İŞİD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İŞİD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2018 Cumartesi

ABD'NİN TÜRKİYE VE İSLAM POLİTİKASI, BÖLÜM 5


ABD'NİN TÜRKİYE VE İSLAM POLİTİKASI,  BÖLÜM 5



RIZA ZARRAB  OLAYI

Zarrab olayında da gösterilen şahin, yaptırımcı tavrın zerresi yok. Muhtarlar toplantısında da, AKP İl Başkanları toplantısında da tribünlere yönelik, prompter’da yazılan şeyleri okuyor. Ama iş icraata geldiği zaman ortada hiçbir şey yok. Zarrab için iki defa nota verdiler. Notanın bir yaptırımı yok.

15 senedir İsrail’le yapılan bütün anlaşmalar her geçen gün katlanarak arttı. “One Minute”dan sonra bile İsrail’le yapılan anlaşmalar katlanarak arttı. Mavi Marmara’dan sonra bile arttı. Hatta IŞİD petrollerinin, bizatihi Cumhurbaşkanı’nın yakınları, damadı ve oğlu vasıtasıyla İsrail’e satıldığına dair çok kuvvetli şüpheler ortada ve bunlar henüz giderilmiş değil. Ortada bir İsrail politikası yok. Trump’a karşılık bir politika da yok. Bence sadece ortalığı idare etmeye yönelik birtakım hareketler var.

Peki hocam, Amerika’da Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın şöyle bir iddiası oldu: “Türkiye ve Katar Radikal İslamcılığın finansörleridir”. Bu cümle sizce doğru mu? Ya da açıklanmaya muhtaç bir cümle mi? Ne dersiniz?

İ.E.: Türkiye’de mevcut hükümet enteresan bir yerde duruyor. Şöyle: “Ilımlı İslam biziz” diye iktidara geldiler. “Milli Görüş gömleğini çıkarıyoruz” diye iktidara geldiler. “Avrupa Birliği’ne gireceğiz” diye iktidara geldiler. Ve iktidara geldiklerinin ilk 15 günü, hatta neredeyse ilk 1 ayı, Erdoğan sürekli dış dünya başkentlerini ziyaret ederek, “Sizinle beraber olacağız. Korkmayın. Sizinle beraberiz, sizin istedikleriniz olacak” diyerek dolaştı durdu. Neredeyse ilk dönem boyunca, yani 2008’lere kadar, Avrupa Birliği’ne girme şampiyonu olarak hareket ediyordu.

Biz İslamî camia içinden geldiğimiz için biliyoruz, şöyle bir diziliş var: Dışarıdan bakıldığında AK Parti en önde görülüyor. Yani en ılımlısı, sisteme en entegre olanı, Parlamento’ya gireni, oy kullananı, sandığa gideni, Avrupa Birliği’ne girecek olanı, tıraşlı, kravatlı milletvekilleri vs.. İslamî çevrelerin en ılımlısı onlar. Oradan geriye doğru dalga dalga diziliyor. En geride, şalvarlı, sakallı, sistemle uzlaşmayı reddeden, parti kurmayı, seçimlere katılmayı, Parlamento’ya girmeyi küfür sayan, “Demokrasi küfürdür. Beşeri sistemle idare olunmak zındıklıktır, dinden çıkmaktır” diyen ve geldiklerinde, kaskatı, tıpkı IŞİD’in Musul’da yaptıklarını yapacağını söyleyen insanlar var. IŞİD Musul’u ele geçirince ne yaptı? 12 maddelik bir bildiri yayınladı. Bildirinin birinci maddesi: “Namaz kılmayanlar kırbaçlanacaktır”. İkinci maddesi: “Kadınlar dışarıya peçeli çıkacaktır” diye bir bildiri yayınladı ve bunu uyguladı. Bunu kafalarına göre yapmadılar. Çünkü bunların hepsi mezhep içtihatları, bunların hepsi kaynaklarda var. IŞİD’çilerin uydurduğu şeyler değil bunlar. AK Parti’den geriye doğru gittiğimizde, dinî camianın derinliklerinde, tabanlarında böyle düşünen insanlar var. Ak Parti milletvekilleri içerisinde de, bunlarla zaman zaman irtibatı olan, hatta oralardan çıkıp gelmiş olan, modernleşmiş, Batılılaşmış, kravat takıp şık görünen tipler, ama kafa yapısı itibariyle hâlâ oraların izlerini taşıyan insanlar var. Bunlar şöyle bakıyorlar: “Suriye ile mücadele eden İslamî gruplar, her ne kadar biz onlara tam katılmasak da, her ne kadar onları radikal bulsak da –‘Biz partiyiz, ama onlar parti kurmak küfürdür diyor. Biz demokratik seçimlere giri2yoruz, o, seçimlere girmek kâfirliktir diyor’–, aramızda her ne kadar metodla alâkalı görüş ayrılıkları olsa da sonuçta onlar Müslüman. Bayraklarında Peygamberin sancağı var. Siyah bayrağın üzerinde Allah’ın resulü Hz.Muhammed yazıyor. Buna karşı tavır alınmaz ki. Sonuç itibariyle, bunlar Suriye rejimini yıkmakta desteklenebilir” diye düşündüler. Bence tam o fikirde değiller. Ama kendilerine yakın başka da bir grup yok. İşte: ÖSO. Hangisini seçersen seç, Suriye’deki bütün grupların en ılımlısı bile üç gömlek sonra IŞİD’çidir.

Benim söylediğim bir söz var. “Türkiye’de mevcut İmam-Hatip müfredatı ile yetişen bir genç, eğer sorgulamaya girişir ve bir çıkış yolu bulamazsa –cemaatlerde, vakıflarda, dinî cemaat ortamlarında ve İmam-Hatip kültüründe, hadis rivayetleri, mezhep içtihatları, ‘namaz kılmayanı kırbaçlayacaksın’, ‘başörtüsü zorunludur’, ‘mürted öldürülür’, ‘herkes sünnet olacak’ gibi aslında dinle hiçbir alâkası olmayan, hepsi gelenek, örf olan, Ortadoğu kültüründen kalma şeyleri din zanneden bir kültür şu anda okutuluyor– bunları okuya okuya, “Olmaz böyle şey” diye bir akılcılık yapıp bunlarla yüzleşmeye girişirse ve bir çıkış yolu da bulamazsa, böyle bir genç ateist olur, oluyor. Önce deist oluyor, sonra agnostik oluyor, sonra ateizme doğru kayıyor. Böyle bir trend var şu anda. Bu kültürle yetişen gençler Türkiye’de de –İslam dünyasında en modern yer Türkiye diyoruz, Müslüman bir ülke, laiklik var diyoruz, ama dinî cemaat ortamlarından gelen insanlar çok iyi bilir, “Ben malımı iyi bilirim” diyeyim– bu kültürden çıkan bir genç, iki, en fazla üç gömlek sonra IŞİD’çidir. Buradan başka bir şey çıkmaz. Dolayısıyla bunların o tür grupları desteklemesi normal. Bir dönem desteklediler, silah gönderdiler, arkalarında durdular. Onlar aracılığıyla Suriye devrimi yapacaklarını düşündüler. Hatta bazı gruplar, İstanbul’da Beyazıt Meydanı’nda toplanıp “Suriye devrimi” diye gösteri yaptı. Biz onlara karşı çıktığımız için bizi Esed’çi ilan ettiler.

Dolayısıyla o cümlenin gerçekliği vardı diyorsunuz.

İ.E.: Tabii. Destek oldular. Suriye’deki grupları destekleyip bir Suriye devrimi hayaline kapıldılar. Ve bu, iflasla sonuçlandı. Şu anda tam tersi, Rusya’yla beraber Esed’in yanında, IŞİD’e karşı tıpış tıpış savaşmak zorunda kaldılar. Savaşıyorlar. Tam tersine döndü. Tam bir iflas. Destekleme noktasından, o noktaya geldiler. Ve bunu da dış dünyanın zorlamasıyla yapıyorlar.

Peki sizin gözleminiz, Türkiye’de gençler arasında ya da İslam camiası arasında Selefi-Cihadcı eğiliminin arttığı yönünde mi? Böyle bir gözleminiz var mı?

İ.E.: Geçenlerde burada Ruşen Çakır İslamcılığın halleri üzerine bir yorum yapmıştı. O, bu konular üzerine çok kafa yoruyor sağolsun. Yıllardır tanışıyoruz. Yaptığı o yoruma katılıyorum. Ben de aynı şekilde düşünüyorum. Şimdi, üç eğilim var. Morali bozulan, dağılan, umduğunu bulamayan ve ‘’Böyle mi olacaktı?’’ halet-i ruhiyesinde olan İslamcı gençler arasında üç eğilim var. Birinci eğilim IŞİD’e doğru kayıyor. Yani giderek radikalleşiyor: “Savaşmak lazım, başka yolu yok. Böyle, partiyle, dernekle, sandığa giderek olmuyor bu işler. Gideceğiz, silahlanacağız ve bu modern dünyaya karşı savaşacağız”.  Gidiyorlar, aileleriyle birlikte IŞİD’e katılıyorlar, ellerine silahları alıp, 800 yıl öncesinin mağaralarından çıkıp gelmiş insanlar gibi, çağdaş dünyaya cepheden saldırıyorlar. Savaşıyorlar yani. “Başka çare yok. İçlerine girersek, kravat takıp, milletvekili olarak seçimlere girersek asimile oluruz, yok oluyoruz” diye düşünüyorlar.

İkinci grup?

İ.E.: İkinci grup, sol eğilime kayıyor Bu, biraz bizim tanıdığımız, bize yakın olan bir şey. Gençler, “Sağcılıkla, devletçilikle olmuyor bu işler. Müslüman sol bir fikriyat üretmek lazım. İslâmcılık oraya daha çok oturuyor. Orada hedeflerini daha iyi gerçekleştirebilir”. Yıllarca dışlanmış olan Kürtler, Aleviler ve sol gruplardan, buralardan İslamcı bir anlayış yeşerirse, bunun hem çağa hitap edebileceğini, hem İslam’ın özüne daha uygun olduğunu, ruhunu ancak burada bulabileceğini düşünen bir eğilim var. Bu, biraz yavaş giden bir şey.

Son grup?

İ.E.: Son eğilim de, İslamcılığı terk etmekle beraber, dinin kendisini de tamamen terk etme eğilimi.

Bu tarif ettiğiniz Ateizme gidiyor.

İ.E.: Ateizm değil de bir tür nihilizm diyebiliriz. Ateizm de bir iddiadır sonuçta. Burada bir çözülme ve yok oluş, hiçlik var. Ateizmde bir moral vardır, dünyaya bir bakış, dünyayı açıklama vardır. Bu insanlara “Dünyayı açıkla” diye sorsan, “Ne yapacağım dünyayı açıklayıp, ben bitmişim zaten. Getirin iki bardak içelim” havasında olan insanlar. Bitmiş yani.

Anladım.

İ.E.: Dinin kendisini terk etme var. “İslamcılıkta değil, dinin kendisinde bir problem var” diyerek bir kaçış var. Dinden kaçış söz konusu.

Bu üç eğilimden hangisi daha hızlı gelişiyor diye sorsam, tek cümleyle ne dersiniz?

İ.E.: Radikalizm daha çok gelişiyor enteresan bir şekilde.

Peki. Şimdi artık yavaş yavaş Türkiye sularına girdik. Halil İbrahim Bey tekrar merhaba.

H.İ.Y.: Merhabalar.

Az önce son cümlenizden bir tanesi, “Türkiye’nin işi çok zor” demiştiniz. Çok fazla soru sormayacağım. Bununla neyi kastettiniz? Oradan bakınca, Türkiye’nin işi niye çok zor?

H.İ.Y.: İşler yolunda gitmiyor anlamında söyledim onu. Çünkü Türkiye yatırımını Trump’a yaptı. Aynı zamanda, Rusya üzerinden Flynn’e yaptı. Fakat Flynn’in devre dışı kalmasıyla, karşısında başka bir Milli Güvenlik dokümanı buldu. Durum biraz değişti Türkiye açısından. O yüzden söyledim.

Şöyle bir durum var: Türkiye, özellikle 15 Temmuz sonrası, artık giderek Avrasyacı kanadın hâkim olduğu, daha çok onların istediklerinin olduğu bir mecraya girdi. Bunun daha önce başladığını biliyoruz. Suriye politikasının çuvallaması dolayısıyla, ani bir manevrayla Putin tarafına geçmek gibi bir girişimi olmuştu Erdoğan’ın. Ondan sonrasında giderek böyle bir mecraya girmişti. Ve Gülen karşıtı operasyonların da bunda çok önemli bir payı vardı. O esnada Türkiye, Avrasya kanadına daha çok meyletmişti. Şu an o yoldayız, o yolda gitmeye devam ediyoruz.

Aslında ben şuna gelmek istiyorum: Çok daha öncesine gittiğimiz zaman –bu temel oturumun da temaları içerisinde, Yeşil Kuşak veya BOP diye söylemiştik, bunu şu şekilde tekrar ele almak istiyorum– hepsinden de öte bir Rabıta bağlantısından bahsederlerdi Türkiye’de — özellikle sol kesimin İslamcılık literatüründe. Buna sosyolojik bakan İslamcılık çalışanları mesafeyle yaklaşırlardı. Bunu o komplolar altında değerlendirirlerdi. Bizim, şu anda bu eski teorileri yeni baştan değerlendirmemiz icap ediyor. Hakikaten, biz ABD güdümündeki İslamcılığın, yani, ABD dostu Kral Faysal’ın “Rabıta” adı altında toplayıp oluşturduğu insanların geliştirdiği İslamcılıktan bahsediyorum. Bu İslamcılık, Türkiye de dâhil olmak üzere her tarafta Suud sponsorluğu ile büyütüldü, kabartıldı. Daha sonrasında buna, Afgan cihadı ile birlikte, yeni bir bağlantı, Selefi bağlantısı eklendi. İhsan Hoca’nın Türkiye’ye ilişkin bahsettiği olup biten şeyler, Afganistan ve Ortadoğu’da çok daha öncesinde olup biten şeylerdi. İlk aşamada, Rabıta’yla daha sivil, daha medeni olan birtakım hareketlerin desteklenmesi, Afgan cihadıyla birlikte, çok daha Cihadcı-Selefiliğin desteklenmesi ile devam etti. Onda da ABD’nin ciddi bir parmağı vardı. Yani ABD bunları ilk defa desteklemedi. O zamanlar, Abdullah Azzam gibi isimler CIA’in güdümünde dünyayı dolaşıyordu. Bugün, Selefi cihadcıların çok idealize ettiği isimler, zamanında ABD’nin, CIA’nın adamı olarak biliniyordu. Bunlar doğrudur. CIA’ya mensup insanlar da söyler bugün. O şekilde yoldan çıkan bir İslamcılık var. Zamanında bunun nereye varacağı önemsenmeyen bir cihadcı İslamcılıktan bahsediyorum. O giderek kontrolden çıktı ve ABD’nin başına bela oldu.

McMaster, çok daha önceki zamanlarında Suud’u da hedef gösteriyordu. Suud şimdi bu konuda MBS (Muhammed bin Selman) ile birlikte daha farklı bir mecraya girdi. Bu kez hedefte olan, Türkiye ve Katar gibi o İslamcılığın destek aldığı ülkeler oldu. Aslında biz böyle bir durumla karşı karşıyayız. İlginç bir cepheleşme oldu şu anda.

Peki, Türkiye sizce o desteği veriyor mu gerçekten?

H.İ.Y.: Biliyorsunuz, ben her zaman ısrarla “Ne AKP, ne Erdoğan İslamcıdır” derim. 2000 yılı itibariyle İslamcılığı terk ettiğini beyan etmiş bir AKP ve Erdoğan’dan bahsediyoruz. Ama 2011 sonrası, Suriye savaşı ile birlikte, 2011-2016 arasında başka bir mecraya girdi AKP. İslamcılığın sponsorluğunu üstlendi. Hamas olsun, İhvan olsun, Nahda Hareketi olsun, hepsiyle bir iletişim ağı oluşturup onların sponsorluğunu yapmak gibi bir misyon üstlendi. Aslında bu, zamanında Faysal’ın yaptığından farklı değil. Faysal’ın bir finansal sponsorluğu vardı. O finansal kısmı da Katar’la birlikte götürdü. Bunu Suriye bağlamında, Suriye savaşında olup bitenlerin belli bir zaman sonrasında, Arap Baharı’nın karşı-devrimi diye değerlendirebiliriz aslında. Suud’un sponsorluğunda, yani Suud, Katar, Türkiye sponsorluğunda olan bir hadiseydi. Ama 2013 sonrasında o cephe dağıldı. Daha doğrusu, 2013’te Mısır darbesiyle olup biten şey, Rabıta koalisyonunun dağılması gibi bir şey oldu. Bir tarafta, daha Vahhabi olan Selefilikle, diğer tarafta, daha cumhuriyetçi, daha reformist olan Selefilik dediğimiz, Türkiye İslamcılığı, İran İslamcılığı, Mısır İslamcılığı dediğimiz kanat, dağılmış oldu.

Şu an ABD’nin desteklediği kanat, o Rabıta’da oluşan koalisyonun karşıtı olan bir kanat. Orada oluşan hasarı gidermeye çalışan bir yaklaşım. Evet, bu, diktatörlük destekçisi bir yaklaşım, ama o cepheyi görmek gerekiyor. Yani yeni bir cephe oluştu aslında burada.

Peki, mesela şu cümle de var: Siyasal İslam’la radikal İslam arasında bir köprü, karşılıklı bir beslenme. Çünkü biliyoruz ki literatürde daha demokrasi diyen, farklılıklarla bir arada yaşamak isteyen bir İslamcı söylem hâkimiyeti var. Mesela, Tunus’ta Raşid Gannuşi bunu telaffuz ediyor ve ülke pekâlâ kendi yolunda ilerliyor. Ama sanki bu yaklaşımlarda bunun da reddi var. Washington’un son söylediklerinde, her siyasal İslamcıyı potansiyel bir radikal İslamcı adayı olarak görmek yok mu? Ne dersiniz?

H.İ.Y.: Durum şöyle aslında. 2011’de Arap Baharı’nın başlaması itibariyle biz şunu düşünebiliyorduk. ABD artık Ortadoğu’yu –Türkiye tarzı eski İslamcı, ılımlı İslamcı veya post-İslamcı rejimlerin olduğu yönetimleri– terk edip gitmek derdindeydi. “Onlar bu işi idare eder. Onlar artık ılımlılaştı.” AKP, onlar için bir modeldi. “Nahda, İhvan, AKP modeliyle bölgeyi yönetebilirler” diye bir inanış vardı. O inanış çöktü. O tarz İslamcılık Türkiye örneğinde başka bir noktaya evrildi. Türkiye örneğinde böyle bir evrilme yaşanınca, haliyle o niyet çökmüş oldu. Orada yaşanan hüsranın getirdiği bir sonuç bu.

Yani, Türkiye iyi bir modelden kötü bir modele mi dönüştü?

H.İ.Y.: Öyle. Türkiye ve Mısır, bu iki örnekte de o dikiş tutmadı şeklinde bir bakış meydana geldi. Çünkü dediğim gibi, bu, Obama’yla başlayan bir şey değildi, Bush’la başlayan bir şeydi. Daha Bush zamanında ABD İhvan’la masaya oturuyordu. Biliyorsunuz, Türkiye her ne kadar İhvan’ı ABD-karşıtı veya ABD’yi İhvan-karşıtı göstermeye çalışmış olsa da, aslında hakikaten İhvan’la diyalog halindeydi. İhvan devrildiği zaman Amerikancı olarak bilinen bir yapıydı Mısır çevresinde.  Amerikancı olarak tepki görüyordu. İhvan’ın arkasında Amerika’nın olduğu söyleniyordu. Türkiye kamuoyunda her ne kadar Mısır darbesini ABD yaptı deniyor olsa da, aslında bu daha büyük olan gerçeği gizleme çabasıydı. O gerçek de, Suud ve BAE’nin (Birleşik Arap Emirlikleri) yaptığıydı. O zamanlar Suud ve BAE Türkiye’nin müttefikiydi, o yüzden onlara çok fazla toz kondurmadılar. Ama orada esas olan şey, ABD’ye rağmen, ABD çok gönüllü olmasa da, Suud’a karşı çıkamamış olmasıydı. Tabii ki Suud’a rağmen orada İhvan kalacak değildi, ama gördüğü manzara şuydu: “Evet, bizim bu model sandığımız, ılımlı İslamcı sandığımız rejimler maalesef böyle çıkmadı. O zaman biz yine Rabıta’dan, Afgan cihadından beri bu İslamcı hareketlere verdiğimiz destekten artık vazgeçelim. Bu iş bunlarla olmayacak. Bunlar her ne kadar ılımlı başlıyorlarsa da işin sonunda IŞİD’vâri yapılar veya onları destekleyen yapılar çıkıyor”. Sonuçta, Katar ve Türkiye’nin bu cihadcılara verdiği destek biliniyor, bunlar sır değil. İhsan Hoca’nın bahsettiği gibi, bunun bir de yan etkileri oldu. Sadece o cihadcılar desteklenmedi, o cihadcılara verilen destek üzerinden Türkiye’deki İslamcı gençlik ajite edildi. O ajitasyonun sonucunda, Türkiye’de artık kendi evimizde büyüttüğümüz Selefi ve cihadcı taraftarı bir İslamcı gençlik türedi. Böyle bir yeni yapı var artık. Böyle bir yapı 20 yıl önce yoktu. 20 yıl önce çok daha marjinal kalan bir gençlik grubu vardı; ama şu anda çok daha yaygın bir Selefi ve cihadcı veya cihadcı taraftarı bir gençlik grubundan bahsedebiliyoruz.

ABD tabii ki bunları gözlüyor ve tabii ki Katar ve Türkiye’nin bu desteklerinin farkında. Bunun karşısına MBS (Muhammed bin Selman) gibi bir figür çıkıyor ve “Ben bunları bastıracağım” diyor. MBS’nin ne kadar maceraperest olduğunu herkes görüyor. Ama bütün bunlara rağmen, ne kadar otoriter ve diktatörce olsa da, MBS’nin bu projesini destekleme yolunu tercih ediyor. Şunu söylememiz mümkün: O dokümanın içerisinde en tepede Çin ve Rusya var. Onun bir altında İran ve Kore var. Onun da bir altında, Radikal İslamcı ideoloji var. Yani, ABD aslında radikal İslamcı ideolojiyi bu şekilde bastırmaya kararlı. Böyle bir hedef koymuş kendine. Orada da onun sponsoru olarak gördüğü Türkiye ve Katar’a yönelik bir tavır almak durumunda.

Türkiye zaten tercihini belli bir zamandan beri Avrasya yönünde kullanacağının sinyalini veriyor. Haliyle kendisini karşı cepheye koyuyor ve “Ben Rusya’yla, o cepheyle birlikteyim artık” sinyalini veriyor. Böyle bir durumda, Türkiye’yi karşısına almış oluyor. Belli bir zaman sonra bunun ne kadar ciddi olduğunu göreceğiz. Ama ben ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Aydın Bey, şöyle bir soruyla başlayacağım: Şu an hâlâ bir Dışişleri mensubu olsaydınız, Washington’da bir bürokrat olmayı tercih eder miydiniz?

A.S.: Şuradan başlamak lazım belki. Ben bunu bu stüdyoda bir kez daha söylemiştim; hiçbir ABD Başkanı, sabah kalktığı zaman –sabahlığıyla kahvaltıya geldiğinde diyelim, teatral olsun biraz– “Getirin bana şu Türkiye dosyasını, bakalım ne yapmış Türkler?” demez. ABD açısından Türkiye, en önde takip edilen bir ülke değil, bir kere bunun bilincinde olmamız lazım. Ama önemli bir ülke. Bunu söyleyince, “Özgüvenin eksik mi, kendini küçük mü görüyorsun?” diye hemen sormamak lazım. Türkiye, NATO üyesi. Bu bölgede, hangi iktidar gelirse gelsin –ben buna “Emlak değeri” veya “Gayrimenkul değeri” diyorum– Türkiye, jeopolitik, jeo-stratejik önemi tartışılmaz bir ülke. Tarihsel geçmişi ve bir devlet geleneği var. Dolayısıyla, “ABD Türkiye ile yatıyor Türkiye ile kalkıyor” gibi düşünmemek lazım.

Yalnız Yenigün Hoca’nın bahsettiği bire bir diplomaside –âmiyâne tâbirle “Sermayeyi kediye yüklemek” gibi– biz Başkan’la doğrudan görüşürüz. Pek çok ülkeyle aynı yola gittik. Bizde ne deniyor: “Reis bir telefon eder, o işi halleder”. Mesela, Putin’le sekiz kere görüşme oldu. Fakat bu sağlıklı mıdır? Örneğin son ziyarette, Mısır’a gidiyordu. Beklenmedik bir şekilde Suriye’ye uğradı. Bizim ısrarımızla Ankara’ya geldiği söylendi. Sürekli ısrarla biriyle görüşmek istiyorsanız, onun karşısına diplomatik olarak zayıf konumda olursunuz. Zaten çeteleye baktığınız zaman, S-400’ler, nükleer güç santralleri, Türk Akımı hep Rusya tarafında. Bizim tarafımızda ne var? Turizme yeniden el vermesiyle turizm rakamlarının yükselmesi, domatesle simgeleşen, bizden oraya tarım ürünleri ihracatı, bir de en önemlisi, Rusya’nın yeşil ışığı ile ve onun Şam’dan devşirdiği sarı ışıkla Fırat Kalkanı — ki o da çok yakın vadede bir dert olacak. Bir kazanç olarak görülmemeli. Ama o şekilde Fırat Kalkanı yapılabildi.

Ama Rusya’nın bölgeye döndüğü bir gerçek. Ve bana sorarsanız, bu Avrasyacılık işi boş. Bana “Avrasyacılık nedir?” diye sorsanız, anlatmakta zorlanırım. Ne demek Avrasyacılık? Rusya için bir anlamı var. Orada bunun bir geçmişi var. Rusya çalışan akademisyenlerimize de sorduğunuz zaman, onlar bunu Moskova penceresinden anlatabiliyor. Bizim açımızdan ne demek? Yani NATO’dan çıkmak mıdır Avrasyacılık? Eğer öyleyse söyleyelim bunu. NATO’dan çıkınca Türkiye’nin savunması ayakta durabilir mi? Bu bir nevi, yeni bir üçüncü dünyacılık mı? Ümmetin liderliği mi? Bu kolay değil.

Bakın, basit bir olay oldu. Bir diş hekimi, sosyal medyada Medine Müdafii Fahrettin Paşa ile ilgili bir paylaşımda bulundu. Herkesin tanıdığı, tarihsel açıdan üzerinde tartışılmayacak bir figür. Onu, Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı paylaştı. Zaten Araplara yönelik, ırkçılık boyutuna varan küfürler gırla gitti o ayrı da, bir tarih sorgulaması yaşandı. Ama Sayın Cumhurbaşkanı ağzından, “Zavallı. Sen kimsin?” kelimelerini işittik.

İhsan Hoca’nın atıfta bulunduğu, Muhtarlar Buluşması’nda ve İl kongrelerinde “Eyy Trump, Trump Efendi!” ifadelerini duyduk. E, birebir sistemde, tepeniz atınca ağzınıza geleni söylüyorsanız –ki o iş yapıyor, yapmıyor diyemeyiz–, çünkü Cumhurbaşkanı, Özü, sözü bir, bu tür diplomatik, bir anlamda efeminelikleri, monşerlikleri kaale almayan, “Burada ne diyorsam, orada da onu diyorum, yüzüne de söylerim” havasında bu işi götürüyor. Ama bu bir tek Rusya ile işlemedi. Çünkü PYD’nin de, PKK’nın da Moskova’da ofisi var mı? Var. Bunlar Rusya’nın terör örgütleri listesinde mi? Değil. Bana göre, bizim sınırımızın hemen ötesindeki Kürtlerle sağlıklı, akılcı bir ilişki kurmamız, en önemli etkinlik alanımız. Ben onu desteklemiyorum ama Ankara’nın önceliği buysa, bu konuda bir şey söylenmiyor Rusya’ya. Orada “Ey Putin! Sen kimsin? Haddini bil!” söylemi işlemiyor. Söylemle eylem makası açılıyor. Bir de, bizim sıkletimiz belli. Bu bir özgüven sorusu değil. Sıkletinizi bilmeniz lazım ki ona göre bir oyun kurasınız.

Yine burada değinilen bir şey daha var; İsrail’in kuruluşuna bakın. Neticede, İsrail –Cumhurbaşkanı “terör devleti” derken, onu kastetmedi, Filistinlilere yaptığını kastetti–terörizmi bir yöntem olarak kullanıp başarıya ulaşmıştır. 1947’de İngilizlere karşı terör eylemleriyle başarıp ülkeyi kuruyor. 1948’de zaten Kudüs’ün batısı İsrail’in denetiminde. Arkadan, 1967’de “Altı Gün Savaşı”nda savaşıp kazanıyor ve tamamını alıyor. O zamandan bu zamana Kudüs’ün tamamı İsrail’in denetiminde. 1980’de Knesset yani İsrail Meclisi bir karar alıp “Başkenttir” diye ilan ediyor. 1995 yılında ABD Kongresi de “Büyükelçiliği buradan buraya taşıyın” diyen yasayı onaylıyor. Bu, o zamandan bu zamana başkanların önüne geliyor, başkanlar bunu 6 ay erteliyor, yasayı onaylamıyor.

Trump ne yaptı? Yasayı onayladı. “Yasayı ben onayladım, imzaladım” diye çok övünerek gösterdiği şey o. Ama aynı zamanda ertelemeyi de imzaladı. Büyükelçiliğin taşınması, 1-2 seneyi alacak. Belki gene imzalar. “Yer bulunamadı” denir, güvenlik uygun değildir, belki o sırada barış süreci başlamıştır, bunlar ayrı. Milli İrade diyoruz ya, Trump orada milli iradenin ABD penceresinden gereğini yaptı.

Çünkü seçimde söz vermişti.

A.S.: Seçimde söz verdi, o ayrı. Ona bakarsanız, İklim Sözleşmesi’nden çıktı. UNESCO’dan çıktı. Birleşmiş Milletler’i konuşuyoruz ya, ABD, UNESCO’dan çıktı. “Ben buraya çok para veriyorum, dediğim olmuyor” dedi ve çıktı. Ama bu bir küresel güç. “Ben de onun gibi yaparım” diye ortaya çıkarsanız, başınıza çok büyük çoraplar örülebilir. Bu İsrail bölümü.

Suudi Arabistan nedir? Küçümseyerek söylemiyorum, ama bir kendine özgülüğün altını çizmek için söylüyorum; bir dükkân ismi gibi. Yani “Suud Ailesinin Arabistan’ı”. Böyle başka bir ülke yok. Ailenin adı ülkenin adında bir tabela gibi var. Burası “Suud Ailesinin Arabistan’ı”. Kuruluşu da öyle. Necd’den geliyor. Bizim savaştığımız, yani Fahrettin Paşa’nın direndiği Haşimi, İngiliz destekli olanlar. Tabii İhsan Hoca çok daha iyi bilir. Bir yanı Vahhabi ulemasına dayanıyor, bir yanı da bu aileye. Bu aile de bugün –sayı tam bilinmiyor– 10-15 bin kişiden oluşuyor. Şimdi gelen Veliaht da bunu dedi: “Herkes parasını alıyor, herkes soyup soğana çeviriyor. Bu paraların nereye gittiği tam olarak belli değil. IŞİD’e mi gidiyor –ki bu doğru– burayı bir zapturapt altına alırım. Zaten 20 milyon nüfusun desteğini alırım.” 100 bin kişilik Saray muhafızlarının başını içeri aldı, ona da el koydu. Kendisi zaten 200 bin kişilik ordunun başında, onu da kontrol altına aldı. ABD ile anlaştı. Zaten silah alımlarıyla da kontrol altında. Petrol gelirlerinin azalacağını öngörerek, başka taraflara açılma projesi var, biliyorsunuz, Kızıldeniz kıyısında bir mega-kent inşa edeceklerini açıkladı. Sponsoru olduğu Mısır’la, Tiran ve Sanafir adaları konusunu çözdü. Dolayısıyla, Suudi Arabistan’ı başka bir şekle sokuyor. Petrolün de Şii nüfusun yoğunlukta olduğu yerde bulunduğunu da unutmayalım.

Ama burada tehlikeli olan, öngörülemeyecek olan nedir? İran’la çatışma olasılığı had safhada. Çünkü İsrail de, Suudi Arabistan da ona bakıyor ve bu ikisi de Washington’da güçlü. Washington’da güçlü olmasalar da, en azından şu anda bir Trump var, bir de diğerleri var. ABD sistemi de buna göre kurulmuş. Başkan seçildi. Sizin bahsettiğiniz Obama ziyareti 2009. 2017’nin sonuna geldik, topu topu sekiz sene olmuş. Sekiz senede oradan buraya geldik. Ama ABD sisteminde, yarın başka başkan gelir, bambaşka bir yere gideriz.

Ama en azından şu öngörülebilir herhalde: Sonuçta, McMaster, Katar ve Türkiye’yi radikal İslamcılığın sponsoru olarak nitelendirdiği konuşmanın devamında, AK Parti’yi, Müslüman Kardeşler gibi tabandan örgütlenen, riskli, neredeyse tehlikeli bir oluşum olarak tarif ediyor. Bundan sonra nasıl yürür Türkiye-Amerika ilişkileri?

A.S.: Dediğiniz çok doğru. Benim o bire bir dediğim, Başkan’dan Başkan’a –bizde de fiili olarak başkanlık var şu anda– diplomasi işlemeyecek bundan sonra. Onların olmaması da gerekirdi. Diplomaside “Bir yeri boyarken kendinizi köşeye doğru boyamayın” denir. Bir çıkış payı olması lazım. Biz şimdi stratejik ortak mıyız, operasyonel ortak mıyız, model ortak mıyız, bütün bunlar karışıyor. NATO üyesiyiz. Bizim müttefiki olduğumuz Batı ittifakının lokomotifi ABD. Beğenelim, beğenmeyelim, biz bununla yaşamak durumundayız. Bunun Başkanı da Trump. Oradaki sistem de, özellikle bu konularda bütün yetkileri Başkan’da topluyor. Biz bunu öngörerek, çok dikkatli, çok soğukkanlı, uzgörülü, sakin… belki sıkıcı gelebilir, belki iç politikaya hizmet etmeyebilir. Önümüzde başkanlık seçimleri var. Orada oya devşirilmeyebilir ama ülkemizin selameti, ulusal güvenliği bakımından çok daha yararlı olur ve kendi ölçeğimizde, kendi ölçeğimiz dediğim, çevremiz: Suriye, Irak, İran. Bizim fazla açılmak için öyle bir sermayemiz yok şu anda. Hemen etrafımızda ne var? Dünya Kürt nüfusunun yarısı Türkiye’nin yurttaşı. Türkiye’deki Kürtlerin yarısı da 5 metropolde yaşıyor. Bizim bunlarla bir ağ kurmamız lazım ki Ortadoğu’dan gelecek olan belayı yumuşatalım. Burada da, yapabiliyorsak arabuluculuklar yaparak, bu gerilimleri azaltacak şekilde herkesle konuşabilir olmamız lazım. Herkesle konuşabilir olmak fırdöndülük değildir. Ne yapacağını bilmemek, kafası kopmuş tavuk gibi oradan oraya koşan işgüzarlık, diplomaside etkinlik değildir. Onları da gördük çünkü.

Ben geçenlerde Umman’ı örnek verdim. Umman Türkiye ile karşılaştırılmaz. Konum olarak da çok daha küçük. Ama sesi çıkmıyor dikkat ederseniz. Halbuki fırtınanın tam göbeğinde. Umman, çok akılcı, kendi ölçeğine göre bir savunma siyaseti, diplomasi ve etkinlik de yapıyor. Örneğin İran’la yapılan nükleer anlaşmanın altyapısını Umman kurabilmişti. Halbuki biz bunu yapabilirdik. Bir zamanlar o işlere soyunuyorduk hatırlarsanız.

Doğru. Peki, çok teşekkürler. Hocam, şunu sormak istiyorum, dünden beri aklıma takıldı. Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı’nın Fahrettin Paşa’yla ilgili attığı tweet’in ardından, sosyal medyada özellikle AKP’ye gönül vermiş hesaplarda, bir Arap düşmanlığıyla Arap karşıtı tweet’ler atıldı. Öte yandan da, kendimizi İslam dünyasının lider ülkesi olarak tarif ediyoruz. Oysa biliyoruz ki Arapların da çoğunluğu Müslüman. Bu, açıklanmaya muhtaç bir durum değil mi? Ne dersiniz? Başka bir sorum daha olacak.

İ.E.: Bu zihniyette, yani AK Parti’yi yöneten Milli Görüş çizgisinden gelen bu anlayışta, “Osmanlı’nın torunları” zihniyeti var. “Osmanlı, 400 yıl Ortadoğu’yu barış içinde yönetti. Emperyalistler Osmanlı’yı yıktı. Dolayısıyla, Ortadoğu kan gölüne döndü” kafası var. Bu, tamamen boş bir şanlı tarih hastalığından kaynaklanan bir yaklaşımdır.

Dikkatlice bakıldığında, mesela, Bağdat tarihini okuduğunuz zaman; Osmanlı, Selçuklu dâhil Anadolu tarihini okuduğunuz zaman –son bin yıl diyelim– huzur içinde geçen üst üste bir on yıl yok. Baştan aşağı ayaklanmalarla dolu. Bir ayaklanmanın acısı, yüzlerce yıl sürüyor. 1238’de “Babai Ayaklanması” diye bir şey var. Nereden baksan onun 400 yıl süren bir etkisi olmuştur. Celali İsyanları’ndan tutun, Alevi İsyanları’na, Rafızî İsyanları’na, Şeyh Bedrettin’e kadar bir sürü ayaklanmayı tetiklemiştir. Baştan aşağı ayaklanma dolu, ortalık kan revan içinde. Osmanlı gitmiş, sözde huzur bulmuş. Sadece Karmatiler 200 yıl sürdü, bugünkü Bahreyn civarında. Zenc Hareketi 14 yıl sürdü. Abbasilerin kanlı baskınlarıyla yok edildiler. Türkmen kölelerden kirayla tuttukları askerlerle Zenc Hareketinin başşehri El-Muhtâre’yi haritadan sildiler. Mezopotamya’da Dicle ve Fırat nehrinin birleşerek aktığı yerdeydi. Şu anda orası piknik alanı. Hiçbir şey yok orada. Kurdukları şehirde bastıkları paralar şu anda British Museum’da sergileniyor. Üzerlerinde “Hüküm Allah’ındır, Mülk Allah’ındır” diye yazıyor.

İslam tarihini bilmiyorlar. Osmanlı tarihine Saray’ın penceresinden baktığın zaman, her şey tozpembe görünüyor. Saray tarihçilerinin telkinlerini de okuyunca, “Bizim bıraktığımızdan bu yana kan gölüne çevrilen, 52 parçaya bölünen Ortadoğu halkları bizi bekliyor” halet-i ruhiyesindeler. Erdoğan bu psikolojide. Onu destekleyenlerin birçoğu bu psikolojide. Erbakan Hoca’nın kendisi de bu psikolojideydi. Hâlbuki Arap dünyasında böyle bir şey yok. Bu bir hayal. Kimsenin seni beklediği yok.

Erdoğan’ın liderlik karizmasıyla bir çıkışı, sert söylemleri, son Kudüs çıkışı, Arap halkları üzerinde bir heyecan yaratmış olamaz mı? Arap sokaklarında ses getirmez mi?

İ.E.: Yok. “One minute”dan sonra da buna benzer şeyler oldu. Arkasından yaptırım getiren hiçbir şey yapılmıyor. Hamaset yani. Biz eskiden Cuma gösterileri yapardık. Beyazıt Meydanı’nda toplanırdık. Her hafta, “Kahrolsun İsrail” diye bağırırdık. Bazı gösteriler haftalarca sürerdi. Hatta bir keresinde “Bu Cuma eylem yok” diye gazetelerde haber olmuştu.

Şimdi Yenikapı’da toplanıldı.

İ.E.: Evet. O eylemlerin çoğunu bizler yapıyorduk, içindeydik. “Kahrolsun İsrail” diye bağırmakla geçti ömrümüz. Ama o Beyazıt Meydanı’ndan gelenlerin çoğu şu anda iktidar oldu ve iktidarın destekleyicisi, zengin vakıflara ve kuruluşlara dönüştüler. Şimdi hâlâ sokakta gösteri var. Hâlâ Cuma namazlarından sonra Yenikapı’da, orada, burada toplanılıyor. AK Parti Teşkilatı 81 ilde sokak gösterisi yapma kararı aldı. Erdoğan çıkıyor, nutuklar atıyor. Ama sen artık iktidarsın. O eskidendi, bizim zamanımızdaydı onlar.

Başka yapacak bir şeyiniz yoktu. Tek çareniz sokağa çıkmaktı.

İ.E.: Tamam. Ama hâlâ öyle. İktidar olduğu halde muktedir değil bu konuda. Her konuda muktedirlik taslıyor, ama İsrail olduğu zaman hiçbir yaptırım ifade eden bir karar yok. Yaptırım yok. Slogan var, hamaset var, nutuk var, alanlara toplanmak var; ama yaptırım yok. Yani: “Şu, şu, şu anlaşmaları iptal ediyoruz”.

Peki, İslamî camiada bunlar sorgulanıyor mu? AK Parti tabanının dışındaki kesimlerden o bahsettiğiniz vakıflarda görev almayan insanlardan bahsediyorum.

İ.E.: Evet, sorgulanıyor. Ama şöyle bir şey var. Eski İslam tarihindeki Cariye döneminde var olan o kabileler var şu anda Türkiye’de. Partiler, mahalleler ve çevreler bir tür kabile. Mesela biz kabileden dışlanmışız. Kabileye isyan etmişiz, kabileden bizi atmışlar. Araf’ta bir yerde duruyoruz biz. Kabileden atılınca dinlemiyorlar. İsyan ediyorlar ama, “Şimdi bu isyanımızı karşı kabile duymasın” tavrındalar. Diyelim, Ensar Vakfı’nda bir tecavüz olayı oluyor. Ensar Vakfı, hükümetin bir numaralı gözdesi olan bir vakıf şu anda. Kudüs mitinglerini yapan o 120 İslamî teşkilat, “Ensar Vakfı’nın arkasındayız” diye tam sayfa bildiri yayınlıyor. “Ne yapıyorsunuz? Bunun dışarıya nasıl yansıdığını biliyor musunuz? Sizin niyetiniz öyle olmasa bile tecavüzü savunma gibi algılanıyor” diye gidip kendilerine sorduğunuz zaman…

Ne yanıt veriliyor?

İ.E.: “Tamam, biz de buna karşıyız ama kendi içimizde temizleriz. Karşı kabileye malzeme sunamayız.” Yani, bunun hesabını karşı kabile soramaz, biz sorarız. Eğer karşı kabile bunu alıp kullanmaya başlarsa, 120 tanemiz de bilir bunu, onun karşısında dururuz. Bizim tecavüzcümüzü senin diline dolayıp bunu kullanmana izin veremeyiz.

Peki, İslam geleneği böyle bir şey mi vaat ediyor?

İ.E.: Öyle bir şey yok zaten. Ama o zaman kendin sor hesabını. Karşı kabile kullanacak diye hesap sormaya sıra gelmiyor. Hükümetin icraatları eleştirilemiyor. İslam’ın en temel meselelerine aykırı işler yapılıyor. Mesela hükümet insana karşı suçlar işliyor. Silah kaçakçılığı yapılıyor. Uluslararası hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet… Bunların hepsi apaçık âyetlere, İslam kültürüne ters işler. Birinin ses yükseltmesi ve “Dur” demesi gerekirken, “Aman, bunları karşı taraf kullanır” diye… Mesela bana diyorlar ki: “Gel, bunları içimizde söyle”. Ben de diyorum ki: “Zaten ben içinizdeydim. Bunları söyleye söyleye buraya geldik”. Şimdi birisi de çıkıp bunları söylese, ona da aynı şeyleri yapacaklar. “Artık benim kafamda mahalle diye bir şey yok. Ben kafamdaki mahalleyi yıktım. Mahalle, tüm Türkiye. Türkiye’nin her yeri benim mahallemdir. Dolayısıyla, gördüğüm bir yanlışlığı, yok mahalle kullanacak, yok CHP kullanacak, yok onun safında görünürüm, yok Gezi’ci olurum diye sakınmam. Siz ne derseniz deyin, çıkıp açıkça ifade ederim” diyorum.

Benim bu tür olaylara ilgili onlara karşı yazdığım bir yazım var. Onu okuyunca şaşırıyorlar. Yolsuzluk yapan sahabe için inen ayet. Nisa suresi 105 ve 115. âyetler. Tu’me ibn Ubeyrik, Hz. Peygamber yanında sahabeyken, Beytülmal’den (Devlet hazinesinden) zırh çalıp, onu da Yahudi’nin üstüne atıp, Hz. Peygamber’in karşısında muhakeme olurken, ağzı iyi laf yaptığı için Peygamber’i de kendisine neredeyse inandırıp Yahudi’yi mahkûm ettirecekken gelen âyetlerdir bunlar. Onu “hain” ilan ediyor Kur’an-ı Kerim. “O hainin arkasında durma, sakın hainleri savunma” diyor. Tu’me de diyor ki: “Bu nasıl Allah? Bu nasıl Kur’an, bu nasıl Peygamber? Biz ona inanıyoruz, yanında duruyoruz, uğruna kendimizi feda ediyoruz. Şuradan küçük bir zırh götürdük diye hakkımda âyet indirdi ve beni dışladı. Olmaz olsun böyle kitap da, din de’’ diye, Peygamber’den, müminlerin yolundan ayrılıp, müşriklere katılır. Ve orada, yine bir hırsızlık olayında –su testisi su yolunda kırılır– bir duvarın altında kalarak ölür. Kur’an-ı Kerim’de bununla ilgili âyet indirilerek, Kur’an’a bir paraf halinde sokularak ebedileştiriliyor. “Kendi adamını deşifre et” diyor yani. Karşı taraf kullanacak diye susamazsın.

Bunlar yapılmadığı için, şu anda kendi içine kapanmış, çaresiz, eleştirse eleştiremeyecek, konuşsa dışlanacak, şaşkın vaziyette bekliyorlar.

Çok teşekkürler. Yaklaşık 1 saat 15 dakika konuştuk. Konuklarımıza çok teşekkürler. Açık Oturumu burada sonlandırıyoruz. Amerika’ya da hoşçakal diyoruz. Halil İbrahim Bey, iyi akşamlar, çok teşekkürler, ağzınız sağlık.

H.İ.Y.: İyi akşamlar.

Size de çok teşekkürler Aydın Bey. Hocam size de çok teşekkürler. Medyacope.tv Açık Oturumundan iyi akşamlar.

 Aydın Selcen, Halil İbrahim Yenigün, ılımlı İslam, İhsan Eliaçık, BOP, ABD nin İslam politikası,

https://medyascope.tv/2017/12/21/acik-oturum-117-yesil-kusak-ve-boptan-sonra-abdnin-yeni-islam-politikasi-ihsan-eliacik-aydin-selcen-halil-ibrahim-yenigun/

****

17 Aralık 2017 Pazar

Fırat Kalkanı Harekâtı Küresel güçlere karşı mı yapılıyor

Fırat Kalkanı Harekâtı Küresel güçlere karşı mı yapılıyor

İsmail Hakkı Cengiz
26 Aralık  2016



Hükûmet, “FIRAT KALKANI OPERASYONU NEDİR? EL-BAB NEDEN ÖNEMLİDİR?” başlığı altında bir açıklama yayınladı. (1)

Açıklama, oldukça geniş kapsamlı ve zihinlerdeki pek çok soruya cevap verecek nitelikte… Açıklamanın birkaç yerinde, “TR Diplomacy” damgası var. Bu damgadan bildiriyi, Dışişleri Bakanlığı‘nın hazırlamış olduğu anlaşılıyor. Bildiride kullanılan dilden, doğal olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de katkısı olduğu ortaya çıkıyor.

Açıklama, 4 maddelik bir girişle başlıyor.

İlk olarak, “Sınırlarımızda ve coğrafyamızda yaşanan sorunların temel nedenleri?” sorusuna, özetle; “Küresel Güçlerin Ortadoğu coğrafyasında yürüttükleri yeni güç mücadeleleri ve çıkar politikaları… PYD/PKK’nın bir koridor oluşturma girişimi, DEAŞ’ın bir terör devleti kurma isteği ve küresel güçlerin çeşitli manevralarla PYD/PKK’yı bu koridorda ilerlemeye yönlendirmesi.”

İkinci maddede, “Operasyonun amacı ne?” sorusuna, özet olarak, “Bölgemizde artan terör tehdidini ortadan kaldırmak, sınırlarımızı güvence altına almak, PKK/PYD’ye teslim edilmek istenen bölgenin bu terör örgütünün eline geçmesinin önlenmesi, DEAŞ’ın bölgeden atılması, güvenli bölge yaratılarak, buraya Türkiye’de de bulunan Suriyelilerin yerleştirilmesi.”

Üçüncü maddede, “Türkiye nasıl bir strateji izliyor” sualinin cevabı, özetle, “Türkiye terörle mücadelede savunmadan taarruza geçerek yeni bir strateji uyguladı. El-Bab’ın terörden arındırılmış bir bölge haline getirilmesinden sonra DEAŞ’a karşı Rakka, PKK/PYD’ye karşı Münbiç ve Afrin operasyonlarının başlaması hedefleniyor.”

Dördüncü maddede ise, “KÜRESEL GÜÇLER, PKK/PYD ve DEAŞ gibi terör örgütleriyle neyi amaçlamaktadır?” sorusunun cevabı, “Türkiye sınırı boyunca bir PKK terör devletinin temellerinin atılması… DEAŞ terör örgütüyle Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması… Kuzey Irak Kürt Yönetiminden Barzani’nin düşürülüp PKK’nın getirilmesi… Sürekli bir tehdit oluşturularak, istendiğinde Türkiye’ye şantaj yapılabilmesi… Petrol ve uyuşturucunun uluslararası piyasalara taşınabilmesi için taşeron örgütlerle küresel güçlerin kontrolünde yeni rotaların oluşturulması… Böl-yönet yöntemiyle bölgenin ikinci bir dilimlenmeye tabi tutulması… İstikrarsızlığın sürdürülmesiyle silah ihtiyacının artması, güçlü devletlerin daha fazla silah satmalarının sağlanması… İstikrarsızlaşan bölgenin başta petrol olmak üzere kaynaklarının küresel ve bölgesel güçler tarafından paylaşılması” olarak veriliyor.

Derli-toplu bir açıklama… Oldukça aydınlatıcı ve küresel güçlere ağır suçlamalar yöneltmesi bakımından da son derece“cesurca” hazırlanmış bir metin. Türkiye, bu açıklamalarıyla, Suriye’ye girmekle küresel güçlere karşı harekete geçtiğini vurgulamış oluyor. Peki, harekete geçmiş olmakla, başarılı da olmuş oluyor mu? Bu sorunun cevabı açıklamanın gelişme bölümlerinde… Ancak oraya geçmeden önce, yukarıdaki açıklamalarla ilgili bir sual zihnimize takılıyor: Üçüncü maddede, “El-Bab’dan sonra hedefin Afrin, Münbiç ve Rakka olacağı” söyleniyor.

Bu hedefleri şimdiden açık etmek ne kadar doğru? Bu açık istihbarat, gerek küresel güçleri, gerekse oraları elinde tutan “taşeron” örgütleri, mevzilerini tahkim etmeye, tedbir almaya ve hatta bizi caydıracak politikalar üretmeye yöneltmez mi?

Öte yandan, madem sınırlarımıza El-Bab’dan daha yakın olan Afrin ve Mümbiç hedef listesinde, ilk önce bu noktaların ele geçirilmesi daha uygun olmaz mıydı? Böylece, El-Bab’a giden yolun her iki tarafı da emniyete alınır, daha güçlü ve güvenli bir biçimde El-Bab’a doğru ilerleme imkânı doğmaz mıydı?

El-Bab Neden Önemli?

Yukarıdaki girişten sonra, hükûmet açıklaması, “El-Bab neden önemli?” sorusunun cevabına geçiyor… “El-Bab adı üzerinde bölgenin kapısıdır. İlçede, iç savaştan önceki son nüfus sayımına göre 64 bin kişi yaşıyordu. Stratejik bir öneme sahiptir. Birbirinden ayrılan bölgelerin birbiriyle kurduğu bağlantılarda anahtar rolü üstlenmektedir. El-Bab’a hâkim olan güç, bölgeyi kontrol altına alacaktır.” dedikten sonra; PKK/PYD ve DEAŞ açısından da hayatî önem atfedildiği bilgisini veriyor. Paylaştığı aşağıdaki harita da her iki terör örgütü için El-Bab’ın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor:

Türkiye’nin de gerek PKK/PYD koridorunu, gerekse DEAŞ koridorunu önlemek için El-Bab’a muhakkak girmesi gerektiğini vurguluyor.




Neden Suriye’deyiz?

Hükûmetin açıklamasında sorduğu ve cevabını verdiği kritik sorulardan birisi, “neden Suriye’deyiz?” suali!

Şöyle cevaplanıyor: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin desteğiyle 24 Ağustos’ta başlayan Fırat Kalkanı Harekatı’nda Özgür Suriye Ordusu güçleri, Halep’in kuzeyinde Türkiye sınırındaki Azez-Cerablus ilçeleri arasında bin 840 kilometrekareyi IŞİD’ten arındırmıştı. Ancak IŞİD, kaybettiği topraklara dönebilmek için zaman zaman Bab’dan sevk ettiği gruplarla saldırıyor. IŞİD’ın Türkiye sınırından 27,5 kilometre uzaklaştırılmasıyla sınırdan sızmalara karşı da önemli bir avantaj sağlanmıştı. Türkiye, örgütü olabildiğince geriletip sınır topraklarını IŞİD’ın füze menzilinin dışına çıkarmayı amaçlıyor. Sınırın ve arındırılan bölgenin korunabilmesi halinde, güvenli alana Suriyeli sığınmacıların yerleştirilmesi ve yaşam alanları inşa edilmesi mümkün olacak. Bab’ın alınması halinde IŞİD, sınırdan yaklaşık 30-35 kilometre uzaklaştırılmış olacak. Bu nedenlerle IŞİD’ın yuvalandığı Bab’dan çıkartılması gerekiyor.”

Burada IŞİD kısaltması kullanılmış, DEAŞ’la aynı anlamda olduğunu hatırlatalım. Bu açıklamayla birlikte aşağıdaki harita paylaşılıyor. Harita, harekâtın kapsamını ve geldiği noktayı çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

El-Bab’ın Türkiye tarafından alınmaması halinde oluşabilecek tehlikeler şöyle dile getiriliyor: “Bab ilçesinin Fırat Kalkanı’yla ele geçirilmemesi halinde burayı ABD destekli PYD/PKK’nın ya da Beşşar Esed rejiminin girmesi bekleniyor. Halihazırda, Esed ordusu ve rejim yanlısı yabancı terör gruplarından Hizbullah, Bab’a 10 kilometre mesafede. Rejimin Bab’ı alması durumunda, buranın kuzeyinde öngörülen güvenli bölge tehdit altına girecek.- Devletleşecek PKK tehdidine karşı tedbir PKK/PYD Bab’a hakim olursa, yüzlerce kilometreye yayılmış ama iki parça olan hakimiyet kuşağını birleştirecek. Terör örgütünün Fırat Nehri’nin batısındaki parça ile doğusundaki parçayı birleştirebilmesi, Bab’ı almasına bağlı. PKK, Suriye’deki ‘devlet inşası’nı, Türkiye-Suriye sınırının kuzeydoğusundan Hatay’ın karşısındaki Afrin ilçesine uzanan hatta gerçekleştirmeye çalışıyor. Türkiye, PKK’nın çok daha büyük bir tehdide dönüşmesine set çekebilmek için örgütü Bab’dan uzak tutmak zorunda.”

Burada en dikkat çeken husus, El-Bab’a “Beşşar Esed  rejimi”nin girmesinin de bir tehlike ve tehdit unsuru olarak görülmesi!

O halde, uzun vadede El-Bab kimin elinde kalmalı?

Açıklamaların devam eden bölümünde, “TSK destekli ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) operasyonu” vurgusu yapılıyor. Yani ele geçirilen bölgeleri TSK destekli ÖSO elinde tutacak. Peki, eğer bu durum gerçekleşirse, yıllardan beri çok titizlendiğimiz ve daha geçen hafta Rusya ve İran‘la birlikte imzaladığımız, “Moskova, bildirgesinde” ilk madde olarak zikredilen, “Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı” ilkesine ters düşmüş olmaz mıyız?

Harekât hangi safhada ve nasıl ilerliyor?

Açıklamada bu konuda da son derece ayrıntılı bilgiler var. Okuyalım:

“TSK destekli ÖSO, 13 Kasım’da Bab’ın 2 kilometre yakınına ulaşmış, 9 Aralık’ta kuzeybatı yönünden ilerleyerek ilçe merkezine girmek için hazırlıklara başlamıştı. Önceki gün de ilçe merkezinin girişindeki bazı noktaları çok şiddetli çatışmaların ardından ele geçirmişti. IŞİD, Fırat Kalkanı Harekatı boyunca en ciddi direnişini Bab’ta gösteriyor. Harekata karşı savunma hattını Bab’da kuran örgüt, sık sık bomba yüklü araçlarla saldırıyor. Araçlara yüklenen bomba miktarı, çoğu zaman uçakların attığı bombanın eşdeğer düzeyinde olabiliyor. Kimi zaman sivil araç gibi sokulan patlayıcı yüklü kamyonetler, yüksek süratle hedefe yol alıyor. Bu nedenle vurularak durdurulmaları oldukça zorlaşıyor. Güdümlü füze ya da tankların isabet yüzdeleri, hedefin hızlı hareket etmesinden ötürü azalıyor. Bomba yüklü araçlar, her an tüm yönlerden hatta cephe hattının arkasından gelebiliyor. Bu tür mobil saldırı araçları en iyi, 24 saat devrede olan insansız hava araçlarının nokta atışlarıyla durdurulabiliyor.

Bab ilçe merkezinde meskunmahal savaşı başlarken, yaklaşık 2,5 yıldır ilçede yerleşik olan teröristler, ‘sivilleşme’ avantajını kullanıyor. Sivil yaşama kamufle olmuş teröristler kendilerini gözden kaybettirebiliyor. Küçük gruplar halinde sık sık hızla mobilize oluyorlar. Bu nedenle sayılarını, hangi noktalardan saldıracaklarını, nerede yığınak yaptıklarını, cephane sakladıklarını ve tuzak kurduklarını tespit etmek kolay değil. Teröristler, Harekat unsurlarının geçecekleri yerlere çok sayıda el yapımı patlayıcı ve bubi tuzakları kurmuş durumda.

Harekat ilçe merkezinde ilerlediği esnada, sivillere ait evlerdeki terör hücreleri arkadan ansızın saldırabiliyor. Fırat Kalkanı Harekatı’nda ele geçirilen diğer bölgelerin aksine, Bab’da halen onbinlerce sivil bulunuyor. Öte yandan terör örgütü, hava taarruzları, top ve havan saldırılarına karşı sivilleri kalkan olarak kullanıyor. IŞİD teröristleri ilçedeki karargah, komuta, toplanma merkezi gibi unsurlarını sivillerin kalabalık olduğu yerlerin içine taşıdı. Fırat Kalkanı Harekatı’ndaki üst düzey bir karar alıcı, IŞİD karşısında kayıpları en az tutacak ama kararlı bir şekilde ilerlemeyi amaçladıklarını, bunun aceleye getirilmesinin doğru olmadığını bildirdi. Yetkili, stratejik aklın, ‘gerektiği kadar bekleme’ ve ‘saldırı için en uygun anları yakalama’yı mecbur kıldığını belirterek, ‘Hareket tarzımız yavaş yavaş çabuk çabuk ilerlemek. Bab’ı da böyle alacağız’ dedi.”

Bu açıklamalardan, El-Bab’a girilmiş olduğu anlaşılıyor. Hükûmet, El-Bab’da, iç savaş başlamadan önce 64 bin kişinin yaşadığı bildiriyor. Başka bir kaynak ise, şehirde 70 bin kişinin yaşadığını yazıyor. (2)

El-Bab’daki nüfus bilgisi hayatî önemde… Kentin nüfusu iç savaş şartlarına rağmen azalmamış artmış. Demek kentin sakinleri El-Bab’ı terk etmemiş. Hatta belki ilçeye yeni katılımlar olmuş. Bu, çok ilgi çekici!

Neden, acaba?

İlçe, iki buçuk yıldır IŞİD’in elinde…

Suriye’de neredeyse bütün il ve ilçelerden dışarıya göç varken El-bab’dan neden göç olmamış? Bir terör örgütünün işgalinde olan şehirden halk neden kaçmamış?

Bu ilçeden 2,5 yıldır niçin hiç ses-seda yok? IŞİD, halkı sindirdiğinden mi yoksa IŞİD’le gönüllü bir beraberlikleri mi var?

Bu sorunun cevabı son derece önemli… Çünkü eğer, IŞİD’le ilçe halkı gönüllü olarak bir arada yaşıyorsa, TSK destekli ÖSO’nun işi çok zor olabilir. Zira, ÖSO’ya karşı halk en azından pasif direnç gösterecek demektir.

Yok, IŞİD, halkı sindirdiği için seslerini çıkaramıyor ve bir an evvel IŞİD’den kurtulmak istiyorlarsa, o vakit, TSK ve ÖSO’nun işi oldukça kolaylaşabilir. Çünkü arkalarına şehir halkını alacaklar demektir.

Gerçi, IŞİD’in sivil halkı “canlı kalkan” olarak kullanmamaya çalıştığı, bilgisinden halkın terör örgütünün yanında olmadığı anlamı çıkıyorsa da kat’i bir bilgiye ulaşamıyoruz.

Normal şartlarda, hiçbir şehir halkının bir terör örgütüne destek vermeyeceğini düşünüyoruz.

Umarız, El-Bablılar da IŞİD’le beraber yaşamaktan hiç hoşnut değillerdir ve kendilerini terör örgütünden kurtaracak olan TSK’nın yanında yer alırlar.

O zaman, TSK’nın işi daha kolay olur ve ilçe kısa süre içinde tam olarak kontrol altına alınabilir.

İsmail Hakkı Cengiz
Kaynaklar:

(1) Yeniçağ Gazetesi, 25 Aralık 2016, http://www.yenicaggazetesi.com.tr/neden-suriyedeyiz-1398g.htm

(2) BBC Türkçe, 18 Kasım 2016, http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-38010304

https://www.uiportal.net/firat-kalkani-harekati-kuresel-guclere-karsi-mi-yapiliyor.html

***

13 Ekim 2017 Cuma

MUSUL OPERASYONU VE MUSUL' UN GELECEĞİ Fırsatlar ve Riskler, BÖLÜM 2


Musul Operasyonu ve Musulun Geleceği Fırsatlar ve Riskler, BÖLÜM 2


3. MUSUL OPERASYONUNA İLİŞKİN TEMEL DİNAMİKLERİ

Irak’ta 2015-2016 yılları IŞİD’le mücadelenin yoğun bir biçimde yapıldığı yıllar olmuştur. Özellikle 2016 yılında Irak’ta IŞİD’e karşı büyük bir ilerleme sağlanmış, IŞİD’in elinde olan büyük şehir merkezlerinden Tikrit ve Anbar, IŞİD’den temizlenirken, 2016 yılının sonuna yaklaşıldığında büyük şehirlerden sadece Musul, IŞİD kontrolünde kalmıştır. Bununla birlikte, Beyci, Şirgat, Felluce, Rutba gibi IŞİD’in elinde tuttuğu önemli yerleşim bölgeleri de IŞİD’den temizlenmiştir. Musul’un yanı sıra Telafer, Havice ve Kaim, IŞİD’in kontrol altında tuttuğu yerler olarak kalmıştır.

Nihayetinde 17 Ekim 2016 tarihinde Musul operasyonu başlatılmış ve pek çok tartışmayı beraberinde getirmiştir.

Operasyona ilişkin ABD’li yetkililer tarafından yapılan açıklamalarda Ekim 2016 tarihinin hedeflendiği pek çok kez ifade edilmiştir. Bu bağlamda Iraklı yetkili
makamların hazırlıklar tamamlanmadığı için Musul operasyonu konusunda istekli davranmadıkları, ancak ABD’nin Kasım 2016’da yapılacak Başkanlık seçimleri öncesinde operasyona başlanması için baskı kurduğu söylenmektedir.

Neredeyse Irak’taki hemen hiçbir bölgede ABD’nin hava desteği olmadan IŞİD’e karşı büyük bir ilerleme sağlanamadığı bir gerçektir. Tikrit operasyonu bu açıdan en büyük örneği teşkil etmektedir. ABD’nin hava desteği olmadan başlayan Tikrit operasyonunda Irak merkezi hükümeti, 3 ay sonunda ilerleme sağlayamamış; hatta sahadaki güçleri arasında koordinasyon da kopmalar, aksaklıklar ve sorunlar çıkmıştır. Bunun üzerine Irak merkezi hükümeti operasyonu durdurmak zorunda kalmıştır. Operasyon durduktan kısa bir süre sonra ABD’nin hava desteği ile yeniden başlatılan operasyon sonucu Tikrit alınabilmiştir. Bu nedenle ABD’nin öncelikleri ve yönlendirmesine uygun davranmak zorunda kalınmıştır. Bu durum sadece operasyonun başarısıyla ilgili değildir.

Irak merkezi hükümeti özellikle Erbil tarafından ortaya konabilecek aşırı istekler konusunda da ABD’nin bir denge rolü oynadığını bilmektedir. IKBY Başkanı Mesut Barzani’nin Ekim 2016’daki Bağdat ziyaretinin bunun bir göstergesi olduğunu söylemek mümkündür. ABD, Erbil’i Bağdat’la anlaşması için teşvik etmiştir. Barzani de ABD desteğinden mahrum kalmamak için Bağdat’la Musul operasyonu konusunda uzlaşmıştır. Bu nedenle hem Erbil hem de Bağdat, ABD ile uyum göstermek zorunda kalmıştır. Erbil ve Bağdat için bu durum bir tercihten çok zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Zira ABD’nin desteğindeki ağırlık merkezinin bir tarafın lehine kaymasının, dengeleri büyük oranda değiştirebileceği öngörüsü tarafta da hâkim düşüncedir.

Kısacası Musul operasyonunun zamanlamasındaki ilk tercihin ABD’de olduğu, ancak Erbil ve Bağdat’ın da buna uyum gösterdiğini söylemek mümkündür.
Operasyona 15.000 civarında Peşmerge ve 30.000 civarında Irak güvenlik gücünün katıldığı bilinmektedir. Bu güvenlik güçleri içerisinde Irak Ordusu çoğunluğu oluştururken, federal polis, yerel polis, terörle mücadele gücü, aşiret birlikleri de bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye tarafından Başika’daki kampta eğitilen ve Musul halkından oluşan Haşdi Vatani gücü de Irak Ordusu ile birlikte operasyona dahil olmuştur. Öte yandan Musul’a yapılacak operasyona katılıp katılmayacağı büyük tartışmalara yol açan Haşdi Şaabi, 1 Kasım 2016 tarihi itibariyle, Telafer’e doğru operasyon başlatmış ve Musul-Rakka arasındaki bağlantıyı sağlayan karayolunu kontrol etmiştir. Ayrıca Haşdi Şaabi,

Telafer’in çevresindeki köylerin büyük bölümünü IŞİD’den temizlemiş ve Telafer Havaalanı’nı kontrol ederek şehrin etrafını kuşatmıştır. Ancak Irak hükümetinden
yapılan açıklamada hem Telafer merkezine hem de Musul merkezine Haşdi Şaabi güçlerinin girmeyeceği belirtilmiştir.

Telafer’e Irak Ordusu’na bağlı 72 ve 92. alayların gireceği açıklanmıştır.
Musul’a yapılan harekâtta 5 yönlü bir plan ortaya konmuştur. Bu plana göre güneyde Gayyara’dan Hammam El-Alil ve Şura hattına, kuzeyden Musul Barajı’ndan hareket edilerek Tilkeyf hattına, doğudan Hazır- Bartılla-Başika hattına, güneydoğudan Hamdaniye-Başika hattına ve güneybatıdan Gayyara’dan Hammam El-Alil-Telafer hattına doğru ilerleme sağlanmıştır.

Irak Başbakanı Haydar El-Abadi, operasyonun ilk haftalarında beklenenden hızlı bir ilerleme sağlandığını açıklamıştır. Ancak büyük ilerleme Peşmergeler ve Irak
Ordusu’nun ortak operasyon hattında gerçekleşmiştir.

Özellikle Peşmergelerin ilerlediği doğu-batı hattında önemli bir ilerleme sağlanmıştır. Operasyon planlarına göre, Peşmergelerin Irak’ta tartışmalı bölgeler olarak bilinen ve Irak Anayasası’nın süresi geçmiş 140. maddesi kapsamına giren bölgelerin ötesine geçmeyeceği bilinmektedir.

Musul şehir merkezine sadece Irak merkezi hükümetine bağlı güvenlik güçlerinin girmesi planlanmaktadır. Peşmergeler operasyonun başlangıcından
itibaren Musul’un güneyinde bulunan Dicle nehrinin batısındaki Mahmur’dan başlayarak Musul’un kuzeyine doğru bir cephe açmış durumdadır. Peşmergeler bu hat doğrultusunda doğu-batı yönlü ilerleme sağlamıştır. Bu hat şehrin dış çeperini oluşturmaktadır. Bu bölgeler daha çok Kürt nüfusla birlikte azınlık nüfusun yaşadığı yerlerdir. Ancak bu bölge neredeyse insansız bölgelerdir; zira IŞİD’in 2014’te Musul’u işgal etmesinin ardından buradaki nüfusun büyük bölümü göç etmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle Peşmerge savaş alanında rahat ilerleme sağlayabilmiştir.

Bu bölgelerin bir kısmında Erbil ve Bağdat’ın anlaşmasına dayalı olarak Irak Ordusu da Peşmerge ile ortak operasyon güçleri oluşturmuştur.
Diğer taraftan Irak Ordusu da yine Musul’un güneyinde bulunan Dicle nehrinin batısındaki Gayyara’dan hareket etmiştir.
Gayyara’da bulunan hava üssü de aynı zamanda ABD öncülüğündeki koalisyonun operasyon merkezi konumundadır.
Irak Ordusu ve güvenlik güçleri buradan güney-kuzey yönünde ilerlemekte ve Dicle nehrinin kıyısından kuzeye doğru önemli bir koridor açmıştır. Irak güvenlik güçleri operasyonu kuzeye doğru genişletirken, aynı zamanda batı ve doğu cepheleri de ortaya çıkmıştır. Peşmerge arkasını güvenli bölgeye, yani Erbil’e dayamış ve batı yönlü hareket etmiştir.

Öte yandan 21 Ekim 2016 tarihinde ABD Savunma Bakanı Ashton Carter’ın Türkiye ziyareti sonrasında Türkiye’nin Musul operasyonuna ilişkin pozisyonu netleşmiştir.
ABD Savunma Bakanı Carter ziyaret sonrası yaptığı açıklamada, Türkiye’nin operasyona dahil olmasını istediklerini ve Türkiye ile Irak merkezi hükümeti arasında derin bir krize yol açan Başika meselesi konusunda her iki ülkenin prensipte anlaştığını açıklamıştır. Bu kapsamda Türkiye, Musul operasyonunda aktif rol almıştır. Zira Türkiye, IŞİD’e karşı yapılan hava operasyonlarına destek vermeye başlamıştır.

Ayrıca istihbarat, lojistik ve askerî yardım desteği sağlanmıştır. Türkiye’nin Başika’daki askerî varlığı tartışılırken, Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve siyasi birliğinin sağlanması konusundaki hassasiyetlerini korumuştur.

Bu nedenle Türkiye’nin Başika’daki askerî varlığı, sadece Irak’ın terörle mücadelesine bir destek olarak algılanmalıdır. Zira Başika’daki Türk varlığı, ABD Başkanı Barack Obama’nın 2014 Eylül’ünde açıkladığı, IŞİD’le mücadele stratejisi kapsamında görev yapmaktadır.

Başika’daki Türk varlığı IŞİD’e karşı mücadele ederken aynı zamanda IŞİD’e karşı savaşan gruplara da eğitim desteği sağlamıştır. 




Nitekim Türkiye’nin Başika’da eğittiği gruplar operasyonda yer almaktadır. Irak tarafı da bu gücün operasyona katılmasına onay vermiştir. Bu bir anlamda
Türkiye’nin Başika’daki varlığının kabullenildiğinin bir göstergesi olarak ifade edilebilir. Türkiye’nin hiçbir şekilde ne Irak’ta ne de başka bir ülkede toprak kazanma hedefi yoktur. Bu nedenle Türkiye Başika’daki askerî varlığı ile kendi korumasını sağlamıştır. Nitekim Türkiye, Başika’daki kampa yapılan IŞİD saldırılarında şehit bile vermiştir. Başika çevresinde Türkiye’nin IŞİD’e karşı yaptığı saldırılarda 700’e yakın IŞİD üyesinin öldürüldüğü bilinmektedir. Türkiye, Musul operasyonunda uluslararası koalisyon güçleri ve Irak güvenlik güçleri ile koordineli olarak hareket etmiştir lamıştır. Nitekim Türkiye’nin Başika’da eğittiği gruplar operasyonda yer  almaktadır.

Irak tarafı da bu gücün operasyona katılmasına onay vermiştir. Bu bir anlamda Türkiye’nin Başika’daki varlığının kabullenildiğinin bir göstergesi olarak ifade
edilebilir. Türkiye’nin hiçbir şekilde ne Irak’ta ne de başka bir ülkede toprak kazanma hedefi yoktur. Bu nedenle Türkiye Başika’daki askerî varlığı ile kendi korumasını sağlamıştır. Nitekim Türkiye, Başika’daki kampa yapılan IŞİD saldırılarında şehit bile vermiştir. Başika çevresinde Türkiye’nin IŞİD’e karşı yaptığı saldırılarda 700’e yakın IŞİD üyesinin öldürüldüğü bilinmektedir. Türkiye, Musul operasyonunda uluslararası koalisyon güçleri ve Irak güvenlik güçleri ile koordineli olarak hareket etmiştir.

4. SONUÇ: RİSKLER VE FIRSATLAR

Musul operasyonu, birçok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Operasyona katılan ve katılacak taraflar üzerinde yaşanan tartışmaların yanı sıra, operasyonun zamanlaması, operasyon planları, operasyon sırasında yaşananlar, insani problemler gibi pek çok konu riskler ve fırsatlar ortaya çıkarmaktadır. Operasyona katılan ya da destek veren bütün taraflar, Musul’un IŞİD’den kurtarılacağı konusunda hem fikir görünürken, ortaya çıkan risk ve fırsatlar konusunda taraflar arasında ayrışmalar yaşanmaktadır. Bu noktada özellikle, IŞİD sonrası süreçte Musul’un geleceği konusunda yaşanan tartışmalara ışık tutmak yerinde olacaktır.

Öncelikle Musul operasyonu sonrasında Musul’un idari yapılanmasının nasıl olacağı konusundaki belirsizlik devam etmektedir. Irak Parlamentosu, IŞİD’in
Musul’da çıkarılması sonrasında Musul’un idari sınırlarının değişmeyeceğine yönelik bir karar alsa da bu konuda bir kesinlik söz konusu değildir. Dolayısıyla en temel soru, IŞİD sonrası Musul’un kim tarafından ve nasıl yönetileceğine ilişkindir.

ABD’nin dahi IŞİD sonrası Musul için hazırlık yaptığı bilinmektedir. Musul eski Valisi Etil Nuceyfi, 6 ya da 8 ilçenin vilayete dönüştürülerek Musul’un federal
bölge olarak yönetilmesi konusunda projeler ortaya atmıştır. ABD Kongresi de daha çok azınlıkların yaşadığı, Duhok ile Erbil sınırındaki ilçeleri kapsayan bölge
için “federal bölge taslağı” hazırlamıştır.

Ancak bu bölgenin IKBY tarafından da istendiği ve “Kürdistan Bölgesel Yönetimi dışındaki Kürdistani bölgeler” olarak anıldığı bilinmektedir. Nitekim Musul operasyonunun başlamasıyla bu bölgelerdeki kontrol tamamen Peşmergelere geçmiştir. IKBY Başkanı Mesut Barzani de Peşmergelerin ele geçirdiği yerleri bırakmayacağı, bunun için gerekirse savaşacaklarını ifade eden açıklamalar yapmıştır. Öte yandan Sincar ve Telafer’in geleceği konusunda da belirsizlikler sürmektedir. 2014 yılının Ocak ayında Irak Bakanlar Kurulu tarafından Telafer’in il olmasına yönelik çıkarılan kararın yeniden gündeme getirilebileceği konuşulmaktadır. Ayrıca, IKBY’nin Sincar’ı da sınırları içerisine almak istediği bilinmektedir. Ancak mevcut durum itibariyle Sincar’ı terör örgütü PKK ve PKK’nın desteklediği grupların kontrol ediyor olması, IŞİD sonrası süreçte Sincar konusunda sıkıntılar yaşanabileceğini gösterir niteliktedir.

Musul’un kontrol altına alınması sonrasında en önemli konulardan biri de Musul’un güvenliğinin sağlanması olacaktır. Şehrin kontrolü IŞİD’den geri alınsa bile, IŞİD’in Musul içerisinde bir tabanı olduğu bir gerçektir.

Bu nedenle IŞİD sonrası süreçte, Musul’daki IŞİD’e yönelik yapılacak tespit ve soruşturmalar konusunda sıkıntılar yaşanabilecektir. Irak güvenlik güçlerinin
halk üzerinde baskı yaratması durumunda Musul’un güvenliğinin sağlanması konusunda sıkıntılar yaşanabilir. Bu nedenle Musul’un güvenliğini sağlayacak gücün daha çok Musul halkından oluşması Musul’da dengenin sağlanması konusunda faydalı olabilir.

Operasyona uluslararası koalisyon güçlerinin eğittiği Irak güvenlik güçleri de katıldığı dikkate alındığında, Musul operasyonu bu güçlerin sınavı da olacaktır. Burada sadece Musul’un IŞİD’den geri alınması değil, Musul’un korunması ve muhtemel çatışmaların da önüne geçilmesi önemli olacaktır. Sayısal çoğunluktan öte IŞİD’e karşı savaşan güçlerin askerî yeterliliği de ortaya çıkacaktır. Zira Musul operasyonuna katılan Irak güvenlik güçlerinin yeterli oranda eğitim almadığı ve tecrübesiz oldukları yönünde tartışmalar da bulunmaktadır.

Bu bağlamda IŞİD’in kullandığı farklı yöntemler, Musul operasyonuna katılan Irak güvenlik güçlerinin IŞİD’le savaşmadaki yeterliliğinin sorgulanmasına yol açmıştır.
Özellikle tünelleri kullanarak güvenlik güçlerine verdiği karşılık, zaman zaman beklenmeyen, şaşırtıcı eylemler olarak ortaya çıkmaktadır. IŞİD’le savaşta sadece doğrudan savaş yöntemleri yeterli görünmemektedir. Bu nedenle Musul’un IŞİD’den kurtarılması sonrasında şehrin güvenliğinin sağlanması, etkili yöntemlerin belirlenmesi ve terör unsurlarının sıkı takibi önemlidir.

Ayrıca IŞİD’in Musul şehrinin dış çeperinde değil, daha çok şehir merkezinde ana savaş için hazırlık yaptığı söylenmektedir.
Bu nedenle merkeze yaklaştıkça çatışmaların artması ve ilerlemenin zayıflaması beklenmektedir. Hatta zaman zaman IŞİD’in geri kazanım sağlayabileceği bölgeler ortaya çıkabilir. Musul’daki yaklaşık 1 milyon sivil nüfus da hesaba katılmalıdır.

Bu nedenle şehir merkezine yaklaştıkça hava operasyonları konusunda da sıkıntı yaşanabilir. 

Zira sivil bölgelerde yapılacak hava operasyonlarında sivil kayıpların yaşanmaması için daha dikkatli davranılması gerekmektedir. Aksi takdirde büyük sivil ölümlerine ve insani krizlere yol açılabilir. Sivil kayıpların önüne geçmek için aynı zamanda terörist saldırılar da engellenmelidir.
Musul operasyonunu çevresinden bağımsız düşünmemek gerekmektedir. Musul şehir merkezinin alınması, Musul operasyonunun sonuna gelindiğini göstermeyecektir.

Önemli olan Musul’daki istikrarın sağlanmasıdır. Musul operasyonunun başlamasından daha bir hafta geçmeden Kerkük’te yaşanan IŞİD baskını önemli
bir mesajdır. Musul’dan çok daha küçük bir yer olan Kerkük’ün ilçesi Havice’deki IŞİD varlığı temizlenmeden operasyona başlanmıştır. IŞİD’in başka bölgelerdeki
uyuyan hücrelerini de harekete geçirmesi muhtemeldir. Bu nedenle beklenmeyen gelişmeler yaşanabilir.

Musul operasyonu sonrasında insanların güvenli bir biçimde yerlerine dönmesi ve savaş alanlarının yeniden inşası en önemli konulardan biridir. Ayrıca bir arada yaşamın sürdürülmesi için zemin oluşturulmalıdır.
Öte yandan her ne kadar Haşdi Şaabi’nin Telafer şehir merkezine yönelik operasyona katılmayacağı ve sadece Irak Ordusunun Telafer şehir merkezine gireceği söylense de Irak Parlamentosu’nda kabul edilen Haşdi Şaabi yasasıyla birlikte, Haşdi Şaabi’nin Irak Ordusu’nun bir parçası haline getirilmiş olması, ordu kisvesi altından Telafer’e sokulacağı endişelerini beraberinde getirmektedir. Haşdi Şaabi’nin mezhepsel bir tavırla Telafer’de operasyon yapması, Telafer operasyonun sonuçları itibariyle olumsuzluklara yol açabileceği endişesine yol açmaktadır. Bu durum, IŞİD öncesinde Şii ve Sünni Türkmen nüfusun bir arada yaşadığı Telafer’deki dengeyi bozacağı gibi, Türkmenler arasında ayrışmalara ve mezhepsel çatışmalara yol açabilecek niteliktedir.

Irak’taki siyasi ayrışmaların bir yana bırakılıp IŞİD ile ortak mücadele edilmesi risklerin ortadan kaldırılması için önemli olacaktır. Musul operasyonu, belki de ilk
kez Irak merkezi hükümetine bağlı güvenlik güçleri ve Peşmergelerin ortak operasyonlarına sahne olmuş ve başarı sağlanmıştır.

Bu nedenle IŞİD sonrası süreçte de aynı dayanışma ve işbirliğinin sağlanması, terörün bitirilmesi, ülke güvenliğinin sağlanması ve istikrarı açısından faydalı olacaktır.
Bu durum Irak’taki ayrışmaların da önüne geçebilir. IŞİD’in elinden alınan yerlerdeki güvenliğin net olarak sağlanması ve örgütün aynı bölgeleri tekrar ele
geçirmesinin engellenmesi de IŞİD ile mücadelede kritik bir nokta olarak karşımıza çıkmaktadır. IŞİD’e karşı operasyonların sürekliliği ve devamlılığının sağlanması gerekmektedir. 

Operasyon sürekliliği, IŞİD ile savaşan taraflar arasında yüksek düzeyli bir koordinasyonu zorunlu kılmaktadır.
Ayrıca aynı mücadelenin ulusal sınırların da dışına taşınması, Irak’taki güvenlik ve istikrarın güçlendirilmesi konusunda faydalı olacaktır. Uluslararası koalisyonun yanı sıra Irak’ın da tüm unsurlarıyla içerisinde yer aldığı bölgesel bir işbirliğiyle mücadele konseptinin geliştirilmesi önemlidir.

Bununla birlikte yerel düzeyde de işbirliği ve dayanışmanın sonuç verdiği görülmektedir.
Nitekim Irak hükümeti, ABD’nin de desteğiyle IŞİD’in etkinlik kurup kontrol sağladığı Anbar, Diyala ve Selâhaddin gibi vilayetlerde, örgüte karşı olan Sünni Arap aşiretleriyle anlaşma yoluna gitmiştir. Örneğin Selâhaddin’de, pek çok aşiret bir araya gelerek IŞİD’e karşı birleşik bir cephe oluşturmuştur. Bundan doğan coğrafi ayrışmanın IŞİD sonrası dönemde gruplar arasında bir mücadele ye yol açmasını engellemek için farklı unsurlar arasındaki uyumun sağlanması son derece önemli olacaktır.

Ancak IŞİD zihniyetinin Irak’ta yerleştiği de akılda tutulmalıdır. Zira IŞİD zihniyetinin ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrası ülkede etkinlik kazandığı bir gerçektedir.
2003 sonrası Irak’ta farklı isimlerde etkinlik kuran örgütün yerelden önemli ölçüde destek aldığı da bilinmektedir. Bu noktada Sünnilerin siyasi sürece entegrasyonu son derece önemlidir. Mevcut durumda IŞİD’in hakimiyetindeki bölgelerde yaşayan Sünni halkın, IŞİD’in harekâtı öncesi Irak merkezi hükümetine yönelik gösterilerinde dile getirdikleri taleplerin dikkate alınması, mezhepsel ya da intikam duygularıyla hareket edilmemesi önemli olacaktır.
Irak’taki Sünniler üzerinde Nuri El- Maliki hükümetlerinin yarattığı baskının, IŞİD’in yeniden yeşermesine sebep olduğu düşünüldüğünde IŞİD’i bertaraf etmek için onu ortaya çıkaran faktörlerin kaldırılması gerekecektir. IŞİD’in Sünni bölgelerde etkinlik kazanmasında toplumsal, siyasal ve hatta ekonomik faktörlerin etkisi göz önüne alındığında, askerî tedbirler yanında toplumsal, siyasal ve ekonomik reformların yapılması da örgütle mücadelede büyük önem taşımaktadır.

Bu noktada Irak’taki federalizm daha gevşek bir yapıya kavuşturularak Sünnilere, en azında hâkim oldukları bölgelerde, daha fazla özerklik imkânı tanıyacak bir idari yapının ortaya konması gerektiği konusundaki talepler dikkate alınmalıdır.

Örneğin Irak Başbakanı Haydar El- Abadi’nin hükümet programında açıkladığı üzere, her vilayetin kendi halkından oluşacak ve bulunduğu vilayeti korumakla
sorumlu olacak “Ulusal Muhafız Gücü” kurulması planı buna işaret etmektedir.

Fakat Irak’taki yeniden milisleşme eğilimi, Şiiler dışındaki kesimi tedirgin etmektedir.

Irak’taki milisleşmenin, merkezi yönetimin kontrol ve gücünü zayıflatacağından endişe edilmektedir. Bu nedenle IŞİD’le mücadelede sistematik ve kapsamlı bir
yaklaşımın sergilenmemesi durumunda, IŞİD bitirilse bile farklı çatışma dinamiklerinin ortaya çıkması ihtimalleri dikkate alınmalıdır.

Diğer taraftan Irak’taki siyasi kriz ve istikrarsızlığın devam etmesinde IŞİD’le mücadele açısından bir risk oluşturmaktadır.
Irak Başbakanı Haydar El-Abadi üzerindeki siyasi baskı devam etmekte ve Abadi’nin bir türlü gerçekleştiremediği reformlar masada durmaktadır. Bu kapsamda Irak siyasetinde hükümetin yeniden şekillendirilmesi ve bakanların değiştirilmesi konusu ana gündem maddesi haline gelirken, Bağdat’ta Temmuz 2016’da yaşanan patlama sonrasında Irak İçişleri Bakanı istifa etmiş, sonrasında haklarındaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle Savunma ve Maliye bakanları görevden alınmıştır. IŞİD’le mücadelenin temelini güvenlik konusu oluşturduğu düşünüldüğünde, güvenlik temelli bakanlıklarda yaşanan bu boşlukların risk olarak ortaya çıktığı görülmektedir.

Grupların arasındaki problemlerin yanı sıra, her grubun kendi içerisinde de büyük problemler bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle 2014 seçimlerine kadar neredeyse Şii, Sünni ya da Kürt olarak grup halinde hareket eden bütün kesimlerin içerisindeki siyasi partiler, 2014 seçimleriyle birlikte giderek ayrışmıştır.  
Bu noktada Şii, Sünni ya da Kürt siyasi partilerin aralarındaki problemlerin yanı sıra, kendi içlerinde de bir uzlaşmadan bahsetmek mümkün değildir.
Ayrıca Erbil ve Bağdat arasındaki kriz çözülemediği gibi, ülke ciddi bir ekonomik darboğaza sıkışmış durumdadır.
Ekonomik sıkıntılar aynı zamanda siyasi krizlerin çözümünü de sekteye uğratmaktadır.
Bu nedenle Musul’un ve genel olarak Irak’ın IŞİD sonrası süreçte siyasal, ekonomik ve sosyal reformları gerçekleştirmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu noktada IŞİD sonrası süreç için IŞİD’den temizlenen bölgelerin yeniden imarı ile sosyal, siyasal ve ekonomik entegrasyon, ulusal uzlaşı ve işbirliği projelerinin hazırlanması yerinde olacaktır

http://www.orsam.org.tr/index.php/orsam/reports?s=orsam|turkish

***

MUSUL OPERASYONU VE MUSUL' UN GELECEĞİ Fırsatlar ve Riskler, BÖLÜM 1


MUSUL OPERASYONU VE MUSUL' UN GELECEĞİ Fırsatlar ve Riskler, BÖLÜM 1


MUSUL OPERASYONU VE MUSUL’UN GELECEĞİ: FIRSATLAR VE RİSKLER

ORSAM Rapor No: 206 Ocak 2017
Ankara - TÜRKİYE ORSAM © 2017
Bu raporun içeriğinin telif hakları ORSAM’a ait olup, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarıncakaynak gösterilerek kısmen yapılacak makul alıntılar dışında, hiçbir şekilde önceden izin alınmaksızınkullanılamaz, yeniden yayımlanamaz. Bu raporda yer alan değerlendirmeler yazarına aittir; ORSAM’ın
kurumsal görüşünü yansıtmamaktadır.

Hazırlayan:
Bilgay Duman, 
Ortadoğu Araştırmacısı, ORSAM






İçindekiler
Takdim....................................................................................5

1. GİRİŞ ................................................................................ 7

2. IŞİD ÖNCESİ MUSUL’DA SİYASİ VE GÜVENLİK DURUMU ............9
3. MUSUL OPERASYONUNA İLİŞKİN TEMEL DİNAMİKLERİ ..............14
4. SONUÇ: RİSKLER VE FIRSATLAR .............................................19

TAKDİM

Irak’ta 2014’ten bu yana etkinliğini sürdüren, ancak 2015 ve 2016’te büyük oranda toprak kaybeden IŞİD’in elinde kalan, Irak’taki son büyük şehir merkezi Musul’a yönelik operasyon 17 Ekim 2016 tarihinde başlamıştır. Operasyon başlasa dahi Musul etrafında yapılan tartışmalara hala büyük bir belirsizlik hakimdir. 

Mesela, Musul operasyonunun ne zaman ve nasıl sonlandırılacağı konusunda net bir takvim ortaya konamamaktadır.
Musul’un çevresi temizlenmeden ve IŞİD’in destek ve lojistik destek hatları kesilmeden başlatılan operasyonun başarısı konusunda şüpheler bulunmaktadır.
Öte yandan operasyona katılan güçler konusunda da uzun süre tartışma yaşanmıştır. Irak güvenlik güçleri ve peşmergelerin nasıl pozisyon alacağıyla birlikte, Haşdi Şaabi ve Musul eski Valisi Etil Nuceyfi’nin liderliğindeki Ninova Muhafızları adlı yapının operasyondaki varlığı da uzun süre tartışılmıştır. 
Bununla birlikte Türk askerinin de bulunduğu Başika Üssü’nün statüsü de Musul operasyonu konusundaki temel tartışmalı konulardan biri olmuştur. 

Ancak ABD’nin inisiyatif almasıyla Erbil ve Bağdat’ın ortak operasyon yapma yönünde aldıkları karar sonrası, bütün tartışmalara rağmen operasyon başlatılmıştır.
Operasyon başlamasına rağmen operasyona katılan güçler, operasyonun planları, ilerlemehızı ve daha da önemlisi operasyon sonrası Musul’un siyasi ve idari geleceğine ilişkin tartışmalar gündemin ana konularıdır. Özellikle operasyon sonrası Musul’daki güvenliğin nasıl sağlanacağına yönelik tartışmalarla birlikte, 
Musul’un yeniden yapılandırılması,sosyal, siyasal, idari ve ekonomik dengenin sağlanması, göç etmek durumunda kalan Musul halkının nasıl ve hangi şartlarda 
geri dönebilecekleri gibi konular gündemi meşgul etmeye devam edecek gibi görünmektedir.

Elinizdeki bu rapor da Musul’un IŞİD öncesi siyasi ve idari durumuna ilişkin geniş bir çerçeve ortaya koyarken, Musul operasyonu öncesi siyasi-askeri durumu da
özetlemektedir. Bununla birlikte operasyonun temel dinamiklerini geniş bir şekilde ele alırken, operasyonun Musul ve Irak için ortaya çıkardığı riskler ve fırsatlar konusunda bir perspektif sunmaktadır. İlgiyle okumanızı diliyorum.

Doç. Dr. Şaban Kardaş
ORSAM Başkanı

Hazırlayan: Bilgay Duman, Ortadoğu Araştırmacısı, ORSAM
MUSUL OPERASYONU VE MUSUL’UN GELECEĞİ: FIRSATLAR VE RİSKLER

1. GİRİŞ

ABD’nin 2003’te Irak işgalinin ardından kurulan siyasi yapı içerisinde federal bir yönetim tarzı benimsenmiş ve Irak halkının alışık olmadığı bir biçimde iktidar
gücü yerelleşmiştir; yani merkezi yönetimle birlikte federal bölgeler ve il yönetimleri pek çok konuda özerkliğe kavuşmuştur.
Gelinen noktada bu yapı Irak’taki etnik, dinî ve mezhebî ayrışmaları körüklerken, coğrafi olarak da fiilî bölünmeler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla ABD’nin Irak’ı işgaliyleberaber ortaya çıkan yapının, çatışma dinamiğini beraberinde getirdiğini söylemek mümkündür. 

Örneğin Musul, Anbar, Selâhaddin gibi illerde Sünniler ana güç olurken, Basra, Meysan, Zikar, Babil, Necef, Kerbela, Kadısiye, Musennâ ve Vasit’te
Şiiler yönetici konumu tekil olarak ele almıştır.

Öte yandan Erbil, Süleymaniye ve Duhok’u içerisine alan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) de başlı başına bir güç haline gelmiştir. Irak’ta “ulusal birlik
hükümetleri” olsa da yerel yönetimler üzerindeki ayrışma merkezi yönetime de sirayet etmiştir. Bu açıdan yerel politika Irak’taki merkez siyaseti de doğrudan etkilerkonuma gelmiştir. Özellikle Irak’ta Şiilerin hâkim olduğu merkezi hükümet ile Sünnilerin yoğun olarak yaşadığı Musul, Tikrit, Anbar gibi vilayetlerin yönetimleriarasındaki çekişmeler, zaman zaman Irak siyasetinin belirleyicisi olmuştur.

Nuri el-Maliki’nin başbakanlığı döneminde Sünniler üzerine uygulanan baskıcı politikalar, Sünnilerin siyasi sürecin dışında kalmış olması veya bunu tercih etmiş
olmaları, Sünnilerin kendi içerisinde bir liderlik mücadelesinin ortaya çıkması ve bütüncül bir Sünni liderliğinin ortaya çıkamamış olması, merkezi hükümetin Musulüzerine kurduğu baskıyla beraber oradaki yerel unsurların daha çok illegal veya siyaset dışı yöntemlere yönelmesi gibi sebepler, Sünnilerin Irak merkezi hükümetineinancını azaltmış ve bir alternatif arayışına yöneltmiştir. Sünnilerin hâkim olduğu bölgelerdeki yerel yönetimler, Irak merkezi hükümetine karşı ciddi bir muhalefetiçerisinde olurken, zaman zaman bu durum silahlı çatışmalara dönüşmüştür.

Bu ortam içerisinde IŞİD kendisine yer bulmuş, 2014’ten önce kısmi hâkimiyet sağladığı Sünni Arapların yaşadığı bölgelerde, Haziran 2014’ten itibaren hâkim
güç konumuna gelmiştir. IŞİD, Haziran 2014’te Musul’u işgal etmiş ve Irak’ın üçte birinden fazla bir alanda denetim sağlayarak “İslam Devleti” ilan ettiğini açıklamıştır.

Aynı zamanda IŞİD’in Suriye’de de denetim sağlaması, diğer ülkelerdeki El- Kaide bağlantılı terör örgütlerinin IŞİD’e biat etmeleri ve IŞİD’in özellikle Batı ülkelerindeterör eylemleri gerçekleştirmesi, IŞİD meselesini küresel bir mesele haline getirmiştir.

2014 Haziran’ından sonra başlayan IŞİD’le mücadelede 2016 yılı itibariyle büyük oranda başarı sağlanmış, IŞİD’in Irak ve Suriye’de ele geçirdiği toprakların
büyük bölümü kurtarılmıştır. IŞİD’in “İslam Devleti’nin başkenti” olarak ilan ettiği Musul’a yönelik olarak da 17 Ekim 2016 tarihinde büyük bir operasyon başlatılmıştır.
Musul, IŞİD’den askerî olarak temizlense bile, Musul’un siyasi ve idari geleceği konusunda uygulanacak politika, Irak’ın geleceğini de doğrudan etkileyecek
niteliktedir. Bu nedenle Musul özelinde IŞİD öncesi durumun temel dinamikleri hatırlanarak Musul operasyonu ve sonrasında ortaya çıkabilecek riskler ve fırsatlarınortaya konmasını faydalı olacaktır.

2. IŞİD ÖNCESİ MUSUL’DA SİYASİ VE GÜVENLİK DURUMU




Nuri El-Maliki, 7 Mart 2010’da yapılan genel seçimlerden 9 ay sonra hükümeti kurmasının ardından Sünni Arapların gücünü bölmek amacıyla özellikle Musul’da bazıSünni siyasi grupları yanına çekmeye çalışmıştır.

Musul’da 2009’da yapılan il meclisi seçimlerinde Hadba listesiyle ilk sırayı alan Nuceyfi grubunun Musul’da en etkili güç olması ve Irak genel siyaseti içerisinde
de Nuri el-Maliki’ye karşı Kürtlerle işbirliği yaparak en sert muhalefeti göstermesi, Maliki’nin de Musul’da Nuceyfileri zayıflatma girişimlerine yol açmıştır. Maliki,Musul Valisi Etil Nuceyfi’ye de istifa çağrısında bulunmuştur. Bu arada, Irak merkezi hükümetinin Aralık 2012’de başlayan Sünni Arapların yoğun olarak yaşadığı illerdeyapılan protesto gösterilerine karşı sertlikle karşılık vermesi ve Sünni Arap siyasetçilere yönelik suçlamalar, Sünnilerin Maliki’ye tepki duymasına yol açmıştır.

Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El- Haşimi’ye yönelik gıyabında verilen idam kararı ve Eylül ayının ilk 10 günü bitmeden yaşanan şiddet eylemleri nedeniyleEylül 2012, Irak tarihine özel ve karanlık bir iz bırakmıştır. Tarık El-Haşimi’ye yönelik Şiilere karşı “ölüm mangaları” kurduğu ve terör eylemlerine yol açtığı iddiasıyla19 Aralık 2011’de hakkında açılan soruşturma sonrası kurulan mahkeme, 8 Eylül 2012 Pazar günü kararını vererek, Haşimi hakkında gıyabında idam kararı vermiştir.
Hakkında mahkeme başlamadan önce tutuklama kararı çıkmasıyla IKBY’de bir süre kaldıktan sonra Katar’a giden Haşimi, Nisan 2012’de Katar’dan Türkiye’ye
geçmiş, Türkiye de kendisine oturma izni vererek konut ve koruma tahsis etmiştir. 8 Mayıs 2012’de Haşimi için İnterpol tarafından “kırmızı bülten” çıkarılmış olsa da Türkiye, Haşimi’yi kendi istemediği sürece ülkesine teslim etmeyeceğini, Haşimi’nin dilediği kadar kalabileceğini açıklamıştır.
Tarık El-Haşimi hakkında gıyabında 5 kez idam cezası kararı verilmiştir.
Tarık eEl-Haşimi’den sonra Sünni Arapların önde gelen liderlerinden biri olan Irak Maliye Bakanı Rafi El-İsâvi’ye yönelik de adli süreç başlatılmıştır. 20 Aralık 2012’de Irakiye listesinin Sünni liderlerinden Irak Maliye Bakanı Rafi El-İsâvi’nin Felluce’deki evine ve Bağdat’taki ofisine “anti terör” kapsamında baskın yapılarak 150’ye yakın korumasının Irak hükümeti tarafından tutuklanmasının ardından yükselen gerginlik, Musul’daki bir hapishanede Irak Ordusu’na bağlı bir subayın genç bir kıza tecavüz ettiğinin ortaya çıkmasıyla üst seviyeye ulaşmıştır. Diyala’daki bir hapishanede de Sünni Arap bir tutuklunun işkence sonucu hayatı kaybetmesi gerginliği bir adım daha öteye taşımıştır.

Rafi El-İsâvî’nin evine ve ofisine düzenlenen operasyonun Irak Başbakanı Nuri El-Maliki’ye bağlı özel birlikler tarafından yapıldığının iddia edilmesi üzerine, hükümet muhalifleri 21 Aralık 2012 Cuma günü Cuma namazı çıkışında Anbar’da (Ramadi ve Felluce) gösteriler başlatmıştır.

Anbar’daki gösteriler gittikçe yayılmış Tikrit (Samarra ve Beyci), Musul, Diyala (Bakuba ve Celevle) ve Kerkük’te Maliki aleyhine protesto gösterileri yapılmıştır.
Maliki’nin önce bu gösterilere sert karşılık vererek gösterilerin yapılmasına izin vermemesi, halkın gösterilere katılımını engelleyecek önlemler alınması ve Maliki’nin yaptığı açıklamalar, göstericilerin ana unsuru olan Sünni Arapların gösterilere ilgisini ve desteğini arttırmıştır. Özellikle 28 Aralık 2012 Cuma günü Anbar’da yapılan gösteriler son derece büyük olmuş, binlerce insan gösterilere katılmıştır. Tutukluların salıverilmesi, genel af ilan edilmesi gibi taleplerin yüksek sesle istendiği gösteriler sırasında eski (Saddam Hüseyin dönemine ait) Irak bayrakları açılmış, “Irak Baharı”, “Irak’ta Sünni Baharı” gibi sloganlar atılmıştır. Ayrıca Kürt gruplar da bu gösterilere destek vermiş ve Anbar’daki gösterilerde Kürt bayrakları da açılmıştır.

Gösterilerden açılan bazı pankartlarda Sünnilerin “IKBY gibi özerk yönetim” talep ettikleri görülmüştür.

Öte yandan Musul’da da Maliki karşıtı gösteriler Sünni Araplar tarafından güçlü bir biçimde devam etmiştir. Musul Üniversitesi ve Ahrar Meydanı’nda yapılan
gösterilere katılım büyük olmuştur. Irak Ordusu ve polisi Musul’da güvenlik önlemlerini arttırmış, halkın yaşadığı mahallelerden çıkışı yasaklanmış, yollar kapatılmıştır.
Hatta Musul Üniversitesi içerisine Hummer tipi zırhlı araçlar ve tanklar yerleştirilmiştir. Irak güvenlik birimlerinin göstericilere karşı sert müdahalelerde
bulunmuş, göstericilerin arasına zırhlı araçlarla girdikleri ve göstericilere ateş açmıştır. 7 Ocak 2013 Pazartesi günü Musul’daki Ahrar Meydanı’nda yapılan gösterilerde Irak güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu 6 kişi yaralanmış, göstericilere ateş açılması sonucunda da 2 kişi hayatını kaybetmiştir.

Muhalifler ve göstericilere itidal çağrısı yapan Nuri El-Maliki, siyasi süreci baltalamak isteyenlere imkân tanınmamasını isteyerek göstericilerin taleplerinin bazılarının değerlendirilebileceğini açıklamıştır.

Bunun üzerine 14 maddelik bir talep bildirisi yayınlayan göstericilerin istekleri arasında;

• Tutuklu erkek ve kadınların serbest bırakılması,
• Uluslararası toplumun çağrıları doğrultusunda idam hükümlerinin infazının durdurulması,
• Mukaddes mekânların yönetimiyle ilgili yasal düzenlemelerin gözden geçirilmesi,
• Terörle Mücadele Kanunu’nun 4. Maddesi’nde ifade edilen teröre karışan, teröre destek veren ve teröristleri saklayan herkes idam edilir hükmünün kaldırılması ve
   bu kanunla ilintili davaların iptal edilmesi,
• Genel af ilan edilmesi,
• Adli soruşturmaya ilişkin yasal düzenlemenin iptali,
• Güvenlik ve yargı başta olmak üzere, devletin tüm kurumlarında kapsamlı yolsuzluk soruşturmaları yapılması,
• Uluslararası gözlemcilerin denetimi altında nüfus sayımının yapılması,
• Diyala ve Musul Operasyonlar Komutanlığı gibi özel askerî birimlerin iptal edilmesi gibi talepler yer almıştır.

Nuri El-Maliki’nin siyasi olarak en büyük gruba sahip muhalifi ve rakibi olan Irakiye Listesi Lideri İyâd Allavi de yaptığı açıklamada, bu olayların Maliki’nin başarısızlığının kanıtı olduğunu ifade ederek kendisinin istifa etmesi ve erken seçimlere gidilmesi çağrısında bulunmuştur.

Irak’ta devam eden gösteriler siyasi krizi derinleştirmiştir. Maliki, hükümet karşıtı Sünni Arap-Kürt bloğunu kırmak amacıyla özellikle Musul’daki Yaver grubu, Kerkük’teki Haviceli Arap aşiretler gibi oluşumlar yanına çekmeye çalışmıştır. Ancak Nuri El-Maliki’nin karşıtı gösteriler Havice’de de yapılmıştır. 11 Ocak 2013

Cuma günü Cuma namazı sonrası Havice Stadyumu’nda toplanmak isteyen göstericilere izin verilmemiş, stadyuma giden yollar Irak güvenlik güçleri tarafından kapatılmıştır. Gösteriler Musul, Tikrit, Samarra, Anbar (Ramadi) ve Bağdat’ta yapılmış, göstericiler toplu Cuma namazları kılmıştır. Ancak Irak güvenlik güçleri başta Bağdat olmak üzere bazı bölgelerde gösterilerin yapılmasını engellemiştir.

Bu olaylar Irak hükümeti ve Nuri El- Maliki’ye karşı Sünni Araplarda bir “nefret” duygusunu ortaya çıkarmıştır. 

Hatta Maliki ile son derece iyi ilişkiler kuran Irak Başbakan Yardımcısı Salih El-Mutlak, Rafi El-İsavi’nin tutuklanan koruma ve yardımcılarıyla ilgili soruşturma nın tarafsız makamlar ve adli kurumlar tarafından yapılmasına izin verilmesini talep etmiş ve aksi takdirde kendi bloğunun siyasal süreçten tamamen çekileceğini açıklamış. Ayrıca, 30 Aralık 2012’de de Anbar’ı ziyaret ederek gösterilere destek verdiğini ortaya koymuştur. Ancak eylemciler Maliki ile
iyi ilişkileri olan Salih El-Mutlak’ı alandan kovmuş, bunun üzerine Salih el-Mutlak’ın korumaları göstericilerin üzerine ateş açması sonucu 5 kişi yaralanmış, yaralılardan biri daha sonra hayatını kaybetmiştir.

Salih El-Mutlak’a yönelik bu tutum Sünni Arapların geldiği noktayı göstermesi açısından son derece önemlidir.
Diğer taraftan 23 Nisan 2013 günü sabah erken saatlerde Kerkük’te uzun süreden beri devam eden gösterilerde açlık grevine başlayan göstericilere Irak Ordusu’nun müdahalesi sonucunda 85 kişi hayatını kaybetmiş ve yüzlerce kişi yaralanmıştır. Olaylar Kerkük’ün tamamında değil Sünni Arapların çoğunlukta yaşadığı Havice ve Selâhaddin’deki Tuzhurmatu’ya bağlı Süleymanbeg nahiyesinde gerçekleşmiştir.

Havice ve Süleymanbeg’de Sünni Araplar kamu binalarını ele geçirmiş ve ordunun kuşatması altındaki bölgelerde ciddi bir direnişe hazırlık yapmaya başlamışlardır.
Aynı şekilde Diyala’ya bağlı Celevle ve Karatepe’de ordu ve aşiret güçleri arasında çatışmalar başlamıştır.

Bu şartlar altında Irak 2013 yılında yerel seçimlere hazırlanmıştır. Ancak Irak Bakanlar Kurulu 19 Mart 2013 tarihinde aldığı bir kararla Musul ve Anbar’daki güvenlik durumunun kötü olması ve seçim için gerekli hazırlıkların yapılamadığı gerekçesiyle bu bölgelerde en geç 6 ay içerisinde yapılmak üzere seçimleri ertelemiştir.
Böylece seçimler Irak’ın 12 vilayetinde 20 Nisan 2013’te, Musul ve Anbar’da ise 20 Haziran 2013’te yapılmıştır.

Musul’da 20 Haziran 2013’te yapılan il meclisi seçimlerine 28 ittifak katılmıştır.

28 ittifaktan toplam 667 aday Musul İl Meclisi’ndeki 39 sandalye için yarışmıştır.

39 sandalye içerisinde Musul’da Hristiyan, Yezidi ve Şebeklere birer sandalye olmak üzere toplam 3 sandalye kota olarak ayrılmıştır.
Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komiserliği Musul’da seçime katılım oranını yüzde 37,5 olarak açıklamıştır. Oylama sonucunda 14 liste ve oluşum il meclisinde
temsil edilmeye hak kazanmıştır.

Musul eski Valisi Etil Nuceyfi’nin başkanlığında kurulan Muttahidun Listesi, 14 üyeli Nahda Koalisyonu adı altında yeni bir oluşuma giderek Musul İl Meclisi’ndeki en büyük grup haline gelmiştir.

Öte yandan Dildar Zebari başkanlığındaki Ninova’ya Vefa ve Abdullah Yaver başkanlığındaki Birleşik Ninova oluşumları da bir araya gelerek Ulusal Koalisyon adı altında bir birliktelik oluşturmuştur. Hayır ve Verimlilik Listesi de seçimin galibi Kardeşlik ve Ortak Yaşam Listesi’ne katılmıştır. Buradan hareketle Musul İl Meclisi’nde üç büyük grup ortaya çıkmıştır. 11 siyasi grubun bir araya gelmesiyle oluşan Muttahidun Listesi toplam geçerli oyların yaklaşık yüzde 22’sini alarak 8 sandalye ile Musul İl Meclisi’nde temsil edilmeye hak kazanmıştır.

Muttahidun Listesi’nin kazandığı 8 sandalyeden 5’ini Türkmenlerin temsil etmesi ve bu 5 sandalyeden de 4’ünü Irak Türkmen Cephesi adaylarının kazanması
dikkat çekmiştir. Bu arada seçimlerden sonra Musul İl Meclisi’ne girmeyi başaran diğer parti ve oluşumlarla ittifak görüşmeleri yapan Muttahidun Listesi, 2 sandalyeye sahip Birleşik Ulusal Irakiye İttifakı ve birer sandalyeye sahip Ulusal Ninova İttifakı, Ulusal Um El-Rabiain Aşiretler Topluluğu, Irak Hayır ve Verimlilik Listesi, Reform ve İlerleme Yezidi Hareketi ile birlikte Musul İl Meclisi’nde birlikte hareket etmek amacıyla “Nahda Koalisyonu” adı altında birleşerek 14 sandalyeli bir koalisyona dönüşmüş ve Etil Nuceyfi yeniden vali seçilmiştir.

Etil Nuceyfi’nin yeniden vali seçilmesi sonrasında, Irak merkezi hükümet ve Musul yerel yönetimi arasındaki uyumsuzluk giderek artmış ve Irak Başbakanı Nuri  el- Maliki, Musul üzerindeki baskının boyutunu ve çapını genişletmiştir. Maliki’nin Irak iç siyasetindeki tavrı hem Kürtleri hem de Sünnileri radikalleştirmiş, merkez siyasetten uzaklaştırmıştır.

Bu ortam içerisinde 30 Nisan 2014’te Irak genel seçimleri yapılmıştır. Bu süreçte 2010’dan sonra neredeyse tüm Şii grupların içerisinde yer aldığı Ulusal İttifak’tan bağımsız hareket etmesi, Maliki’nin Şii birlikteliğini de bozduğuna ilişkin görüş birliğine yol açmıştır.
Bununla birlikte merkezi hükümette elde ettiği pozisyonu yerel siyaset için de kullanan Maliki’nin, diğer Şii grupların vilayet yönetimlerindeki etkisini sınırlamaya ve Şii bölgelerinde hâkimiyet kurmaya çalışması da Şii gruplar içerisinde Maliki’ye yönelik tepkiyi artırmıştır. Öte yandan Irak’taki siyasi ve güvenlik krizinin sorumlusu olarak da Maliki görülmüş ve Sünniler ile Kürtleri ötekileştirerek krizi derinleştirmiştir.

Irak, 30 Nisan 2014’te yapılan genel seçimlerin ardından hükümet kurma sürecine girmiştir. Liderliğini yaptığı Kanun Devleti Koalisyonu’nun seçimlerden birinci çıkması, Maliki’nin eline hükümet kurma çalışmalarında ciddi bir koz vermiş ve üçüncü dönem başbakanlık için zorlamaya başlamışsa da, bir kez daha hükümet kurma çalışmalarını domine etmesi, Irak’taki bütün kesimlerde rahatsızlık yaratmıştır. Bu rahatsızlıkla birlikte Maliki’nin gerekirse çoğunluk hükümeti kuracağına yönelik açıklamaları, Irak’ta siyasi ortamı iyice gerginleştirmiş ve Sünnilerin, yönetimin dışında kalacakları yönünde tehdit algılaması geliştirmelerine yol açmıştır.
Hükümet kurma çalışmaları, IŞİD’in 6 Haziran 2014 Cuma günü Musul’a girmesi ve daha sonrasında kenti tamamen kontrol altına almasıyla sarsılmıştır. Musul’u
ele geçirdikten sonra Kerkük’e yönelen IŞİD’in lideri Ebu Bekir El-Bağdadî, amaçlarının Bağdat’ı ele geçirmek olduğunu açıklamıştır. IŞİD, kısa sürede Bağdat’ın sınırlarına kadar ulaşmıştır. Irak ordusu ve emniyet birimleri, IŞİD’in Musul, Kerkük ve Tikrit’teki saldırıları karşısında son derece yetersiz kalmıştır. 

Irak merkezi hükümetine bağlı güvenlik güçleri, IŞİD’in saldırıya geçtiği bölgelerde silah ve üniformalarını bırakarak kaçmıştır.
IŞİD, Sünnilerin yaşadığı Musul, Anbar, Selâhaddin, Diyala ve Kerkük gibi vilayetlerde kontrol alanları yaratıp halk arasında kendine taban oluşturmaya gayret ederken, ele geçirdiği Musul’da günlük yaşamı devam ettirmek suretiyle halk desteğinin sağlamaya çalışmıştır. IŞİD daha önce yapmış olduğu saldırı stratejisinden farklı olarak yeni bir strateji çizmiş ve Sünnilerin yaşadığı Musul, Tikrit ve Anbar gibi şehirlerde “alan hâkimiyeti” sağlamaya yönelmiştir. Maliki de halka, IŞİD’e karşı koyma çağrısından bulunmuş ve merkezi hükümetin yanında yer alacak kişilerin silahlandırılabileceğini açıklamıştır.
Öte yandan IŞİD’in başta Samarra olmak üzere Şiilerin kutsal mekanlarının bulunduğu coğrafyalara yönelmesinin ardından Irak’taki en büyük Şii dini merci Ayetullah Ali El-Sistânî “cihad” çağrısı yaparak, bütün Şiileri ve Iraklıları IŞİD’e karşı mücadeleye çağırmıştır. Bu çağrıyla birlikte binlerce Iraklı Şii, Türkçe’ye “millet yığınları” olarak çevrilebilecek “gönüllü birlikler” olarak anılan “Haşdi Şaabi” oluşumunu meydana getirmiştir. Haşdi Şaabi yapısı içerisinde ABD’nin Irak işgali sonrası ülkede ortaya çıkan ve süreç içerisinde bir kısmı ortadan kalkan Şii milis oluşumlarının yanı sıra, hiçbir milis gruba dahil olmayan halktan pek çok kişi de yer almıştır.

Bununla birlikte, Maliki’nin ikinci dönemindeki siyasi, sosyal, askerî ve ekonomik uygulamalarının getirdiği olumsuzlukların IŞİD’in etkinliğine yol açtığına yönelik 
algılamanın boyutu düşünüldüğünde, seçimlerden açık ara farkla en yakın rakibinden yaklaşık 60 milletvekili fazla çıkarmasına rağmen hükümet kurma yetkisi Maliki’ye verilmemiştir. Şii siyasi grupların bir araya gelerek oluşturduğu Irak Ulusal İttifakı içerisinde Ağustos ayında yapılan oylamada Haydar El-Abadi hükümet kurmakla görevlendirilmiştir. İbâdî yaklaşık bir ay içerisinde hükümet kurma çalışmalarını tamamlayarak 8 Eylül 2014’te 328 sandalyeli Irak Parlamentosu’nda 289 milletvekilinin katıldığı oylamayla güvenoyunu almıştır.

IŞİD’in Irak’taki ilerleyişi ve Haşdi Şaabi yapısıyla birlikte IŞİD’le mücadele bölgesel ve uluslararası bir nitelik kazanmıştır.
Bu süreçte, Irak’ta İran’ın doğrudan müdahil pozisyona girmiş olmasının yanı sıra, Irak’ta hükümetin kurulmasının hemen ardından ABD’nin IŞİD’e karşı
mücadele eden güçlere destek verilmesini öngören IŞİD’le mücadele stratejisini açıklaması etkili olmuştur. Neticede, içerisinde Türkiye’nin de yer aldığı 60’a
yakın ülkenin oluşturduğu koalisyon IŞİD’le mücadelede işbirliğine girmiştir. Ancak özellikle başta İran Devrim Muhafızları Kudüs Ordusu Komutanı Kasım
Süleymanî olmak üzere İranlı komutan ve askerlerin Irak’ta IŞİD’e karşı operasyonlarda yer almış olması, Irak’taki siyasi süreci, İran’ın etkisini ve içerisinde yer alan Şii milis gruplarıyla birlikte Haşdi Şaabi’yi tartışılır hale getirmiştir. Özellikle Haşdi Şaabi içerisindeki milis grupların giderek çoğalması, hâkim oldukları bölgelerde sadece askerî değil, idari olarak da etkin konuma gelmeleri ve Haşdi Şaabi içerisindeki bazı grupların zaman zaman girdikleri Sünni Arap bölgelerindeki uygulamaları, Haşdi Şaabi oluşumunu tartışılır konuma getirmiştir.


2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***