtın ortaya çıkma nedenlerine baktığımız zaman; bazı teoriler bireyler doğal halinde yaşarken güvenliklerini sağlamak için devlet denen bir aygıtı oluşturup ona yetki vermişler dir demektedir. Bunu söylememin nedeni; güvenlik hayati ve temel bir ihtiyaçtır. Gerçek anlamda devlete benzer bir yapı uluslararası bir sistemde yok. Biz uluslararası sistemde güvenlik sorununu bazen uluslararası örgütler kurarak bazen ikili anlaşmalar yaparak çözüyoruz. Uluslararası ilişkilerde farklı teoriler bize devletlerin farklı araçlar kullandığını söylemektedir. Realistler; kendi 
bireyinin kuvvetine güvenmiyor. Kendi başının çaresine bakmasını söylüyor. Liberaller; tek başına hareket etmek zorunda değilsin, diğerleri ile iş birliği yapabilirsin demektedir. 

Dünya geneline baktığımız zaman bizim bölgesel düzen diye adlandırdığımız bir kavram vardır. İyi kötü bir düzen vardır. Bu devletin içindeki kadar kurallara dayalı bir düzen olmasa da insanların yaşadığı yerde bir düzen vardır. Evde, mahallede, aile fertleri arasındaki ilişkilerde bir düzen vardır. Bizim uluslararası ilişkilerde kullandığımız bölgesel düzen diye bir kavram vardır. Uluslararası düzenin daha küçük bir versiyonudur. Biz Ortadoğu dediğimiz coğrafyayı, verimli bir bölge olarak kabul edersek o Ortadoğu bölgesinin de oturmuş bir düzeni vardı. En son Arap baharı bölgesel dönüşümü giderek var olan mevcut düzeni zorladığını ve bu mevcut düzeni yıkmaya doğru ilerlediğini görmekteyiz. Arap baharı bölgesel dönüşüm süreci giderek Ortadoğu’da yerleşik olan düzeni sarsma gibi bir noktaya geldi argümanlarını sıkça duymaktayız. Ortadoğu 
da bölgesel düzen diye kastettiğimiz şey; düzenin riskle karşı karşıya kalması ve yıkılma riskinin ortaya çıkması. Bu; en başta Türkiye gibi ülkeler için güvenlik riski anlamına gelmektedir. O sistem ve düzende yer alanlar için giderek güvenlik risklerinin ve sorunlarının artarak devam ettiği anlamına geliyor. Ortadoğu’nun bölgesel düzeni nedir yani Ortadoğu’da oyunun kurallar nedir? Kim güçlü kim zayıf kim fazla pay alıyor kiminle dost olabilirsin kiminle dost olmasın? Soruları önemlidir. Ortadoğu düzeninde bölgesel düzen dediğimiz zaman 2009/2010 yılında olsaydık oyunun kuralları neydi? Ortadoğu’da kurallar öncelikle sınırlardır. Kimin sınırı nerde başlar, kimin sınırı nerde biter? Oyunun kurallarında en önemli şey sınırlardır. Bugün bizim karşımızda olan haritaya baktığımız zaman gördüğümüz yapay sınırlar ortaya çıkmıştır. İşte biz bu 
düzene; Sykes-Picot düzeni diyoruz. Yani; mahallenin sınırlarını çizen dış aktörler o günün koşullarında kendi emperyal, sömürgeci hedeflerini, 
kaynak paylaşımını, doğal kaynakları dikkate alarak bu sınırları çiziyorlar. Sonrasında bir dönem bu sömürgecilik devam etmektedir. 

Ama 2. Dünya savaşından sonra sömürgeciliğin tasfiyesi vardır. Ortadoğu’da da bu ülkeler bağımsızlıklarını kazanıyorlar. Ama sosyal realite açısından bakıldığı zaman bu ülkeler sorundan kurtulamıyor ve günümüze kadar devam etmekte. Ama cetvelle çizilmiş sınırlar bugüne kadar geçerliliğini sürdürüyor. Bu düzenin oyun kurucuları denildiği zaman dış aktörler karşımıza çıkmaktadır. Dış aktörler; sistemi kurmuş ve uzun süre sürdürmüşlerdir. 

Bunlar İngiltere ve Fransa’dır. Ama 2. Dünya savaşından sonra uluslararası ilişkilerdeki yeni realite olan Amerika gerçekliği vardır. Amerika’ya karşı Sovyetler Birliği vardır. Amerika- Sovyetler Birliği işbirliği işin içine girince İngiltere ve Fransa ikinci planda kalmış oluyorlar. İngiltere kendi sömürge sorumluluklarını Amerika’ya devrediyor ve soğuk savaş dönemince baktığımız zaman Sovyetler Birliği kısmen çalışsa da asıl belirleyici olan güç Amerika’dır. Soğuk savaş dönemi sonrası bu büyük ölçüde devam etmektir. Orda özellikle 1979 yılında yaşanan İran’daki devrim sonrası 1980’li yıllara girdiğimi zaman artık Amerika Ortadoğu’ya kaçınılmaz olarak girmeye başlamıştır. Ortadoğu’ya 
girmeden önce bölgeyi uzaktan kontrol ediyor. Ama İran-İslam Devrimi daha sonra Körfez Savaşı sonrasında Amerika Ortadoğu’ya giriyor. Devamında yaşanan İsrail meselesi. 1970’lerin sonlarındaki Camp David anlaşması akla geliyor. Bu da önemli bir belgedir. Hatta Ortadoğu da Sykes-Picot ve beraberinde Camp David düzeninin varlığını iddia etsek yanlış olmaz. 

2009 -2010 yılına kadar baktığımız zaman Ortadoğu da böyle bir sistem vardır. Yani; bölgede yaşanan çatışmalar sonucu Amerika olayları bastırmaktadır. Bölgede dışarıdan polislik görevini üstleniyor. Bunu yaparken İsrail’i özellikle koruyup kolluyor. Bölgedeki petrol ve doğal gazın dünyaya pazarlanması için Amerika müdahil oluyor. Amerika’nın iktidar olan rejimleri destekleyen bir sistemi var. 2010/2011 yılı sonrası gelişmelere baktığımız zaman giderek bu düzenin temel unsurlarının sorgulandığını ve bu düzenin çatırdadığını görüyoruz. İşte bu açıdan da Ortadoğu’da özellikle Arap baharının yaşattığı süreç rejimlerin değişmesidir. Amerika daha önce Mısır’daki yönetimle çalışıyordu. Yerine 
Müslüman Kardeşler geldi. Amerika ve İsrail için kolay bir iş değildir. Düzenin parametreleri yeniden tanımlanıyor. Şimdi ona karşı bir karşı hamle yapıldı. Ne olacağı halen belli değil. Mısır, Libya halen kaynıyor. Suriye ve Irak’da kaynıyor. Bugünkü geldiğimiz noktada baktığımız zaman bölge kaynıyor. 


Bölgesele değişim dönüşümün temel parametreleri nelerdir? Birinci meydan okuma bölgedeki Sykes-Picot düzeni diye adlandırdığımız o düzenin unsuru olan sınırların sorgulandığını görmekteyiz. Bölgede sınırlar giderek sorgulanmaktadır. Hatta bazılarına göre modası geçtiği için yeni sınırlar gündeme gelebilir yâ da mevcut devletlerin parçalanma riski giderek daha fazla öne çıkıyor. Uluslararası alanda farklı normlar karşımıza çıkmaktadır. Uluslararası hukukun temel ilkelerinden birisi devletlerin toprak bütünlüğü ilkesidir. Bu ilkenin karşısında ki ilke ise; self-determinasyon ilkesidir. Yani halkların kendi geleceklerini tayin etme hakkı. Giderek bunun sınırların değişmezliği ilkesi önüne geçeceği 
algısı bir okuma yerleşmeye başlıyor. Bu bölgede herkesi etkileyen bir durumdur. Herkes bu durumdan farklı düzeylerde etkilenebilmektedir. 

Her örnekte sınırların değişmesi anlamına gelmeyebilir ama halkların kendi kaderini tayin etme hakkı bazen mevcut sınırlar içerisindeki idari yapıların yeniden tanımlanması şeklinde de olabilmektedir. Yani; federal bir forma geçebilir ya da bölgelere daha fazla yetki verilmesi şeklinde olabilir. Kendi kaderini tayin etme hakkı demek; illaki kendi devleti olacak anlamına gelmemektedir. Bölgesel özerklik de bunun yollarından bir tanesi olabilir. Bakıldığı zaman Suriye’nin parçalanması konusu. Son birkaç ay içerisinde Irak örneği de var. Kuzey Afrika ya baktığımız zaman Libya’nın parçalanması senaryolarını görmekteyiz. Bu gayet reel bir durumu ifade ediyor. Çünkü farklı bölgeler kendi başlarına hareket etme talebi ile öne çıkıyorlar. Ya da ülkelerin içerisindeki alternatif senaryolar bu senaryolara Türkiye de dâhildir. Bunlar ne olabilir? Farklı unsurlar farklı düzeyde özerklik talebi ile karşımıza çıkıyor. Yeni realite budur. Irak da federal bir yapı vardır. Şiiler Sünniler Kürtler bir arada 
olsunlar diye bir federal yapı kurdurlar. Bu yapılar gevşek yapılardı. Ama bu gevşek yapı bile şu anki geldiğimiz noktada Irak’ı bir arada tutamayacak diye bir yorum söz konusudur. Acaba bir konfederal bir Irak yaparak biraz daha mı genişletsek ya da tamamen mi koparsak hep açık uçlu sorular olarak karşımıza çıkmaktadırlar. İlk ana trend budur. Sınırlar sorgulanmaktadır. İkincisi; ulusal otoriteler giderek zayıflayıp, aşınıyor. Egemenlik dediğimiz kavram bu süreçte anlamını yitirmektedir. Bir devlet egemendir denince; o devletin sınırları içerisinde nihai otorite olmasıdır. Yani; kuvvet kullanma tekeli ve sınırları içerisinde son sözü söyleyebilme yetkisine ve kuvvetine, iktidarına sahip olmasını anlıyoruz. Genelde egemen dediğimiz mekanizma ülkenin başkentinde oturur ülkenin geri kalanını yönetir. Ortadoğu’da gördüğümüz ise; başkentte 
oturan ülkenin tamamını kontrol edemiyor. Şam’ daki yönetim Suri-ye’nin tamamını yönetemiyor. Keza Libya, Mısır, Sina Yarımadasında görüyoruz ki; başkentin otoritesinin ve fiili anlamda kontrolünün aşındığını görmekteyiz. Bu önemli bir süreçtir. Bu durumlara paralel üçüncü olarak gördüğümüz şey; ulus altı ya da devlet altı aktörlerin ve kimliklerin öne çıkmasıdır. Genelde Ulus-devlet dediğimiz zaman; o devletin vatandaşlarının tamamını kapsayan bir kimlik olduğunu varsayıyoruz. 

Örneğin; bir Iraklı kimliği, bir İranlı kimliği, Suriyeli, Libyalı kimliği. Ama bu süreç de görüyoruz ki artık bir Irak’lı bir Suriye’li kimliğinden ziyade Kürt, Şii, Sünni ya da bir aşirete aitseniz o kimlikler öne çıkıyor. Ve artık sizin devletiniz koruyup temsil etmiyor artık devlet altı gruplar koruyor yâ da temsil ediyor. Bu Ortadoğu’da girdiğimiz yeni dönemin en fazla öne çıkan unsurlarından bir tanesidir. Uluslararası ilişkilerde küreselleşmeden bahsediyoruz. 

Küreselleşmeden kastımız; devletlerin otoritesinin giderek aşınması sonucu yeni aktörlerin ortaya çıkmasıdır. Küreselleşmenin Ortadoğu’da dibine vurmuş olduğunu görüyoruz. Devletler giderek; anlamını kaybetmektedir. Suriye devleti dediğimi zaman sınırlarını kontrol edebiliyor mu? Sınır kapılarının her biri kontrolsuz durumda. Libya’ya gittiğiniz zaman aynı şeylerle karşılaşıyorsunuz. Libya’nın güneyine indiğiniz zaman farklı komşulara ve sınırlarına baktığınız 
zaman sıkıntıyı görmektesiniz. Orda Libya devletinin kontrolü yok. 

Oradaki yerel devletin hareketlerini kontrol eden bir devlet yoktur. Yâ da Libya içerisinde farklı bölgeler aynı şekildedir. Bugün Irak’ta gelinen nokta budur. Bütün bunları bir araya getirdiğiniz zaman Ortadoğu’da ciddi bir güvenlik açığı vardır. Güvenlik riski ve tehdidi bulunmaktadır. 

Ve genelde uluslararası ilişkilerde güvenlik sorunu olduğu zaman sorunu çözecek bir mekanizma üretiriz. Yani; bir devlette güvenlik tehdidi varsa realistlere göre; maliyeti neyse öder ve çözer. Asker gönderilir, ölürsün, öldürülürsün, para harcarsın, silah kullanırsın çözersin. Ama liberaller; işbirliği yapılıp, çatışma çözümü teknikleri uygulayabilir diyor. Çatışma çözümleri; uluslararası örgütler de olabilir. Ortadoğu’da yeni girdiğimiz evrede sorunu daha da derinleştiren olgulardan birisi Ortadoğu da bu türden meydana gelen krizleri çözecek ve bunları yönetecek bunlarla ilgili politika üretecek yerel mekanizmaların olmamasıdır. 

Şimdiye kadar Türkiye’de mezhepler bu kadar önemli değildi yavaş yavaş insanlara bunu empoze ederek Türkiye’de de bir rejim değişikliği mi var? Hepimiz Ortadoğu’da aynı kazanda kaynıyoruz. Bunu hiç kimsenin tek başına kontrol edip yönlendirmesi kolay değildir. Herkes elinden geldiğince bunun etkilerini kontrol etmeye çalışıyor. Kontrol eden tek parça yola devam ederken edemeyen farklı formüller ile yola 
devam etmektedir. 

Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin geldiği anlam; riskler yüksek. Bunlarıçözmek için devletler ne yapar?  Kendileri gider herkesin kafasını vurur yâda birlikte hareket eder. Ortadoğu’da tek başta bu sorunu çözecek bir ülke yoktur. Birlikte çözmek için Ortadoğu’daki aktörleri bir araya getiren bir mekanizma da yok. Ortadoğu’da bu tür sorunlar ortaya çıktığı zaman geleneksel olarak ABD vardır. Eski düzende mesela Saddam etrafta yayılmaya çalışırken Amerika engelledi. Şu anki konjüktürde Ortadoğu’daki güvenlik riskleri kaosunu yönetmek için ABD’nin pek istekli olmadığını görüyoruz. ABD dış politikası açısından bakıldığı zaman yaşanan bir tartışma var. Transatlantik diye bir kavram var. Büyük gemiler yavaş yavaş manevra yapıyorlar. Amerika ve Asya’ya kayıyor. Stratejisini Çin ve Asya’ya doğru kaydırıyor. Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya eskisi kadar önem vermek istemediğini açıklıyor. Buradaki üslerini kaynaklarını Asya’ya ve Çin’e doğru kaydırmak istiyor. Buna paralel olarak takip ettiği ikinci strateji ise; bölgesel güç olarak adlandırılan; o bölgedeki ya da o bölgelerdeki yerel aktörlerle işbirliği yapmak. Yani biz arka planda duralım o bölgelerdeki yerel aktörler bölgesel güçlerle işbirliği yapsın. Bu duruma teknik tabirle; off-shore deniyor. Ya da 
arkada durarak sorunları yönetmek deniyor. Bunun için; yerel aktörleri destekleyerek sorunları kendilerinin çözmesini istiyorlar. Amerika kısaca bu çizgide. Ortadoğu’daki karmaşayı gidermek için elini taşınaltına sokmak istemiyor. Aynı şekilde durumun benzerini Gürcistan’da gördük. Şimdi ise; Ukrayna’da görüyoruz. Genelde söylenen tabir eski dünya Amerika’yı bırakmıyor. Çin yükselen güç olduğu için Amerika oraya yöneliyor. Suriye’ ye girmek istemiyordu ama şimdi başına bir de Irak çıktı. Bizi ilgilendiren kısma gelince de; bölgede ciddi anlamda bir sıkıntı mevcut durumda. Bölgesel dönüşümün yarattığı bir güvenlik boşluğu bulunmaktadır. Bunu yönetecek bölgede bir aktör yok. Bölgede bölgesel aktörler arasında ciddi anlamda bir çıkar çatışması var. Özellikle Suudi Arabistan ve İran’ın birbirlerine karşı yaptıkları önemli. Bu süreçte görüyoruz ki devlet altı kimlikler giderek öne çıkıyor. Devlet altı kimlikler; etnik kimlik olabilir, Kürt ya da Arap olabilir, Türkmen olabilir ya 
da Şii Sünni ya da Ortadoğu’daki azınlıklar olabilir. Bunlar daha fazla öne çıkmaktadır. Bu durum bize Ortadoğu’daki düzenin ve sınırların yapaylığını hatırlatıyor. Irak devleti kurulurken birden farklı grup yâ da o günün şartlarıyla getirilerek tek bir devletin altına konmuştur. Ama bu devletin tek bir sosyal realitesi var mıdır diye sorulmamıştır. Aynı şekilde Suriye ve Libya’yı da görmekteyiz. Bugün geldiğimiz noktada o bölgesel düzenin aşındığını söyleyerek kastettiğimiz şey budur. Bölgesel dönüşümün kurulmuşluğundaki yapaylık o haritacılık, mühendisçilik sosyal realite ile örtüşmemektedir. Farklı talepler vardır. Bu talepleri yöneten mevcut sınırlar ile yola devam edilmektedir. Her ülke için geçerlidir. Bu dönüşümün yarattığı ciddi riskler de vardır. 

Son mesele yine bu demokrasi meselesidir. En başta çıkış noktasına gelerek bölgedeki Arap başlangıcının başı demiştik. Bölgesel dönüşümün ilk başlangıcı daha pozitif bir dönemdi. İkinci fazla beraber bu güvenlik risklerinin olduğu negatif bir döneme girmiştir. Ama her halükarda süreci başlatan siyasi, ekonomik, sosyal sebepler halen ortadadır. Yani Arap baharının başında Tunuslular ve Mısırlılar neden sokağa gittiyse ve hatta Suriyeliler neden sokağa gittiyse halen bu sorunlar mevcuttur. Hatta bir adım geri gittik. Suriye’deki yaşananlara bakıldığı zaman; Libya’da geldiğimiz noktaya baktığımız zaman her ne kadar güvenlik boşluğu olarak baksak da ekonomik, siyasi, sosyal ihtiyaçlar bölgede halen mevcuttur. Bölgede bu dönüşümün yaşanması için gerekli konular nelerdir? Bu başlı başına bir konudur. Ama bizi karamsarlığa iten önemli 
sebepler vardır. Bunlar hep iç içe geçmiş durumlardır. Yani ekonomik sorunları çözmek için öncelikle siyasi sorunlar çözülmelidir. Yani ekonomik istikrar olmadan siyasi çözüm; siyasi istikrar olmadan ekonomik çözüm zor görünmektedir. Mısır örneğinden gidersek; Mısırda bugünkü koşullarda hangi iktidar, hangi parti, hangi form demokrasi ya da diktatörlük kim başa gelirse gelsin Mısır’ın ekonomik sorunlarını kısa vadede çözmesi imkansızdır. 

Ekonomik sorunlar devam ettikçe; ülkede ucuz ekmeğin peşinde koşan vatandaşı varken; ekmek fiyatını bir kuruş arttırdığın zaman vatandaş 
sokağa dökülüyorsa yani oradaki yönetimin sorunları devam edecektir. İktisadi sorun oradadır ve siyasi krizden dolayı giderek derinleşmiştir. 

Turizm azaldı, yatırımcılar kaçtı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde bir çıkış yoktur. Siyasi anlamda bir çıkış için ekonomik çıkış gerekli; ekonomik 
çıkış için, yatırım için, turist gelmesi için, kredi alması için siyasi istikrar gereklidir. Bir darbe oldu. Belki iki sene sonra bir halk ayaklanması 
daha olacaktır. Bu ortamda siz uluslararası toplumdan sermayenizi Mısır’a yatırmazsınız. Siyasi istikrarsızlık ekonomik alanda kalkınmayı da, krediyi de geriye itiyor. Maalesef bu durumlar benim kanaatimce bölgede karamsarlığı arttırmaktadır. Ekonomik sosyal siyasi sorunlar iç içe geçmiş durumdadır. Düzlüğe gelebileceğimiz bir alan yok. Güvenlik ve istikrarsızlık ve risk sorunu da eklenince bölgede maalesef istikrarsızlık ve karamsarlık yüksek. Bunun çıkışının nasıl olacağını söylemek zordur. 

Tunus tek başına Arap baharının yükünü taşımaktadır. İstisnai bir örnektir. Diğer örneklerdeki benzer bölünmüşlükleri yok etnik unsurlar vs yok. Vatandaş profili diğerlerine kıyasla daha bütündür. Tunus’un başarılı olması beraberinde diğer örneklerin de başarılı olmasını getirmeyebilir. 

Türkiye’nin bu süreçteki politikası ise; bu dönüşüm sürecini sahiplenip destekleyici bir politika izledi. Şöyle ki; Arap baharı patlamadan öncede 
2003 yılı ve daha öncesinde de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yazdıklarına bakacak olursanız da ya da o zaman ki Dışişleri bakanı Abdullah Gül’ün yaptığı konuşmalara bakılacak olunursa; genel anlamda ve İslam dünyasında bu yakın coğrafyada bir değişim dönüşüm ihtiyacı olduğunu ve bu değişim dönüşüm ihtiyacının ötelenmemesi gerektiğini ve ötelenirse çok daha riskli çok daha sıkıntılı olacağını söylediğini biliyoruz. Yani Türkiye’nin kendi içerisinde değişim dönüşüm vizyonu vardır. İslam dünyasında da böyle bir revizyona ihtiyacı olduğundan bahsetmekteydi. Bunun tedrici bir şekilde olmasını istemekteydi. Aniden devrim yoluyla değil sürece yayılarak daha kontrollü bir şekilde reformlarla olması gerektiğini savunuyordu. Bu süreçte dış müdahale olmamasını yani ülkelerin kendi dinamiklikleriyle hareket etmesini savunuyor du. Bir diğer düşüncesi; bunun sivil, etnik, mezhep soruna dönüşmemesini savunuyordu. Bu süreçler başlayınca Tunus da hızlı gelişti. Bu noktada Türkiye’nin öne çıktığını söyleyemeyiz. Ama özellikle Mısır’da öne çıkmıştır. 

Mübarek karşıtı gösteriler Tahrir meydanında devam ederken Başbakan Erdoğan o zaman yaptığı konuşmasında Mübarek’e “görevi terk et” demişti. Bu durum İslam dünyasın’da da ciddi anlamda ses getirmiştir. Mübarek’in gitmesi de bu anlamda Türkiye açısından Arap baharının yarattığı pozitif güven inşası gibi bir fonksiyon gördü. O açıdan Suriye’deki, Libya’daki gelişmelere bakıldığı zaman 
Türkiye başta bir tereddüt yaşadı, doğrudan öne çıkmadı ama daha sonra muhalefetin desteğine yönelmiştir. Bu iki örnekte gördüğümüz; daha 
önceden Libya’da, Suriye’de Türkiye’nin belli öncelikleri ve kurduğu ilişkiler vardı. Bu ilişkileri ilk önce koparmak istemese de daha sonra kopararak muhalefet safında ve ona desteği ile hareket etti. Türkiye’nin buradaki politikası genelde; Arap dünyasında Ortadoğu dünyasında, İslam dünyasında siyasi bir dönüşüm ihtiyacı var. Ekonomik ve sosyal dönüşüm de aynı şekilde. Bu yaşananlar bizim uzun yıllardır ötelediğimiz dönüşüm için, geri klamışlık sorununun çözümü için acaba bir fırsat olur mu? Onun için bir fırsat görüp bunu destekleme yoluna gitti. Bunu sadece Mısır’da Mübarek’e git diyerek değil, TİKA(Türk İş Birliği Kalkınma Ajansı) aracılığıyla da yardım etmektedir. Türkiye dünyaya kalkınma yardımı yapmaktadır. TİKA yılda iki üç milyar dolar yardım yapmaktadır. Su kuyusu açılıyor, hastane v.b yapılıyor. Sadece bunlarla 
yetinmeyip ayrıca; orada ki bürokratları ülkemize çağırıp eğitim veriyoruz. Türkiye bu sürecin sancılarını azaltacak şekilde bu dönüşüme pozitif katkıda bulunmak için o ülkelere dönük böyle programlar geliştirdi. Ama sorun Türkiye’nin çapını aşan bir sorundur. Türkiye pozitif evrilebilmesi için elinden geleni yapıyor. Ama yapması tek başına zordur. Bu ikinci dönemde ,güvenlik sorunları ön plana çıktığı dönemde, bilindiği üzere Irak ve Suriye’deki dönüşüme yardım etmek değil doğrudan Türkiye nin kendi güvenliğine olacak riskleri bertaraf etme gibi bir sorumluluk da Türkiye’nin önüne çıktı. Son dönem Irak’ta yaşananlar bu durumu net bir şekilde gözler önüne sermiştir. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik belirli bir vizyonu vardır. 80’li yıllardan başlayıp başlayıp 2000’li yıllarda daha da hızlanan süreçte ekonomik olarak, siyasi olarak ilişkileri de artırmaya çalışmaktadır. Bölgede kriz yaşandıkça Türkiye’nin Ortadoğu’ya doğru açılması stratejisi de bundan etkilenmektedir. Türkiye halen kendi açısından bu dönüşümü pozitif olarak desteklemektedir. Elindeki imkânlar ile mesela Mısır’a beş altı milyon usd yardım yapılmıştır. Türkiye açısından 
önde olan mesele Irak ve Suriye meselesidir. Bu da güvenlik riskini öne koyduğu içindir. 

Türkiye muhalefete askeri ve siyasi alanda da yardım ediyor. Son yıllarda da Türkmenlere yardım etmektedir. Medyada ki olay budur. Suriye’de 
sahada onlarca farklı grup var. Dışarıdan bir yardım yapıldığı zaman genelde gündeme gelen IŞİD ve diğer cephelere yardım yapmış gibi yanlış lanse etmek gibi bir durum söz konusu. Suriye’deki diğer meselede; yabancı savaşçılar meselesidir. Örneğin; Fransa’dan çıkıyorsunuz Türkiye’ye tatil için gelip oradan Suriye’ye geçiyorsunuz. Orada savaşıyorsunuz. 

Geri gidiyorsunuz oraya tehdit oluyorsunuz ya da kalıp savaşmaya devam ediyorsunuz. Asıl kafa karışıklığı yabancı savaşçılar konusunda. Bu mesele uluslararası alanda da çok sık gündeme gelen bir meseledir. Bu yabancı savaşçılar meselesi kompleks bir meseledir. 

Sorun bu kişi Suriye’den Türkiye’ye geçerken başlamıyor. Fransa’dan yola çıkıyor ve Suriye’ye gitmeyi kafasına koyuyor. Fransa’da sınırdan sorunsuz geçip; Türkiye’ye sorunsuz giriyor ve Suriye sınırından geçip aşağıya iniyor. Bu bir zincirdir. Bunun ile mücadele etmenin yolu zincirin her halkasında iş birliği olmasıdır. Bununla ilgili olarak Avrupalılar da uyanamadı, İngiltere’den gidenler var. İlk etap da batılı istihbarat örgütleri kişinin radikal olduğunu biliyor. 

Suriye’ye o amaçla gittiğini biliyor. Türkiye’ye girerken Türk istihbaratına bunu söylemiyor. Oraya giriyor; geri geliyor ondan sonra Türkiye üzerinden geçtiği için sanki Türkiye’nin üretmiş olduğu sorun gibi gözüküyor. Asıl en büyük sıkıntı 
2012’de sonra ilk başta çok fazlaydı Avrupa’dan gelenler. Bu konuda Avrupalı ve Türk istihbarat Avrupa Birliği içerisinde işbirliğine başladılar. 

Adam ülkeden çıktı. Onu sınırda durdur diyor. Ya da Fransızlar artık ceza getirdi. Mesela; Fransa’dan çıktın Suriye’ye gittin oradan geri geldin bir ceza var. Bir de sahada olanlar var. Sahada çok farklı gruplar var. Ve bu grupların arasında geçirgenlikler var. Mesela Fransa’dan Suriye’ye savaşmaya gidiyorsun. Önce A grubuna gidiyorsun sonra Z grubuna gidiyorsun. Bunlar neden oluyor? Bazen senin komutanın para aldı saf değiştirdi. Bazen sen gittin buradaki adamları yeterince Müslüman görmedin diğer gruba geçtin. Sen gittin adamlar kafa kesiyor dedin diğer gruba gittin. Çeşitli bir çok örnek vardır. Sahada çok geçirgenlik var Kim hangi grupta bilinmiyor. Asıl sorunlardan birisi sahada çalışan grupların parası, silahı bitiyor. Önceden başka grup da çalışırken şimdi başka grup da çalışıyor. O açıdan Türkiye den geçiş yapmış biri IŞİD e katılmış olabilir mi? Muhtemel. Türkiye den geçmiş olan bir silah IŞİD’e gitmiş olabilir. Örneğin; Amerikan ordusunun kullandığı bir bıçakla adam kestiler. Sahadaki durum maalesef geçirgen. Oradan yola çıkarak olaya bakacak olursak; geçen Taraf Gazetesi’nin yaptığı bir habere göre; 3000 kişi Türkiye den IŞİD’egitti diye. Bu şekilde Türkiye’den giden her şeyi IŞİD e gidiyor gibi gösterildiği zaman ciddi anlamda kafa karıştırmaktadır. 

Dikkatli olunması gereken bir konudur. Sürekli işlenmesinin nedeni ise; Suriye’deki Kürtler Esad’ın yaptığı şekilde uluslararası alanda IŞİD 
fundamentel Kürtleri bastırıyor şeklindeki argümanın enstrümantal değerini keşfettikleri için Türkiye’ye olan siyasi sorunlarında da sürekli kullanıyorlar. Yani IŞİD in Türkiye tarafından desteklendiği tezini onlarda uluslararası alandan da desteklemektedirler. 

Bu anlamda da dikkatli olunmasında fayda vardır. 

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder