Doç. Dr. İsmet Parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doç. Dr. İsmet Parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2017 Pazartesi

YEREL SEÇİMLER ULUSAL DÜŞMANLAR BÖLÜM 4



 YEREL SEÇİMLER ULUSAL DÜŞMANLAR
 BÖLÜM 4


4. Müphem Kimliği Üzerinden Düşmanın Güçlü ve 
Yaygın Olduğu İddiası 

AKP.nin seçim kampanyasının önemli bir ayağını, devlet ve milletin büyük ve şeytani bir komplo tarafından kuşatıldığı algısı oluşturmaktadır. 

Machiavelli, Hobbes ve Hegel çizgisinde ilerleyen siyaset felsefesi takip 
edildiğinde, korku üzerine inşa edilen devletin, bireylerin korkular karşısında 
sığınabileceği tek liman olduğu malumdur. O nedenle devleti hedef aldığı 
söylenen kolektif korku ne kadar güçlü ve kapsamlı olursa, devlete ve egemen 
güçlere karşı o nispette bir bağlılık; korkunun kaynağına yerleştirilen 
öteki/düşman olana ise o nispette sert tepki ve cezalar gündeme gelecektir 
(Çetin, 2012: 10). Ötekilikleri/düşmanlıkları korkunun nesnesi olarak 
kurgulayan iktidar, kendisine de korkunun panzehiri olan güveni layık görür. 
Fakat egemenin korkuyu dışarıya, güveni ise içeriye mal edebilmesi için, bir 
yandan genelleme stratejisi bağlamında düşmanı müphem bir halde bırakması, 
diğer yandan ise onu yaygınlık ve güç ile ilişkilendirmesi gerekir. Düşman 
belirsizleştirilmelidir ki, onun hem “herkes” ve fakat “hiç kimse” (Yıldırmaz, 
2014: 56) olduğu zannı üretilebilsin. Bu nedenle rakibi düşmanlaştırma ve 
düşman kıldığını da şeytanlaştırma sürecinde komplo algısı, söylemsel olarak 
“aşırı bir genelleştirmeye ve abartılı bir retorik çerçeveye” (Türk, 2014: 257) 
davet çıkarır. Genelleme stratejisi sayesinde düşman genel bir başlık altında ele 
alınır, ancak kim olduğu net olarak ayırt edilemez. Örneğin faiz lobisi, dış 
mihraklar, hainler ya da, onların maşalarının kim(ler) olduğu kesin olarak 
bilinmez: 

“Mesele, Türkiye.de faiz lobisinin çarkına çomağı soktuk ya, o. Rahatsız 
oldular…” (Yozgat); “eskiden olduğu gibi Türkiye.yi holdingler yönetsin, bir 
kısım medya yönetsin, faiz lobisi, vaiz lobisi, kan lobisi, rant lobisi yönetsin 
diye mücadele ediyorlar” (Mersin); “Maşası oldukları uluslararası odakların 
kazanabilmesi için kendi ülkesine çok ağır şekilde ihanet ediyorlar” (Samsun); 
“Devlete sinsice sızmaya çalışan, devlet içinde devlet olmaya çalışan, birtakım 
uluslararası çevrelerin maşası olan ihanet içindeki bir örgüt” (Yozgat); “30 
Mart.ta sandığa giderek bu statüko partilerine, bu paralel örgütlere, Türkiye 
düşmanlarının maşası haline gelmiş bu kuklalara cevabı siz vereceksiniz” 
(Kütahya). 

Düşmanın müphemliği, yaratacağı korkunun gücüyle ilgilidir. Müphemlik üzerinden mistifiye edilişi, düşmana, normalin üzerinde bir güç atfedeceğinden hem korku hem de kitlenin müteyakkız olma hali güçlenecek; düşmanın bütün sırlarını bilen iktidara da ayrı bir güç katacaktır. Bu çerçevede Erdoğan, korku ile korkunun kaynağındaki düşmanı istenilen zaman, mekân ve şartlara göre yeniden uyarlayıp dönüştürebilmektedir. Dolayısıyla müphemlik, bir tür bilinmezlik ve tekinsizlik çerçevesinde iktidarın varlığını zorunlu kılan kaos gösterenine dönüştürülmüştür. Erdoğan, o bilinmezlik ve tekinsizliğin 
gerisinde yatan gizin nasıl yönlendirileceğini bilen ve düşmanın tüm sırlarını 
organize eden lider olarak, güvenilebilecek tek isimdir. Zira müphem haldeki 
düşman ve onun ürettiği korku, bizi bu beladan arındıracak kurtarıcı 
gereksinimini daha fazla hissettirir (Özman-Yakın, 2014: 111). 

Korku aracılığıyla “her şeyi müphem ve sır içine hapsetmesi ve bir sembolün veya bir korkunun her anlama gelecek şekilde göstergesel genişliğe maruz bırakılması” (Çetin, 2012: 33) sayesinde iktidar, toplumu o nispette kontrol etme olanağına kavuşmuştur. Örneğin Erdoğan, bunlar/onlar zamirlerinin içeriğini istediği gibi doldurabilmektedir. İç ve dış düşman11 retoriği de bu çerçevede şekilden şekle dönüşür.

11Korkunun kaynağının dışarıdalığı anti-komünist söylemin önemli bir stratejisidir. Nesnesi dışarıda bulunduğunda korku, “toplumsal çatışmaların üzerini örtmeye yarayan birlik duygusunu” (Kerestecioğlu, 2014: 41) güçlendirici bir rol oynar. Fakat dışardan kaynaklı tehlikenin içerde uzantıları olmalıdır. Cemaat korkunun kaynağını toplum dışına havale etmenin önemli bir manivelasıdır. Örneğin Erdoğan.ın Gülen.e yönelttiği “niçin inzivaya 
Türkiye.de çekilmiyorsun?” sorusu ya da internet ortamında dolaşıma sokulan ses kayıtlarına binaen “gizli bilgilerin yasadışı yollarla dinleyip yabancılara satıldığı” argümanı, asıl düşmanın dışarıda olduğu anlayışına aracılık etmekte, Pensilvanya ifadesi ise moskof metaforu gibi bu dışarılığı sembolize etmektedir. 



   Bu nedenle biz her ne kadar düşmanlarımızı dışarıda bilsek de, aslında 
onlar her yerdedir; yıllarca güvendiğimiz, en özel anlarımızı paylaştığımız 
yapılardan, kendi içimizden zuhur ederek karşımıza çıkabilmektedir. Çünkü 
onlar sürekli bir maske ile dolaşmaktadırlar. „ Maskelerini düşürme.12 retoriği 
de bu bağlamda sağlam bir temel üzerine oturtulur. 

12“Türkiye.ye yönelik saldırılar nedeniyle…Pensilvanya.daki zatın maskesini düşürmeye başladık” (Bitlis); “Bu Pensilvanya.nın alim maskesi altında ne işler çevirdiğini sizlere tek tek anlatacağım” (Kastamonu). 

13“Okullar için yer istedi verdik, uluslararası camiada davet ettiler…bunları biz refere ettik. Olimpiyat dediler her türlü desteği verdik. Ne nankörlük bu ya. Ne istediniz de alamadınız?” (Trabzon); “Bana diyor ki, sen Türkçe Olimpiyatlarında hep methüsena yaptın; doğru, yaptım. Ama sizin ben art niyetinizi, şurada, hafızanızın arka tarafında bu tür bir beklentinin, düşüncenin, lotların olduğunu bilmiyordum ki…” (Uşak). Aradan aylar geçmesine rağmen, ismi 21.08.2014.te genel başkan ve başbakan adayı olarak açıklandığında Davutoğlu da, yaptığı ilk konuşmada paralel yapı ile mücadelenin kesintisiz süreceği vaadinde bulunmuştur. 

Maskenin beraberinde getirdiği gizlilik hali, içeri ile dışarıyı konjonktüre 
göre son derece esnek ve müphem biçimde ilişkilendirir. Üstelik müphemlik, 
duyguları daha kolay tahrik etme gücüne de sahiptir. AKP.nin en zorlu ve 
yaygın düşmanı (paralel yapıyı) kendi içinden bulup ortaya çıkarması 
(maskesini düşürmesi) tesadüf ya da şaşılacak bir durum değildir. Çünkü 
“farklılık oyunu toplumsal yaşamın genel bir çizgisini oluşturur…bağlılık 
göstermeyen her üye sapkın olarak, hususiyeti ise bir sapma olarak 
tanımlanabilir” (Goffman, 2014: 197). Cadı avının Avrupa.da kol gezdiği 
zamanlarda bu ava en büyük güç ve ivmeyi komplo teorilerinin kazandırması 
ve cadı avcılarının “yabancı bir nefret figürü yerine içlerindeki şeytan 
kılığındaki düşmanı” arayıp, o cadıları ortadan kaldırdıklarında dünyanın tüm 
kötülüklerden kurtulacağına dair zihniyet üretmeleri gibi (Campbell, 2013: 82); 
AKP.nin de Cemaat.i ve eski Türkiye.yi düşmanlaştırması benzer bir mantık 
üzerine inşa olunmuştur. Bu tercih, “dost gözüken düşmanlar…düğmeye 
bastılar” (Türk, 2014: 279) türü bir retoriği de dolaşıma sokar. Örneğin 
Erdoğan, kendilerinin de Cemaat tarafından aldatıldığını ve iyi niyetlerinin 
kurbanı olduklarını mitinglerde defalarca tekrarlamıştır13. Düşmanın tehditkâr 
varlığı, AKP iktidarını ve gücünü azamileştirmenin temel saiki olarak 
kurgulandığından, onun bir anda ortadan kaldırılması da düşünülemez. 
Tehditkâr düşman var olduğu sürece, hem onu “ortadan kaldırma vaatleri” hem 
de düşman yok edildiğinde düzenin yeniden kurulacağı, birlik ve beraberlik 
havasının yeniden yakalanacağı hayali meşru kılınabilmektedir. Bu anlamda 
düşmanlaştırma stratejisinin, AKP.nin parti kimliği ve seçim başarısı adına son 
derece hayati bir rol oynadığı söylenebilir. Zira grup içinde birlik 
oluşturabilmenin en elzem yollarından biri, o birliği bozma ihtimali üzerinden 
düşmanın maskesini düşürmekten geçmektedir. Lideri Pensilvanya.da ikamet 
eden Cemaat, bu anlamda içerdeki „milli birliği. ve „davaya adanmış 
örgütü/iktidarı. bozma tehdidi içeren bir yapılanmadır. 

Çepeçevre bir kuşatma altında olunduğu izlenimi vermek için, Cemaat.in 
emniyet ve yargı başta olmak üzere bürokrasiyi „ele geçirmiş’ ya da bu 
kurumlara „sızmış’ olduğu mitinglerde sıklıkla iddia edilmiştir. Böylece 
Cemaat, seçmen nezdinde asabiyeyi onarmak ve onu daha güçlü biçimde 
üretebilmek adına stratejik bir günah keçisine dönüştürülmüştür. Kaldı ki 
asabiyye kavramının esası ötekinin her daim var olacağı üzerine inşa 
edildiğinden, asabiyye “ötekine karşı oluşla, bunun önceliği ve belirleyiciliği” 
(Laçiner, 2014a: 6) ile anlamlandırıldığından; Cemaat, hem ortak düşman 
ihtiyacını gidermeye hem de asabiyeyi güçlendirmeye aracılık etmektedir. „Tek 
ceket’ polemiği bu türlü bir asabiyye üretmek ve Cemaat.i öteki olarak 
damgalamak adına tipik örneklerden biridir. Tek ceketten başka bir şeye sahip 
olmadığını iddia eden Gülen.e karşı, „ nasıl bir ceket ki bu içine ananaslar, 
holdingler, CHP, MHP, BDP, sermaye, komplolar, vb. sığabiliyor.14 iddiası, 
düşmanın hücresel biçimde örgütlendiği, son derece güçlü ve yaygın bir ağa 
sahip olduğu ve büyük bir komploya hazırlandığı izlenimi vermektedir. 
Kötülüğün güçlerinin daima gizli planlar içerisinde olduğu düşüncesi, tarihin 
her evresinde en popüler iddia olmuş ve onu günah keçisi kılmanın da düşünsel 
membaını oluşturmuştur (Campbell, 2013: 139). Ötekini komplocu bir 
kavrayışla düşmanlığa hapsetme ve karşımızdakilerin basitçe rakip değil fakat 
tehlikeli düşmanlar olduğu gerçeğini anlamsal olarak kapatma, düşmanın 
tehditkâr gücünü somutlama çabasıdır. Bu sayede Cemaat, ihanet çetesi, 
devlete karşı paralel bir yapılanma ya da terör örgütü olarak betimlenebilmiş tir. Cemaat.e karşı geliştirilen böylesi bir dil ve söylem, 90.lı yılların siyaset dilinin ve özellikle PKK ile mücadele retoriğinin (Türk, 2014: 282) yeniden üretilmesine de vesile olmaktadır. Komplocu bir mantık ile düşmanın son derece yaygın ve güçlü olduğu algısının yaratılması, Canetti.nin (2006: 233) tabiriyle “ zafer üzerindeki kuşkuları kaldır ”ması adına da elzemdir. 

Şayet düşman, “doğru düzgün bir savaş olmaksızın teslim olmuşsa ve yalnızca 
birkaç ölü varsa, zafer gülünçleşir. Düşman kendisini cesurca savunmuşsa, 
zafer zor kazanılmışsa ve pek çok hayata mal olmuşsa, muhteşemdir”. Bunun 
için Cemaat’in ve eski Türkiye metaforuna hapsedilen düşmanın yarattığı 
hasarın (ekonomiye dair veriler başta olmak üzere) çok büyük olduğu algısı 

14“Sevsinler senin bir ceketini. Şu yalana bak ya, bir ceketim var, eee, saraylar ne olacak?..” (Tekirdağ); “Bir tek ceketim var diyor. Bu nasıl ceket ya? Ceketin içine bakıyorsunuz CHP orada, MHP orada, BDP orada, ceketin içinde emniyet var, yargı var, çeteler var, ananaslar var, milyarlarca dolarlar var, holdingler, şirketler, hepsi orada, Uganda.daki rafineri de orada; ya bu tek ceketin içine bunlar nasıl sığdı? Bu petrol kuyuları buraya nasıl sığdı?” (Samsun). 
üretilmiştir ki, hem seçimler gerçek bir savaş haline tahvil edilebilsin, hem de 
kazanılacak olası bir zafer büyük bir kutlama ve kutsanmaya layık olsun. 

Düşmanın son derece güçlü olduğunu ve yaygın biçimde örgütlendiğini 
göstermek adına sızma15 retoriği seçimler sürecinde sıklıkla kullanılmıştır. 
Sızma, aynı zamanda başka bir söylemsel taktiğe, düşmanı “taksonomik bir 
kategori olarak sürüngenlere atfedilen” özellikler (Özman ve Yakın, 2014: 118) 
üzerinden anlamlandırmaya da yardımcı olur. Cemaat.i betimlerken sıklıkla 
kullanılan „sülük, virüs, omurgasız, vampir. türü sıfatlar Cemaat ile „onun 
karanlık ve tekinsiz dünyası. arasında bir ilişki kurgular. Böylesine tehlikeli bir 
düşmana karşı yapılması gereken, öncelikle onun gizli maksatlarını ve 
eylemlerini kavrayarak ifşa etmek ve toplumu bu konuda irşat etmektir. O 
nedenle Erdoğan, hemen her mitingine paralel yapı olarak adlandırdığı 
Cemaat.in ihanetleriyle ya da muhalefetin neden tehlikeli olduğunu ifşa edecek 
anlatıyla başlamıştır. Sürüngen ve haşerata özgü sızma hali ve tekinsizlik, aynı 
zamanda düşmanı kandırma, aldatma, hilekârlık, yalancılık, istismar türü 
anlamlara da hapsetmektedir. Erdoğan tarafından tüm muhalefeti kapsayacak 
şekilde kullanılan bu tür betimleyici ifadeler, muhalif grupları değersizleştirdiği 
gibi, gerektiğinde onları kitlesel olarak yok edip ortadan kaldırmaya (Canetti, 
2006: 366) da kapı aralar. Çünkü haşere tahrip edici bir yaratık, işe yaramayan 
ve bozulan her şeyin üzerine yükleneceği bir damgadır. Haşere damgasını yiyen 
bir grup egemenin nazarında bir değer ve anlam taşımaz. “Hiç kimse fark 
etmeden, hiç kimse zarar görmeden” yok edilebileceğine bir kanıttır (Canetti, 
2006: 208). Toplumu içerden kemirip yok etmek isteyen bir muhalif unsur da 
bu kapsamda ancak bir haşere olarak görülebilir. Fark edilmeden yayılma ve 
pek çok mekânda görülür hale gelme, tam da haşereliğe özgüdür ve bu hal, 
Cemaat özelinde sızmak terimiyle ifade edilmiştir. Devlet içine sızma ve onu 
ele geçirme hali, Türkiye.de darbelere de meşruiyet kazandıran önemli 
gerekçelerdendir.16 

15Türk siyasal kültüründe önemli bir ötekileştirme aracı olan sızma tabiri, Erdoğan tarafından (Yozgat, Denizli, Mardin, Adana, Manisa, Maraş, Kastamonu mitinglerinde ve balkon konuşmasında) sıklıkla kullanılmıştır. 

16Buna göre devlet, herkese açık olamayacak kadar ciddi bir iş, herkesin eline bırakılamayacak kadar tehlikeli bir aygıttır. Bütün toplumun ortak katılımının sonucu ya da ortak sorumluluğunun bir tezahürü olarak görülmez; aksine başkalarından özenle sakınılması gereken bir mevzidir. Bu nedenle “devletin savunma hattı dışarıya karşı değil, toplumun da içindeki bir iç-kale şeklinde ve öncelikle içeriye karşı” kurulur (Aktay, 2011: 97-98). 




5. Eski ve Yeni Türkiye Mukayesesi: Komploya 
Rötuş 

“İyi ve kötüye ilişkin yargılar, ikili sınıflandırmanın çok eski; ama hiçbir 
zaman bütünüyle kavramsal ya da bütünüyle barışçıl olmayan araçlarıdır” 
(Canetti, 2006: 300). Siyasal iktidar kendi varoluşunu, kötülüğe hapsettiği 
düşmanın korkuları üzerinden sürekli kılar. Bu nedenle düşmanın ilk fırsatta 
bizi biz yapan yaşam tarzını ve standartları yok edeceği algısı titizlikle üretilir 
(Çetin, 2012: 45). Eski ve yeni Türkiye karşılaştırması, böylesi bir saikle inşa 
edilmiştir. Eski Türkiye17 metaforu, adeta “yeniden dirilmiş bir şeytan” (Çetin, 
2012: 64) olarak parti kimliğini ve AKP iktidarını hedef alan düşmanı tarif 
eder. Ancak bu düşman sadece AKP.yi değil bütün bir ülkeyi hedef olarak 
seçtiği için, düşman/öteki korkusu parti bilinci kadar milli bilinci de seferber 
etmeye dönüşmüştür. Diğer bir deyişle, eski Türkiye ve onun dışardaki 
bağlantıları, adeta bir “kuşatılmışlık korkusu” yaratmıştır. Çünkü eski 
Türkiyenin aktörleri eski düzeni geri getirmek için her türlü hainliği ve 
bozgunculuğu yapabilecek bir kötülükle betimlenmiştir. Dahası, her türlü karşı 
görüş ve düşünce, paralel yapı ile birlikte eski Türkiye içinde eritilerek hem 
müphem kılınmış hem de milli irade düşmanı olarak lanetlenmiştir. Eski 
Türkiye arzusu taşıyanlar büyüyen Türkiye.den, artan milli gelirden, dindara 
zulmün sona ermesinden, batıya meydan okunmasından, demokratikleşmekten, 
terörün sona ermesinden, milli iradenin temsilcisi olan iktidardan vb. korkmak 
itibariyle bir ortaklık oluşturur. AKP iktidarı başarıyla çalıştığı halde buna 
muhalefet etmek ancak hainlik ve alçaklık olabilir. O nedenle eski Türkiye.yi 
karakterize eden her türlü zihniyet ve özlem, mutlak kötülük göstereni 
üzerinden bütünüyle ortadan kaldırılmayı hak eden bir şer ittifakıdır. Eski 
Türkiye ile kategorize edilen düşman ittifakının yarattığı korku, bir yandan 
devletin güvenlikçi bir dil dolayımıyla kavranışına imkân yaratırken, diğer 
yandan yurttaşlara büyük düşman koalisyonu karşısında „birleşme. çağrısı 
yapmakta ve iktidarın, yolsuzluk/rüşvet iddiaları karşısında kendi varlığını 
koruma refleksini de güçlendirmektedir. Çünkü kendini güvenlik kaynağı 
olarak anlamlandıran iktidar “kendisine sığınanlardan ziyade kendisini korumak 
için korku üretir” (Çetin, 2012: 22). 

17Eski Türkiye.nin karşıladığı pejoratif anlamları Erdoğan.ın söylemlerinden şu şekilde çıkarmak mümkündür: koalisyon hükümetleri, krizler, gerilim, bunalım, yolsuzluk, yoksulluk, yasaklara dönüş, içine kapanık ve iddiaları / hedefleri / projeleri olmayan ya da dünyada esamesi okunmayan bir Türkiye, provokasyon, karanlık güçler, yüksek faiz, enflasyon, terör, acılar, inkar, asimilasyon, göz yaşı, faiz lobisi, bir avuç seçkinin idaresi vb. 

Bütünüyle kâbus ve felaket retoriği dolayımıyla inşa edilen eski Türkiye ye karşın yeni Türkiye, AKP iktidarının geride kalan iktidar deneyimini ve gelecek vizyonunu temsil eder. Fakat sorun, eski Türkiye.nin temsilcilerinin 
yeni Türkiye hayaline karşı ortaya koyacakları tehdit ve sabotajlar çerçevesinde 
düğümlenir. Her ne kadar eski Türkiye.deki “düzenin asli sahiplerinin” yeni 
Türkiye perspektifinde yer alabilmeleri olanaksız ise de onlar geri dönecek 
olurlarsa ki, Gezi direnişi ve 17-25 Aralık soruşturmaları böylesi bir geri 
dönüşü karakter ize eder o geri dönüşün “çok ama çok korkunç olacağı” 
vurgulanmış ve bir tür “ zombileş me refleksi ” devreye sokulmuştur (Türk, 2014: 391). Böylesi bir siyaset yapma dili, hem McCarthyism tarzı bir cadı avına, hem de “bir tür hayalet avcılığına” tekabül eder. Türk siyasal kültüründe 
devletin güvenlikçi refleksinin hakim kodlarından olan, „kitleyi müteyakkız 
kılma. hali de bu sayede yeniden üretime sokulmaktadır. Buradan hareketle 
anti-komünist söylemin komünist üzerinden toplumu müteyakkız kılma 
refleksinin, 30 Mart seçimleri sürecinde yeniden devreye sokulduğu 
söylenebilir. O nedenle eski Türkiye.yi sembolize eden düşmanlara karşı 
verilmesi gereken mücadele çok daha büyük olmalıdır. Çünkü eski Türkiye, 
bütün olumsuzlukları kötülük ile özdeş kılınan düşmana aktararak, düşmanı 
günah keçisi kılmış ve insandışılaştırmanın yolunu açmıştır. Bu anlamda 
darbeci, parazit, asalak olma hali; hırsız, katil (faili meçhuller üzerinden) gibi 
toplum dışına atıcı tanımlamalar; komünist, otoriter, solcu gibi toplumun temel 
değerlerini tehdit eden ve toplumsal sisteme tehdit oluşturan politik yaftalar; 
kötülüğün ve günahkârlığın sembolü CHP ve tek partili rejim gösterenleri eski 
Türkiye ve sahiplerini gayri meşrulaştırır. İnsanlıktan çıkartılan bu ötekine karşı 
artık empati kurmamız, sempati beslememiz ya da merhamet etmemiz 
imkansızdır (Göregenli, 2013: 49-50). 

Eski ve yeni Türkiye üzerinden üretilen komplocu kavrayışın yarattığı 
korku hali ve bu korkuya eşlik eden paranoya, “sorgulanmayan bir iktidar 
kurmak” ve “mutlak itaati sağlamak” (Kerestecioğlu, 2014: 32) adına da 
işlevseldir. Örneğin gerek Gezi gerekse 17-25 Aralık soruşturmalarının 
komplocu bir kavrayışla korku siyasetinin nesnesi kılınması, hem iktidarın 
sorgulanmasını devre dışı bıraktırmaya hem de tweeter yasağı, youtube.a 
erişimin engellenmesi türü hak ihlallerini meşrulaştırmaya aracı olmuştur. 
Gayri meşru politik kararların korku siyaseti dolayımıyla meşruiyet üretenine 
dönüşmesi, korku halinin yarattığı koruyucu ve kurtarıcı gereksiniminden 
beslenir. Bu koruyucu, şüphesiz Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarıdır. O 
nedenle 30 Mart yerel seçimleri, yerel idarecileri seçmenin ötesinde topyekûn 
bir istiklal savaşıdır. Yeni bir istiklal savaşı ilan etmek, büyük bir tehlike ile 
karşı karşıya olunduğunu vaaz edip, „ama endişe etmeyin sizi bu tehlikeden 
kurtaracak olan biziz. diye seslenmenin başka bir halidir. Siyasetin savaş alanı 
olarak kavranışı ile korku siyasetinin gerektirdiği otoriter lider arayışı birbirini 
beslediğinden, hem iktidarın gereksindiği “biz duygusu” çok fazla zorlanmadan 
üretilebilmiş, hem de her türlü toplumsal ve politik çelişkilerin üzeri örtülerek 
çözümleri ertelenmiştir (Kerestecioğlu, 2014: 35). Zira bir savaş hali söz 
konusu olduğuna göre, çok daha önemli ve acil meseleler vardır. 

Eski Türkiye.nin sahipleri, basitçe düşman değil açıkça zalimlik eden; 
AKP seçmeni ise zalimin mağdur ettiği kitle olarak anlamlandırılmıştır. 
Dolayısıyla eski ve yeni Türkiye mukayesesi, biz mağdurların hem geçmiş için 
yas tutmamızı hem de gelecek için korku duymamızı sağlama alır. Yeni 
Türkiye.yi kuran aktör olarak AKP iktidarı, eski Türkiye.ye karşı kendini 
sürekli olarak savunma pozisyonunda tutarak, kimliğine yönelik muhtemel 
saldırı ihtimallerini hatırlatmakta ve bu sayede aynı kimliği taşıyan seçmenin 
sıkı ve diri kalabilme şansını artırmaktadır (Çevik, 2013: 73). Eski Türkiye.nin 
kötü karakterli ve art niyetli aktörlerine karşı seçimlere savaş retoriği üzerinden 
anlam yüklendiğinden, korku ve tehdit üreten düşmana karşı verilecek 
mücadele sadece devlet katının değil, “vatanını ve milletini seven bütün 
yurttaşların vazifesi”dir. Böylece bütün bir toplumun bu “kutsal görevi 
üstlenmesi” (Yıldırmaz, 2014: 54-55) sağlama alınabilecektir. Toplum ve 
millet, organik bir bütün olarak ve her türlü sorunu kendi içinde çözerek 
dışarıya karşı mutluluk tablosu çizen geniş bir aile olarak tasavvur edildiğinden, 
Gezi direnişi ve 17-25 Aralık soruşturmaları (yasal bir hakka dayanıyor olsa 
bile) söz konusu ailenin hassasiyetlerini yok sayan ve milletin huzuruna 
kasteden marjinallikler olarak mahkûm edilmektedir. “Böylesi bir aile millet 
özdeşliği, karşı hegemonik her tür özneyi siyaset alanının dışına atmanın bir 
aracıdır” (Saraçoğlu, 2014: 260). O nedenle Erdoğan, Gezi eylem(ci)lerine 
mitinglerde sıklıkla yer vermiş; Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Cemaat ise bu 
eylemlere destek olmak ve halkı sokağa inme yönünde kışkırtmakla 
suçlanmıştır. Bu anlamda her üç aktör de, siyaset alanının dışına itilerek, adeta 
liderlikleri tartışmaya açılmaktadır. Şayet meseleye basitçe seçim gözüyle 
bakan veya bu mücadeleye katılmayan olursa, onların yeri de düşmanın yanıdır. 
Erdoğan.ın hemen her mitingde istiklal savaşı vurgusunu yinelemesi ve oylara 
sahip çıkılmasını, sandığa gidilmesini, sandık görevlilerinin uyanık olması 
gerektiğini, milli iradeye ve yeni Türkiye vizyonuna sahip çıkmanın 
zorunluluğunu hatırlatması bu bağlamda anlamlı bir bütün oluşturmaktadır. 
Sıklıkla hatırlatılanlar sayesinde “millet”, yolsuzluk-rüşvet iddiaları hiç 
yaşanmamışçasına “bir ağır tehlike psikozu içine sokulmuş”tur. “Darbenin, 
tehlikenin nereden ve nasıl doğduğuna değil, bunların bizim varoluşumuzda, 
gücümüz üzerinde hangi olumsuz etkiler yaratabileceğine” odaklanılmakta; 
“bunun ürpertisiyle” de “öfkelenmek ve bu öfkeyi öteki/hain üzerine 
boşaltmak” (Laçiner, 2014a: 6) mümkün kılınmaktadır. 


Sonuç Yerine 

Siyasal alan hasımlık ve rakipler üzerinden yaşanan kıyasıya bir mücadele olarak değil de düşman(lık)lar arası sonu gelmeyen bir savaş hali olarak değerlen dirildiğinde, hem siyasetin doğası olumsuz anlamlar üzerinden  kavranacak, hem de „siyaset-düşman-savaş. ilişkisinin yaratacağı korku siyaseti diyaloğu imkânsız kılacaktır. Korkunun hâkimiyeti diyalogu imkansızlaştırdığında, konuşma “tek yönlü” ve “içerisi olmaktan uzak” (Kerestecioğlu, 2014: 36) biçimde işleyecektir. Çünkü korku siyaseti, siyasal ve toplumsal düzeyde paranoya üreterek, yurttaşları sonu gelmeyen bir teyakkuz haline sokar. Bu anlamda korku, siyasal iktidarın en önemli yönetme ve “politik kâr aracı”dır (Aktay, 2011: 89). Bilhassa devletin geliştireceği güvenlikçi dil ve bakış açısının, müteyakkız kılınan toplumun güvensizlik ve korku hissiyatını derinleşerek devam ettireceğinden, demokratik siyaset olanakları ciddi biçimde 
daralacaktır. 

Diyalojik olmayan demokratik düzen aslında Türk siyasal yaşamı için 
çok da yeni değildir. Özellikle 1990.lı yıllar sonrasında siyasal aktör ve 
kurumlar ağırlıkla monoloğu tercih ettiklerinden, sarf edilen her bir söz öznesiz 
biçimde dolaşıma girmiştir. 30 Mart yerel seçimleri de bu halin somutlaştığı 
tipik bir örnek olarak karşımızda durur. Miting alanlarında Erdoğan.ın adeta bir 
orkestra şefi gibi kitleyi yönlendirmesi, cevabı bilinen ve izleyiciler tarafından 
topluca yanıtlanan retoriksel sorulara başvurması bu duruma uygun 
düşmektedir. Bilhassa cevabı belli soruların miting alanındaki izleyicilere 
yöneltilmesi, “otoriteyi ayinsel olarak sağlama” çabasının bir izdüşümüdür. Bu 
sayede “sözü ilk söyleyen ne duyacağını bilmektedir” ve “araya (yeni) söz 
girmez, girecekse de o liderin sözü” olacaktır, izleyicinin değil (Dolar.dan 
aktaran Akbaş, 2014: 27). Liderlerin mitinglerdeki konuşma tarzına sirayet 
eden bu monolog hali ve sözün öznesizliği, aslında bütün siyasal yaşamı 
çepeçevre kuşatmıştır. Her siyasal aktörün iyiyi/kötüyü, doğruyu/yanlışı özcü 
ve mutlakçı bir kavrayışla inşa edip anlamsal bir kapatmaya maruz 
bırakmasıyla siyasal alan, sınırları kesin ve rijit biçimde çizilmiş kategorilere 
mahkûm edilmektedir. Böylece hem iktidar hem de toplum “kendi yanlışlarını 
tashih etme fırsatlarından ve kanallarından” yoksun kalmaktadır (Kerestecioğlu, 
2014: 37). Böylesi bir siyaset yapma tarzı, siyaseti amaç olmaktan çıkartıp 
araçsallaştırdığından, siyasetin etik bir mesele olarak kavranmasını da 
engellemektedir. 

Etik temelden yoksun kılınan siyasal mücadelenin dost/düşman kategorileri ne mahkûm edilerek yürütülmesinin, siyasal aktörler açısından büyük kolaylıklar sağlamakla birlikte toplum açısından zorluklar yaratacağı muhakkaktır. En başta gelen zorluk, bireylerin sadece “kendi grubuna karşı ahlaki yükümlülükler”e sahip olduğu yanılgısını benimseyerek “grubun dışında kalanları ise ahlaki açıdan aşağıda konumlandıracak” olmalarıdır. Üstelik böylesi bir zihniyet kültürel zeminde “toplumsal bilince” kaydedilerek çok rahatlıkla temellendirilme olanağına sahip olacak ve bu hal, “toplumun ahlaki ve psikolojik dokusuna nüfuz” (Yumul, 2013: 128) edebilecektir. 

Korku siyasetinin yol açabileceği diğer önemli bir sorun ise toplumda 
yaratabileceği aynılık kültürüdür. Aynılık hali toplumu, “birbirine benzeyen ve 
farklılıklardan korkan” bir kitleye dönüştürür. Kitlesel olarak hareket etmeye 
başlayan ve aralarındaki benzerlikler temelinde bir bütün oluşturan aktörlerden 
kurulu düzende “çoğu zaman siyasal iktidarın müdahalelerine bile gerek 
kalmaksızın” korkunun kaynağına yerleştirilen ötekiler “eriyip yok olur veya 
toplumsal yok olma/sayılma cezasına maruz kalarak hiçleşirler” (Çetin, 2012: 
24). Korkunun ürettiği tehdit ve kaygı halinin sürekliliği ise uzun vadede 
toplumsal itaati güçlendirir. Bu nedenle yerel seçimler sürecinde Erdoğan.ın 
tercih ettiği dil ve söylem, takdir ve güvenin sadece AKP iktidarına, korku-hile-
darbe-baskı vb. kötülüklerinse muhalif unsurlara ait olduğuna dair bir retorik 
barındırmaktadır. İstiklal mücadelesi olarak kodlanan seçimler, düşman laştırılan muhalefeti lanetlemek ve iç grubu kutsayarak bizlik duygusunu güçlendirmek adına önemli bir araçtır. Böylece yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla sarsılan/zayıflayan parti bilincini savaş metaforu üzerinden yeniden 
onararak tabana sunmak olanaklı hale gelmiştir. Böylesi bir siyasal tercihin ise 
uzun vadede zaten pasif olan yurttaşlık kültürünü daha da kalıcılaştıracağı, her 
türlü eleştirel duruşu ve muhalif söylemi baştan engelleyecek bir iktidar 
yapılanmasını besleyeceği söylenebilir. Diğer bir deyişle Marcuse.nin „tek 
boyutlu insan.ının farklı bir türü bizi bekliyor olacaktır. Çünkü “ortak korkulara 
karşı toplumsal birlik ve beraberlik miti, dağılma, bölünme ve yok olma 
korkusu yaratarak…siyasal iktidara sığınma ihtiyacı”nı (Çetin, 2012: 20) 
pekiştirir. Korkunun nesnesi kılınan kimlikler sayesinde iktidar, “siyasal ve 
toplumsal bir özneye dönüşür”ken (Çetin, 2012: 32), bireyler ise nesneleşmeye 
mahkûm olacaktır. 


Kaynakça 

Akbaş, Meral (2014), “AKP'nin Miting Hali: 'Sizi Seviyoruz Be!'”, Birikim, (301), 24-30. 
Aktay, Yasin (2011), Korku ve İktidar, (İstanbul: Pınar Yayınları). 
Bauman, Z. (2006), Sosyolojik Düşünmek, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları), (Çev. A. Yılmaz). 
Bora, Tanıl (2014), “Türk Sağı: Siyasal Düşünce Tarihi Açısından Bir Çerçeve Denemesi”, İ. 
Kerestecioğlu ve G. Öztan (Der.), Türk Sağı: Mitler Fetişler Düşman İmgeleri, (İstanbul: İletişim Yayınları), 9-28. 
Campbell, Charlie (2013), Günah Keçisi: Başkalarını Suçlamanın Tarihi, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları). 
Canetti, Elias (2006), Kitle ve İktidar, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları), (Çev. G. Aygen). 
Çetin, Halis (2012), Korku Siyaseti ve Siyaset Korkusu (İstanbul: İletişim). 
Çevik, Abdülkadir (2012-13), “Mağduriyet Psikolojisi ve Toplumsal Yansımaları”, 21. Yüzyılda Sosyal Bilimler, (2), 65-83. 
Çınar, Mahmut (2013), “Habercilik ve Nefret Söylemi”. M. Çınar (Der.), Medya ve Nefret Söylemi: Temel Kavramlar Mecralar Tartışmalar, (İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları), 137-152. 
Goffman, Erving (2014), Damga: Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar, (Ankara: Heretik Yayınları) (Çev.Ş. Geniş, L. Ünsaldı, ve S. Ağırnaslı). 
Göregenli, Melek (2013), “Ayrımcılığın Meşrulaştırılması”, M. Çınar (Der.), Medya ve Nefret Söylemi, (İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları), 39-54. 
İlhan, Rifat (2013), “Psikopolitik Bir Bakış Açısından Yıkıcı Liderler ve Takipçileri: Yıkıcı Bir 'Cult' Yapılanması Olarak PKK”, 21. Yüzyılda Sosyal Bilimler, (2), 97-117. 
Kerestecioğlu, İ. Özkan (2014), “Korku ve Siyaset: Türk Sağının Ezberlerini Çözümlemek”, İ. Kerestecioğlu ve G. Öztan (Der.), Türk Sağı: Mitler Fetişler Düşman İmgeleri, (İstanbul: İletişim Yayınları), 29-43. 
Laçiner, Ömer (2014a), “30 Mart Nasıl Okunmalı?”, Birikim, (301), 3-8. 
Laçiner, Ömer (2014b), “Sayı'nın Hegemonyası”, Birikim, (305), 3-8. 
Massumi, B. (1993), “Everywhere You Want To Be: Introduction to Fear”, B. Massumi (Edt.) The Politics of Everyday Fear, (Minneapolis: University of Minnesota Press), 3-37. 
Massumi, B. (2005), “Fear (The Spectrum Said)”, Positions, 13(1), 31-48. 
Moses, Rafael (2010), “Düşman Algısı: Psikolojik Bir Analiz”, Tarih Okulu, (VII), 99-108. 
Özman, Aylin ve Aslı Y.Yakın (2014), “Anti-komünist Fanteziler: Doğa, Toplum, Cinsellik”, İ. Kerestecioğlu ve G. Öztan (Der.), Türk Sağı: Mitler Fetişler Düşman İmgeleri, (İstanbul: İletişim Yayınları), 105-135. 
Öztan, G. Gürkan (2014), “Ezeli Düşman ile Hesaplaşmak: Türk Sağından Moskof İmgesi”, İ. Kerestecioğlu ve G. Öztan (Der.), Türk Sağı: Mitler Fetişler Düşman İmgeleri, (İstanbul: İletişim Yayınları), 75-104. 
Öztan, G. Gürkan (2014), “Öfkeyi Çizmek: Milliyetçi Tahayyülde Düşman Portreleri”, İ. Kerestecioğlu ve G. Öztan (Der.), Türk Sağı: Mitler Fetişler Düşman İmgeleri, (İstanbul: İletişim Yayınları), 137-167 
Podunavaz, M. (2002), “Fear and Politics”, New Balkan Politics, (2). 
http://www.newbalkanpolitics.org.mk/item/Fear-and-Politics#.VP91YfmsWkE (E.T. 09.03.2015) 
Saraçoğlu, Cenk (2014), “Türkiye Sağı, AKP ve Kürt Meselesi”, İ. Kerestecioğlu ve G. Öztan (Der.), Türk Sağı: Mitler Fetişler Düşman İmgeleri, (İstanbul: İletişim Yayınları), 243-279. 
Sarıbay, A. Yaşar (2000). Kamusal Alan, Diyalojik Demokrasi, Sivil İtiraz. Bursa: Alfa Yayınları. 
Türk, H. Bahadır (2014), Muktedir: Türk Sağ Geleneği ve Recep Tayyip Erdoğan, (İstanbul: İletişim Yayınları). 
Virilio, P. (2012), The Administration of Fear, (NY: Semiotexte), (Trans. A. Hodges). 
Yanıkkaya, Berrin (2009), “Gündelik Hayatın Suretinde: Öteki Korkusu, Görsel Şiddet ve Medya”. B. Çoban (Der.), Medya Milliyetçilik Şiddet, (İstanbul: Su Yayınları), 11-27. 
Yıldırmaz, Sinan (2014), “Nefretin ve Korkunun Rengi: Kızıl”, İ. Kerestecioğlu ve G. Öztan (Der.), Türk Sağı: Mitler Fetişler Düşman İmgeleri, (İstanbul: İletişim Yayınları), 47-73 
Yumul, Arus (2013), “Nefret Suçu ya da Ölü Vicdanlar Ülkesi”, M. Çınar (Der.), Medya ve Nefret Söylemi: Temel Kavramlar Mecralar Tartışmalar, (İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları), 127-134. 
Zizek, S. (Güz 1996), “Müstehcen Efendi”, Toplum ve Bilim, (70), 63-76. 





****

YEREL SEÇİMLER ULUSAL DÜŞMANLAR BÖLÜM 3


 YEREL SEÇİMLER ULUSAL DÜŞMANLAR 
BÖLÜM 3


Erdoğan ise Seçmeni Mücadeleye çağıran ve hazırlayan bir Komutandır. 

Burada önemli bir noktanın daha altı çizilmelidir. Erdoğan.ın söyleminde 
ötekinin damgalanması ağırlıklı biçimde “ Faillerin kimliği ” üzerinden işlemekte dir. Oysa Laçinerin (2014a: 4) belirttiği üzere böylesi bir değerlendirme, medeniliğe ve medeniyete uygun düşmez. Zira “ kural ve değerlerin kimliğe göre farklı uygulanması…medeniyet öncesine aittir ”. Kural ve değerlerin failin kimliğine göre farklı uygulanışı gibi, damgaların üretimi de Erdoğan nezdinde benzer bir yolu izler. Erdoğan nazarında solcu olmak ya da farklı bir dini inanışın/cemaatin içinden gelmek damgalanmanın en önemli ölçütüdür.4 

Kimlik üzerinden değer ve damga takdiri ise sadece damgalanan aktör açısından geçerli değildir. Kimliğin bizatihi kendisi toplumsal temelde bütünüyle lekelenmiş olarak algılanacağından, o kimlik ile olumsal ilişki içinde olan tüm aktörler de lekeli addedilecektir. Diğer bir deyişle bir partiye, cemaate, etnik ya da inanç grubuna dair geliştirilen damgalayıcı söylem, o grubun ait olduğu kimliğin bütününe yapışmakta; bir kişi ya da grubun herhangi bir eylemi gerçekleştirme sinin arkasında, ait olunan kimliğin topyekûn durduğu ima edilmiş olmaktadır (Çınar, 2013: 145). Örneğin 17-25 Aralık sonrasında MHP ve CHP.nin rüşvet ve yolsuzluk iddiaları üzerinden iktidar eleştirisi, MHP ve CHP.nin Cemaat dolayımıyla damgalanmalarını; Cemaat.in ise politik kimliği ve dine bakışı itibariyle öteki olan CHP.ye seçimlerdeki desteği nedeniyle CHP kimliği üzerinden damgalanmasını getirmiştir. Buna bağlı olarak seçim yarışında gerek Cemaat gerekse muhalefet partilerinin politik anlamda ne söylediğinden çok, ahlaki olarak veya kimlikler temelinde ne söylediğine odaklanıldığı belirtilmelidir. Çünkü ahlaken düşük göstermek ya da ahlaki damgalar, formel bir toplumsal kontrol aracıdır (Goffman, 2014: 193). 

Örneğin Gülen, Said-i Nursi.nin yolundan gidiyormuş gibi gözüktüğü halde 
onun baş düşmanı olan CHP ile seçim ittifakı yapan, beddua seansları düzenleyen,  terörden akan kanın bitmesini istemeyen, başörtüsüne furüattır diyen, televizyon programlarında Hz.Muhammed.i miraçtan indirip kamyonete bindiren, rüyasında peygamberin „tweet atın. dediğini iddia eden, alüftelerle ilgilenen, hülasa dinsel ahlakı yok sayan ve adeta dinsel bir sapkınlığa evrilmiş şarlatan olarak betimlenir. Liderine yönelik bu türlü ifadeler Cemaat.in 
sapkınlıkla suçlanmasına temel oluşturur. Sapkınlık, siyasal İslam.ın tek 
hakikat anlayışına ve bunun dışında kalan bütün yorumları sapkınlık şeklinde 
değerlendiren tavrına yabancı değildir. Bu nedenle Cemaat, „haşhaşilik, 
sülüklük, taşeronluk, edepsizlik, vampirlik, vatan hainliği, omurgasızlık, terör 
örgütü benzeri bir yapı.5 türü sıfat ve ifadelerle anılmaktadır. Kısacası muhalif 

“ Ankara Büyükşehir Belediyemizin inşa ettiği bir bulvarı hizmete açtık. Kimlere rağmen? O solculara rağmen, o ateistlere rağmen. Bunlar ateist, bunlar terörist ” (Balıkesir). Dolayısıyla solcu olmak, ateist olmak ve terörist olmak özcü bir mantık üzerinden birbiriyle ilişkilendirilmiştir. 

5Cemaat.e ilişkin bu tür betimleyici adlandırma ve sıfatlar ile anti-komünist söylemin sosyalistler için ürettiği insandışılaştırıcı şu ifadeler arasındaki benzerliklere dikkat edilmelidir: “Rus emrinde hareket eden, Rus emperyalizmi nin değirmenine su taşıyan, satılmışlar, ajanlar, yardakçılar, gafil hizmetkârlar, kandırılmışlar” (Öztan, 2014: 93). “Dünyada Türkiye düşmanı kim varsa, hangi uluslararası medya örgüt varsa, Pensilvanya onlarla yol arkadaşlığı yapıyor. 
Manşetlerinden kan damlayan medya ile rant peşinde koşan işverenlerle yol arkadaşlığı yapıyor. 

Niye biliyor musunuz? Yeter ki AK Parti.yi düşürelim” (Sakarya). “Şimdi ben buradan açık açık savcıya soruyorum; sen hangi ülke adına bu dinlemeleri yaptın? … o dinlemeleri ey polis, sen hangi ülke adına yaptın?” (Burdur). 
Gülen ve Bahçeli.nin çocuksuz oluşlarının (baba olamayışlarının) hatırlatılması, “babalık” ile “liderlik” arasında ilişki kuran siyasal tavra ve bunun ardında yatan siyaset anlayışına da ışık tutabilir. Babalık ile liderlik arasında olumlu bir ilişkiden söz edildiğinde doğal olarak tartışma, paternalist liderlik/devlet anlayışına uzanır. Her ne kadar bu çalışmanın doğrudan kapsamında yer almasa da belirtilmelidir ki, güçlü bir disiplin, kontrol ve otoriteyi ama aynı zamanda 
babacan bir koruyuculuğu ve yardımseverliği de içeren paternalist tavır, otoriter bir zihniyet üretme kapasitesi barındırır. Güçlü ve üstün durumda olan lider/devlet ile ona itaat ile yükümlü yönetilenler/halk arasında bir ilişkidir söz konusu olan. Diğer bir deyişle, rehberlik edip yol gösteren, himaye eden, gözeten, yerine göre terbiye eden lidere/devlete, sadakatle bağlılık ve 
itaat zorunludur. Çünkü paternalist zihniyet, topluma, yasaklar kadar hangi sınırlarda ve nasıl yerine getirileceği tayin edilmiş mecburi ödevler de vaaz eder. Ancak bu durumda bile terbiye edici yönetme tavrı, toplumun iyiliği/yararı gerekçesiyle temellendirilir ve meşruiyet kazandırılır. Zira toplumu rehberlik, terbiye ve disiplin aracılığıyla yöneten devlet ve iktidar gücü, hem kamusal hem de özel yaşam alanlarını bütünüyle kapsamına alarak, toplumsala hemen hiç yer bırakmayan bir tür hikmet-i hükümet ve kadir-i mutlak kavrayışla  örgütlenecek tir. Paternalist lider ve yönetici kadrosu politik sistemin tek aktif öznesi iken, 
toplum ve onu oluşturan bireylerin birer pasif nesneye dönüşmesi olağan bir sonuç olacak; üstelik buna popülist bir halkçı söylem de eşlik edecektir. Örneğin 1993.te cumhurbaşkanı olan Demirel.in “ BABA ” unvanı “ Cumbaba ”lığa dönüşmüşken, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğanın seçim sloganlarından önemli iki tanesi şöyledir: “ Büyük Türkiye’nin lideri ”, 
“ Milletin Adamı Recep Tayip Erdoğan ”. unsurlara dair üretilen damgalar, öteki.ni daima aşağılamaya yönelik anlamlar içerir. Bizden aşağı oldukları fikri benimsendiğinde onların acı çekmediklerine, canavardan farksız olduklarına ve alınan her türlü karşı tedbirin sonuçlarına katlanmalarının onlar açısından müstahak olduğuna dair yan-alamlar üretilmiş olur (Campbell, 2013: 154). 

Erdoğan.ın düşmanlaştırma stratejisinde düşman, kolektif kimliğinin 
yanı sıra bireysel aktörler aracılığıyla da betimlenmektedir. Örneğin CHP, MHP 
veya Cemaat çoğu zaman kurumsal kimliği yerine Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve 
Gülen.in kişisel özellikleri üzerinden anlamlandırılır. Türlü kişisel özellikleri 
(Gülen ve Bahçeli.nin çocuksuz oluşları6, Kılıçdaroğlu.nun müdürlük geçmişi) 
üzerinden bireylere odaklanma, “sistemdeki genel bozuklukların gözden 
kaçırılmasını beraberinde getir”diği (Campbell, 2013: 126) gibi, “aşağılama 
yoluyla iktidarsızlaştırma” stratejisine de denk düşmektedir (Yıldırmaz, 2014: 
69). Aslında bu durum siyaset felsefesi üzerine temellenen derinlikli bir 
tartışmaya kapı aralar. Klasik siyaset felsefesi, “politikayı icra edenlerin değil, 
politikanın kendisinin etik bir mesele olarak görülmesi gerektiğini söyler”. 
Böylesi bir bakış açısı ise “politikanın bir araç değil amaç, hatta yüce bir amaç 
olduğuna dair uyarıdır…Politikanın etik bir mesele olduğunun unutulması, 
esasen modernitenin normları ve değerleri araçsal kılmasıyla vuku bulmuştur” 
(Sarıbay, 2000: 34). Bu anlamda kişilerin ya da bir grubu temsilen liderin ön 
plana çıkartılarak onun kişisel özelliklerinin tartışılır kılınması ve aşağılanması, 
hem siyasetin etik bir mesele olarak kavranmadığına hem de politikanın bizatihi 
kendisinin basitçe bir araca indirgendiğine işaret eder. Etik değerler bir kenara 
bırakıldığında bir kimliği görünmez kılamayışın alternatifi olarak o kimlik 
(Erdoğan.ın söyleminde), kişiler üzerinden entrika, fuhuş, sapkınlık, 
beceriksizlik, çocuksuzluk, ihanet gibi damgalarla aşağılamaya maruz 
kalmaktadır. Bu durum, toplumu bütünüyle kontrol ve denetim altına almak 
isteyen egemenin, muhaliflerini “hayvanlar kadar iktidardan yoksun kalana 
kadar onları önce aşağılamaya, haklarını ve direnme kapasitelerini onları 
kandırarak ellerinden alma” çabası olarak değerlendirilebilir. Sonuçta “…Nihai 
amacı onları kendi içine almak ve özlerini emmektir” (Canetti, 2006: 212). 
Yerel seçim sürecinde Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Gülen ya da Gezi direnişçileri tam 
da Canetti.nin tarif ettiği türden ağır ithamlarla7 değersizleştirilmeye tabi 
tutulmuştur. 

7(Kılıçdaroğlu için) “Benim anacığımı ağzına dolayacak bir kalitede, evsafta değilsin. Senin karakterinin, cibilliyetinin ne denli bozuk olduğunu bu ifadeler zaten ortaya koyuyor” (Eskişehir) ya da “Bizzat zaten bu işi kendin yapıyorsun, çünkü ahlak yoksulusun. Ve cibilliyet noktasında sıkıntısı var, karakteri bu” (Düzce). Antalya Büyükşehir Belediye eski Başkanı M. Akaydın için “Senin doktorluğun da batsın ya, ne doktorluğu?... bu adam terbiyeden muaf bir 
adam”. 

Düşmanlık ve korkuyu pekiştiren değersizleştirme, aynı zamanda 
ötekinin ya da muhalif konumların “marjinalizasyonunun derinleştirilmesine” 
(Türk, 2014: 392) de aracılık eder. Bu anlamda geçerliği ve güvenirliği 
kendinden menkul olan bir takım delil ve belgeler, yaratılan tehdit ve korku 
halinin bir tür ispatına aracılık etmektedir. Böylece tehdit/tehlike altında olan 
kitlenin “alınacak önlemlere karşı bir kısım özgürlüklerinden feragat etmeye 
gönüllü” oluşu garanti altına alınır. Özellikle düşmanın sayısal olarak çokluğu 
ya da zorlu bir rakip olduğu iddiası, “onların şeytani hareketlerinin üstesinden 
gelmek için özel önlemlere ihtiyaç duyulduğu” anlayışını desteklemek ve bu 
doğrultuda “hukukun ve adaletin gereklerini pas geçme gücüne sahip” 
(Campbell, 2013: 48) olmayı meşrulaştırmak adına işlevseldir. 17-25 Aralık 
soruşturmaları sonrasında özellikle Cemaat.i betimleyen kavram seti (virüs, 
vampir, ikiyüzlü, omurgasız, ihanet şebekesi, müfteri, sülük, haşhaşi, sömüren, 
iftira ve fitne şebekesi, terör örgütü, milli irade hırsızı, yeni Ergenekon vb.), 
bürokrasiyi ve medyayı nasıl ele geçirdiklerine dair retorikler, hep bu amaç 
doğrultusunda geliştirilmiştir. Böylesi tehlikeli bir düşmana karşı geliştirilen 
mücadele taktikleri “demokrasinin korunması adı altında meşrulaş”tırıldığında 
(Yıldırmaz, 2014: 50) ise, temel hak ve özgürlüklere yönelik kısıtlamalar 
sorgulama dışına daha kolaylıkla havale edilebilmektedir. Örneğin internet 
ortamında dolaşıma giren kasetler, AKP tarafından „yasadışı yollarla yapılan 
dinlemeler. şeklinde anlamlandırılmış; bu dinlemeler hem „devleti ele 
geçirmek. hem de „gizli bilgileri dış güçlere sızdırmak. biçiminde komplo 
mantığı üzerinden değerlendirilmiş8, hatta cumhurbaşkanı ve genel kurmay 
başkanı dahil bütün bir devlet erkanının dinlendiği iddiaları, bu iddialara dair 
(açıklanmayan) „belge/bilgi.lere sahip olunduğu argümanı, Cemaat.in basitçe 
bir dini örgütlenme değil son derece tehlikeli bir yapılanma olduğunun kanıtı 
olarak sunulabilmiştir. Böylece Gezi direnişine yol açan gelişmeler ya da 
gösterilerde öl(dürül)en yurttaşlar ile yolsuzluk ve rüşvet iddiaları bütünüyle 
talileştirilebilmiştir. 

8“Facebook.u, YouTube, Twitter.ı savunduğunu anlayamıyorum, her tür yalan var buralarda. 
Kalkıp da yapılmamış şeyleri yapılmış gibi anlatanlara karşı biz tavır almayacak mıyız? Benim milletime saldıranlara karşı biz tavır almayacak mıyız?” (Kocaeli); “ABD başkanının gizli telefon görüşmeleri yayınlansa, bu Twitter, bu Facebook, bu Youtube buna 'özgürlük' diyecek mi?” (İstanbul); “Bugün Youtube'a yine bir şey düşürdüler. Dışişleri Bakanlığında ulusal güvenliğimizle ilgili Suriye'de Süleyman Şah Türbesi'yle ilgili bir görüşme yapılıyor ve bu görüşme bile Youtube'a düşürdüler. Bu ahlaksızlıktır, bu adiliktir, bu alçaklıktır, bu  namussuzluk tur ” (Diyarbakır). 


3. Komplo Teorisinin Popülist Albenisi 

Düşmanın komplocu bir bakışla kavranışı, bugüne, olan’a ya da asıl 
meseleye dair değil, daima geçmişe referanslar vermek suretiyle, rakip ve 
hasımların onların geçmiş(i) üzerinden düşmanlaştırılmasını ve seçmenin de 
geçmiş üzerinden meseleleri kavramasını mümkün kılar (Türk, 2014: 256). 
Örneğin MHP.nin DSP ve ANAP ile 57. hükümet dönemi ortaklığı gerek 
ekonomik veriler (IMF.ye borç, Merkez Bankası.nın kasasının boşaltılması 
gibi), gerekse yolsuzluk ve esersizlik üzerinden sıklıkla hatırlatılır. CHP bu 
konuda daha da şanssızdır. Çünkü onun geçmişi tek partili yıllara dayanır. Dine 
karşı olmaktan camileri ahıra çevirmeye, ezanın Türkçeleştirilmesinden 
Menderes.in idamı ve her türlü darbe girişimine, türban konusundaki tavrından 
halktan kopukluğa kadar pek çok anı mitinglerde tazelenir. Rakipleri geçmiş 
üzerinden düşmanlaştırma ise rüşvet ve yolsuzluk iddialarını basitleştiren, 
sıradanlaştıran, “yapılmışsa ne olmuş” türü ahlaki olmayan açıklamaları 
devreye sokan bir iç mantık üretmiştir. Hatta iddialara ciddi yanıtlar vermek 
yerine, iddiaları küçümseyen, hakaret içeren, “onuru zedelenmişlere has 
olmaktan uzak” ve “sözel düzeyden çok ileri gitmeyen” (Laçiner, 2014b: 5) 
savunmaları üretme sürecinde de komplo zihniyeti oldukça işlevseldir. 

Düşmanı komplocu bir zihniyetle geçmişi üzerinden anlamlandıran 
AKP.nin, toplumsal düzen ve birlik kavrayışını hangi temel üzerine inşa ettiği 
de önemlidir. Söz konusu birlik ve düzeni bir arada tutan ana unsur, dinsel 
değerlerdir. AKP için İslami kimlik, “milliyetçiliğin dağarcığındaki hangi 
kavramların öne çıkarılacağını ve bu kavramların hangi içerikle 
anlamlandırılacağını belirlemekte merkezi öneme sahiptir”. Özellikle vatan, 
millet, devlet, ülke, bayrak, milli çıkar, milli irade gibi “milliyetçiliğin ortak 
kavram ve sembolleri AKP milliyetçiliğinde İslami kimlik dolayımıyla özgür 
gösterenlere kavuşur” (Saraçoğlu, 2014: 161). Rabia işareti, sözü edilen 
milliyetçi kavram ve sembol seti ile iç ve dış düşman korkusunun İslami kimlik 
üzerinden anlamlandırılışına somut bir örnektir. DP.nin „yeter söz milletindir. 
afişini de andıran Rabia, bir yandan milliyetçi-muhafazakâr manifestonun 
popülerleştirilmesini; diğer yandan lider ile kitleyi hemhal eden bir gösteriyi 
karşılar: tek bayrak, tek vatan, tek devlet, tek millet. Rabia işareti bu anlamda 
devlet ve milletin çok büyük bir tehdit altında olduğuna ve bu tehdit karşısında 
ulusal dayanışma ve bütünleşmeye ne kadar büyük ihtiyaç duyulduğuna dair 
retorik geliştirmenin aracına dönüşmüştür. Özellikle Cemaat.in „devletin en 
gizli sırlarını yasa dışı yollarla dinleyip yabancılara sattığı. yönünde suçlamayla 
karşı karşıya kalışı, tam da bu durumu örneklemektedir. 

Bugüne ve asıl meseleye değil geçmişe referans vererek konuşma 
stratejisini kuran komplocu zihniyet ile milliyetçi retoriğin İslami kimlikle 
buluşmasına en iyi örnek, Said-i Nursi ve Menderes atıflarıdır. Her iki isim hem 
Cemaat.i hem de CHP.yi düşmanlaştırmak adına birlikte seferber edilmiştir. 
Erdoğan.ın söyleminde Menderes, Türk sağ geleneğinin sıradan bir lideri 
değildir. Toplumu din ve geleneklerden uzaklaştıran CHP iktidarına son veren 
ve fakat bunu hayatıyla ödeyen dindar ve bu nedenle saygıya layık bir sembol 
isimdir. Said-i Nursi ise hem vatan aşkıyla yanıp tutuşan hem de son nefesini 
verdiği güne kadar CHP.ye karşı mücadele eden bir din âlimidir. Ortak 
noktaları, hem milliyetçi hem de dindar olmalarıdır. Fakat Cemaat, Türk sağ 
geleneğinin ortak mirası olarak kodlanan her iki isme de ihanet içerisindedir. 
Zira seçimlerde CHP.ye destek vermektedir, hem de DP geleneğini temsil eden 
AKP iktidarına karşı. Kaldı ki, Erdoğan.a göre AKP nin 30 Mart yerel 
seçimlerinden zaferle ayrılmasını bekleyen sadece AKP seçmeni de değildir, 
tüm İslam âlemi böylesi bir sonuç için dualarıyla destek vermektedir.9 

9Cemaat.in beddua seanslarına karşın dünyanın dört bir yanındaki mağdur ve mazlumların dualarının kendilerine yeteceği ifadeleri pek çok ilde (Tekirdağ, Antalya, Tekirdağ, Ordu Karabük, Sakarya, Batman, Sivas) dile getirmiştir. Bu ülkeler arasında “Suriye, Mısır, Filistin, Myanmar Libya, Sudan, Gazze, Somali, Bosna, Tunus” gibi bütünüyle İslam dünyası yer almaktadır. Adeta bu ülke halklarının himaye edeni biçiminde Türkiye.ye bir rol biçildiği görülmektedir. Bu anlamda İslami kimliğin evrenselci kapsayıcılığı devreye sokulmuştur. 

AKP, rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının bir komplo olduğu argümanını geliştirip, bu komployu yapanlara karşı gerekirse cadı avı yapılacağını muştuladığında, siyasal retoriği de ihanet ve hesap sorma sarmalı üzerinden dönüştürmüştür. Amaç, AKP seçmeninin bu komployu „ parti kimliğinin aşağılanmasına yönelik bir girişim. olarak okumasını sağlamak ve dayanış ma ruhu yaratmaktır. O halde ötekini düşmanlaştırma ve düşmanları da homojen kılma çabasının, siyasal psikoloji açısından grup kimliğini güçlendirici 
etkisinden söz edilebilir. Bu kurgu İslami kimlik ve değerler temelinde 
gerçekleştiğinde, parti kimliği ve iktidar pozisyonunun bütünlüğüne dair tehdit 
daha somut biçimde hissettirilebilecektir. Bu sayede parti kimliğinin kökenini 
oluşturan Türk sağ geleneğinin öncülerinin (Menderes ve Said-i Nursi gibi) 
daha önce karşı karşıya kaldıkları saldırıları ve bunun yarattığı mağduriyet 
travmasını yeniden hatırlatmak, bugüne dair anlamlı bir ilişkisellik kurmaktadır. Diğer bir deyişle, mağduriyetlerin ortak paydasının AKP kimliğinde vücut bulduğu tezi, seçmende, o kimliğe karşı oluşan aşağılayıcı saldırılara karşı birleşme ve bütünlük oluşturma duygularını tetiklemektedir. 

Böylesi bir saldırı ile karşı karşıya kalındığı kurgusu parti tabanında, yol 
gösterecek, sorunların kaynağını tespit edecek, belirsizlikleri giderecek 
karizmatik bir liderin kendilerine önderlik etmesi gereğini de zaruri hale 
getirmektedir (İlhan, 2013: 104). 

17-25 Aralık soruşturmalarının „parti/grup kimliğine saldırı. üzerinden 
anlamlandırılması ciddi bir popülist dil de üretmiştir. Bir yaşam tarzı olarak 
duygusal temel üzerine inşa olunan popülizm, bu anlamda bir “tapınma 
kültürü” yaratır. Ancak böylesi bir tapınma kültürü için “topluluğun 
değerlerinin duygusal bir yüceltmeye tabi” kılınması ve “hikmetinden sual 
olunmaz konuma” (Sarıbay, 2000: 179) sokulması icap eder. Menderes ve Said-
i Nursi.nin yaşadığı mağduriyetin Erdoğan.ın yaşadıkları ile ilişkilendirilerek, 
İslam kimliği üzerinden anlamlandırılışı böylesi bir popülist söyleme denk 
düşmektedir. Efsanevi geçmişi bugünde inşa etme ve geleceğe (2023.e) taşıma 
iddiasının taçlandırdığı popülist söylem, Erdoğan ve partisini kahraman laştırmakta, yolsuzluk-rüşvet iddialarının ise basitçe düşmanın komplosu üzerinden kavranması gereğine işaret etmektedir. Bütün muhalif unsurların homojen bir kategori altında tekleştirilmesi de bu bağlamda işlevseldir. 

Çünkü düşmanın çokluğu üzerinden gelişen popülist söylem ve komplo teorisi, beraberinde “güncel olan her şeyi efsanevi” ve “efsanevi olan her şeyi de güncelleştirebilir” (Sarıbay, 2000: 179). Bu durum “kumsalların partisi CHP” ve onunla özdeşleştirilen seçkinci/beyaz Türk.ün halktan kopuk oluşu argüman larıyla daha da pekiştirilir. AKP ve Erdoğan ise böylesi bir kopuşu tersine çevirendir. Erdoğan.ın her mitingde, gittiği şehrin şive ve ağzıyla konuşması, yöreye ait türlü değerleri zikretmesi, yöreden yetişmiş bir halk ozanı/dini şahsiyetin mısralarıyla konuşmasını renklendirmesi, “halk ve iktidar sahipleri arasındaki mesafeyi kapatmanın ötesinde siyasi iktidar sahiplerinin yaşayış biçimiyle halkın değerleri arasında birebir örtüşme görüntüsü oluşturmak ve mesafe algısını ortadan kaldırmak” (Saraçoğlu, 2014: 263) niyetinin popülist karşılığıdır. Bu strateji, milli irade retoriğinin boşlukta kalmaması adına da önemlidir. Fakat komplocu kavrayışın daha pratik ve pragmatik hedefleri de mümkün kıldığı belirtilmelidir. Örneğin, komplo aracılığıyla krizleri anlamak ve izah etmek o ölçüde basitleşmektedir. O nedenle Gezi direnişi ile 17-25 Aralık soruşturmaları kapsamında üretilen komplolar “krizlerin karmaşık doğası üzerine tefekkür etmekten” daha fazla tercih edilmiştir (Türk, 2014: 253). Ortak hareket eden düşman ve onun ürettiği tehditler, Türk siyasal kültürünün „ezeli düşmanlar. retoriği dolayımıyla yeni bir „istiklal savaşı.na tahvil edildiğinde, komplocu değerlendirişin eli daha da güçlenmiştir.10 

10İstiklal savaşı retoriği asabiyye üzerinden de okunabilir. Asabiyye Laçiner.e (2014a: 6) göre yolsuzluk-rüşvet iddialarını değil de, bu olgunun önümüze getirilişini işaret eder. Bu çerçevede “yolsuzluğun failleri” ile “onu önümüze getiren faillere” bakarak, iddia sahiplerinin mi yoksa iddiaların konusu olan yolsuzluk ve rüşvete bulaşanların mı bizden olduğuna bakıp “tavır alınması çağrısı” yapılmıştır. Diğer bir deyişle asabiyye, “ olguda yer alan kimliklere bakılmasını ve her durumda bizden olandan yana, onunla birlikte tavır alınmasını empoze” eder. Böylesi bir kavrayış, yolsuzluk iddiaların bize/millete ve onun (milli) iradesine karşı yapılmış bir darbe girişimi ve seçimlerin de bu doğrultuda bir istiklal savaşı olarak kodlanmasını olanaklı kılmaktadır. 

 4.CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,


***