15 Temmuz 2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Temmuz 2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2017 Cumartesi

15 TEMMUZ 2016 KALKIŞMASININ YIL DÖNÜMÜNDE TÜRK ORDUSU

15 TEMMUZ 2016 KALKIŞMASININ YIL DÖNÜMÜNDE TÜRK ORDUSU

15 Temmuz 2017


——————-
Bugün Türk milleti, muvaffak olduğu her hayatî şeyin kahramanı olarak kendi ordusunu, ordusuna kumanda eden öz evlâtlarından kurulu subaylar topluluğunu, yüksek kumanda kurulunu görmektedir. (Gazi Mustafa Kemal Atatürk – 1931)
——————-
Bugün cumhuriyet tarihimize kara bir leke olarak geçen 15 Temmuz darbe kalkışmasının birinci yıldönümü. Tüm çabalara rağmen yaşanılan korkunç olaylar tam olarak aydınlanabilmiş değil. Olayın sebep ve sonuçları üzerindeki ciddi mahiyetteki soru işaretleri çözüm bekliyor..

Bu kalkışmayı yapan Türk ordusu içinde yerleştirilmiş cemaat mensuplarının ordu ve diğer devlet kurumları içindeki varlığını koruduğu sorumlu yöneticilerimiz tarafından ısrarla dile getiriliyor. Görünüşte terör örgütü ile mücadele her alanda devam ediyor. Ama sonuçta bu süreçte en fazla darbe alan kurumun Türk Silahlı Kuvvetleri olduğu da bir gerçek.

Bu coğrafyada ayakta kalabilmek ve Cumhuriyetin bekasını sağlayabilmek için güçlü bir orduya sahip olunması gerçeği iyi bilinmesine rağmen bu konu üzerinde yeterli tedbirler alınmamaktadır.
Bu yazı 15 Temmuz şehit ve gazilerinin anısına, Türk ordusu hakkında yöneticilerimiz ile orduyu bağrından çıkaran asil milletimizin bilgilerini tazelemek ve ordunun önemini bir kere daha vurgulamak için kaleme alınmıştır.

Son yıllarda gelişmiş iletişim kaynaklarını kullanarak Türk ordusu ve özellikle Türk subayı üzerinde sürdürülen tamamen yalan, yanlış ve özellikle iftirayla dayatılan saldırılar milletimizde büyük üzüntü yaratmıştır.

26’ncı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ’un “Günümüzde Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde Asimetrik Psikolojik Harp uygulanıyor” uyarısı tedbir alması gereken yetkili makamlarca yeterince anlaşılamamış ve önleyici tedbirler alınmamıştır. Bir seri kumpas davaları ile ordunun üst komuta kademesi ve geleceğin komutanları, iyi yetiştirilmiş kurmay kadroları tutuklanmıştır. Ordumuz 12.000 yıllık milli tarihi geçmişi içinde görmediği kadar büyük bir general ve yetişmiş subay kıyımına tabi tutularak zayıflatılmıştır.

Bu şekilde ordunun her seviyedeki komuta kademesinin görev şevkleri, vazife aşkları kırılmış, savaşma azim ve iradelerine darbe vurulmuş. Boşalan kadrolar cemaat yapılanması içinde yer alan askeri yetenekleri sorgulanan rütbelilerce doldurulmuştur.

Bunun doğal sonucu olarak burnumuzun dibinde Ege Denizindeki 152 Türk adasına Yunanistan’ın açıkça el koyması seyredilmiş, Güneydoğu Anadolu’nun güvenliği ise adeta PKK teröristlerinin inisiyatifine terk edilmiştir.

Irak’ta Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin başına geçirilen Amerikan çuvalı halâ kafalarda durmaktadır. Düşürülen uçak, şehit edilen pilotlar ve bombalanan topraklarımızın hesabı ise henüz sorulamamıştır. Ve Güney sınırlarımız yol geçen hanına çevrilmiştir. Bu sınırlarımızda terör örgütü ile komşu olunmasına dolaylı olarak yardımcı olunmuştur.

Durum ciddidir. Küresel güçlerin menfaatlerinin odaklandığı bir coğrafyada yaşamak zorunda bulunan devletimizin bek’ası güçlü ordu ile mümkündür. Devleti kuran Türk ordusunun gücü küresel mihraklarca iyi bilinmektedir. Aslında burada asıl hedef Türk Ordusu değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

Orduyu ayakta tutan subaylarımıza acımasızca saldıran güçler bu faaliyetleri ile devlet binasının kiriş ve kolonlarını söktüklerini, en küçük bir sallayışla bu kutsal binayı kolaylıkla yıkabileceklerini sanmışlardır. Ama bu iş onların sandığı kadar kolay değildir. Türk ordusu diğer ordularda olmayan çok önemli milli hasletlere sahiptir ve bunlar 12.000 yıllık köklü bir tarihi geçmişin kazanımlarıdır. Küresel güçler bu sağlam yapıdan tuğla sökebilirler, onu eğebilirler ama asla yıkamazlar.

Türk toplumu tarihin bilinen ilk devirlerinden itibaren günlük yaşamlarının her safhasında askeri vasıflara sahip millet olmayı sürdürmüşlerdir..Türklere göre askerlik; devletin ve milletin bekasını sağlayan, kendine has özelliği ve kuralları olan meşakkatli ve şahsi fedakârlık isteyen, bilgi ve beceri gerektiren meslektir.

Türk Ordusu; dünyadaki bilinen en eski askeri gücü temsil etmektedir. Türk milletinin binlerce yıl geriden günümüze kadar taşıdığı ve israrla yaşattığı Ordu-Millet olma vasfı onun milli askeri kültürünün zenginliğinin ve gücünün veciz ifadesidir.

Türk Ordusu; 35 yıldır Alçak Yoğunluklu Savaş (Asimetrik Savaş) olarak adlandırılan uluslararası terörizm ve bunun ülkemizdeki bölücü uzantısı PPK Terör Örgütüne karşı amansız bir savaş vermektedir. Ayrıca, 20.7.1974 Kıbrıs Barış Harekatını müteakip henüz bir barış antlaşması imzalanmamış olduğundan Kıbrıs bölgesinde de savaş hali devam etmektedir.

Subaylar, komuta ettikleri birliklerin barış ve savaşta hem eğiticisi, hem öğreticisi, hem gözeticisi ve hem de yöneticisidir. Her seviyedeki komutanlar; askeri bilgisi ile, kuvvetli iradesi ile, adaleti ile, tutum ve davranışları ile, cesareti ile kıt’asına sahip olabilen ve onları peşinden ölüme sürükleyebilen kimselerdir. Ve netice olarak muharebeyi tank, top, tüfek, uçak, gemi, ve araçlar değil, muharip er ve erbaşlar değil, onları yöneten kadrolar yani Türk subayları kazanır.

Şehit kanı ile sulanarak elde edilen kutsal vatan topraklarını savunmak, Asil Türk milletinin hürriyet ve istiklâli ile şeref ve haysiyetini korumak görevini üstlenen Türk Silahlı Kuvvetleri; Türk milletinin tarih sahnesinde göründüğü andan itibaren hizmet veren bir ocaktır. Bu ocağa katılanlar namus ve şerefleri üzerine vatanı koruyacaklarına ve canlarını bu uğurda seve seve vereceklerini belirterek and içerler. Bu yemin Türk Silahlı Kuvvetlerinin manevi gücünü temsil eder..

Askerlik; tam anlamıyla bir inanç mesleğidir. Türk askeri için rütbesi ne olursa olsun gelenek ve göreneklerinden, milli hislerinden, Türk töresinden gelen inanç ve kültür değerleri binlerce yıldır özde değişikliğe uğramamış ve köklü bir miras olarak günümüz nesillerine intikal etmiştir. Tarih boyunca devlet ve milletin varlığını, dirlik ve düzenini, birlik ve beraberliğini, güçlü ve disiplinli bir ordunun ayakta durması ile kaim gören kutsal bir inanış her zaman toplumda geçerli olmuştur. İşte bu yüzden Türk milletini kendi evlatlarının oluşturduğu ordusundan, ordusunu milletinden ayrı düşünmek imkansızdır.

Askerlerimiz şan, şöhret, makam veya kişisel hesaplar için çalışmazlar. Türk askerinin fikri yapısı; nasıl daha iyi hizmet yapabileceği, savaşa en iyi nasıl hazırlanacağı, asker ocağındaki manevi değerler, sevgi, saygı ve disiplinini nasıl koruyup birlik ruhunu ve vazife bilincini nasıl geliştirip en üst düzeylere erişileceği üzerinde toplanır.

Türk milleti kendi has evlatları olarak gördüğü subaylarına yapılan saldırıyı utanarak ve ibretle izlemekte, gelinen durumdan üzüntü duymaktadır.
Silahlı Kuvvetlerimizin asli gücünü ve moral kaynağını oluşturan disiplinli bir ordu olma vasfı bütün dünya milletlerinin malûmlarıdır. Türk askeri denince akla hemen disiplinli bir ordu gelir. Tabiidir ki disiplin ancak iyi bir eğitimle sağlanır. Türk askeri bu disiplini asla korku ile değil, vicdanı sesine uyarak geliştirir. Bu disiplin, ondaki inanç ve ruh halinin, vatan sevgisinin ve kendisine emanet edilen kutsal vatan topraklarının korunması idealine daha iyi hizmet yapabilme aşkının bir belirtisidir.

Avrupa devletlerinin merasim orduları örnek gösterilip Türk ordusunun gelenek halini almış milli değerleri ile oynamak ordumuza bir şey katmaz aksine zayıflatır…

Türkiye Cumhuriyetinin ilgi sahasına giren Balkanlar, Kafkasya, özellikle Ortadoğu bölgesinde cereyan eden olayların meydana getirdiği büyük risk ortamında her an muharebeye hazır güçlü orduya sahip olmamız coğrafyamızın kaçınılmaz gereğidir. 80 milyon Anadolu Türkü’nün tamamını tek bir yumruk gibi, tek bir silah haline getirmemiz ve bu silahı milli çıkarlarımızı sağlayacak milli hedefler yönünde kullanmamız kaçınılmazdır.

İşte bu yüzden 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasının hemen ardından yürürlüğe sokulan Türk ordusunun temel değerlerini sarsan gelişmeler derhal durdurulmalı ve fabrika ayarlarına geri dönülmelidir. Ordunun tüm milletin bağrından çıkan ve birliğimizi sağlayan en önemli unsur olduğu asla unutulmamalıdır.

Sonuç olarak;

Türk Ordusu; Türkiye Cumhuriyetinin omurgasıdır. Bu coğrafyada onsuz yaşamamız asla mümkün değildir. Bugün ülkemize yönlendirilen tüm küresel saldırılara karşı her zamankinden güçlü ve her an harbe hazır bir orduya ihtiyacımız vardır.(1)(2)(3)

15 Temmuz’un yıl dönümünde tekrar vurguluyorum ki; Türk askerleri cumhuriyetin bek’asının gerçek teminatıdır. 12.000 yıllık şanlı bir geçmişe sahip kutsal askerlik ocağını özenle korumalı ve kollamalıyız. Aksi takdirde cumhuriyeti koruyup kollamamız mümkün olmayacaktır.

(1) Dr.Tahir Tamer Kumkale’nin TÜRK ORDUSU-I Cilt (Ordu-Millet Türkler)
(2) Dr.Tahir Tamer Kumkale’nin TÜRK ORDUSU-II Cilt (Orduya Küresel Saldırı)
(3) Dr.Tahir Tamer Kumkale’nin TÜRK ORDUSU-III Cilt (Türk Ordusuna Kumpas)


https://kumkale.wordpress.com/2017/07/15/15-temmuz-2016-kalkismasinin-yildonumunde-turk-ordusu/

29 Ocak 2017 Pazar

15 Temmuz 2016, ABD, FETULLAH, İŞİD,


15 Temmuz 2016, ABD, FETULLAH, İŞİD,



Hasan KOTAN ,


  "Bu darbe girişiminin bütün beyin takımı Amerika'da eğitim aldı." Bu sözler emekli Tümgeneral Sayın Bertan Nogaylaroğlu’na ait. Açıkça görülüyor ki; Türkiye’deki darbe girişiminin ana mimarı ABD’dir. Darbenin ve darbecilerin tamamı yine ABD’nin bilgisi dâhilinde dir.

Ellerinden Kızılderililerin, Vietnamlıların, Japonların, Iraklıların kanları akarken, buna bir de Büyük Türk Ulusunun kanını eklemek istediler. Peki bu nasıl ve ne şekilde olacaktı? 

Ulusal bağımsızlığımıza, üniter yapımıza ve vatan toprağımıza karşı girişilen bu hareket başarılı olsaydı ve yönetim Amerikancı hainlerin eline geçseydi ilk yapacakları şey güneydoğuyu İslam ümmet kardeşliği kılıfıyla Kürtlere bırakmak olacaktı.

Peki ihanet ve alçaklık bununla bitecek miydi?

Elbette ki hayır. Mustafa Fehmi Kubilay’ın başını kör bıçakla kesenlerin torunları saklandıkları yerlerden birer birer çıkacak ve kan kardeşleri olan İŞİD’İ çağıracaklardı.

Yine Amerikan patentli bu örgüte ülkemiz içerisinde kanlı eylemler yaptıracaklardı.  Peki ya sonra? Sonra da altmışa yakın ülke İŞİD’LE mücadele ediyoruz gerekçesiyle ülkemizin üzerine çullanıp bu kutsal Anadolu toprakları üzerinde yeni bir Suriye yaratacaklardı.

Anahtar teslimi ülkemizin tüm altyapısı, sanayisi, limanları, hava alanları, köprüleri, yolları, eğitim kurumları ve hastaneleri harabeye çevrildikten sonra IŞİD’in görevi de bitmiş olacaktı.

Bittimi? Elbetteki hayır. 

Boğazların emperyalizmin eline geçmesiyle sıra Rusya,  Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine gelecekti.  Benzer örgütlere oralarda da ihtiyaç vardı. CIA ve ABD derin devletinin sivil ayağı olan Fethullahçı yapılanma oradaki işbirlikçi hainleri vasıtasıyla benzer kalkışmaları oralarda da hayata geçireceklerdi.
Sonuç olarak, her alanda örgütlenen bu emperyalist gizli işgal yapılanması, sadece ülkemiz için değil,  Anadolu’yu üs olarak kullanıp Rusya Federasyonunu da içine alacak şekilde emperyalizmin şekillendireceği bir yapının oluşması için harekete geçeceklerdi. 15 Temmuz’daki emperyalist kalkışmanın karşısına dikilen Anadolu’nun kahraman yiğit evlatlarının tarihsel misyonu bu nedenledir ki çok çok değerli ve çok çok önemlidir. Gizli işgale karşı kazanılmış bu zafer, sadece Anadolu topraklarını değil büyük ölçüde Rusya ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde de oluşabilecek büyük tehlikenin önüne geçmesi açısından da çok önemlidir.

Saygılarımla 

Hasan KOTAN 

0506 262 08 56 İZMİT/KOCAELİ 

TÜRKİYE

***

26 Temmuz 2016 Salı

15 Temmuz 2016 “ Ters Darbe ”si: AKP-Cemaat Kavgası, “ Parti Devleti ” ve Demokrasi




15 Temmuz 2016 “ Ters Darbe ”si: AKP-Cemaat Kavgası, “ Parti Devleti ” ve Demokrasi


Yazar: Bülent Şener

15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece Türkiye Cumhuriyeti’nin en uzun gecesi oldu belki de. Atatürk devrimlerini ve bu devrimlerin üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak üzere 1950’lerde harekete geçen siyasal İslamcı karşı devrimin 1970’lerden itibaren devletin tüm kademelerine (özellikle yargı, emniyet, istihbarat ve ordu) sızma ve etkinlik kazanma girişiminin 2016 yılı Temmuz’unda ulaştığı radde bir “ters darbe” olarak ortaya çıktı ve çok şükür ki başarısızlığa uğradı.

Aynı anda hem TSK yönetimini ve merkezlerini (Genelkurmay Başkanlığı, 1. Ordu Komutanlığı, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Akıncılar Üssü) hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin başını ele geçirmek amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içindeki siyasal İslamcıların Fethullahçı Terör Örgütü kanadının emir-komuta zincirinin dışında gerçekleştirdiği bu “ters darbe”ye karşı, gerek darbenin erken deşifre edilmesi gerekse Türk milletinin ve devletin ilgili tüm kurumlarının gösterdiği mukavemetle açıkçası Türkiye Cumhuriyeti bir uçurumun eşiğinden döndü. Bu gözü dönmüş cuntanın giriştiği bu darbenin en trajik yönü hiç kuşkusuz verilen şehit ve yaralılarla birlikte Gazi TBMM’nin tarihinde ilk defa bombalanması oldu. Bu, liyakatle ve vatan sevgisiyle bulunduğu göreve gelmiş hiçbir TSK mensubu ve unsurunun bir an bile aklından geçiremeyeceği bir şeydi.

Şimdi soru şu: Türkiye Cumhuriyeti devleti bu durumlara nasıl düştü? Bir devlet kendi içerisinde bu derece ağır bir güvenlik zafiyeti içerisine bir anda düşebilir mi? Bu sorunun cevabı aklını, vicdanını ve iradesini köreltenler için basittir: Evet… “Evet” cevabı verenlerin büyük bir kısmı şüphesiz 2010 anayasa değişikliği referandumunda da “evetçi”ydiler, Çözü(l)m(e) Süreci’nde de “evet”çiydiler, Ergenekon, Balyoz vs. davalarda da “evet”çiydiler. Bir bilim insanı olarak ben hiçbir zaman bu süreçlerde “evetçi” olmadım, olma kolaycılığına düşmedim. “ Evetçi ” tavra salt AKP iktidarının politikalarını beğenmediğim ve eleştirdiğim için değil, siyasal İslamcıların bu ülkeyle ilgili emellerini az ya da çok kestirebildiğim için onay vermedim. Askeri darbelere ve vesayetçi kurumlara karşı olmak ayrı bir şeydi, bunları bahane ederek devlet içinde yeni vesayetçi klikler ve yapılar oluşturmak ayrı bir şeydi.

Zamanın hükmünü icra etmesi sonucu, AKP-Cemaat ittifakının şaşaalı günlerinde hakikati savunduğunu sananlar nasıl bir yanılgı içinde olduklarını bir kez daha gördüler. 2011’lere kadar devam eden AKP-Cemaat ortaklığının devletin başına açtığı işlerin en kötüsü belki de bu darbe girişimi ve bu süreçlerde TSK’nın yıpranan imajı ve bozulan motivasyonu oldu. Daha önceki yazılarımda da defaatle söylediğim gibi, AKP iktidarının devletin temel kurumlarında, işleyişinde ve teamüllerinde yarattığı deformasyonlar, kırılmalar özellikle “17-25 Aralık Süreci”, Arap Baharı ve Çözü(l)m(e) Süreci’nde tam anlamıyla bir güvenlik zafiyetine dönüştü ve ne yazık ki bunun ağır bedelleri ödenmeye devam ediliyor. AKP-Cemaat ortaklığı sırasında kimse Cemaatin yargıda, emniyette, istihbaratta ve orduda palazlanmadığını söyleyebilir mi? Şu an 6 bine yakın askeri ve sivil (özellikle hakim ve savcı) personel gözaltına alınmış durumda ve belki bunun iki üç katı kadar daha gözaltı ve tutuklamalar olacak, futbol stadyumları bile belki gözaltılar için kullanılacak. Peki bu insanlar bu noktalara liyakatle mi geldiler? “Ne istediler de vermedik”diyen kimdi? Ergenekon Davası için “Ben bu davanın savcısıyım” diyen kimdi? Bu davalarda “bizi ne için feda ettiğinizin farkında mısınız? Bizim yerlerimize kimler yerleştiriliyor farkında mısınız?” diyenlere kulak vermeyenler kimlerdi? TSK’nın elindeki bütün istihbarat yeteneğini alıp TSK’yı elektronik harp ve istihbarat açısından kör bir ordu haline getiren kimdi? TSK’nın YAŞ’taki kararlarına muhalefet şerhi koyanlar kimlerdi? Bu sorulara makul ve “ama”sız bir cevabınız olmalı.

Gülen cemaatinin son kırk yılda, siyasal iktidarlarla kurduğu ortaklıklardan istifade ederek hem sivil toplumda örgütlenmesi hem de devlet bürokrasisinin çok önemli kademelerine nitelik ve nicelik olarak yerleşmesi, AKP iktidarıyla birlikte artık olağan kabul edilen bir durum oluşturdu Şubat 2012’deki MİT krizine kadar. Çevreden gelen AKP Türkiye’de tek başına iktidar olsa da bürokraside zayıftı ve üstelik taşıdığı siyasal kodlar ve geldiği gelenek şu ya da bu ölçüde Cumhuriyet’in değerleri ve kurumlarıyla problemliydi. İşte böylesi bir ortamda, Gülen cemaatinin iyi eğitim görmüş, modern hayat tarzını benimsemiş gözüken ve daha da önemlisi (darbecilerin kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandırmasında ve darbe bildirisinde de görüldüğü gibi) adeta bir bukalemun gibi her türlü siyasal/ideolojik ortama uyum sağlama yeteneğine sahip beşeri sermayesi, Cumhuriyet’i yeni bir siyasi ve ideolojik temelde dönüştürmek noktasında AKP’ye aradığı fırsatı verdi. Hiç şüphesiz bu fırsatın oluşmasına ordunun ve laik kesimlerin AKP’ye karşı aldığı tutumlar da bir katalizör olarak işlev gördü. İşte bütün bu gelişmeler Gülen cemaatinin devleti tamamen ele geçirmek noktasında uzun zamandır beklediği fırsat kapısını aralamış oluyordu. AKP’nin ordunun siyasal hayattaki etkisini kırabilmek ve bürokratik yapıyı dönüştürebilmek için Gülen cemaatiyle yaptığı tarihsel ittifakla birlikte Cemaat on yıl içerisinde önceki dönemlerle kıyaslanamayacak bir ivmeyle devletin her kademesinde palazlandı. Bu palazlanmanın yapısal anlamda Gülen cemaatine sağladığı en büyük kazanımlardan biri, 2010 Eylül’ündeki anayasa değişikliği referandumuyla yargıyı büyük ölçüde eline geçirmesi, diğeri ise Ergenekon, Balyoz vs. kumpas dava süreçleriyle TSK’nın yapısının, geleneklerinin, motivasyonunun ve toplum nazarındaki itibarının deformasyona uğratılması oldu. İşte bu noktadan itibaren takvimler Haziran 2011 genel seçimlerini gösterdiğinde, Gülen cemaati iktidarda gerçek anlamıyla görünür ve tek yöneten olmak için AKP’yle seçim öncesinde ve sonrasında önce pazarlığa, sonra mücadeleye ve nihayet savaşa girişti. Böylece, 7 Şubat 2012’deki MİT kriziyle birlikte AKP-Cemaat tarihsel ortaklığı son buldu. Bu kriz aslında Türk devlet hayatındaki yaşanacak büyük depremin öncü sarsıntısıydı. Bunun ardından yaşanan “17-25 Aralık Süreci” AKP açısından çok daha uyarıcı oldu ve nihayet 15 Temmuz 2016 gecesinde Gülen cemaatinin TSK içindeki terör kanadı AKP’ye ve daha da önemlisi Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı açık bir savaşa girişti ve bu savaşta Erdoğan ya da AKP karşıtlığının/otoriterliğinin ordudaki diğer kesimler açısından kendine avantaj sağlayacağı şeklinde büyük bir yanılgı içerisine düştüler.

Şimdi karşımızda devlet ve toplum güvenliği açısından gerçekten korkutucu bir manzara var. Bu başarısız darbe girişimin siyasal, sosyal, ekonomik açıdan hasar raporu ilerleyen zaman dilimlerinde çok daha net bir biçimde ortaya çıkacaktır. Fakat görünen o ki, “Çözü(l)m(e) Süreci” ve “Arap Baharı” sırasında izlenen hatalı politikaların yaratmış olduğu güvenlik zafiyetleri, bu darbe girişimiyle birlikte çok daha büyük bir risk düzeyine taşınmış durumda. Robert Fisk’in de dikkat çektiği gibi, 15 Temmuz gecesi yaşananlar istisnai bir Türkiye gerçeği değil, tam aksine Ortadoğu’daki sınırların ve devletlerin çökmesi ile yakından bağlantılı bir duruma işaret ediyor.[1] Türkiye’nin Ortadoğu’da yaşananlardan kendisini soyutlayamayacağı gerçeği bir yana, gerçekten de son 6 yıl içinde AKP iktidarının da katkısıyla (ki bu katkı hala devam ediyor, örneğin, Suriyelilere vatandaşlık verilmesine yönelik adımlar) Türkiye gerçek anlamıyla bir Ortadoğu ülkesi haline döndü. Bunun Türkiye için en net ifadesi “istikrarsızlık”, “iç çatışma”, “ulus-devletinde zayıflama” ve “çözülme”dir. Bu yalın gerçeklik karşısında meydanlarda bu darbenin atlatılmış olmasından dolayı sürdürülen kutlamalar duygusallıktan öte hiçbir anlam taşımıyor aslında. Çünkü Türkiye’de darbe tehlikesi ortadan kalkmadı. Robert Fisk’e göre darbe bir sonraki darbeye kadar engellendi ve önümüzdeki birkaç yıl içinde yeni bir darbeye hazır olunması gerekiyor. Dolayısıyla, salt “paralel devlet yapılanması” noktasından meseleye bakılıp, devletin ve kurumlarının temel ilke ve esaslarının, işleyiş mekanizmasının, yerleşik değerlerinin, teamüllerinin “parti devleti” anlayışıyla deformasyona uğratılmasının yarattığı zafiyetler AKP iktidarı tarafından bir kapsamlı özeleştiriye tabi tutulmadığı sürece, “istikrarsızlık”[ğ]ın, “iç çatışma”nın, “ulus-devletin zayıflama”sının, “çözülme”sinin ve en nihayetinde “darbe”nin bütün sosyolojik ve siyasal nedenleri var olmaya devam edecektir Türkiye’de.


Sonuç: Türkiye Kırılgan Bir Devlet Olma Yolunda (mı?)

Belli bir toprak parçası üzerinde bağımsızlığa ve münhasır bir egemenliğe sahip olmak, devlet olmanın temel koşullarından biridir. Diğer taraftan, devlet olmak, sınırları içerisinde yaşayan bireylerin temel ihtiyaçlarını (eğitim, sağlık, barınma, adalet vb.) karşılayabilmeyi, huzur ve asayişi sağlayabilmeyi ve gerek sınırlar içinden gerekse sınırlar dışından yönelebilecek her türlü tehdit ve saldırıyı ve muhtemel zararlarını minimum düzeye çekebilmeyi gerektirmektedir. Bunları tam olarak sağlayamayan devletler genellikle “kırılgan devlet” (fragile state) olarak adlandırılmaktadır. OECD’nin genel kabul gören tanımına göre “kırılganlık” devletin güvenlik, eğitim, sağlık, adalet gibi temel kamu hizmetleri sunmakta acziyet içinde olması durumudur.[2] Bunun bir adım ötesi ise “başarısız devlet”tir ki (failed state), bu noktada kontrol, idare ve eylem yeteneklerini çekirdek alanlarda kaybetmiş ve toplumsal sözleşmesi bozulmuş çökmekte olan bir devlet vardır artık (Bkz. Tablo 1).




1990’lı yıllarla birlikte birçok akademik kuruluşun ve uluslararası örgütün, devletlerin kırılganlığına ilişkin endeksler oluşturmaya başladığı görülmektedir. Bunlardan biri de ABD merkezli “Fund For Peace” (FFP) adlı düşünce kuruluşu ile “Foreign Policy Dergisi”nin işbirliğiyle 2005 yılından bu yana yayınlanan “Başarısız Devletler Endeksi”dir ki (Failed States Index), Haziran 2014’te onuncusu yayınlanan ve adı “Kırılgan Devletler Endeksi” (Fragile States Index)[3] olarak güncellenen bugün için son endeks Türkiye’nin kırılganlığı açısından oldukça olumsuz bir veri setini ortaya koymaktadır. Türkiye, söz konusu endekste 178 ülke arasında 74,1 puanla (puan ne kadar yüksekse kırılganlık o kadar fazladır)[4] 94. sırada yer alarak yüksek riskli (high warning) ülkeler arasında yer almaktadır ki (bkz. Tablo 2), bu durum tüm AB ve OECD üyesi ülkeler içinde Türkiye’yi kırılganlık açısından 1. sıraya taşımaktadır.





Endekste, Türkiye’nin en yüksek puan aldığı, yani en büyük kırılganlık sergilediği alanlar “etnik/dini gruplar arası çatışma” göstergesi ve “güvenlik aygıtı” göstergesidir. Söz konusu göstergelerin birincisinde Türkiye’nin 2014 puanı 9,0 iken, ikincisinde ise 7,4’tür (Bu iki göstergenin 2007-2014 arasında izlemiş olduğu trendlerin ortalaması ise sırasıyla 8,2 puan ve 7,3 puandır). Gerek “etnik/dini gruplar arası çatışma” göstergesi gerekse “güvenlik aygıtı” göstergesi her iki alanda da Türkiye’nin taşımakta olduğu aşırı risk potansiyelini ortaya koymaktadır. Bu riskler dışında “mülteciler” göstergesindeki yükseliş de (Suriyeli sığınmacıların ‘vatandaşlığa’ geçirilmesi başta olmak üzere) Türkiye için daha olumsuz bir tablo yaratmaktadır (Bkz. Tablo 3).






Bütün bu gerçeklikler karşısında, darbe girişiminin başarısızlığa uğratılmış olması Türkiye’de demokrasinin daha iyi işleyeceği anlamına gelen doğrudan bir siyasal sonuca işaret etmiyor maalesef ortada böylesine çok ciddi bir güvenlik ve beka sorunu varken. Bu güvenlik ve beka sorunu, Türkiye’nin otoriter ve son kertede totaliter bir “parti devleti” modeline sürüklenme riskiyle birlikte ele alındığında, bu başarısız darbe girişiminin yarattığı/yaratacağı etkiler, bu modele gidişteki bütün toplumsal ve siyasal itirazların çoğunluk nezdinde “gayri meşru” ilan edilmesi için elverişli bir durum da ortaya çıkarabilir. Diğer bir deyişle, “paralel devlet yapılanması”na karşı sürdürülen mücadelenin zamanı geldiğinde muhalefete kadar uzanması ve bunun da çoğunluk tarafından (gerektiğinde sokaklara çıkarak) desteklenmesi söz konusu olabileceği gibi, devlet güvenliği açısından zorunlu olarak tasfiye edilmesi gereken kadroların yerine partiye yakın isimlerin yerleştirilmesi de söz konusu olabilir. Darbenin olası artçı etkileri de (siyasal suikastler ve iç çatışma) düşünüldüğünde, bu senaryoların başka hangi endişe verici senaryolara yol açabileceğini tahmin etmek zor değildir.
Sonuç olarak, darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin “ulus-devlet”ini muhafaza ederek evrensel standartları yakalamış demokratik bir hukuk devletine ulaşma hedefine yaklaştığını söyleyebilmek düne göre artık daha da zor görünmektedir. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden bu yana defaatle işaret ettiğim gibi, Türkiye içerisine düşürüldüğü güvenlik zafiyetleri ve siyasal/ideolojik bölünmüşlük/kutuplaşma nedeniyle bir “Katastrof Çağı”nın içinden geçiyor ve belki de bunun henüz daha başlangıcındayız. Umarım tarih ve olaylar beni yanıltır…

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü internet sitesinde yer alan yazılar, sadece yazarlarının görüş ve değerlendirmelerini yansıtmakta olup, bunların sitemizde yayınlanması, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü tarafından tümüyle veya kısmen benimsendikleri veya ‘Enstitünün’ kurumsal görüşünü yansıttıkları şeklinde alınamaz.

KAYNAKÇA;

[1]Bkz. Robert Fisk, “Turkey’s Coup May Have Failed – But History Shows It Won’t Be Long Before Another One Succeeds”, Independent, 16 July, 2016, http://www.independent.co.uk/voices/turkey-coup-erdogan-ankara-istanbul-military-army-turkey-s-coup-may-have-failed-but-history-shows-a7140521.html
[2]Bkz. OECD, “Principles for Good International Engagement in Fragile States & Situations: Principles”, April 2007, http://www.oecd.org/development/incaf/38368714.pdf.
[3]“Kırılgan Devletler Endeksi”nde devletler, 12 ayrı sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri göstergeye dayanılarak, her bir gösterge için (0 ile 10 arasında bir rakamla (toplam 120 puan üzerinden) değerlendirilmekte, en yüksek puanı olan devletin en kırılgan olduğu tespiti yapılmaktadır. 178 ülkenin sıralandığı 2014 endeksinde en kırılgan devletlerin Afrika ve Ortadoğu’da, en az kırılgan devletlerin ise Kuzey Avrupa’da yer aldığı görülmektedir. Bkz. Fund for Peace, Fragile States Index 2014, Washington D. C., 2014,
http://library.fundforpeace.org/library/cfsir1423-fragilestatesindex2014-06d.pdf  
[4]Endeksin kriterleri konusunda daha geniş bilgi için bkz. Konur Alp Koçak, “Türkiye Ne Kadar Kırılgan”, 2023 Dergisi, Sayı: 160 (Ağustos 2014), ss. 58-64, http://tasav.org/usr_img/2023_dergisi_160._sayi_konur_alp_koCak.pdf


http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2016/07/20/8476/15-temmuz-2016-ters-darbesi-akp-cemaat-kavgasi-parti-devleti-ve-demokrasi



..