Fethullah Gülen tartışması ve Diyanet,
Sedat Ergin
29 Haziran 1999
ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın Fethullah Gülen'i eleştirmekten uzak durması, son tartışmayla ilgili olarak yaptığı hayati bir tespitin geçerliliğini ortadan kaldırmıyor.
Mesut Yılmaz, Fethullah Gülen'in toplumun pek çok katmanından, siyasi liderler, üniversite öğretim görevlileri ve kültür insanlarından gördüğü itibarın kaynaklarını irdelerken, ‘‘Benim görebildiğim kadarıyla bu itibarın altında yatan, o kişinin topluma verdiği imaj ve mesajdır’’ diye konuşuyor.
Yılmaz'a göre, Gülen'in verdiği imajın diğer dini kesimin önderlerinden farklı yönü, ‘‘laik cumhuriyet ile barışık dini lider’’ imajı olmasıdır. Gülen, uzlaşmadan yana, bağnazlıktan uzak mesajlar vermiştir.
Kuşkusuz, Fethullah Gülen'in video bantlarından yayılan ve uzun dönemli bir devleti ele geçirme stratejisini açığa vuran görüşleri, bu şahsın saygın imajını ciddi bir şekilde gölgelemiş, en azından tartışmalı bir hale getirmiştir.
Böyle olsa da, daha önceki algılanan kimliğiyle verdiği mesajların gördüğü ilgi, Türkiye'nin önemli bir sosyolojik gerçeğini ortaya çıkartıyor. Bu sosyolojik olgu, Türk toplumunda dini alanda topluma verilecek mesajlar açısından ciddi bir boşluğun bulunduğudur.
ANAP lideri, ‘‘Eğer vatandaş bu insanlara sarılıyorsa, bundan en fazla sonuç çıkartması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı'dır’’ diyerek, bu boşluğun sorumluluğunu Diyanet İşleri'ne yüklüyor.
Yılmaz, bu tespitinde yerden göğe haklıdır.
Gerçekten de, Diyanet İşleri Başkanlığı toplumun gündemini meşgul eden İslamiyet'in nasıl anlaşılması ve toplum hayatındaki yeri ve rolünün ne olması gerektiği gibi hassas soruların etrafında yürüyen tartışmada önemli bir faktör değildir.
Diyanet'in ürkekliği, meydanı olduğu gibi tarikatlara, -iyi niyetli ya da kötü niyetli- kendilerine din adına fetva verme yetkisi atfeden şahıs ya da gruplara ve din simsarlarına bırakmaktadır.
Türkiye'nin, cumhuriyet felsefesi ile dini bağdaştıracak, çağın gerekleriyle barışık, toplumu birleştirici bir tefsire çoktandır ihtiyacı vardır. Bu, Türkiye'nin gündeminde önemli bir toplumsal ihtiyaç olarak durmaktadır.
Bu tefsiri getirecek ya da bu tefsiri şekillendirecek tartışmayı yönlendirecek olan Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan başka bir kurum değildir.
Çözüm, daha önce de belirttiğimiz gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın konumunu kuvvetlendirmekten, Başkanlığa toplumun üzerinde görüş birliği içinde olduğu, saygınlığını teslim ettiği ve sözüne baktığı en güçlü manevi otorite kimliğini kazandırmaktan geçiyor.
NOT: Dinci bir gazete geçenlerde bu satırların yazarının mason olduğunu yazdı. Mason değilim. Din adına yola çıkanların bu kadar kolay yalan söyleyebilmelerini de yadırgıyorum. S.E.
YAZARIN 15 SENE SONRAKİ YAZISI,
Gülen’den Tasfiye Edilen kadrolara büyük destek
28 Mart 2014
Fethullah Gülen tartışması (2)
FETHULLAH Gülen’in geçen hafta Zaman gazetesinde beş gün süreyle yayımlanan mülakatının en dikkat çekici noktalarından biri, 17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını yürüten polis ve savcılara verdiği kuvvetli destek. Gülen, bu kadroların daha sonra maruz kaldığı tensikatı son derece sert ifadelerle eleştiriyor.
Mülakatın ikinci bölümünde sarkastik bir üslupla bu tasfiyeleri yapan hükümeti de şöyle iğneliyor Gülen:
“ Bazı savcılar ve ona bağlı vazife yapan kolluk kuvvetleri, kanunun onlara emrettiği görevi yapmış ve bilmemiş ki, suçluların peşine düşmek meğer suç sayılıyormuş. Yani insanlar, vazifelerini yaptıkları için mağdur edileceklerini tahmin edememiş. ”
* * *
Gülen, bu açıklamaları yolsuzluk operasyonlarının cemaat tarafından yapıldığı yolundaki yaygın görüşlerin hatırlatılması üzerine yapıyor. İlginçtir ki, şu sözleri de aynı yanıt içinde sarf ediyor:
“Milletimizin zararına rüşvetler, irtikaplar, adam kayırmalar, ihalelere fesat karıştırmalar varsa, örtbas ediliyorsa Allah sorar bunu. Ama nasıl bir beklenti vardı bilemiyorum... Eğer bu soruşturmaları yürütenler arasında hizmetleri takdir edilen birileri var idiyse, ben de bu insanlara ‘yolsuzluk iddialarını görmezden gelin’ mi demeliydim? Bilemiyorum, sanki bazılarının beklentileri buydu gibi geliyor bana. Ahiretimi mahvedecek böyle bir şeyi nasıl söylerdim?”
Soruşturmalarda rol alanlar arasındaki “hizmetleri takdir edilen birileri” ile herhalde cemaate yakın isimleri kastediliyor.
Gülen, mülakatta soruşturmaların ardından tensikata uğrayan kamu görevlileriyle kuvvetli bir dayanışma ifade ediyor:
“...meseleyi hukuki mecrasından çıkararak binlerce insanı yaftalayıp oradan buraya sürmenin, insanlar hakkında davalar açıp zulmetmenin tarih önünde hesabı verilemeyeceği gibi ötede de hesabı verilemez.”
* * *
Gülen, 27 Ocak’taki BBC mülakatında ise tasfiye edilen kadrolar ile Gülen cemaati arasındaki ilişki üzerinde şunları söylüyor: “ Tasfiyeye tabi Tuttukları, Tayin ettikleri her kişi Cemaatten demek doğru değil. O insanların içinde zannediyorum sosyal demokratlar var, Milliyetçiler var. Ve bir de elimizde değil, ‘sakın zinhar, bize karşı sempati duymayın, bizim hizmetimizin, hareketimizin içinde görünmeyin’ diye ilan vermek gibi bir sorumluluğumuz yok. Sempati duyabilirler. Bunların sağa sola savurdukları insanların binde birini tanımam. ”
Gülen, “Tasfiye edilen her kişi cemaatten demek doğru değil” derken, aralarında pekâlâ cemaate yakın kişilerin bulunduğunu kabul etmiş oluyor. Ayrıca, cemaate “sempati duyabilecek” kişilerin bulunduğunu da söylüyor.
Önem taşıyan bir başka nokta, Gülen’in yolsuzluk soruşturmalarının “gayri mütecanis o yapı, adli yapı, emniyet yapısı” dediği bir yapı tarafından gerçekleştirildiğini belirtmesi. Gülen’in bütün bu sözlerinin analizini yaptığımızda,
A) Cemaat sempatizanları,
B) Sosyal demokratlar,
C) Milliyetçiler gibi farklı meşrepte polis ve yargı mensuplarının bir araya gelerek, yolsuzlukların üzerine giden bir yapıyı tarif ettiğini görüyoruz. (Başka bir bölümde “ulusalcılar”ı da dahil ediyor bu yapıya.)
Gülen, ayrıca ısrarla “Benden emir almaları mümkün değil” diyerek, “bu operasyonları yapanların binde birini bile tanımadığını” tekrarlıyor.
* * *
Gelgelelim, kendilerini tanımamakla birlikte bu kadroların “zulme uğraması” nedeniyle ciddi bir rahatsızlık içindedir Gülen ve onları sahiplenerek tepkisini bir hayli sert ifadelerle kayda geçirmektedir.
Örneğin, 20 Ocak’ta Wall Street Journal’a mülakatında “İdeoloji, sempati ve dünya görüşü nedeniyle yapılan Tasfiyeler bugün iktidarda bulunan partinin durdurmayı taahhüt ettiği geçmişe ait bir uygulamaydı ” diye yakınmaktadır.
Kanımızca “ Siyasi Aktör Olmadığını ” söylemekle birlikte siyaset alanının içinde yer almasının yarattığı çelişkide olduğu gibi, Gülen’in devletteki cemaatçi kadrolara ilişkin açıklamalarında da tartışmaya müsait bir durum var.
Gülen, bir taraftan
A) Hükümet hakkındaki yolsuzluk iddialarını ciddiye aldığını belirtip, 17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını açık ifadelerle destekliyor, diğer taraftan
B) Kimseye emir vermediğini söylüyor, yani kendisini polis ve yargıdaki süreçlerle ilişkisizlendiriyor ve aynı zamanda
C) Bu süreçlerde kendisinin sempatizanlarının da rol oynamış olabileceğini kabulleniyor.
Ve tabii önemli bir ayrıntı daha var. Bugün 17 ve 25 Aralık soruşturmalarına bu ölçüde kuvvetli bir şekilde sahip çıkan Gülen hareketinin örneğin bir Deniz Feneri yolsuzluk davasında benzer bir duyarlılığı göstermemiş olmasını nasıl açıklayacağız? Bu durum Gülen hareketinin yolsuzluk konularında ilkesel bazda hareket etmediğinin, yerine göre seçici davranabildiğinin bir yansıması olarak görülemez mi?
***