4 Mart 2017 Cumartesi

ORTADOĞUDA OTORİTER REJİMLER BÖLÜM 1



ORTADOĞUDA OTORİTER REJİMLER BÖLÜM 1





ORTADOĞU ARAP TOPLUMLARI’NIN TARİHSEL, SİYASAL VE SOSYO-EKONOMİK 
YAPISI ÜZERİNDEN BİR DEĞERLENDİRME 

 Demirhan Fahri ERDEM*  
*Dr. Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi Bölümü 
Çiğdem ERDEM .. 

Özet 

Ortadoğu Bölgesi, tarih boyunca dünya hegemonyasını amaçlayan tüm büyük güçlerin ilgi odağı olagelmiştir. Bunda, bölgenin merkezi bir konumda olması,
stratejik önemi ve doğal kaynaklarının etkisi belirleyici olmuştur. Ortadoğu Arap Toplumları’nın tarihini doğrudan belirleyen bu güçlerin her biri bölgede, etkileri 
günümüze kadar gelen derin izler bırakmışlardır. Gerek bu dış aktörlerin, gerekse de Ortadoğu Arap Toplumları’nın kendi iç dinamiklerinin etkisiyle, iki dünya savaşı arası dönemden başlayarak bağımsızlıklarını kazanan Arap devletlerinde, derecesi ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, genel anlamda otoriter rejimler ortaya çıkmıştır. 

Geleneksel/anayasal monarşiler, askeri/yarı diktatörlükler, hanedanlık biçimini almış tek parti yönetimlerinin hepsi, siyasi iktidarın değişimine direnç gösteren, 
halkın siyasi katılımını engelleyen, temel hak ve hürriyetlerin fiiliyatta sınırlandığı rejimler olarak, otoriter rejim tipolojisi içerisinde yer almaktadır. Bu çalışma, 
Ortadoğu Arap Toplumları’nda baş gösteren bu otoriter rejimlerin beslendiği iç ve dış kaynakları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, bu toplumların 
tarihsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik yapısının iç ve dış unsurlar kapsamında bir analizi yapılarak, Ortadoğu’daki siyasal rejimlerin neden otoriteryanizme doğru yöneldiği ortaya konmaya çalışılacaktır. 

Anahtar Kelimeler: Ortadoğu, Ortadoğu Arap Toplumları, Otorite, Otoriter Rejimler, Meşruiyet. 

GİRİŞ 

Siyasi iktidarı elinde bulunduran güç olarak “hükümet” ve soyut bir kavram olmakla birlikte birçok somut uzanımı olan “devlet”, şüphesiz birbirin den farklı olguları ifade etmektedir. Ancak Ortadoğu Arap Toplumları temelinde, bu iki olgu arasındaki fark çoğu zaman bulanıklaşmakta ve zaman zaman ikisi bir birine denk düşebilmektedir. Bunun en temel sebebi ise, bu toplumlarda boy gösteren rejimlerin, otoriter bir yapı arz etmesi ve bunun bir sonucu olarak hükümetlerin değişmezliğinin genel bir kural olarak ortaya çıkmasıdır. 

Bu toplumlardaki siyasi rejimler geleneksel/anayasal monarşilerden, askeri/yarı diktatörlüklere, hanedanlık biçimini almış tek parti yönetimlerine kadar geniş bir yelpazede şekillenmiştir. Ancak hemen hepsinin ortak yönü, derecesi ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, karakteristik özellikleri itibariyle otoriter rejimler tipolojisi içerisinde yer almasıdır. 

“Ortadoğu’da Otoriter Rejimler: Ortadoğu Arap Toplumları’nın Tarihsel, Siyasal ve Sosyo-Ekonomik Yapısı Üzerinden Bir Değerlendirme” başlıklı bu çalışma, Ortadoğu’da şekillenen siyasi iktidarların neden otoriter rejimler yönünde geliştiğini ortaya koyabilmeyi amaçlamaktadır. 

Çalışmanın iki temel savı vardır. Bunlardan ilki, Ortadoğu Arap Toplumları’nda çeşitli şekillerde ve derecelerde ortaya çıkan otoriter rejimlerin, bu toplumların tarihi, sosyal, siyasal ve ekonomik yapısının sonucunda belirdiğidir. İkinci sav ise, söz konusu bu iç dinamiklerin yanı sıra dış güçlerin de, Ortadoğu Arap Toplumları’nda otoriter rejimlerin hem ortaya çıkışında hem de kalıcılık kazanmasında etkili olduğudur. 

Çalışma içerisinde, her iki savın da doğruluğunu test ederek, Ortadoğu Arap Toplumları’nda gelişen otoriter rejimlerin ortaya çıkış sebeplerini belirleyebilmek için, Ortadoğu Arap Toplumları’nın tarihsel mirası, sosyal, siyasi ve ekonomik yapısı incelenecektir. Bu dört bileşenin otoriter rejim üzerine etkileri, literatür taraması ile analiz edilmeye çalışılacaktır. 


Ortadoğu ve otoriter rejim odaklı bu çalışma, Ortadoğu yönü itibariyle kelimenin tam anlamıyla “genel” bir çalışma olarak tasarlanmıştır. “Ortadoğu”, kelimesinin anlamı “ ‘Batı Avrupa’ gibi coğrafi değil, ‘Batı’ gibi siyasal ve kültürel unsurlar tarafından belirlenmektedir.”1 Bu çalışmada konu olarak Ortadoğu’da kurulan Arap kökenli devletlerin seçilmesi, Ortadoğu’nun neresi olduğu, yani hangi ülkeleri kapsadığı şeklindeki tartışmaların dışına çıkılması kolaylığını, en başından sağlamaktadır. Ancak bu türden bir kolaylık bile, Ortadoğu ile ilgili bir çalışmanın, doğası gereği ya da Ortadoğu’nun yapısal heterojenliği gereği, diğer sıkıntıları bertaraf etmesini sağlayamamaktadır. Çünkü Ortadoğu, dinsel, mezhepsel çeşitliliği ve geçirdiği tarihsel sürecin çok unsurluluğu ile kelimenin tam anlamıyla karmaşık bir olguya tekabül etmektedir. Söz gelimi Ortadoğu Arap Toplumları’nın sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve siyasal yapısı birbirinin aynısı değildir. Öte yandan bu çalışmanın ikinci odağını oluşturan otoriter rejimler konusu da, kendi içerisinde çetrefilli bir alanı oluşturmaktadır. Çünkü otoriter rejimlerin tek bir türü olmadığı gibi, Ortadoğu’daki otoriter rejimlerin her birinin aynı derecede otoriter olduğunu söylemek de kolay değildir. 

Bu sebeplerden ötürü Ortadoğu Arap Toplumları’nda ortaya çıkan otoriter rejimlerin hangi kaynaklardan beslenerek ortaya çıktığını analiz etme 
çabası olarak özetlenebilecek olan bu çalışma, amacına ulaşmak için geniş bir bakış açısıyla, ortak noktaları yakalamaya çalışarak, kelimenin tam anlamıyla 
genel bir yaklaşım sunmaya çalışmaktadır. 


OTORİTER REJİM TİPOLOJİLERİ 

Otorite kelimesini çağrıştıran otoriterizm, “ Özgürlük tanımayan otorite ”dir. Bir siyasi rejim, “ne denli çok otoriter olursa, o denli az otoriteye dayanır.” 2 Dolayısıyla otoriterizm, aslında tam anlamıyla otoritenin olmaması anlamını taşır. Çünkü otorite kavramı içerisinde meşruluk unsurunu barındırır. 
Bu yüzden siyaset teorisinde “meşruiyet bunalımı, genellikle bir ‘otorite’ bunalımı olarak belirtilmiş ve saptanmıştır.”3 Bu yönüyle, “yukarıdan aşağıya” 
doğru bir yönetim pratiğini içeren otoriterizm, “aşağıdan yukarıya” doğru şekillenen ve bu sebepten, “meşruluk”a dayanan otoriteden ayrılır.4 

Otoriterizm, siyasi iktidarın kullanım biçimine ilişkin bir adlandırmadır. Otoriterizm kavramının, demokrasi karşıtlığı üzerinden tanımlanması yaygın bir yaklaşımdır.“Nitekim, bugün Demokrasinin karşıtı nedir? diye sorulduğunda, şu yanıtı verme eğilimi gösteririz: totalitarizm veya otoriterizm.”5 

Bu durum, demokrasi kavramının içerdiği demos’un, otoriterizmde büyük oranda dışarıda bırakılmasından kaynaklanmaktadır. Eğer demokrasinin, “hiç kimsenin kendi kendini seçemeyeceği, hiç kimsenin kendini yönetme yetkisi ile donatamayacağı ve dolayısıyla, hiç kimsenin bağımsız ve koşulsuz bir iktidar savında bulunamayacağı bir sistemdir”6 şeklindeki tanımı doğru kabul edilecek olursa, otoriterizmin siyasi iktidar odaklı var oluş biçiminin, demokrasi ile zıtlık içerisinde bulunduğunu da kabul etmek gerekir. Çünkü otoriterizmde bir lider, hanedan, azınlık ya da parti ile eşleşebilen siyasi iktidar, demos’a, yani en genel anlamıyla halka karşı hesap verme sorumluluğu taşımaz. 

 Otoriter rejimlerde, çerçevesini siyasi iktidarın çizdiği sınırlı bir çoğulculuk vardır ve bu sınırlı çoğulculuk içerisinde siyasi iktidar “vatandaşlara karşı hukuken ve/veya fiilen hesap verme durumunda değildir.”7 

Bu hesap sorulamaz yönetim biçimi kendisini, siyasal sistemin halka kapalı olması şeklinde gösterir. Bu durumu “siyasal mobilizasyonun düşük düzeyde 
ve sınırlı oluşu” biçiminde açıklamak mümkündür. Bazı otoriter rejim tiplerinde siyasi katılımın bilinçli olarak düşük tutulması söz konusudur. Çünkü “vatandaş kütlesinin siyasetten uzaklaşması (depoliticization), yöneticilerin amaçlarına uygun düşer, zihniyetleriyle bağdaşır ve onları destekleyen sınırlı plüralist unsurların karakterini de yansıtır.” Buna karşılık bir sömürge yönetimine karşı girişilen bağımsızlık mücadelesinde ortaya çıkan otoriter rejimlerin bazı tiplerinde, özellikle iktidarın kuruluş aşamasında daha etkili olan ve bizzat siyasi iktidar tarafından desteklenen yüksek siyasi katılımın ise, zaman içerisinde söndüğü gözlenmiştir. Çünkü otoriter rejimlerde, “rejim daha totaliter veya daha demokratik bir yöne gitmedikçe, sonunda mobilizasyon ve katılmayı sürdürmek güçleşir.”8 Kısacası halkına karşı hesap verme sorumluluğu taşımayan otoriter rejimler, halkın siyasi hayata katılımını da, iktidarlarını sürdürebilmek adına istemezler. 

Bunun dışında, siyasi iktidar döngüsünü belirlemede temel bir araç olan seçimler, otoriter rejimlerde ya yoktur, ya da serbest ve yarışmacı 
olmaktan uzak bir biçimde göstermelik olarak düzenlenmektedir. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri, otoriter rejimin şekilleniş biçimine göre liderin, 
partinin ya da askeri cuntanın kontrolü altındadır. Otoriter rejimlerde, kitle iletişim araçları üzerinde iktidarın doğrudan belirleyiciliği söz konusudur. Bu 
şartlar altında temel hak ve hürriyetler de fiiliyatta sınırlandırılmıştır. Bütün bu sayılanlar, otoriter rejimlerin ortak özellikleridir.9 

Bu rejim türü tek bir kişinin şahsında şekillenebileceği gibi, bir azınlık, grup ya da parti temelinde de ortaya çıkabilir. Genel anlamda halkın siyasi süreçlerin dışında tutulması anlamında değerlendirildiğinde, sadece modern dönemdeki yönetimlerin bir kısmı değil, geleneksel yönetim biçimleri de otoriter rejimler kapsamına girer. Buna göre otoriter rejimler kapsamında, monarşik yönetimler, geleneksel diktatörlükler, askeri diktatörlükler yer alırlar.10 Bunların dışında, modern yönetimler arasında sayılan otoriter tek parti yönetimleri ve hatta bazı çok partili görünüm altındaki siyasi sistemler de otoriter rejim tipleri arasında yer alırlar.11 Örneğin, karmaşık tek parti sistemleri içerisinde yer alan hegemonik parti sistemi, de facto ve de jure olarak çok partili görünümü altında, sistemin işleyişi itibariyle, hegemonik güce sahip olan bir partinin sürekli olarak seçimleri kazanmasına dayanmaktadır.12 
Dolayısıyla muhalefetin göstermelik olduğu ve bir siyasi iktidar değişimine kapalı olan bu çok partili sistemler de, otoriter rejimler arasında tasnif edilebilirler. 

Otoriter rejim tiplemesinin içeriğinin bir hayli kalabalık olduğu ortadadır. Bu durum, otoriter rejim(ler)in ontolojik olarak, demokratik yönetimler karşısında değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. 

Ortadoğu Arap Toplumları’ndaki yönetim biçimleri, yukarıda sayılan kıstaslar çerçevesinde değerlendirildiğinde, bu toplumlarda otoriter rejimlerin 
hâkim olduğunu söylemek mümkündür. Şöyle ki, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi “açık sömürgeciliğin çökmesi”ni ve “dünya üzerinde sözde bağımsız 
olan ülkelerin”, “bağımsızlıklarına tam bir demokratik siyasal kuruluşlar kümesi ile” girmesini de beraberinde getirmiştir. Ancak bu ülkelerin pek çoğunda bu demokratik siyasal kuruluşlar varlıklarını devam ettirmemiş ve bu ülkelerde otoriter rejimler kurulmuştur.13 Bu gelişme seyri, aşağı yukarı Ortadoğu Arap Toplumları için de geçerli olmuştur. 

Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve Kuveyt’te hali hazırda monarşi ile yönetim söz konusudur. Birleşik Arap Emirlikleri’nde, her hangi bir temsili kurum bulunmamaktadır. Irak ve Mısır bir dönem monarşi ile yönetilmiştir. Yemen’de cumhuriyet öncesi dönemde imamlık ile idare edilmiştir. Günümüzde Mısır, Lübnan, Yemen, Suriye ve Irak birer cumhuriyettir. Lübnan ve Suriye ise kuruldukları andan itibaren cumhuriyet şeklinde örgütlenmiştir. Ancak bu cumhuriyetlerde, Batılı anlamda bir demokratik işleyişten söz etmek güçtür.
Örneğin, Irak ve Suriye’deki Baas Partisi, “askeri ve bürokratik-teknokratik unsurlar”ın hakim olduğu, “kişisel liderlikle” özdeşleşmiştir.14 Bir cumhuriyet olan Irak uzunca bir süre (24 yıl), askeri darbe ile iktidarı ele geçiren Baas Partisi’nin yöneticilerinden Saddam Hüseyin’in otoriter iktidarı ile yönetilmiştir. Yine bir cumhuriyet olan Suriye’de, Hafız Esad ölünceye kadar 30 yıl boyunca iktidarı elinde tutmuştur. Hafız Esad’ın ölümünün ardından yerine geçen oğlu Beşar Esad yönetimi ile birlikte, hanedanlığa dönen bir otoriter tek parti yönetimi başlamıştır. Tunus, 1987 yılına kadar tek parti iktidarı ile yönetilmiştir. Cezayir’de 1962-1980 yılları arasında tek parti yönetimi kurulmuştur. 

Yine Ortadoğu Arap Toplumları içerisinde, askeri diktatörlüklerin zaman zaman kurulduğu bilinmektedir. Bölgedeki askeri yönetimler, “askeri cumhuriyetler” ya da “asker-sivil koalisyonu” şeklinde ortaya çıkmıştır.15 Irak, Suriye, Mısır, Cezayir ve Yemen’de silahlı kuvvetler yönetimi ele geçirmiştir.16 Libya’da Muammer Kaddafi, 1969 yılında askeri darbe ile ele geçirdiği iktidarı, devrileceği 2011 yılına kadar elinde bulundurmuştur. Sonuç olarak askeri darbeler, pek çok Arap ülkesi için “sıradan” bir olay haline gelmiştir.17 

Ortadoğu Arap Devletleri’nde iktidarın tek bir kişinin elinde toplanması, Arap politikasın baskın özelliği olagelmiştir. Parlamento ya da Meclis gibi kurumların olduğu ülkelerde bile, bu kurumlar, hükümetlerin politikalarını onaylamak üzere kurulmuşlardır. Ancak ne zaman ki meclisler, partiler ya da kitle örgütleri, iktidar tarafından kendilerine biçilen rolün dışına çıkmışlar, o zaman yönetici grup tarafından bir kenara atılmışlardır.18 

Sonuç olarak, otoriter yönetim biçimlerinin birbirine geçmiş, birbiriyle eklemlenmiş biçimleri de dâhil olmak üzere, Ortadoğu Arap Toplumları’nda, 
otoriter rejimlerin bütün tipleri yaşama olanağı bulmuştur. 



ORTADOĞU ARAP TOPLUMARI’NIN TARİHSEL, SOSYAL, SİYASAL VE EKONOMİK AÇIDAN ANALİZİ 


Tarihsel Süreç 

Ortadoğu bölgesi, merkezi konumu ve stratejik önemi nedeniyle, tarih boyunca dünya hegemonyasını amaçlayan tüm büyük güçlerin ilgi odağı olagelmiştir. Ortadoğu Arap Toplumları’nın tarihini doğrudan belirleyen bu güçlerin her biri bölgede, etkileri günümüze kadar gelen derin izler bırakmışlardır. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlı İmparatorluğu, sömürge dönemi boyunca İngiltere ve Fransa, sömürge yönetimlerinin sona erdiği II. Dünya Savaşı’ndan sonra da Amerika Birleşik Devletleri (A.B.D.) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (S.S.C.B.), bölgede hâkimiyet kurmaya çalışmışlardır. Ortadoğu bölgesi, Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünyada, daha çok, tek süper güç olarak kalan A.B.D.’nin etkisine maruz kalmıştır. 

Bu büyük güçlerden günümüze kadar etkilerini hissettirenlerden ilki Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyıl başların dan I. Dünya Savaşı’na kadar aşağı yukarı 400 yıl boyunca Basra Körfezi’nden Fas, Yemen ve Habeşistan’a kadar uzanan ve o zamanlar henüz “Ortadoğu” olarak adlandırılmayan bu bölge üzerinde egemenliğini kurmuştur. Yani Ortaçağ’ın sonlarından 20. yüzyıla kadar, Osmanlı İmparatorluğu, “idari ve siyasi açıdan kesintisiz olarak varlığını sürdüren tek devlet” olmuştur.19 Dolayısıyla “çağdaş görünümü ne olursa olsun, toplumsal ve siyasal örgütlenmenin halen yaşamakta olan güçlü, geleneksel kavramları, Ortadoğu’daki Osmanlı mirasının parçalarıdır.”20 

Osmanlı’nın bölge üzerindeki asıl etkisi yönetim geleneği ve iktidarın kullanımı üzerine olmuştur. Osmanlı yönetimi altındaki topraklarda, tek bir yönetim biçimi uygulanmamıştır. Buna göre Anadolu topraklarına daha yakın bölgeler, Anadolu’daki toprak ve idare biçimi olan ve Osmanlı idari ve iktisadi 
yönetiminin temeli olan miri rejim ile merkezden atanan beylerbeyi tarafından yönetilmiştir. Bu bölgelerde, orduya süvari sınıfı yetiştirmek esasında 
şekillenen tımar sistemi uygulanmıştır. Merkezden daha uzak bölgeler ise, verginin her sene peşin olarak toplandığı salyaneli idare ile yönetilmişlerdir. 
Salyaneli eyaletler, Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyetini tanımakla birlikte, merkezle olan bağları siyasi olmanın ötesine geçmeyen ve özerk bölgeler olarak kalmışlardır. Bu iki yönetim dışında Osmanlı İmparatorluğu Mısır’da özel bir yönetim uygulamıştır. Siyasi yönden karışık bir görünüm arz eden Mısır’da Memluk döneminden devralınan ve yeniden düzenlenen kurumlar ile Osmanlı’nın kendine has kurumlarının karşımı bir yapılanma içerisinde bu bölge idare edilmiştir.21 Buna göre Osmanlı yönetimi, bu bölgede tımar sistemi uygulamak yerine, merkezden atanan emirler aracılığıyla, doğrudan vergi toplamıştır.22 Bunların dışında Osmanlı yönetimi altında kutsal sayılan yerler (Filistin, Kudüs, Mekke ve Medine) özel bir idare biçimi ile yönetilmişlerdir. Mekke ve Medine mahalli emirler tarafından idare edilirken, buralardan hazine talep edilmemiş, yani tımar sistemi uygulanmamıştır.23 

Kısacası Osmanlı hâkimiyeti süresince, idare edilen toprakların özelliklerine göre uygulanan farklı yönetim biçimleri sonucunda Ortadoğu, Osmanlı mülki idare rejiminin yanı sıra, bölgenin kendi yönetim dinamiklerinin de etkili olduğu bir karma sistem ile yönetilmiştir. Bunun dışında Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altında, halkın ekonomik ve sosyal hayatına kayda değer bir müdahale olmamıştır.24 

20. yüzyılda Ortadoğu bölgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminden çıkarak, Batılı güçlerin denetimine girmiş ve Arap toprakları, yeni adlara, yeni sınırlara sahip ülkelere bölünmüştür. Bugün mevcut Ortadoğu Devletleri ve sınırları, İhtilaf Devletleri’nin I. Dünya Savaşı sonrasında verdikleri kararlar doğrultusunda ortaya çıkmıştır. 

Osmanlı hâkimiyetinden çıkan bölgenin, Batılı devletlerin kontrolü altına girmesi, manda yönetimleri ile başlamıştır. Manda yönetimi esas olarak bu bölgede, I. Dünya Savaşı öncesinde hâkim durumda bulunan ve savaşın kaybedenleri arasında yer Alman ve Osmanlı yönetimine, bu toprakların tekrar geri verilmemesi üzerine kurulmuş, “bir ara bulma yöntemiydi”.25 Sömürgeci güçler, bu toprakları sömürge yönetimleri olarak idare etmek isterken, uluslararası siyasette artık etkin bir güç olan A.B.D., bu topraklardaki yönetimlerin kendi kaderlerini tayin hakkı üzerinde ısrar ediyordu. Neticede, varılan uzlaşma ile Ortadoğu’da manda yönetimleri kurulmuştur. Böylece Milletler Cemiyeti, bazı Arap ülkelerinin mandasını, “bağımsızlıklarını kazanana kadar” İngiltere ve Fransa’ya vermiştir.26 Milletler Cemiyeti’nin denetimi altında olan bu manda topraklarının, sömürge olmadığı ifade edilmiştir. Ancak, “Britanyalı ve Fransız devlet adamlarının mandalar ile sömürgeler arasındaki ayrımı bir kurgudan öte bir şey olarak görmediklerini söylemek gerekir.”27 

İngiliz nüfuzu altında bulunan, önce Mezopotamya, sonra da Irak adını alan devlette, monarşik bir yönetim kurulmuştur. Irak’ın batısında yer alan ve 
Suriye ve Levant olarak adlandırılan devlet ise bölünerek kuzeyi ve ortası Fransız mandasına, Filistin adını alan güneyi ise İngiliz mandasına bırakılmıştır. Her iki manda altındaki devletin toprakları da kendi içlerinde bölünmüştür. Fransız mandası altında biri Suriye ismini koruyan, diğeri ise Lübnan adını alan iki devlet oluşturulmuştur. İngilizler de kendi bölgelerini ikiye bölmüşler ve doğuda Trans-Ürdün adını verdikleri bir Arap emirliği kurarlarken, Batı da ise Filistin’de yönetimi ellerine almışlardır. Bu bölüşüme karşın Basra Körfezi’ndeki İngiliz kontrolü altında bir takım Şeyhlikler dışında, Arabistan işgale uğramamış, bağımsızlığını korumuştur.28 Kısacası bugün Suriye ve Lübnan olarak bilinen ülkeler Fransız mandasına girerken, Irak, Ürdün ve Filistin ise İngiliz mandasına alınmıştır.29 

Manda yönetimleri sırasında İngilizler ve Fransızlar, Ortadoğu’nun yeni devletlerinde kendi modellerine benzeyen yeni rejimler -Fransızlar 
parlamenter cumhuriyetler, İngilizler ise anayasal monarşiler- kurmuşlardır.30 Ancak sömürgeci devletlerin kurdukları bu yönetim biçimlerine ve ona ait 
kurumlara karşı bölge halkları tepki göstermiştir. Parlamentarizm, bu toplumlarca kendilerine karşı düzenlenmiş “bir tuzak olarak”  değerlendiril miştir.31 Dolayısıyla sömürgeci devletlerin bölgeden çekilmesinden sonra, kurulan bu siyasi rejimlerin hemen hepsi çökmüş veya terk edilmiştir. 

İngiliz ve Fransız egemenliği altında bulunan Ortadoğu’nun Arap devletleri iki dünya savaşı arası dönemden başlayarak, ama özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. İki dünya savaşı arası dönemde Suudi Arabistan, Yemen, Irak ve Mısır bağımsızlıklarını kazanırlarken, Fransa’nın bölgeden çekilmesiyle Suriye ve Lübnan da bağımsızlıklarına kavuşmuştur. II. Dünya Savaşı sonrasında ise Ürdün, Kuveyt, Güney Yemen ve Körfez Emirlikleri Ortadoğu’nun bağımsızlığına kavuşan diğer ülkeleri olmuştur.32 

Ortadoğu Arap Toplumları’nın on dokuzuncu yüzyılda Avrupa devletlerinin “ana sömürge bölgelerinden” biri haline gelişinin ardından yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu toplumlar, “dünya egemenliği peşinde koşan ‘süper’ devletlerin etki alanı mücadelesine konu olmuştur.”33 

Bunda bölgede çıkartılan petrolün etkisi büyüktür. Petrol, iki süper güç olarak adlandırılan A.B.D. ve S.S.C.B. mücadelesinin temel nedeni olmuştur. 

Ortadoğu topraklarında yaşanan bu gelişmelerin otoriter rejimlerinin istikrarını sağlamak açısından, destekleyici bir etkisinin olduğundan söz edilebilir. “Örneğin, Körfez monarşilerinin ‘göreli’ istikrarı, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılı ülkeler ile kurudukları ve temelinde Orta Doğu petrolünün güvenliğinin yer aldığı ilişkiler ağını yakından ilgilendirmektedir.”34 

II. Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’yu pek çok yönden etkileyen bir başka gelişme ise 1948 yılında, Batılı güçlerin desteğiyle, Arap ülkelerinin 
ortasında İsrail Devleti’nin kurulması olmuştur. İngiliz mandası döneminde Filistin bölgesine Yahudiler’in göç etmesi desteklenerek bölgedeki Yahudi 
nüfus arttırılmıştır. Böylelikle İsrail Devleti’nin kuruluşu için gereken altyapı sağlanmıştır. İsrail Devleti, manda yönetiminin sona ermesine birkaç saat kala 
kurulmuş ve hızlı bir biçimde de tanınmıştır.35 

İsrail’in kurulmasının ardından yaşanan İsrail-Filistin çatışmasının bir sonucu tüm bölgenin istikrarsızlaşması ise, diğer bir sonucu da bölgedeki otoriter rejimlerin güç kazanması olmuştur. “İsrail’e karşı Arap ülkelerinin, başka bir deyişle Yahudilere karşı Müslümanların haklarını koruma söylemleri 
ile yola çıkan liderler baskıcı ve otoriter eğilimlerin güçlenmesini sağlamış (tır) ”.36 

Kısacası, Arap devletleri kendi iç dinamikleri ile kurulmamıştır. Ortadoğu’nun Arap toplumlarında devlet, yabancı bir gücün yönetimi altında şekillenmiştir. Ortadoğu’da uzun yıllar devam eden Osmanlı egemenliği, Osmanlı yönetimi ardından Arap devletlerinin, bölge dışı güçler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda bölünerek kurulmaları ve bölgede bir İsrail Devleti’nin ortaya çıkışı, Ortadoğu’nun Arap Toplumları’nın tarihsel süreçlerinin dönüm noktaları olmuştur. Bu dönüm noktalarının her biri, soyo-politik ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde derin izler bırakarak, Ortadoğu Arap Toplumları’nda, otoriter rejimlerin oluşmasını doğrudan belirlemiştir. 

Sosyal Yapı 

Ortadoğu Arap Toplumları’nın sosyal yapısı, bu coğrafyada otoriter rejimlerin ortaya çıkışını açıklayabilmek için başvurulacak parametrelerden bir diğeridir. Ortadoğu Arap Toplumları’nın heterojen yapısının yanı sıra, siyasi iktidarlar karşısında alternatif olabilecek oluşumların güçsüzlüğü, bu toplumlarda iktidar seçkinlerini yerinden edip, iktidarın el değiştirmesini sağlayacak mekanizmaların gelişmesine engel olmuştur. 

Ortadoğu dinsel bakımdan oldukça heterojen bir bölgedir. Arap toplumları arasındaki hâkim dini inanış, İslamiyet olmakla birlikte, bu toplumlarda ortaya çıkan mezhep bölünmeleri ve bu mezhepler arasındaki çatışmalar, bölgeye ilişkin olarak, “hakim dini inanış” ifadesini kullanmayı zorlaştırmaktadır. Öte yandan bölgede yaşayan ve sayıları daha az olan Hıristiyanlar ise, Müslümanlar’a nazaran çok daha fazla bölünmüşlerdir. Ancak burada Ortadoğu’yu dini inanış yönünden esas olarak heterojen yapan şey, mezheplerin çokluğu değil, bu mezhepler arasında baş gösteren ve “tamamen ayrı doktrinler oluşturmak üzere ayrılan gruplar” etrafında şekillenen farklı inanış biçimleridir. Ayrıca bölgede, çok daha eski dinleri benimseyen ya da farklı dinlerin bir tür bileşimi olan inanışlara sahip insanların yaşadığı da bilinmektedir. Örneğin Yezidiler, Zerdüştlük, Nesturilik ve Yahudiliğin karışımı bir inanca sahipken, Mandeenler, Yahudi-Hıristiyan dinlerinin karışımı bir inancı benimsemişlerdir.37 

 Ortadoğu’daki siyasi iktidarların büyük çoğunluğu, bağımsızlıklarını kazandıkları anda dini açıdan ve ayrıca iç rekabetlerle bölünmüş bir toplum yapısını devralmışlardır. Bu rekabetler kimi zaman isyan, devrim veya iç savaş gibi silahlı çatışmalara dönüşmüştür.38 Bu toplumsal bölünmüşlük bir taraftan iktidarların istikrarını sarsıcı bir işlev görürken, bir taraftan da bu duruma tezat biçimde, iktidarların değişmezliğini ve dolayısıyla da otoriterliğini desteklemiştir. Çünkü en nihayetinde söz konusu heterojenliğin yol açtığı bölünmüşlük, toplumsal bir tutunum öznesinin, birlik ruhunun ortaya çıkarılamaması ile sonuçlanmıştır. Bu toplumsal bölünmüşlük, yöneten-yönetilen ilişkisinde, yönetilenlerin yönetenler üzerinde söz sahibi olması bağlamında, etkisiz kalmasına yol açarak, otoriter rejimlerin varlığını besleyen bir kaynak olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Ortadoğu Arap Toplumları’ndaki heterojenlik bölgenin tarihinin ve coğrafyasının bir ürünüdür; ama aynı zamanda da, bölge üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen büyük güçlerin beslediği bir olgudur. Gerçekten de Ortadoğu’nun İngiliz ve Fransız mandasında olduğu dönemlerde, bölgenin etnik ve dini topluluklarının yaşadığı bölgeler bu güçlerin çıkarları doğrultusunda yapay olarak bölünmüşler dir. Sömürgeci ülkeler, kendilerine karşı bir ayaklanmanın olmaması için bazı etnik ve dini grupların yanında yer alarak, çeşitli etnik ve dini gurupları birbirlerine karşı kullanmışlardır. 


Ortadoğu Arap coğrafyası üzerinde ekonomik ve siyasi çıkarı olan güçlerin, Ortadoğu’nun etnik ve dini farklılıklarını kışkırtarak, bu bölgedeki uluslaşma 
sürecini baltalamaları savı, örneğin Suriye özelinde doğrulanmaktadır. Fransız mandası döneminde, Fransızlar bölgede kendi çıkarlarına zarar verebilecek bir 
unsur olarak milliyetçi akımları görmüşlerdir. Suriye’de çoğunluğu oluşturan Arap Sünnilerin gücünü kırmak için, etnik ve dini azınlıklar desteklenerek, bu 
topluluklara bağımsız devletler kurdurulmuştur. Buna bağlı olarak, Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasından sonra ülkenin en önemli sorunlarından biri, söz 
konusu bağımsız devletleri kendisine bağlamak olmuştur. Çünkü bu bağımsız devletler Suriye’ye bağlanmamak için direnmişlerdir.39 “Suriye’de gerçek bir 
ulus kavramının geliştirilememesi sonucunda, herkes için bir Suriye devleti yerine, gücünü mensup olduğu etnik ve dini azınlıktan ya da azınlıklardan alan 
sözde bir Suriye devleti gerçekleştirilmiştir.”40 Bu zihniyetin uzantıları halen daha devam etmektedir. Günümüzde, Ortadoğu ile ilgilenen tüm büyük güçler, 
bu bölgede kendileri dışında bir gücün büyük bir devlet kurmaması için, bölgeyi olabildiğince küçük parçalara bölerek, güçsüz yeni devletler ortaya 
çıkarmak çabası içerisindedirler.41 

Bunun dışında, Ortadoğu toplumlarının sınıfsal yapısı da, toplumsal çözümleme açısından önem taşımaktadır. Ortadoğu’daki temel toplumsal formasyon, “küçük toprak sahiplerinin sayısının azlığı ve küçük bir sanayi proletaryası”nın42 varlığı ile karakterize edilebilir. Bir tarafta oldukça zengin toprak sahipleri, tacirler, aşiret şeyhleri, diğer tarafta fakir topraksız köylüler, göçebeler (bedeviler) ve şehirlerde yaşayan işsizler yer almaktadır. Bu çok zengin ve çok fakir iki kutup arasında ise genişçe bir orta sınıf yer almaktadır.43 

Ortadoğu’daki bu sınıfsal oluşumun izlerini Osmanlı hâkimiyeti dönemine kadar uzatmak mümkündür. Osmanlı devlet sisteminin bir takım özellikleri, Ortadoğu Arap Toplumları’nın sınıfsal yapısı üzerinde etkili olmuştur. Bu coğrafyada Avrupa’daki yapılanmadan farklı olarak, zayıf merkezi düzenin izin verdiği feodal bir düzen oluşmamıştır. “Sultan, toprak ve kendi uyrukları üzerinde nihai mülkiyet hakkını elinde bulundur(muştur)”.44 Yani, Osmanlı hâkimiyetinde uygulanan idare biçiminin gereği olarak özel toprak mülkiyeti gelişmemiştir. Böylelikle, “İmparatorluk yönetimi, şehirleri siyasi temsil talebiyle birleştirecek bir bağımsız tüccar burjuvazisinin ortaya çıkışını engelle(miştir)”.45 

Ortadoğu Arap Toplumları’nın sınıfsal şekillenişinde, Osmanlı etkisi dışında, sömürge yönetimlerinin takip ettiği ekonomi politikaları da belirleyici olmuştur. Ortadoğu’da Osmanlı etkisini karakterize eden unsur, özel toprak mülkiyetinin olmayışı ise, Batı’nın sömürgeci devletlerinin etkisini karakterize eden unsur da, bu politikada tersine atılan adımlar olmuştur. Sömürge döneminde ekonomik alanda yaşanan gelişmelerin uzun vadeli sonuçları olarak, yeni bir toprak sahibi ve tüccar sınıfı ortaya çıkmıştır. Bu sınıf, ileri de milliyetçiliğe sahip çıkıp, bağımsızlık mücadelelerini üstlenecek sınıf olacaktır.46 Ancak Batı etkisi ile ortaya çıkan bu büyük toprak sahibi ve tüccar sınıfı, yerli bir burjuvazinin gelişip, güçlenmesine basamak oluşturmamıştır. 

 Bilindiği üzere, Avrupa’da burjuvazi kendi ekonomik çıkarlarını korumak isteyen ve bu doğrultuda siyasi otoriteyi şekillendirmeye çalışan bir sınıf olmuş, böylece iktidardan istekleri olan ve siyasal gelişmelere doğrudan tepki gösteren bir siyasi kültürün oluşmasına katkıda bulunmuştur. Oysa Osmanlı yönetiminde, Avrupa’daki gibi sınıfsal farklılaşma yerine, yöneten-yönetilen ayrımı ortaya çıkmıştır. Osmanlı sisteminde devlet her alana hâkim olduğundan, siyasi istekleri olan ve bu istekleri yerine getirebilmek için geniş halk kitlelerini yanına çekmeye çalışan, devlet gücüne muhalefet edebilecek bir burjuvazi gelişmemiştir.47 

Ortadoğu’da gelişmiş bir burjuvazinin yokluğu, İngiliz ve Fransız mandası döneminde bölge ülkelerine aşılanmaya çalışılan liberal ekonomik ve 
siyasi bir takım kurum ve düşüncelerin, bu coğrafyada yeşermemesinden de anlaşılmaktadır. Bu kurumlara olan destek, bu toplumlarda, sadece küçük bir 
batılılaşmış seçkinler gurubuyla sınırlı kalmıştır. Halkın geniş kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılamayan bu kurumlar, pek çok Arap tarafından Batı 
Avrupa’nın mandacı güçleriyle bir tutulmuştur.48 Söz konusu liberal kurumların Ortadoğu’da yaşayamamasının nedenlerinden birisi, bu kurumları sömürgeci 
güçler tarafından bölgeye aşılanmaya çalışılmasının getirdiği tepki ise, bir diğer neden de bu kurumların altını doldurabilecek burjuva sınıfının Ortadoğu’da 
yeteri kadar olgunlaşmamış olmasıdır. 

Ortadoğu Arap Toplumları’nda, yerli burjuva sınıfının güçsüz oluşunu açıklayabilecek birden fazla parametrenin varlığından söz edilebilir. Bunlardan 
ilki -Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetsel yapısının da etkisiyle- pre-modern devletin toprakta özel mülkiyete ve tüccarların sermaye birikimine karşı olan 
olumsuz tutumudur. İkinci olarak sömürge döneminde, sömürgeci ülkelerin bu coğrafyadaki zaten güçsüz konumdaki yerel endüstrileri yıkmasının da, yerli 
burjuvazinin gelişememesinde etkisi olmuştur. Son olarak, günümüzde Ortadoğu’nun, küresel ekonomiye ham madde ihraç eden çevre durumuna 
indirgenmiş olması da yine bölgedeki burjuvazinin güçsüzlüğünü açıklar. Bunların dışında, bölge ülkelerinin zaman içerisinde uygulamaya koydukları 
millileştirmeler de, sanayi burjuvazisinin gelişmesinin önünü kesen bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.49 Arap ülkelerindeki millileştirmelerin burjuvazinin 
gelişmesi önüne bir engel olarak çıkmasında, özellikle 1950’lerin ortasından itibaren sosyalist özelliği belirginleşen ve etkisini Arap ülkelerinin büyük 
bölümünde gösteren Baas Partisi’nin ve ideolojisinin de etkileri olmuştur.”50 1980 sonrasında ekonomik alanda izlenen neo-liberal politikalar neticesinde, 
devletin ekonomideki rolü kısmi olarak azalmıştır. Bu, söz konusu zayıf burjuvazinin belli oranda yükselmesi anlamına da gelmektedir. Ancak burjuva 
sınıfının geçmişten gelen yapısal sorunlarının da etkisiyle, bu toplumlarda burjuvazi, siyasi iktidar karşısında, ona rağmen ve ona karşı bir güç olarak 
belirmemiştir. Güçlü bir burjuvazinin yokluğu, beraberinde işçi sınıfının güçsüzlüğünü de getirmiştir. Dolayısıyla burjuvazinin siyasi iktidar karşısındaki konumu ne ise, işçi sınıfının konumu da buna paralel bir biçimde seyretmiştir. 

Sonuç olarak, toplumsal bölünmüşlük ve siyasi erk karşısında etkili olabilecek bir toplumsal formasyonun gelişmediği Arap toplumlarındaki bu yapı, otoriter nitelikli iktidarların yönetimi ele almaları ve iktidarlarını sürdürmeleri için gereken zemini hazırlamıştır.  

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,



***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder