Bölüm 2 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bölüm 2 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2016 Çarşamba

Erdoğan: Şah Putin: Mat Putin’in Suriye Hamlesi Türkiye'nin Suriye’ye Girişini Engelledi BÖLÜM 2




Erdoğan: Şah  Putin: Mat Putin’in Suriye Hamlesi Türkiye'nin Suriye’ye Girişini Engelledi BÖLÜM 2  


Suriye’ye Müdahale İle İlgili Askeri Hazırlıklar

Suriye’ye yapılacak bir askeri müdahale ile ilgili askeri hazırlıklar hızla ilerlemektedir. İncirlik Mutabakatı sonrasında, Kandil başta olmak üzere Kuzey 
Irak’taki PKK hedeflerinin vurulması, Suriye’ye TSK’nın karadan müdahalesi ile Suriye-Kuzey Irak-Türkiye’de PKK ile mücadele arasında bir ilişki kurulduğunu 
göstermektedir. Ya da Türk güvenlik bürokrasisi İncirlik Mutabakatını bu doğrultuda yorumlamayı tercih etmektedir. Türk güvenlik bürokrasinin aklında 
TSK’nın Suriye’ye karadan müdahalesi sonrasında, Amerikan Hava Kuvvetleri’nin kara gücü olarak PKK/YPG’ye daha fazla ihtiyaç duymayacağı, Suriye’de 
koalisyonun kara gücünü TSK’nın oluşturacağı ön kabulü olabilir. Suriye’ye karadan gerçekleşecek bir askeri müdahale için yapılan hazırlıklar aşağıdaki 
başlıklar altında toplanabilir. 

1) TSK, yaz 2015 boyunca Suriye sınırına önemli bir askeri yığınak 
gerçekleştirmiştir.

2) Özel Kuvvetlerden emekli olanların tekrar özel kuvvetlerde göreve başlamaları için hukuki düzenleme yapılarak sözleşmeli özel kuvvet personeli 
oluşturulmuştur.

3) 2015 yazı boyunca Kilis-Halep arasındaki coğrafyada sürekli artan sayıda Türk Özel Kuvvetlerinin varlığından bahsedilir olmuştur.

4) Kara Kuvvetlerine ait zırhlı birliklerin hızla kontrol ve tamirden geçmesi sağlanmaktadır.

5) Ankara’daki askeri hastanelere sahra hastanesi kurulması için emir verilmiştir.  

6) Sınırın Suriye tarafından, Kilis’in hemen güneyine düşen bölge Sultan Murat Tugayları tarafından askeri bölge ilan edilip, burada yaşayanlar evlerini boşaltmıştır.  

Güney Doğu Anadolu’da Temmuz sonu itibariyle başlayan ve tırmanan PKK terörüne karşı Eylül başına kadar pasif savunma ve KKK birliklerini mücadele dışında tutma politikası, 5 Eylül 2015’te Cizre’de başlayan ve komando birliklerinin takıldığı operasyonlar ile kısmen sona ermiştir. Önümüzdeki günlerde PKK tarafından ayaklanma için hazırlanmaya çalışılan ilçelerde de Cizre benzeri askeri operasyonlar düzenlenebilir. Bu operasyonların çok önemli bir amacı da Suriye’ye inen birliklerin arka ve yan kanat güvenliğinin sağlanması olacaktır.

Türkiye'nin Hazırlıklarına ABD'nin Tepkisi ve Washington’dan Gelen Açıklamalar

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin 3 Eylül 2015’te bölge ülkelerinin IŞİD ile savaşmak için Suriye’ye kara kuvvetleri göndereceklerine inandığını açıklaması 
bu konudaki en dikkat çekici açıklama olmuştur. Doğru zaman geldiğinde Suriye'nin bazı komşularının sorumluluk üstlenmesini beklediğini belirten Kerry 
"Bunun nasıl olacağına ilişkin detayları bölgedeki diğer ülkelerle görüşüyoruz. Sahada bazı kuvvetlerin bulunmasına ihtiyaç var ve uygun zamanı geldiğinde 
bunların orada olacağına ikna oldum. Bölgede bunu yapma yeteneği olanlar var" demiştir. Kerry hangi ülkelerin kara gücü göndermeye ikna edildiği konusunda 
ilave bilgi vermedi ancak "Amerikan Başkanının açıklamaları ve direktifleri çok nettir ki Amerikan askerleri bu denklemin içinde yer almayacaktır" açıklamasını 
yaptı. Kerry, bu konunun Eylül 2015’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda gündeme geleceğini ve tüm ülkelerden bu konuda görüş alınacağını da belirtti. 
Kerry'nin bu cümleleri analiz edildiğinde ABD'nin Türkiye'nin rolünde bir değişiklik beklediği sonucu çıkarılabilir. Bilindiği gibi Suriye'nin komşuları 
İsrail, Ürdün, Irak, Lübnan ve Türkiye'dir.Kerry'nin bahsettiği "bazı komşular" kimlerdir? İsrail'in bu türden bir müdahalesini ne Ortadoğu denkleminin 
kaldırabileceği ne de ABD'nin onaylamayacağı açıktır. Üstelik, IŞİD'in kontrol altında tuttuğu bölge büyük ölçüde İsrail sınırlarından uzaktır. 

Ürdün ve Lübnan ise hem iç karışıklıkları hem de silahlı güç kapasiteleri nedeniyle Kerry'nin bahsettiği kara kuvvetlerini oluşturabilecek kapasitede değildir. Irak ise kendi ülkesinin neredeyse üçte birini IŞİD'e kaybetmiş ve geri almakta önemli bir aşama kaydedememişken Suriye'ye kara kuvveti gönderebilecek durumda değildir. Bu noktada geriye bu kapasiteye sahip bir tek ülke kalmaktadır: Türkiye.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi John Bass de CNN Türk'te 03 Eylül 2015'te yayımlanan röportajında "Amerikalılar İncirlik'te ne kadar kalacak?" sorusuna: "Süre konusunda ise; üstünde uzlaştığımız hedefe ulaşmak için, yani DAEŞ’i zayıflatmak ve nihayetinde yenilgiye uğratmak için ne kadar zaman gerekirse, o kadar burada kalacağımızı düşünüyoruz. O nedenle, bu konuya belli bir zaman dilimi açısından değil, belirlenen hedefler açısından yaklaşıyoruz." cevabını vermiştir. Bass’in,  "Amerika’dan ne kadar büyüklükte bir güç gelecek?" sorusuna verdiği cevap ise şöyledir: "DAEŞ’e karşı askeri operasyon yürütecek ABD ve diğer potansiyel koalisyon güçlerinin zaman içinde Türkiye’de hatırı sayılır büyüklükte bir varlığa sahip olacağını ve önemli katkılarda bulunacağını tahmin ediyoruz. Kurulacak yapı askeri harekatın nasıl gelişeceğine ve DAEŞ’e karşı en etkili çözümün gerekliliklerinin ne olacağına bağlı olacak."

Büyükelçinin tarifiyle "hatırı sayılır" bir askeri gücü Türkiye'ye yığmak, yani çok sağlam güvenceler almış olmalılar. Hatırı sayılır bir askeri kuvvet 
tanımlaması da ilginç. Büyükelçi Bass, muhtemelen istihbarat gerekçesinden ziyade Türk toplumundan fazla tepki çekmemek için askeri kuvvetin rakamsal 
büyüklüğünü açıklamıyor ancak açıklamalarından Türkiye'ye yerleşecek yabancı askeri kuvvetin oldukça büyük olacağı anlaşılmaktadır. Aynı gün ABD Savunma 
Bakanlığı Sözcüsü Peter Cook da İncirlik'teki görevli ABD personelinin ailelerinin masrafları hükümet tarafından karşılanacak şekilde bölgeyi terk 
edebileceklerini açıkladı. Sadece İncirlik için geçerli olan ve Türkiye'deki diğer bölgelere uygulanmayacağı ilan edilen kural, İncirlik Merkezli bir askeri 
hareketliliğin büyük ölçüde artacağı ve buna bağlı olarak tehditlerin de artacağı anlamına geliyordu.

Özetle, ABD, Türkiye'nin son dönemde yaptığı hazırlıkların farkındaydı ve hatta Suriye'deki köşeye sıkışmışlığı ve uzun vadeli planları ekseninde ele aldığında 
bu müdahaleyi el altından destekleyen bir tavrın içine girmişti. ABD'nin bu tavrının birbirini dışlamayan ancak öncelik sıralaması farklı olabilecek iki ayrı nedene dayandığı ileri sürülebilirdi: Ya ABD ile Türkiye arasında Kafkasya, Karadeniz ve Ortadoğu’yu kapsayan geniş kapsamlı bir anlaşma bulunmaktadır ya da ABD Türkiye’yi bir başka hedefe doğru yönlendirirken asıl olarak Türkiye ve civarında kurulacak bir Kürt devletinin adımlarını kendi planları dahilinde uzun vadeye yayarak hayata geçirmektedir:


1.  Olasılık: Ukrayna’da Suriye’ye Rusya’yı Kuşatmak

ABD’nin bir süredir Rus tehdidi nedeniyle (Kırım'ın işgali, Ukrayna'nın de facto bölünmesinden sonra) Doğu Avrupa, Baltık ve Kuzey Avrupa ülkelerinin 
topraklarını Amerikan askerlerine ve savaş makinelerine açmasıyla söz konusu ülkelere yığınak yaptığı görülmektedir. Ağustos ayı içinde IŞİD tehdidi bahanesiy le İncirliğe belirsiz bir süre için belirsiz bir miktarda bir askeri yığınağı Türkiye' nin davetiyle yapması bunun önemli göstergelerinden birisi olarak kabul edilebilir. Eğer, ABD’nin Suriye planı bir yandan Rusya’nın doğu Akdeniz’deki varlığının belkemiği olan Suriye’de rejimin savaştan başarıyla çıkmasını engellerken diğer yandan IŞİD’i bir cendereye alarak etki alanını ve kapasitesini sınırlandırmaksa bunun için Türkiye’den iyi bir müttefik bulacağa benzememekte dir.

Llyod Austin'in Senato'daki tanıklığında da ifade ettiği gibi, ABD'nin IŞİD’le mücadelesi uzun vadeli ve aşamalı bir stratejiye dayanmaktadır. Bu stratejinin 
uygulanabilmesi için Türkiye hayati bir önem teşkil etmektedir ve Austin de İncirliğin kullanıma açılması ve Türkiye'nin bu koalisyona dahil olmasını son 
dönemdeki en önemli kazanım olarak nitelemektedir.

Coğrafi konumu ve askeri kapasitesiyle Karadeniz’den Ortadoğu’ya ABD’nin bu istediğini verebilecek en önemli ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin Suriye toprakları na girerek IŞİD’in etki alanını sınırlayacak bir pozisyon alması bu örgüt üzerinde sadece çatışmadan kaynaklı etki yaratmaz. Aynı zamanda örgütün dış dünyayla fiziki bağının koparılmasında anahtar rol oynar. Uzun bir süredir ABD’nin IŞİD ve benzeri örgütlere yönelik politikasının “yok etme”ye değil etki alanını sınırlamaya yönelik olduğu zaten bilinmektedir. Bu tür örgütler doğrudan ABD çıkarlarını ya da anavatanını tehdit etmediği sürece ABD’nin onları yok etmek için kaynak, zaman, para ve güç harcama isteği ve politikasının olmadığı 1980’lerden itibaren defalarca karşılaşılan bir durumdur. Bunun da ötesinde ABD, IŞİD ya da benzeri revizyonist örgütlerin yarattığı dinamiklerden korkan statükocu ülkeleri veya onların liderlerini askeri, ekonomik, istihbari ve siyasi yardımlar yoluyla ayakta tutarak bu yapıları kendisine daha bağımlı hale getirmektedir. Dolayısıyla IŞİD benzeri örgütler ABD için bir tehdit olabilirler. Ancak sınırlandırılmış ve doğrudan güvenlik tehdidi yaratmayan bu tip aktörler ABD için zaman zaman bir fırsat kapısına da dönüşmektedirler. Öte yandan IŞİD’in Suriye’de yarattığı durum Esad Yönetimi’ni bir yandan baskı altına alırken, diğer yandan da rejimin tam olarak devrilmesini de engellemektedir. Bu bağlamda IŞİD’in Suriye’de yaptıkları, Rusya’nın enerjisini tek bir noktada toplamasını engelleyen bir avantaja da dönüşebilir. Yani, Türkiye’nin Suriye’de bir bölge oluşturması IŞİD’in etkinliğini sınırlandıran diğer yandan da Rusya’nın Ortadoğu’daki en önemli iki müttefiki olan İran ve Suriye’yi kazanamayacakları ve her ikisini de tüketen uzun vadeli bir yıpratma savaşına sürükleyecektir. Rusya’nın Suriye konusunda artan ilgisi ve çatışmaya Örtülü ama doğrudan ” katılımı bu ülkenin Kırım’daki oldu bittiyi bir başka yerde yapmasının önüne geçecektir. Tüm bunlara ek olarak Suriye’de bu türden bir dinamiğin parçası olan Türkiye kaçınılmaz olarak ABD’ye daha bağımlı hale gelecektir.

Peki Türkiye’nin bu tür bir operasyondan beklentisi ne olabilir? Hükümet için ABD destekli bir “bölge” oluşturmak fikrinin iki dış politika bir de iç politika 
anlamında stratejik beklenti yarattığı görülmektedir. AKP’nin Suriye’deki en önemli stratejik hedefi Halep ve civarında Türkiye’nin domine edebileceği bir 
arka bahçenin kurulmasıdır. Bu arka bahçe PKK ile ya da sınırdaki Kürt devleti olasılığıyla mücadelede taşıdığı önem kadar Davutoğlu’nun kitaplarında da yer 
bulan hinterland arayışının en kritik dönüm noktasıdır. Halep taşıdığı ekonomik değerden ziyade Suriye’nin kuzeyinde Doğu-Batı ekseninde sahip olduğu stratejik konum nedeniyle hayati önemdedir. Üstelik Halep’in kontrolü AKP için “Yeni Osmanlıcı” çıkışın en sembolik kalesi olarak sunulacaktır. İkinci beklenti ise açık bir biçimde “Kürt koridoru”nun engellenmesidir. Halep’in kuzeyini Türkiye’nin kontrol etmesi halinde, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de birlikte ya 
da ayrı ayrı hedeflenen; enerji-su kaynaklarına ve dinamik bir nüfusa sahip, varoluşunu savaşla toprak kazanarak ilerlemeye ve Batı ile kuracağı stratejik 
ilişkiye bağlayan bir Kürt devletinin denize çıkma beklentisi sona erdirilmiş olacaktır. Bu, Irak-Suriye-Türkiye üçgeninde Kürt hareketlerin ortaklaşmasını 
engelleyemeyen Türkiye için önemli bir kazanım noktası olacaktır. Bu noktada IŞİD ile savaş, bir güvenlik tercihi değil PKK’nın yenilmesi ve Kürt Koridoru ’nun oluşumunun engellenmesi için ödenmesi gereken bir bedel olarak görülmektedir. Üstelik, AKP’nin dış politikadaki bu iki beklentisinin yanı sıra IŞİD’le mücadelenin AKP’nin iç politikadaki hedeflerini gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsat olabileceği düşünülmektedir. Şöyle ki; Batı’da özgürlükler ve demokrasi karnesi kırıklarla dolu AKP, kendisini ve ortaya koyduğu “ılımlı İslamcılık” çizgisini IŞİD’e karşı bir panzehir olarak sunmak isteyecektir. 

IŞİD’le mücadelede istikrarlı, kontrol edilebilir ve radikal versiyonlara karşı “ılımlı İslamcı” bir rejim önerisi ABD’nin Pakistan’da kabul ettiği bir modeldir. Bu bağlamda Pakistan’ın Afganistan ve kendi ülkesinde bulunan radikal gruplarla mücadele ederken rejimin “İslamcılaştırılması” ve bu bağlamda meşrulaştırılma sı arayışının AKP tarafından Türkiye bağlamında denenmeye çalışmasına tanık olunacaktır. Daha açık bir ifadeyle, AKP Türkiye’deki rejimi değiştirirken bunun için gerekli olan her türlü istikrar aracını Batı’ya “meşru bir hedef” çerçevesinde elde ediyor görüntüsü çizecektir. Yani, Türkiye’de belli bir dönem son derece baskıcı bir düzen kurup, kurulan yeni düzeni “ılımlı dinci” kodlar üzerinden savunarak meşrulaştırma arayışına gidecektir. Bu AKP’nin ABD’ye kabul ettirmek isteyeceği model olabilir. Böylece ABD’nin ikinci bir Pakistan’ı olabilecektir.

Özetle, eğer ABD ile Türkiye arasında geniş çaplı bir anlaşma varsa: AKP’nin Suriye’ye müdahalesinden ABD’nin IŞİD’in etki alanını sınırlandırma ve Rusya’yı 
sıkıştırma elde etmeyi hedeflemektedir. AKP ise Halep’i ardyöresine katmak, Kürt Koridoru’nu engellemek ve kendi iktidarını korumak için uyguladığı baskıcı 
yöntemleri ve Türkiye’de gerçekleştirmeye çalıştığı kalıcı dönüşümü sağlamak beklentisinde olduğu değerlendirmesi yapılabilir.


2. Olasılık Kontrollü Kürt Devleti İnşası

Bu durum ise aslında ABD'nin niyeti hakkındaki şüpheleri artırmaktadır. ABD aslında başka bir şeye mi hazırlanmaktadır? Büyükelçinin açıklamalarında 
Türkiye'de PKK terör örgütüyle tekrar müzakere masasına oturulmasına yönelik baskıcı ifadeleri, Suriye'nin kuzeyinde PYD'ye toz kondurmayan değerlendirme leri var. Hal böyle olunca IŞİD eliyle bölgeyi dizayn etmeye çalışan ABD'nin bu bağlamda ilk etapta bağımsızlıkları olmasa da Suriye ve Türkiye'deki özerk Kürt bölge yönetimlerinin oluşumunu izlemek, denetlemek, kontrol etmek ve gerekirse müdahale etmek için bölgedeki askeri varlığını artırmakta olduğunu söylemeliyiz. 

Çünkü Büyükelçi Bass "üzerinde anlaştığımız hedefleri gerçekleştirinceye kadar Türkiye'deyiz, bırakıp gitmek gibi bir niyetimiz yok" anlamında ifadeler 
kullanıyor. Bu açıklamadan hemen sonra 4 Eylül’de Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin Güneydoğu Anadolu’ya seyahatler konusunda yurttaşlarını 
uyarması ve Adana Başkonsolosluğu çalışanlarının ailelerini gönüllü olarak başka kentlere yollamasını istemesi dikkat çekici bir gelişmedir.

Peki, Türkiye ABD'nin IŞİD stratejisine ne kadar hakim, yönlendirme yapabiliyor mu, ABD'nin "end state"nin (nihai durum yani Suriye, Irak, Türkiye coğrafyası nda neler öngörüyor, nasıl yapılar planlıyor vs) ne olduğunu, bu projenin kapsamını biliyor muyuz? Bu soruların cevabı kocaman bir hayır. İşin can sıkıcı yanı ise hiçbir şey bilmediğimiz Türkiye'nin bekasıyla doğrudan ilintili bu projenin en önemli safhalarının Türkiye'yi yöneten AKP iktidarının verdiği açık çek ile yapılacak olmasıdır.

Eğer ABD, IŞİD'i sınırlandırmak ve Rusya'yı çevrelemek adına Türkiye'nin Suriye'ye girmesine izin verir gibi yaparken diğer yandan PKK/PYD'yi kollama 
yönündeki politikasını sürdürüyorsa bu durum Ankara'nın beklentilerinin boşa çıkması anlamına gelir. Nitekim, her ne kadar AKPli karar vericiler "büyük" ve 
"stratejik" adımlar attıkları imajını vermeye çalışsalar da son 10 yılda Türk-Amerikan ilişkileri her seferinde Türkiye'yi daha fazla taviz vermeye iten 
stratejik çıkmazlarla doludur. En son olarak İncirlik'i ABD'nin kullanımına açtıktan sonra IŞİD'e karşı yapılan hava operasyonlarının parçası haline gelen 
Türkiye'nin durumu ortadadır. AKP basit bir soruya açık bir yanıt verememekte dir.  Eğer söylendiği gibi Türkiye'nin önündeki birinci tehdit PKK ise neden terörle mücadeleyi bitirmek için yapılacak sınır ötesi operasyon PKK ya da onun uzantılarını doğrudan hedef almamaktadır da, oluşturulabilecek bir koridor 
aracılığıyla dolaylı bir hedef alma söz konusudur. Bunun nedeni, ABD'nin PYD ve YPG konusundaki açık tavrıdır. ABD, Türkiye'yi IŞİD’le mücadele kapsamında sonu belirsiz bir maceranın içine sürüklerken öte yandan sahada diğer "yardımcısı" olarak gördüğü PYD'den vazgeçmiyorsa bu aslında Türkiye ile ABD arasında Ortadoğu'da genel ve kapsamlı bir ittifakla yapılan bir hareket olmadığını göstermektedir. Bu durumda Türkiye, IŞİD’le mücadele kapsamında bir bataklığa sürüklenirken Suriye sınırında PYD ve bağlı unsurların varlığının meşrulaştığı bir düzeni önce fiili sonra da resmi düzeyde kabul etmeye zorlanacaktır.




RUSYA'NIN SURİYE ÇIKARMASI: YENİ OYUN-YENİ DENGE

ABD'nin Türkiye'yi de içine alacak şekilde Rusya'yı kuşatması, Suriye'de dengeleri değiştirecek bir askeri müdahale üretmeden kısa bir süre önce 
Rusya'nın kapsamlı bir karşı hamlesiyle tüm denklem yeniden değişmiştir. Rusya'nın Suriye'deki iç savaşın bir parçası olduğu uzun süreden beri bilinen 
bir gerçektir. Moskova, Esad Yönetimi'ni sadece diplomatik alanda savunmakla kalmamış, Suriye ordusuna silah, mühimmat ve danışmanlık desteği vermeyi 
kesmemiştir. Fakat Ağustos ayı ortasında Rusya, önceki 4 yıldan daha farklı bir biçimde Suriye'de kapsamlı ve doğrudan bir varlık bulundurmak üzere bir 
operasyona başlamıştır. Bu bağlamda önce Ağustos 2015 ortasında Suriye'ye altı MIG-31 gönderdiği açıklanmıştır. Bundan kısa bir süre sonra 20 Ağustos'ta, 
Rusya'nın Karadeniz Filosu'na bağlı bir savaş gemisi Türk Boğazları'nı kullanarak Akdeniz'de bilinmeyen bir istikamete doğru yola çıkmış, 3 gün sonra Suriye 'nin Tartus Limanı'na inmiştir. Bu gelişmeleri takiben Eylül ayının ilk haftasında 7 dev Rus askeri kargo uçağı Irak hava sahasını kullanarak Suriye'ye askeri malzeme taşımıştır. Son olarak Eylül 2015’in ikinci haftasında bir taktik SU-30 filosunun El Asad Uluslararası Havaalanına konuşlandırıldığı görülmüştür. 

En azından basına yansıdığı kadarıyla elde edilen bilgiler ışığında Rusya'nın 1 ay içinde Suriye'ye yarım düzine T-90 tankı, 15 howitzer, 35 zırhlı personel 
taşıyıcı, 200 özel kuvvet askeri ve 1500 kadar da teknik personel ve askeri danışman konuşlandırdığı görülmektedir. Elbette bu sayılar Suriye'deki iç 
savaşın gidişatını biranda rejim lehine değiştirebilecek bir güce işaret etmemekte dir. Ancak Rusya'nın hamlesinin özellikle uluslararası alanda yarattığı 
etki ve uzun vadeli sonuçları bu girişimin önemini anlamamıza yardımcı olabilir.

HARİTALARI İNCELEYİNİZ..









*Haritalar www.understandingwar.org sitesinden alınarak Türkçeleştirilmiştir.

Rusya'nın hamlesinin stratejik gerekçeleri

Rusya'nın Suriye'deki hamlesini sadece Suriye ve hatta Ortadoğu ekseninde okumak yetersiz kalacaktır. Ukrayna, Orta Asya ve Doğu Avrupa'da mevzi kaybetmenin eşiğinde olan Rusya'nın petrol fiyatlarının düşmesinin getirdiği büyük ekonomik kayıplar ve hatta ekonomik kriz riskiyle birlikte ABD karşısında zor duruma düştüğü görülmektedir. Bu nedenle Rusya geleceği açısından stratejik gördüğü konularda zamana yayılan bir savunma pozisyonundan stratejik olarak kayıpla çıkma ihtimalini güçlü gördüğünden Doğu Avrupa'dan Karadeniz'e buradan da Ortadoğu'ya kadar bir dizi hamle yapmaktadır. Bu bağlamda Rusya'nın Doğu Avrupa'daki sınırlı askeri hareketliliği ile Suriye'deki girişimi arasında bir bağ olduğu söylenebilir.

Bazı analizciler Rusya'nın Suriye'deki askeri hareketliliğinin sahadaki sonucu değiştirmeye yetmeyecek ve BM Genel Kurulu öncesinde bir diplomatik pazarlık 
unsuru olarak kullanılmanın ötesine geçmeyecek bir hamle olduğunu ileri sürmektedirler. Onlara göre, Rusya, ABD'yi Suriye'de Esad rejiminin devrilmesine neden olacak bir girişimde bulunmasından uzak tutmak için diplomasi kulislerinde ikna etmeye çalışırken, askeri gücünü bir pazarlık unsuru olarak kullanmaktadır. Ancak bu değerlendirme Rusya'nın Suriye'deki varlığının yarattığı etkileri tam olarak açıklayamamaktadır.

Aslında, Rusya'nın Suriye bağlamında iki ayaklı bir stratejiyi hayata geçirdiği açıktır: Suriye'ye doğrudan askeri konuşlanma ve diplomatik süreç.

Askeri konuşlanmaya paralel bir diplomatik hamlenin ilk etapta sonuç verdiği de görülmektedir. Rusya'nın başlattığı diplomatik hamlenin ilk sinyali 1 hafta önce 
eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Marti Ahtisaari'nin Rusya'nın Esad'ın çekilmesine ilişkin 2012'deki önerisini basına sızdırmasıyla başlamıştır. Batı'nın bu öneriyi kabul etmemesini bir hata olarak niteleyen Ahtisaari'nin önerisinin ardından Rusya'nın Esad'ın çözümün bir parçası olmamasını kabul etmeyeceği açıklaması gelmiştir. Ardından Soçi'de Lavrov ile Türk Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu 'nun görüşmesinde Rusya'nın Türkiye'yi üstü kapalı ama sert bir biçimde eleştirdiği Esad lehine açıklama gündeme gelmiştir. Aynı tarihlerde ABD ve Avrupa'da yayın yapan önemli gazetelerde Rusya ve ABD arasında BM Genel 
Kurulu'nda bir Putin-Obama görüşmesi ayarlandığı sızdırılmaya başlamıştır. Ancak asıl ilginç olan 9 Eylül'de İngiltere Dışişleri Bakanı Philip Hammond'un "İran ve Rusya'nın görevden ayrılmasını garantilemesi halinde Beşar Esad'ın görevde kalabileceği 6 aylık bir geçiş hükümetinin kabul edilebileceği" ve 19 Eylül'de ise ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin "Esad'ın gitmesinin gerektiği ancak bunun zamanlamasının müzakereyle belirlenebileceği" açıklamaları olmuştur.

Ancak Rusya'nın askeri konuşlanmasının sadece diplomasi masasında bir kart olarak görülmesi olan bitenin tam olarak anlaşılmasının önüne geçecektir. 
Rusya'nın Suriye'ye gönderdiği güç sahadaki askeri dengeleri en azından şu andaki miktarı ve niteliğiyle tek başına değiştirecek kadar büyük değildir. 
Fakat, bu konuşlanmanın şu anki haliyle sınırlı kalacağı da beklenmemelidir. Rusya'nın konuşlanmasının Suriye'deki taktik Ortadoğu'daki stratejik etkilerine 
bakıldığında karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:


Rus Askeri Konuşlanmasının Sahadaki Olası etkileri

1. Şu ana kadar elde edilen bilgiler ışığında Rusya'nın Suriye'de öncelikle muhaliflerin kritik bölgelerdeki ilerleyişini durdurmayı hedeflediği 
görülmektedir. Her ne kadar IŞİD ile mücadele konsepti öne çıkarılsa ve Rusya askeri hamlesini IŞİD’le mücadele çerçevesine oturtsa da Şam'ın güneyindeki 
konuşlanma dışındakilerinin tamamı Nusret Cephesi liderliğindeki Fetih Ordusu ile diğer IŞİD dışı muhaliflerin ilerleme noktaları üzerindedir. Bu noktada 
Rusya'nın ilk hedefinin Lazkiye'ye yönelen muhaliflerin durdurulması, Tartus'taki Rus askeri üssünün güvence altına alınması ve Halep ile rejim 
arasında lojistiğin kesilmek üzere olan alanlara müdahale etmeyi hedeflediği görülmektedir.

2. Rusya'nın sahadaki önceliklerinden birisi de Humus'un muhaliflerin kontrolüne girmesini engellemektedir.

3. Şam'ın yakınlarında IŞİD'in başlattığı saldırıların püskürtülerek başkentin tamamen güvence altına alınması ve güvenli halkanın genişletilmesi hedeflenmektedir.

Rusya'nın orta vadede rejim üzerinde baskının azalması için, Türkiye sınırına doğru bulunan bölgelerde İdlib-Lazkiye hattının tamamen güvence altına alınması ve Halep'in tekrar rejim tarafından kuşatılmasını sağlamak gerekmektedir. 

Görüldüğü gibi ABD'nin temelde IŞİD'e odaklanması ve çıkarları uygun gördüğü sürece Nusret Cephesi'ne yönelik operasyonlar yürütmesinin aksine Rusya'nın 
öncelikli odağı rejim için daha acil stratejik tehditler üretmesi beklenen muhalif unsurlardır. Ancak elbette Rusya'nın IŞİD içindeki Kafkas kökenlilere 
yönelik operasyonlar (Şam Yönetimi'nin gözden çıkardığı Rakka'ya aylar sonra ilk kez hava operasyonu düzenlemesinin ardında kimin hedef olduğu sorusu 
sorulmalıdır) ve Palmyra gibi çok amaçlı kullanılabilecek stratejik bölgelere yönelik girişimlerinin de orta vadede olabileceği söylenebilir. 

Rus Askeri Konuşlanmasının Suriye ve Ortadoğu'daki Olası Stratejik Etkileri

Rusya'nın Suriye'deki hamlesinin ABD'yi büyük çaplı bir pazarlığa oturtmak olduğu görünen bir gerçektir. Ancak bu hedefin içinde Ortadoğu bağlamında 
değerlendirilmesi gereken başlıklar da bulunmaktadır.

1. Rusya bir kez daha Arap rejimlerine gerektiğinde yanlarında silahla dahi durabileceğini göstermektedir. Darbeden sonra gelişen Mısır-Rusya ilişkileri 
dikkate alınarak değerlendirildiğinde Rusya Arap Baharı'ndan rejim tehdidi bağlamında etkilenen Arap ülkelerine açık bir destek mesajı göndermektedir. Bu 
mesaj, İran ile birlikte Rusya'nın ortak desteğini alan bir devletin dış müdahale ile karşılaşması halinde rejim güvenliğinin sağlanacağıdır. Böylece Rusya, Ortadoğu'da kriz anlarında doğrudan müdahil olabilecek bölge dışı en önemli dış güç olmaya çalışacaktır.

2. Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde tek başına ya da bir koalisyonla gerçekleştireceği askeri operasyon sonucunda kurulacak bir güvenli bölge 
beklentisini tamamen suya düşürmüştür. Bunun iki nedeni vardır: 

a. Bir yandan IŞİD diğer yandan Rusya'nın daha güçlü bir biçimde desteklediği Esad Rejimi'yle mücadele ederken güvenli bir bölge oluşturabilecek bir güce sahip olma vasfını tamamen yitirecektir. 

b. Rusya'nın Suriye'ye verdiği ya da konuşlandırdığı hava savunma sistemleri olası bir çatışma riskinde Türkiye açısından tehlikeyi büyütmüştür. 

Muhaliflerin elinde hava gücünün bulunmadığı, ABD içinse çok yetersiz kalacağı düşünüldüğünde bu tür bir sistemin iki hedefi olabilir: İsrail veya Suriye sınırlarında operasyon yapmayı planlayan bir başka ülke. Bu noktada en hassas olan husus Suriye-Rusya ortaklığının koalisyonu hedef almayacağının görülmesidir. Halihazırda Rusya ile ABD arasında IŞİD'e karşı yürütülecek operasyonlarda birbirlerine zarar verilmemesi için koordinasyon sağlanması 
kararlaştırılmışken yerleştirilen silahların koalisyona karşı kullanılması ihtimali düşüktür. Bununla birlikte tek başına hareket eden ülkeler açısından 
kritik bir hamle olarak değerlendirilebilir. Özetle, Türkiye'nin tek başına bir askeri harekatla güvenli bölge yaratma düşüncesi Rusya'nın sahadaki fiziki 
varlığıyla birlikte tamamen suya düşmüştür. 

3. Rusya'nın askeri hamlesi, çıkmaza giren ABD için bir çıkış yolu yaratabilir. 

16 Eylül 2015'te Senato Silahlı Hizmetler Komitesi'nde konuşan CENTCOM Komutanı Lloyd Austin'in Suriye için çizdiği çerçeve ABD'nin Suriye'deki IŞİD 
operasyonlarının tam bir açmaza girdiğini göstermektedir. Eğit-Donat'ın moral olarak çöküşü ve fiili olarak işlevsiz kalmasıyla birlikte Austin tarafından 
dile getirildiği gibi ABD için Suriye'de tek etkin araç olarak Kürtler kalmıştır. Dolayısıyla ABD’li yetkililer defalarca Esad'ın görevden ayrılması gerektiğini ileri sürseler de ellerindeki araçlarla bunu gerçekleştiremeyeceğini farkına varmışlardır. Bunun da ötesinde Suriye'nin kuzeyinde ABD'ye yakın bir 
güç oluşturmak suretiyle sahada üstünlük sağlama çabasının tek bir aktöre dayanması ABD'nin hem IŞİD karşısında istediğini alamamasına hem de muhalifler arasında uzun vadeli bir yapı oluşturamamasına neden olmaktadır. Bu noktadan sonra ABD'nin Rusya ile çatışarak Suriye'de gerçekten bir değişim sürecini desteklemek ile IŞİD’le mücadeleyi merkeze alıp Şam Yönetimi'ni kerhen ve dolaylı olarak Rusya'nın aracılığıyla zamana yayarak kabul etmek arasında bir tercih yapmak durumunda kalmasına şahit olunabilecektir.

4. Suriye ve Irak'taki Kürtlerin ilişkilerinde bir değişim görülmektedir. 

Aylardır birbirleriyle önemli sorunlar yaşayan KDP ile PYD arasında yeniden bir diyalog ortamı doğmuştur. Bu diyalogun Rusya ve ABD'nin hızlanan hamlelerin den bağımsız olduğu düşünülemez. Başından beri Moskova'yı ikinci adres olarak belirleyen PYD ile ABD ile ilişkilerini stratejik düzeye taşımayı hedefleyen KDP arasında Erbil'de gerçekleşen toplantı ve sonrasında KDP, KYB ve Gorran heyetlerinin PYD'nin 6. Kongresi'ne katılmak üzere Suriye'ye gitmeleri önemli birer işaret olarak değerlendirilmelidir. Rusya ve ABD arasında bir anlaşma mı, yoksa çatışma mı olacağının öngörülemediği bu dönemde Kürtler pozisyonlarını sağlamlaştırmak için bir çıkış stratejisi üretme yoluna gitmek durumunda kalmışlardır. Bu noktada PKK'nın terörist saldırılarını sürdürmesi onu PYD üzerinden ABD ve Rusya ile görüşmekten alıkoymamaktadır. Ancak Türkiye'deki terörist faaliyetlerini uzatıp KDP'ye gerginliği sürdürmek, Suriye'nin kuzeyinde Rusya destekli ABD onaylı bölge oluşturmasını güçleştirebilir.

5. Rusya'nın Suriye'de daha görünür hale gelmesi başta Kafkas kökenli gruplar olmak üzere cihatçı grupları daha fazla motive edecektir. Rusya ile doğrudan ya 
da dolaylı olarak Afganistan, Bosna ve Çeçenistan'da savaşan, bu doğrultuda önemli bir öfke birikimine sahip kişi ya da gruplarda motivasyonun yükselmesi 
şaşırtıcı olmayacaktır. Bu nedenle Suriye'ye dışarıdan gelen savaşçılarda içeriği kısmen değişmiş yeni bir dalga görülebilir.

6. Rusya'nın hamlesi kısa vadede Ortadoğu'da tekrar Soğuk Savaş'taki ağırlığını yaratmasını sağlama potansiyeli sunsa da bu varlığın maddi ağırlığının nasıl 
taşınabileceği bir soru işaretidir. Rusya, Kırım'daki oldu bittiyi dikkat dağıtarak meşrulaştırmaya ve ABD ve müttefiklerine en sıkışık oldukları coğrafyada tehditler ve fırsatlar dolu yeni bir seçenek açmaya yoğunlaşmıştır. Ancak Afganistan örneğinin de gösterdiği gibi Rusya'nın ülke dışındaki askeri 
maceralarının sonu beklendiği gibi gitmeyebilir, bu nedenle Suriye daha büyük ölçekte bir hesaplaşma sahasına dönüşebilir.

Sonuç

Son iki ay içinde Suriye'de Ankara, Moskova ve Washington eksenli gelişmeler bir yandan Türkiye'yi zorlu bir maceraya sürüklenmenin eşiğine getirmişken, diğer yandan Rusya'nın müdahalesiyle birlikte yeni bir denklem yaratmıştır. Bu bağlamda AKP tarafından sürdürülen Suriye politikası Türkiye'yi bölgede 
stratejik bir felakete sürüklemektedir. Getirisi net bir şekilde ortaya konulamayan, politik hedefi belirsiz, uygulaması zor, yeni güvenlik riskleri 
getirecek ve Türkiye'yi iç ve dış politikada daha büyük sorunlara itecek bir girişimin sonucunda Türkiye'nin Suriye'de bir çatışma/savaşa sürüklenmesi hala 
kaçınılmaz değildir. Ancak, Eylül ayı başında yoğunlaşan Türkiye'nin Suriye'de askeri harekat yapabilme olasılığı Rusya'nın hamleleriyle birlikte geri plana 
düşmüştür. Bu noktada bu tür bir hamlenin yaratabileceği sonuçlara odaklanılınca karşılaşılan tablo şöyle tanımlanabilir:

1. Açık ve basit bir biçimde söylemek gerekirse Türkiye'nin Suriye'de bir askeri harekat gerçekleştirmesi halinde kurşunun nereden geleceği belli olmayacaktır. 
Onlarca grubun bulunduğu ve her tür istihbarat servisinin cirit attığı bir bölgede TSK açık hedef haline gelecektir.

2. Doğrudan mücadelenin ABD tarafından engellendiği PYD ile Suriye toprakların da mücadele etmek çok güç olacaktır. Suriye'de bulunacak askeri varlığımız her türlü örtülü operasyona hazır olmalıdır. IŞİD veya başka bir örgüt kisvesi altında Türk askerine yönelik PKK-PYD'nin sürekli taciz durumunda bulunacağı açıktır.

3. Ülke içinde büyük bir güvenlik zafiyeti doğacaktır. PKK terör örgütü açıklamalara göre hareket eden bir örgüt değildir. Suriye'de adı istediği kadar 
IŞİD'e karşı operasyon olsun, gerçekleşecek bir sınır ötesi operasyonun nihai hedefinin onun stratejik emellerini engellemek olduğu bilinecektir. Bu nedenle 
Türkiye içinde siyasi istikrarsızlık yaratmak için başta İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde olmak üzere yüzlerce militanını silahlı kalkışmaya yönlendirip, 
terörü büyük şehirlere taşıyacaktır.

4. Şu ana kadar Türkiye'nin operasyonlarına sınırlı bir yanıt üreten IŞİD, Suriye'de kendisine karşı doğrudan bir çarpışmaya giren Türkiye'ye karşı ülke 
içindeki hücrelerini harekete geçirecektir. Her ne kadar IŞİD'e operasyon adı altında güvenlik güçlerinin 2 aydır yoğun faaliyetleri sürse de bu operasyonlar ın kendisi dahi Türk güvenlik bürokrasinin IŞİD'in kapasite ve örgütlenmesi konusunda ne denli zafiyet içinde olduğunu göstermektedir. Daha kısa ve öz bir ifadeyle TSK'nın IŞİD'e karşı bir operasyonu başlatması halinde Türkiye içinde canlı bombalar patlayacaktır.

5. BM'den bir karar çıkmaması durumunda uluslararası kamuoyun nezdinde Türkiye, Suriye topraklarını işgal eden bir ülke konumuna sokulacaktır. Başlangıçta IŞİD'e karşı operasyon gerekçesiyle uluslararası alanda büyük tepki görmese de zaman içinde karşımıza yeni bir Çekiç Güç durumu çıkabilecektir. Meşruiyeti olmayan bir fiili durumu sürdürmek için ABD'nin sürekli desteğini aramak zorunda kalan Türkiye, kendi kontrolü dışında kalan bir operasyonun hedef tahtasına dönüşebilecektir.

6. İran ve Rusya'nın bu tür bir hamleye vereceği yanıt her türlü boyutu içerebilecektir. Türkiye'yi içeride siyasi sıkıntılara sokmak isteyen her ülke 
Suriye'de bunu yaptırabilecek fırsatlar bulabilecektir.

7. IŞİD’le mücadele kapsamında girilen "güvenli bölge"nin güvenliğinin sağlanamaması, Türkiye'nin beklentilerinin karşılanamamasına neden 
olabilecektir. Medyada geçen harita ve bilgilerin çoğunun temel coğrafi bilgi, saha gerçekleri ve askeri ihtiyaçlarla ilişkisi olmadığı görülmektedir. TSK'nın 
Suriye'ye girmesi, muhaliflerin kontrolündeki bir araziye yerleşmesini değil, IŞİD'in bazı bölgelerden çıkarılmasını gerektirecektir.

8. Çıkış süresi ve stratejisi belli olmayan bir operasyonun başlaması Türkiye için terörle mücadele enerjisi, kaynak kullanımı, siyasi sermaye, uluslararası 
meşruiyet gibi konularda bir kara delik yaratabilir. Bu tür bir harekatın stratejik olarak kaçınılmaz durumda olmasında dahi ucu açık ve gerçekleşmesi 
imkansız ya da uzun yılları bulacak hedeflerden ziyade sınırları iyi tanımlanmış bir çıkış stratejisiyle yapılması gerekmektedir. Hatırlanması gereken en önemli 
nokta, bu tür bir harekatın askeri boyutunun bir sonuç değil, araç olduğudur. 

AKP'nin ülkeyi sürüklediği siyasi faturanın bedelini güvenlik güçleri başta olmak üzere tüm Türk halkı ödeyecektir. Bu nedenle Suriye, Türkiye için sadece 
askeri değil aynı zamanda stratejik ve siyasi bir bataklığa dönüşmemesi için çıkış stratejisi olmayan, nihai hedefi bulunmayan ve Türkiye'yi daha fazla 
güvensizlik ve istikrarsızlığa sürükleyecek bir çatışma atmosferinden kaçınılmalıdır.
Sonuç olarak son aylarda yaşananlar, Erdoğan’ın Suriye’de “ Şah ” demeye hazırlanırken, Putin’in hızla nerede ise “ Mat ” hamlesini yapmasına yol açtı. 
Bundan sonra Türkiye için tek  kurtuluşun “ Rok ” olup olmadığı tartışılmalıdır.


http://www.21yyte.org/tr/arastirma/orta-dogu-ve-afrika-arastirmalari-merkezi/2015/09/23/8304/erdogansah-putinmat-putinin-suriye-hamlesi-turkiyenin-suriyeye-girisini-engelledi


Uzman Hakkında;
Serhat Erkmen- Bekir Ali Yüksel
Orta Doğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi

Uzmanın Diğer Yazıları ;

Erdoğan:Şah Putin:Mat -Putin’in Suriye Hamlesi Türkiye'nin Suriye’ye Girişini Engelledi 

Sitemizde bulunan yazıların sorumlulukları yazarlarına aittir. Kurumumuz tarafından çıkarılan dergi, özel rapor ve kitapların içeriklerinde bulunan 
yazılarda aynı kapsam dahilinde yazarına aittir.
Copyright © 2016. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü. Tüm Hakları Saklıdır.


Ahlatlıbel Mah. 1830. Sokak No:39 İncek/Çankaya ANKARA
Tel: +90 312 489 18 01 | Belgegeçer: +90 312 489 18 02 | Elektronik Posta: 
bilgi@21yyte.org 


*****

10 Ocak 2016 Pazar

TÜRKİYE-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİNDE KIBRIS SORUNU.., BÖLÜM 2


TÜRKİYE-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİNDE KIBRIS SORUNU.., BÖLÜM 2




1980-1990 DÖNEMİ TÜRKİYE-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ

15 Kasım 1983’te Rauf Denktaş’ın bağımsızlık bildirisini okuması ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilân edilmiştir. Rumlar, Yunanistan ve BM ilâna tepki göstermiştir. BM Güvenlik Konseyi tepki olarak 541 sayılı karar ile Türk tarafının kararından vazgeçmesini istemiştir. Türkiye ve KKTC ise BM’nin bu çağrısına uymamıştır.[86]

Türkiye’deki hükümet ise KKTC’yi tanımıştır. KKTC Kurucu Meclisinin hazırladığı anayasa 12 Mart 1985’te kabul edilmiştir. Ardından yapılan seçimler sonucu ise Rauf Denktaş KKTC’nin ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Ve sonuç olarak kuzeyde Türk, güneyde Rum devletli, iki toplumlu bir ada oluşmuştur. Kurulan KKTC’yi ABD’nin baskılarından dolayı hiçbir ülke tanımamıştır. Yunanistan ise konuyu hemen uluslararası platforma taşımıştır.

Kıbrıs Rum tarafı, tüm dünyada “Kıbrıs Hükümeti” olarak tanınmanın rahatlığından dolayı hiçbir anlaşmaya yanaşmamıştır. KKTC’nin ilânından sonra 2 Ocak 1984’te Denktaş, Rum yönetimine Maraş ve Lefkoşe havaalanının açılması, Kayıp Kişiler Komitesi kurulmasını içeren iyi niyet önerilerinde bulunmuştur. Fakat Rumlar bu iyi niyet önerisini reddetmiştir. Ayrıca Rumlar BM Genel Sekreteri tarafından sunulan iki toplumlu iki federasyonlu Ocak 85 belgesini de Türk tarafının kabul etmesine rağmen reddetmişlerdir.[87]

29 Mart 1986 tarihinde BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar taraflara “Kıbrıs Üzerine Anlaşma Taslağı” adlı federal çözümü öngören bir belge sunmuştur. KKTC’nin kabul ettiği bu belgeyi Rum tarafı reddetmiş, bunun üzerine Genel Sekreter Rum tarafını uzlaşmaz taraf olarak nitelendirmiştir.[88]

Rum tarafında yapılan 1988 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucu Kipriyanu’nun yerini Yorgo Vassiliu almıştır. Denktaş’ın 3 Mart 1988’de sunduğu iyi niyet önerileri diğerler öneriler gibi reddedilmiştir.[89] Vassiliu’da Kiprianu’dan farklı bir davranış sergilememiştir.

25 Temmuz 1989’da BM Genel Sekreteri Cuellar taraflara yeni bir tasarı sunmuştur. Ancak Türk tarafının görüşünün alınmadığı gerekçesiyle Denktaş tarafından reddedilmiştir. Ardından yapılan görüşmelerde ise Vasiliou’nun adada Türk tarafının self determinasyon hakkını kabul etmemesi üzerine kesilmiştir.[90]

1990-2002 DÖNEMİ İLİŞKİLER

1989’da taraflar arasında kabul görmeyen tasarılar nedeniyle kesilen görüşmeler 1990’lı yılarda tekrar başlamıştır. 27 Mart 1991 tarihinde BM Genel Sekreteri Cuellar tarafların üzerinde anlaşılan noktalar Güvenlik Konseyine sunmuştur. Turgut Özal ise “Dörtlü Konferans” (Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs Türk Tarafı, Kıbrıs Rum Tarafı) önerisinde bulunmuştur. Buna karşılık Yunan tarafı “Dokuzlu Konferans” (Güvenlik Konseyinin beşlisi de dahil) önermiştir. Fakat tarafların isteksizliği nedeniyle bu toplantı yapılamamıştır.[91]

1992’te Rauf Denktaş Güzelyalı’nın dahil olduğu, Türk tarafının %29+ payı olan bir harita ortaya çıkarmıştır. Buna karşılık BM Genel Sekreteri Boutros Gali ise Güzelyalı’yı Rumlara veren, %28,2’lik Türk toprağı olan bir haritayı ortaya çıkarmıştır. Gali’nin “Fikirler Dizisi” adlı çözüm planını sunmuştur. Bu harita 26 Haziran 1992’de BM’nin 774 sayılı kararı bu harita resmileştirilmiştir. Ardından yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamamış, BM Güvenlik Konseyi bir önceki karara benzeyen 789 sayılı kararına almıştır.[92]

1993 yılına gelindiğinde ise Rum tarafında yapılan Başkanlık seçimlerini Fikirler Dizisine karşı olan Klerides kazanmıştır. Klerides bu diziyi müzakere etmeyeceğini bildirmiş, Avrupa Birliği üyeliği çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Yunanistan’da Rumlar’ı üyelik konusunda desteklemiştir.[93]

Mayıs 1993’te BM Genel Sekreteri’nin önerisi ile “Güven Arttırıcı Önlemler” paketi üzerinde durulmuştur. Fakat Temmuz 1994’te Avrupa Birliği Adalet Divanı, Rumlar’ın isteği ile KKTC’nin AB’ye ihracatını yasaklayan bir karar alması ile güven arttırıcı paketin Kıbrıs Türk Tarafına getireceği faydalar ortadan kaldırılmıştır. 30 Mayıs 1994’te Gali Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda Türk tarafını sonuca ulaşamamadan sorumlu tutmuştur.[94] Bu sırada AB Korfu Zirvesi yapılmış, zirvede GKRY’ni temsil eden Kıbrıs AB genişleme programına dahil edilmiştir. KKTC’de buna peki olarak Demirel-Denktaş Deklarasyonu imzalamıştır. Böyle KKTC ile Türkiye arasındaki ilişkiler derinleştirilmek istenmiştir.

20 Ocak 1995’te Rauf Denktaş’ın ortaya koyduğu Rum tarafını görüşmelere davet eden 14 maddelik barış planı yine Klerides tarafından çözümden önce AB üyelik sürecinin tamamlanması stratejisi doğrultusunda görüşmeyi reddetmiştir. Türk tarafı ise buna tepki göstermiştir.[95]

1996-1997 arası dönem ise oldukça gergin geçmiştir. Bu gergin süreçte sınır gösterileri, çatışmalar, Kıbrıs’a konuşlandırılması düşünülen Rus S-300 füzeleri meseleleri, Rum kesinin bitmek bilmeyen AB üyelik çabaları, bir Rum askerinin BM bölgesinde bir Türk askeri tarafından vurulması, Türk bayrağını direkten indiren Rum göstericinin öldürülmesi, Rum motosikletlilerinin sınır delme girişimleri v.s.  gibi olaylar dizisi yaşanmıştır.[96]

24 Şubat 1997 tarihinde AB’nin Kıbrıs Sorununa bakışında bir değişim yaşanmıştır. AB, Kıbrıs’ın tam üyeliği için öncelikle adada siyasi bir çözümün olması gerektiğini şart koşmuştur. Yunanistan Dışişleri Bakanı Theodoros Pangalos ise bu açıklamanın ardından AB’nin Doğu’ya doğru genişlemesini veto edeceklerini bildirmiştir. Aralık 1997’ye gelindiğinde ise AB Lüksemburg Zirvesi’nde AB çerçevesinde Kıbrıs Rum tarafı tüm Kıbrıs’ın temsilcisi sıfatıyla tam üyelik görüşmelerine başlanılması kararı alınmıştır. Türkiye’nin bu karara tepkisi KKTC-Türkiye Ortaklık Konseyi kurmak olmuştur.

1997’de BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafların arasında kapsamlı bir çözüme yönelik müzakereler için yoğun çabalarda bulunmuştur. Bu çerçevede Newyork’ta görüşmeleri başlatmıştır. Annan’ın aracılığı ile gerçekleşen görüşmelerde Rum tarafının AB’ye tam üyelik başvurusu nedeniyle Denktaş ile Klerides’in görüşebilmesi söz konusu dahi olamamıştır.[97]

31 Ağustos 1998 yılında soruna kalıcı bir çözüm amacıyla Denktaş adada iki devlet arasında bir konfederasyon tezini açıklayarak Kıbrıs konusundaki tutumunu net bir şekilde ortaya koymuş ve yeni bir dönem başlamıştır.

Konfederasyon tezninin açıklanmasının ardından bir süre durgunluk dönemi yaşanmış, daha sonra Kofi Annan’ın çabalarıyla yeniden görüşmelere başlanmıştır. 3-14 Aralık 1999 tarihleri arasında Klerides ve Denktaş arasında Newyork görüşmeleri başlamış, sonrasında Cenevre’de görüşmelere devam edilmiştir. Görüşmelerden pek bir verim alınamamasının ardından 12 Eylül 2000’de Annan’ın konuşmasında yeni bir ortaklık kurulmasının hedeflendiği, iki tarafın eşit temsili ve statüsünün doğru bir çözüm olacağını belirten açıklamalar yapması Rum yönetimin tarafından sert şekilde eleştirilip, boykot edilmiştir. Bundan sonraki aşamalarda ise BM Rum tarafının durumunu güçlendirip, Türk tarafını göz ardı eden davranışlar sergilemiştir. 1-10 Kasım’da Cenevre’deki görüşmelerden de bir sonuç alınamamıştır. Bunlara ek olarak 8 Kasım 2000’de AB’nin yayınlamış olduğu Katılım Ortaklığı Belgesinde Kıbrıs Türkiye’nin üyeliği önünde bir önkoşul olarak açıklanmıştır.[98]

2001 yılında AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi’nin Kıbrıs Sorunu çözülmeden Güney Kıbrıs’ın üyelik başvurusunun değerlendirilebileceği açıklaması Türk tarafı için sarsıcı bir gelişme olmuştur. Denktaş ise Klerides ile BM gözetiminde Yeşil Hat’ta görüşmelerde bulunmuşlardır. Bu görüşmeler sonunda liderler 2002 Ocak’ta yeniden bir araya gelip, tüm konuların masaya yatırılacağı bir görüşme yapmaya başlayacaklarını bildirmişlerdir.[99]

Görüldüğü üzere 1990’dan başlayarak ilişkilerde Rum tarafının AB üyelik süreci, dönem dönem -yaşanan çatışmalar ve sonuçsuz kalan sayısız müzakere ve görüşmeler gerçekleşmiştir. Bu süreçte Yunanistan, Rum tarafının destekçisi olmayı hiçbir zaman ihmal etmemiştir.

2002’DEN GÜNÜMÜZE YAŞANAN GELİŞMELER

Türkiye, çalışmada anlatıldığı üzere 1950’lerden itibaren adadaki Türklerin can ve mal güvenliğini korumaya çalışmış, Rumların Kıbrıs’a tamamen egemen olmasına engel olmuş, Kıbrıs’taki Yunan varlığına karşı koymuş ve KKTC’yi bağımsız bir devlet olarak uluslararası alanda tanıtmaya çalışmıştır.

Ocak 2002’de çözüme yönelik Denktaş-Klerides yüz yüze görüşmeleri gerçekleşmiş fakat yine sonuç alınamamıştır. 3 Kasım 2002’de Türkiye’de yönetim değişikliği yaşanmış, iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, AB’ye üyelik sürecinin önünde en büyük engel olan Kıbrıs meselesinde diğer hükümetlerden farklı politikalar içinde bulunduğunu iktidara geldiği ilk dönemlerden itibaren dile getirmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ile proaktif bir dış politika izlenerek Kıbrıs politikasında bazı değişimler yaşanmıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmeden önce seçim bildirgesinde Kıbrıs Sorununa karşı tutumunun nasıl olacağının işaretlerini vermiştir. Bildirgede mutlaka bir çözümün bulunması gerektiği ve Belçika’da olduğu gibi iki toplumdan oluşan bir devlet yönetiminin kurulması gerektiği belirtilmiştir. Erdoğan’dan önce yönetimde olan Ecevit hükümetinin politikası ise “çözümsüzlüğün en iyi çözüm olacağı” yani mevcut statükonun devam ettirilmesi yönünde olmuştur.[100]

AKP’nin iktidara gelmesinin ardından BM Genel Sekreteri Kofi Annan kendi adıyla anılan “Annan Planı”nı 11 Kasım 2002’de taraflara sunmuştur. Plan adanın İngiliz üsleri dışında kalan bölgeleri bağımsız ve federal bir devlet olacak şekilde birleştirilmesini öngörmüştür. Annan Planı karşısında AKP hükümeti ile Denktaş’ın politikaları ters düşmüştür Hükümet planın kabulü yönünde Denktaş’a baskı yapmış, fakat yapılan müzakerelerden olumlu bir sonuç alınamamıştır.  Plana karşı çıkan Denktaş ve ekibi Türkiye’nin adaya garantörlük hakkını sulandırdığı, referandumdan evet çıksa dahi GKRY’nin AB’ye üye olacağı ve Genel Sekreter’in plandaki boşlukları doldurmasını olumsuz gördüğü gerekçesiyle Annan Planının görüşülecek bir yanının olmadığını dile getirmiştir.[101]

Türkiye ve KKTC için Annan Planı’nın kabul edilemez nitelikte bir yönü vardır. Bu da planda taraflar arasındaki müzakerelerde bir uzlaşma sağlanmamış olsa bile planın boşluklarını BM Genel Sekreterinin dolduracak olmasıdır. Üstelik ABD ve AB Türkiye’de bu planın kabul edilmesi için birçok vaatte bulunmuştur. Bu vaatlerden biri de Türkiye plana “Evet” der, Rum tarafı “Hayır” derse KKTC’nin bağımsızlığının tanınması ve izolasyonların kaldırılması yönünde karar alacağıdır. Fakat Nisan 2004’te Türk ve Rum tarafında yapılan referandumda oylamaya sunulan plan Türk tarafından %64.91 kabul oyu alırken, Rum tarafından %75.38 red oyu almıştır.[102]

Annan Planı’nın Rum kesimince reddinin beraberinde ne KKTC’nin bağımsızlığı tanınmış, ne de ambargo ve izolasyon kaldırılmıştır. Yani KKTC’ye verilen vaatler tutulmamıştır. Planın kabulünün Türk tarafı için olumsuz sonuçları olmuştur. Daha sonraki görüşmelerde Türk tarafının planda kabul ettiği noktalar başlangıç noktası olmuştur.

Planın reddinin ardından kısa bir süre sonra 1 Mayıs 2004’te GKRY “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı ile Avrupa Birliğine tam üye olmuştur. Bu şekilde Rum kesimi ödüllendirilmiştir. Bun karşılık Türkiye Rumların, Kıbrıs Türklerini temsil etmeye yetkisi olmadığı ve üyeliğin Türkiye’nin adada1960 Anlaşmalarına dayanan Kıbrıs üzerindeki hak ve yükümlülüklerini hiçbir şekilde halel getirmeyeceğini ifade etmiştir.[103]

28 Mayıs 2004’te Kofi Annan BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda Türk kesiminin çoğunun planı kabul ettiğini, ancak Rum tarafının çözümden yana olmadığını ve anlaşmayı reddettiğini belirtmiştir. Referandum sonuçlarının Kıbrıs Türk tarafına baskı ve izolasyon uygulamak için tüm nedenleri ortadan kaldırdığını da raporunda belirtmiştir. Fakat Annan’ın ekonomik izolasyona son verebilecek bu planı Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmamıştır. AB ise Türk tarafının BM planına tavrından ötürü destek amacıyla izolasyonların kaldırılmasına yönelik bir karar almıştır.  Fakat izolasyonları kaldıran bu “ Mali Yardım ve Doğrudan Ticaret Tüzüğü” GKRY’nin engellemeleri sonucu birbirinden ayrılmış, Mali Yardım Tüzüğü ancak Şubat 2006’da yürürlüğe girebilmiştir. Diğer tüzük ise hâlen onay beklemektedir.[104]

Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyon kararlarına yönelik bir gelişmede 27 Temmuz 2005’te Azerbaycan’ın adaya direk uçuşlar yaparak izolasyonu kaldırmaya yönelik bir adımı olmuştur. Fakat Yunanistan ve Kıbrıs’ın baskıları ile bu gerçekleşememiştir.[105]

2006 yılına gelindiğinde ise Abdullah Gül’ün önderliğinde sorunları çözmek amaçlı 10 maddeden oluşan bir eylem planı önererek yeni bir insiyatif yaratmıştır. Bu plan ile Türkiye’deki liman ve havaalanlarını Kıbrıs Rum bandıralı gemi ve uçaklara açmayı önermiştir. Fakat bu planda Rumlarca reddedilmiştir.[106]

Yaşanan tüm bu olumsuz gelişmelerin ardından “8 Temmuz Anlaşması” olarak anılan 2006 tarihli 5 maddelik İlkeler Dizisi çerçevesinde soruna ilişkin çözüm yolunda bazı hususlarda mutabakatlara varılmıştır. Fakat her zaman çözümün karşısında olan Rum yönetimi 8 Temmuz’u da kendi çıkarlarına göre şekillendirmek istemiştir.[107]

2007 yılına gelindiğine Talat-Papadopulos görüşmeleri gerçekleşmiş, pek bir sonuç alınamamıştır. Şubat 2008’de ise Cumhurbaşkanlığı görevine gelen Hristofyas ile beraber adadaki çözüm arayışları hız kazanmıştır. Bu çerçevede Talat-Hristofyas görüşmeleri gerçekleşmiş, Lokmacı Barikâtı’nın kaldırılması kararlaştırılmıştır. Görüşmeler sonucunda iki liderin temsilcilerinden oluşan çalışma grupları ve teknik komitelerin kurulmasına karar verilmiştir. 25 Temmuz’da ise çözüme yönelik tam teşekküllü müzakereleri başlatma kararı alınmıştır. Nisan 2009’daki seçimlerde Başbakanlık görevini üstlenen Derviş Eroğlu ise kapsamlı müzakerelerde Mehmet Ali Talat’ı desteklediklerini belirtmiştir. Hristofyas ile yapılan görüşmeler sonunda da çabalar sonuçsuz kalmış, yeni liderin diğer liderlerinden farklı bir tutumu olmadığı görülmüştür.[108]

18 Nisan 2010’da KKTC’de Cumhurbaşkanlığı görevini Derviş Eroğlu kazanmıştır. Eroğlu BM Genel Sekreteri Ban ki Moon’a bir mektup göndererek Mehmet Ali Talat ve Hristofyas’ın 23 Mayıs 2008’de tarihli açıklamalarına, tam teşekküllü müzakereye yönelik ortak çalışmalarına bağlı olduğunu, müzakerelere kaldığı yerden devam etmeye hazır olduğunu belirtmiştir. Peşpeşe süregelen sonuçsuz müzakereler yapılmıştır.[109]

Şubat 2011’de adada sendikaların düzenlediği bir mitingde Türkiye karşıtı çirkin bir pankart açılmıştır. Başbakan Erdoğan’ın pankart sürecinden sonraki rahatsızlığını sert bir dille ifade etmesi “besleme krizi”nin patlak vermesine neden olmuştur.[110]

13 Ekim 2012’te Türkiye’den KKTC’ye içme suyu taşıyacak ve sulama ihtiyacını karşılayacak dev bir proje için düğmeye basılmıştır. Bu can suyu projesi ile hem anavatan ile yavru vatanın bağını perçinleyecek, hem de Rum Kesimi’ne de Türkiye’nin varlığını hatırlatmaktadır.[111]

AKP’nin iktidarda olduğu 11 yıl boyunca Yunanistan’da iktidar birkaç kere el değiştirmiştir.  Şöyle ki sırasıyla 2002’den bu yana Kostas Smitis, Kostas Karamanlis, Yorgo Papandreu, Lukas Papadimos, Panagiotis Pikrammenos ve şu anda görev başında bulunan Antonis Samaras Başbakanlık görevini yerine getirmiştir. 2002 yılında Türkiye’deki iktidar değişikliğiyle Türkiye’nin Kıbrıs politikasında değişimde beraberinde getirmiştir. Bu yıldan itibaren Kıbrıs Sorunu bir nevi AB’ye devredilmiştir. Bu nedenle bu dönemden sonra Yunanistan ada ile ilgili çok sert açıklamalarda bulunmamıştır.

SONUÇ

Çalışmada aktarıldığı gibi Yunanistan tarihinin eski dönemlerinden beri Megali İdea hedefleri doğrultusunda yayılmacı bir politika izlemiştir. Bu “Büyük Ülkü”lerini gerçekleştirmek için ise Enosis’i milli bir politika hâline getirmişlerdir.

Yunanistan, Megali İdea hedefleri içinde yer alan Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak için bütün fırsatları değerlendirmeye çalışmıştır. Kıbrıs’ı adeta bir “Helen toprağı” olarak görmüşlerdir.  Bu doğrultuda Yunanistan, Kıbrıs’taki Rumları tahrik etmekten geri durmamıştır. Bu da Kıbrıs’ta Türk-Rum sorunundan ziyade bir Yunan yayılmacılığı ve milliyetçiliği sorunu olduğunu göstermektedir. Sorunun çözülmesi ise şüphesiz Yunanistan’ın adadan elini çekmesi ile mümkün olabilecektir. Adaya barış ancak Türk ve Rum tarafının ortak iradesi ile iki halkında eşit olduğunun kabulü ile gerçekleşecektir.

Türkiye, 1950’li yıllara kadar Kıbrıs’a gereken önemi ve özeni gösterememiştir. Oysaki Yunanistan adayı hiçbir zaman gündeminden düşürmemiştir. Fakat 1950’li yıllarla beraber Kıbrıs Türkiye’nin gündemine ana sorun olarak oturmuştur. 1974’ten 2004’e kadar 30 yıllık bir süreçte Denktaş’ın çizgisinde geçmiştir. Adadaki uzun yıllardır devam eden bu çözümsüzlük ada halkına maddi ve manevi yönden büyük rahatsızlıklar vermiştir. KKTC’de uzun yıllardır süregelen izolasyonlar, siyasi, ekonomik, kültürel ve sportif alanlarda kendini hissettirmiştir. Hukuki gerekçesi bulunmayan bu uygulamalar uluslararası hukuka oldukça aykırı bulunmaktadır. Ve KKTC’ye bu ambargo ve izolasyonların ekonomik faturası oldukça fazladır. Bu nedenle çözümsüzlük Kıbrıs Türk tarafı için oldukça yıpratıcıdır.

Sorunun çözümü için iki ayrı halkın yaşadığı adaya federal bir çözümden ziyade iki ayrı devlet esasına uygun olan konfederal bir çözüm getirilmelidir.  Bu da ancak Batılı güçlerin (özellikle ABD, AB) ve Yunanistan’ın adadan elini çekmesiyle mümkün olabilecektir.

Yıldız ÇELİKTAŞ

KAYNAKÇA

Kitaplar:

– Erol Mütercimler Erol, Satılık Ada Kıbrıs: Barış Harekâtı’nın Bilinmeyen Öyküsü, İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yay.

– Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Türk-Yunan İlişkileri ve Megali İdea, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Haziran 1985.

– İsmail Sabahattin, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu (1821-2000), Kıbrıs: Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, 2000.

– İsmail Sabahattin, 150 Soruda Kıbrıs Sorunu, İstanbul: Kastaş Yay., 1998.

– İşyar Ömer Göksel, Karşılaştırmalı Dış Politikalar: Yöntemler-Modeller-Örnekler ve Karşılaştırmalı Türk Dış Politikası, Bursa: Dora Yayıncılık, Ekim 2009.

– Kıbrıs Sorunu (Haz. Av. Mehmet Cengiz, Av. Uğur Uzel), Ankara: Ankara Barosu Yay., 2001.

– Manisalı Erol, Avrupa Kıskacında Kıbrıs, İstanbul: Derin Yayınevi, Nisan 2004, (ikinci basım, ilk basım Nisan 2003).

– Oran Baskın, Türk Dış Politikası (2001-2012) Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne, Olgular Belgeler, Yorumlar,  İstanbul: İletişim Yay., 2013.

– Özmen Süleyman, Avrasya’nın Kırılma Noktası: Kıbrıs, İstanbul: IQ Yay., Mayıs 2005.

– Sönmezoğlu Faruk, Türkiye-Yunanistan İlişkileri ve Büyük Güçler: Kıbrıs, Ege ve Diğer Sorunlar, İstanbul: Der Yayınevi , 2000.

– Tuncer Hünel, Kıbrıs Sarmalı, Ankara: Ümit Yayıncılık, Şubat 2005.

Makaleler:

– Akgün, Sibel, “Atatürk Dönemi Türkiye ve Kıbrıs Türk Toplumu İlişkileri (1923-1938)”, XVI. Türk Tarih Kongresi Bildirisi, Şubat 2012.

– Çakmak Zafer, “Venizelos’un Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne Aday Göstermesi”, 

http://perweb.firat.edu.tr/personel/yayinlar/fua_715/715_47877.pdf, 2008.

– Göktürk, Turgay Bülent, Rumlar’ın Kıbrıs’taki Enosis İsteklerinin Şiddete Dönüşmesi: 1931 İsyanı; Öncesi ve Sonrası, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt VI, Sayı 16-17, Bahar-Güz 2008.

– Sarıkoyuncu, Esra, Demokrat Parti Döneminde Türkiye’nin Kıbrıs Politikası (1950-1960), Gazi Akademik Bakış Dergisi, Cilt 6, Sayı 11, Kış 2012.

– Güler Yavuz, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi”, G.Ü. Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, 2004; 101-112.

– Günay Necla, “Filik-i Eterya Cemiyeti”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, 2005.

– Hülagü Metin, “Türkiye, Yunanistan ve Avrupa İlişkilerinde Kıbrıs”, 

http://www.metinhulagu.com/images/dosyalar/20120229230708_0.pdf (e.t.19.05.2013)

– Kalelioğlu Oğuz, “Türk-Yunan İlişkileri ve Megali İdea”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 41, Mayıs 2008.

– Meral Ömer Ertuğrul, “Türk-Yunan İlişkileri ve Kıbrıs”,  

http://www.scribd.com/%C3%96mer_meral (e.t. 10.05.2013)

– Toprak Serap, “1821 Mora İsyanı”, Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı 6, Yıl 2011.

– Yavuz Celalettin, “Kıbrıslı Türkler Besleme Oldular”, 07.02.2011, http://www.turksam.org/tr/yazdir2322.html , (e.t.06.06.2013)

Elektronik Kaynaklar:

– “Anadolu’dan Kıbrıs Can suyu”, 

http://ekonomiekibi.com/haber/detay/1798/anadoludan_kibris_cansuyu , 13.10.2012 , (e.t.06.06.2013)

– “Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu”,   

http://akaum.atilim.edu.tr/pdfs/KibrisTarihiveKibrisSorunu_I.pdf (e.t.18.05.2013)

– “Denktaş: Annan Planı’nın Görüşülecek Bir Yanı Yok”,  22.12.2003, 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=99767 , (e.t.05.06.2013)

– “Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu”, 

http://akaum.atilim.edu.tr/pdfs/KibrisTarihiveKibrisSorunu_III.pdf  (e.t.24.05.2013)

– “Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu”, 

http://crc.atilim.edu.tr/sorun/57-kbrs-tarihi-  , (e.t.06.06.2013)

– İki Liderin Üzerinde Mutabakata Varmış Olduğu Karar ve İlkeler Dizisi için BKZ: http://akaum.atilim.edu.tr/pdfs/%C4%B0lkelerDizisi.pdf, (e.t.06.06.2013)

– Kıbrıs Konusundaki Son Gelişmeler, 

http://www.mfa.gov.tr/kibris-konusundaki-son-gelismeler.tr.mfa ,

– Kıbrıs Kronolojisi, 

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/118205.asp?cp1=1 , (e.t.25.05.2013)

– Kıbrıs Tarihçe, 

http://www.mfa.gov.tr/kibris-tarihce.tr.mfa,

– Mehmet Bacaksız, “AK Parti’nin Dış Politika Karnesi”,  

http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi28927-AKPnin_Dis_Politika_Karnesi_1.html , 19.04.2011 , (e.t.05.06.2013)

[1] Hüner Tuncel, Kıbrıs Sarmalı, Ankara: Ümit Yay. , Şubat 2005, s. 45.

[2] Kıbrıs, Suriye’ye 112 km, İsrail’e 267 km, Lübnan’a 162 km, Mısır’a ise 418 km mesafededir.

[3] Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Türk-Yunan İlişkileri ve Megalo İdea, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. , Haziran 1985, s. 9.

[4] Ankara Barosu, Kıbrıs Sorunu (Haz. Av. Mehmet Cengiz, Av. Uğur Uzel ), Ankara: Ankara Barosu Yay. , 2001, s. 9.

[5] Süleyman Özmen, Avrasya’nın Kırılma Noktası: Kıbrıs, İstanbul: IQ Yay. , Mayıs 2005, s. 55.

[6] age.

[7] Erol Mütercimler, Satılık Ada Kıbrıs: Barış Harekâtı’nın Bilinmeyen Öyküsü, İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yay. Kasım 2003, s. 55.

[8] Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, op. cit. , s. 18.

[9] “Megali İdea”, “Büyük Ülkü” anlamına gelmektedir. Kendini Bizans İmparatorluğu’nun devamı olarak gören Yunanistan’ın İstanbul merkezli, Doğu Roma İmparatorluğu topraklarının dahil edildiği bir Bizans-Yunan İmparatorluğu’nun canlandırılması düşüncesidir.

[10] Mütercimler, op. cit. , s. 56, 57.

[11] Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, loc. cit.

[12] Kıbrıs Tarihçe, 

http://www.mfa.gov.tr/kibris-tarihce.tr.mfa, (e.t. 10.05.2013)

[13] Özmen, op.cit, s. 66.

[14] Sabahattin İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu (1821-200), Kıbrıs: Akdeniz Haber Ajansı Yayınları , 2000, s. 8.

[15] age.

[16] Turgay Bülent Göktürk, Rumlar’ın Kıbrıs’taki ENOSİS İsteklerinin Şiddete Dönüşmesi: 1931 İsyanı; Öncesi ve Sonrası, 

http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/ai/uploaded_files/file/dergi%2016-17/19_turgay_bulent_gokturk.pdf (e.t. 11.05.2013), s. 335.

[17] Necla Günay, Filik-i Eterya Cemiyeti, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı, 2005, 263-287, 

http://kefad.ahievran.edu.tr/archieve/pdfler/Cilt6Sayi1/JKEF_6_1_2005_263_287.pdf  (e.t.11.05.2013), s. 273.

[18] Filiki Eterya’nın programı; Yunan Bağımsızlığı’nın sağlanması, Batı Trakya ve Selanik, Ege Adaları, Oniki Adalar, Girit, Batı Anadolu, Pontus Rum Devleti, İmroz, Bozcaada ve Kıbrıs’ın ilhâkı ve İstanbul’un fethedilerek Doğu Roma İmparatorluğu’nun canlandırılmasıdır. (Oğuz Kalelioğlu, Türk-Yunan İlişkileri ve Megali İdea, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi Mayıs 2008 s.105-123, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/815/10340.pdf (e.t.11.05.2013), s. 109.

[19] age.

[20] Sabahattin İsmail, 150 Soruda Kıbrıs Sorunu, İstanbul: Kastaş Yay. , 1998, s. 4.

[21] Kalelioğlu, op. cit. , s. 110.

[22] age.

[23]Mütercimler, op. cit, s. 68.

[24] Kalelioğlu, op. cit. , s. 108.

[25] Serap Toprak, 1821 Mora İsyanı, Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl:2011, Sayı 6, ss. 317-328, 

http://www.tarihinpesinde.com/sayi06/15.pdf  (e.t. 11.05.2013)

[26] İsmail, 150 Soruda Kıbrıs Sorunu, op. cit. , s. 6.

[27] Özmen, op. cit. , s. 173.

[28] age, s. 67.

[29] İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit. s. 29.

[30] Özmen, loc. cit.

[31] Sibel Akgün, Atatürk Dönemi Türkiye ve Kıbrıs Türk Toplumu İlişkileri (1923-1938), 20-24 Eylül 2010 XVI. Türk Tarih Kongresi Bildirisi, 

http://www.jasstudies.com/Makaleler/1211846168_akg%C3%BCn_sibel_TT.pdf , (e.t. 19.05.2012), s. 2.

[32] Seha Meray, Lozan Barış Antlaşması Konferansı, Tutanaklar, Belgeler, TII-CII, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. , 1969, s.7.   -den aktaran Yrd. Doç. Dr. Sibel Akgün, Atatürk Dönemi Türkiye ve Kıbrıs Türk Toplumu İlişkileri (1923-1938), 20-24 Eylül 2010 XVI. Türk Tarih Kongresi Bildirisi, http://www.jasstudies.com/Makaleler/1211846168_akg%C3%BCn_sibel_TT.pdf , (e.t. 19.05.2012)

[33] Erol Manisalı, Avrupa Kıskacında Kıbrıs, İstanbul: Derin Yay. , Nisan 2004, (ikinci basım) (ilk basım Nisan 2003) s. 20.

[34] age.

[35] Akgün, op. cit. s. 3.

[36] age.

[37] 1928’de başlayıp 1950’lere kadar bu dostluk dönemi devam etmiştir. Hatta bu süreç içinde Atatürk, Venizelos tarafından Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

[38] Zafer Çakmak, Venizelos’un Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne Aday Göstermesi, 

http://perweb.firat.edu.tr/personel/yayinlar/fua_715/715_47877.pdf (e.t.19.05.2013)

[39] Mütercimler, op. cit. , s. 72.

[40] Ömer Göksel İşyar, Karşılaştırmalı dış politikalar: yöntemler-modeller-örnekler ve karşılaştırmalı Türk dış politikası, Bursa: Dora Yay. , Ekim 2009, s. 754.

[41] Metin Hülagü, Türkiye, Yunanistan ve Avrupa İlişkilerinde Kıbrıs, 

http://www.metinhulagu.com/images/dosyalar/20120229230708_0.pdf (e.t.19.05.2013),

[42] Faruk Sönmezoğlu, Türkiye-Yunanistan İlişkileri ve Büyük Güçler: Kıbrıs, Ege ve Diğer Sorunlar, İstanbul: Der Yay. , 2000, s. 18.

[43] Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu, 

http://akaum.atilim.edu.tr/pdfs/KibrisTarihiveKibrisSorunu_I.pdf (e.t.18.05.2013), s. 6.

[44] İşyar, loc. cit.

[45] Faruk Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi, 1954-1959, Türk Hükümeti’nin ve Kamu Oyunun Davranışları (Karşılaştırmalı Bir İnceleme), Ankara: A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. , 1963 , -den aktaran Faruk Sönmezoğlu, Türkiye-Yunanistan İlişkileri ve Büyük Güçler: Kıbrıs, Ege ve Diğer Sorunlar, İstanbul: Der Yay. , 2000, s. 18.

[46] İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit. ,  ss. 53-54

[47] age , s. 56.

[48] Özmen, op. cit. , s. 212.

[49] Esra Sarıkoyuncu Değerli, Demokrat Parti Döneminde Türkiye’nin Kıbrıs Politikası (1950-1960), 

http://ataum.gazi.edu.tr/posts/view/title/demokrat-parti-doneminde-turkiye%E2%80%99nin-kibris-politikasi-(1950%E2%80%931960)-46441 , (e.t. 21.05.2013), s. 85.

[50] İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit. , s. 66.

[51] age.

[52] İşyar, op. cit. , s. 756.

[53]İsmail, 150 Soruda Kıbrıs Sorunu, op. cit. s. 31.

[54] age.

[55] Manisalı, op. cit. , s. 27.

[56] Türk Dış Politikası; Komisyon, editör: Baskın Oran, İstanbul: İletişim Yay. , 2001, Cilt 1, s. 602. -den aktaran   Yavuz Güler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi, G.Ü. Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, 2004; 101-112, http://kefad.ahievran.edu.tr/archieve/pdfler/Cilt5Sayi1/JKEF_5_1_2004_101_112.pdf , (e.t.20.05.2013), s. 105.

[57] İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit., s. 79.

[58] Turkey and Cyprus, London: Press Attache’s Office, Turkish Embassy, 1956, s.58. -den aktaran  Faruk Sönmezoğlu, Türkiye-Yunanistan İlişkileri ve Büyük Güçler: Kıbrıs, Ege ve Diğer Sorunlar, İstanbul: Der Yay. , 2000, s. 18.

[59] Değerli, op. cit., s. 91.

[60] İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit. , ss. 80-81.

[61] İşyar, op. cit. s. 764.

[62] age, s. 765.

[63] İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit., s. 82.

[64] İşyar, op. cit.,  s. 767.

[65] İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit., s.81.

[66] Güler, op. cit., s. 106.

[67]  Zürih, Londra Antlaşmaları için bkz. 

http://www.mfa.gov.tr/kibris.tr.mfa (e.t.22.05.2013).

[68]  İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit., s. 85.

[69] Özmen, op. cit, s. 253.

[70] Sabahattin İsmail, Kıbrıs’ta Yunan Sorunu, op. cit. , s. 86.

[71] Manisalı, op. cit. s. 34.

[72] Manisalı, op. cit. , ss. 34-36.

[73] Ömer Ertuğrul Meral, Türk-Yunan İlişkileri ve Kıbrıs,  

http://www.scribd.com/%C3%96mer_meral (e.t. 10.05.2013) , s. 15.

[74] age.

[75] Özmen, op. cit, s. 270.

[76] Mütercimler, op. cit. , ss. 158-160.

[77] Sönmezoğlu, op. cit. , s. 116.

[78] Güler, op. cit. , s. 108.

[79] Kıbrıs Tarihçe, 

http://www.mfa.gov.tr/kibris-tarihce.tr.mfa , (e.t.22.05.2013)

[80] Meral, op. cit. , s. 17.

[81] İşyar, op. cit. , s. 802.

[82] age.

[83] Kıbrıs Tarihçe, 

http://www.mfa.gov.tr/kibris-tarihce.tr.mfa , (e.t.23.05.2013)

[84] İşyar, op .cit. , s. 805.

[85] Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu, op. cit. , s. 10.

[86] Özmen, op. cit. , s. 295.

[87] Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu, 

http://akaum.atilim.edu.tr/pdfs/KibrisTarihiveKibrisSorunu_III.pdf  (e.t.24.05.2013), s. 3.

[88] Meral, op. cit. ,s. 21.

[89] Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu, op. cit. , s. 4.

[90] Meral, op. cit. , s. 21.

[91] Sönmezoğlu, op. cit. , s. 297.

[92] İşyar, op. cit, s. 811.

[93] Kıbrıs Tarihçe, 

http://www.mfa.gov.tr/kibris-tarihce.tr.mfa , (e.t.25.05.2013)

[94] age.

[95] İşyar, op. cit. , s. 812.

[96] age, ss. 813-814.

[97] Sönmezoğlu, op. cit. , ss. 302-303.

[98] Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu, op. cit. , s. 11.

[99] Kıbrıs Kronolojisi, 

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/118205.asp?cp1=1 , (e.t.25.05.2013)

[100] Baskın Oran, Türk Dış Politikası (2001-2012) Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne, Olgular Belgeler, Yorumlar,  İstanbul: İletişim Yay. , 2013, s. 636.

[101] “Denktaş: Annan Planı’nın Görüşülecek Bir Yanı Yok”,  22.12.2003, 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=99767 , (e.t.05.06.2013)

[102] Mehmet Bacaksız, “AK Parti’nin Dış Politika Karnesi”,  

http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi28927-AKPnin_Dis_Politika_Karnesi_1.html , 19.04.2011 , (e.t.05.06.2013)(KÖŞEYAZISI)

[103] Kıbrıs Konusundaki Son Gelişmeler, 

http://www.mfa.gov.tr/kibris-konusundaki-son-gelismeler.tr.mfa , (e.t.05.06.2013)

[104] Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu IV, 

http://crc.atilim.edu.tr/sorun/57-kbrs-tarihi-  , (e.t.06.06.2013), s. 6.

[105] age.

[106] Kıbrıs Konusunda Türkiye’nin Yeni Açılımı, http://www.mfa.gov.tr/kibris-konusunda-turkiye_nin-yeni-acilimi-.tr.mfa , (e.t.06.06.2013)

 [107] İki Liderin Üzerinde Mutabakata Varmış Olduğu Karar ve İlkeler Dizisi için BKZ: 

http://akaum.atilim.edu.tr/pdfs/%C4%B0lkelerDizisi.pdf , (e.t.06.06.2013)

[108] Dünden Bugüne Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs Sorunu IV, op. cit. , s. 10.

[109] age.

[110] Celalettin Yavuz, “Kıbrıslı Türkler Besleme Oldular”, 07.02.2011 , 

http://www.turksam.org/tr/yazdir2322.html , (e.t.06.06.2013)

[111] “Anadolu’dan Kıbrıs Can suyu”, 

http://ekonomiekibi.com/haber/detay/1798/anadoludan_kibris_cansuyu , 13.10.2012 , (e.t.06.06.2013)


http://politikaakademisi.org/2013/06/24/turkiye-yunanistan-iliskilerinde-kibris-sorunu/

..